• Bir gün bir yazar kendisini Gaugin' in eşsiz varoluş tablosuna bakarken bulur ve ressamin düştüğü üç kisa sorudan yola çıkarak bütün bir insanlık tarihini küçük bir kitaba sığdırma cüretini kalkışır.

    " Neyiz ? Nereden geliyoruz ? Nereye gidiyoruz ? " Hintkeneverinden yapılmış bir kumaş üzerine çizilmiş bir resim ve kısacık üç soru...

    Daha önce "John Zerzan' in Gelecekteki İlkel" kitabını okumuş biri olarak bu kitap bana biraz özetin özeti gibi geldi. İnsanın evrimsel açıdan yakin ve uzak akrabalarina kısa bir bakış. Neandartel ve diğer akrabalari arasindaki çekişmeler, buzul çağı, hayvanlarin evcillestirilmesi, tarım, sümer mısır mezopotamya roma maya inka medeniyetlerine kisa bir bakış, bu medeniyetlerin oluşum gelişim ve çöküşleri üzerine kisa tespitler derken günümüz kapitalist sistemi ve eski dünya ile yeni dünyanin benzerlik ve farklarından gayet net ve anlaşılır bir dille bahsetmiş yazar.

    Kitabı okurken medeniyetlerin gelişmesi veya çöküşlerinde doğanın ne derece etkili olduğunu ve geleceğe baktığım zaman tarihin kötü bir tekerrüründen ibaret hayatlar yaşadığımızı farkettim. Bende uyandırdığı en ilginç duygu medeniyet olarak yaşadığımız bu vahşetin er yada geç yine doğa tarafından yutulacağini veyahut insanın kendisiyle birlikte bu gezegeni yok edeceğini farketmiş olmamdi.

    Bence okunmaya değer güzel bir kitapti. 
  • Victor Hugo’nun Sefiller isimli muazzam eserinin kişisel olarak fikrimde ve duygularımda yaşattığı sarsıntılardan yer yer bahsedip mevzuyu hem kişiselliğe indirgeyip hem de geniş çerçeveden bakıp aciz idrakimle, yetersiz kelimelerimle birkaç yorum yapmaya çalışacağım.
    Bir parça çokbilmişlik yaparak durumu izah etmeme izin verin.
    Edebiyat tarihinde ‘Romantizm’ adı verilen bir akım vardır. Bu akım 19 yy. da ortaya çıkmış, Victor Hugo’nun kurallarını belirlediği,öncülerinin arasında Goethe’nin bulunduğu, ‘Sefiller’ ve ‘Genç Werther’in Acıları’ gibi eserlerle şahlanan bir akımdır. Duyguların, içgüdülerin, hayallerin oldukça fazla yer edindiği, karakterlerin ruh analizlerinin zayıf olduğu fakat olayların çok fazla olduğu ve ayrıca bu olayların çok hızlı aktığı bir yazım tarzı. Sürükleyiciliği de buradan gelmekte. Ayrıca romantik yazarlar her zaman okuyucuya yol gösterir. İyi karakterler her zaman iyi, kötü karakterler her zaman kötü karakterlerdir. Ana karakteri her daim haklı çıkaracak bir yol bulur yazar ve okuyucuya da bunu kabul ettirir. Bunlar romantizm akımının en önemli özellikleridir. Bir de realizm var. Romantizm’e tepki olarak ortaya çıkan bu akımın öncüleri Balzac, Dostoyevski, Tolstoy, Halit Ziya Uşaklıgil,Flaubert…
    Önceliğin burada ‘romantizm’ akımında olması ve bu eserler sonucunda edebiyat çevresinin ‘bu kadar da uydurulmaz’ misali bir tepkiyle gerçekliği yani ‘realizm’ akımını oluşturmaları manidardır.
    Hatta Gustave Flaubert’in modern realist akımın şah eseri olarak sıfatlandırılan ‘Madam Bovary’de yaşamın sıradanlığından can sıkıntısıyla boğuşan, okuduklarından etkilenen ve bunun sonucunda giriştiği ahlak dışı ilişkilerle yaşamını bir roman gibi yaşayamaya gayret eden bir karakterin anlatılması da yine aynı ölçüde manidardır.
    Liseden beri istemsiz bir şekilde realist akımla etkileşim içerisindeydim, okumalarım buna yönelikti.Üç ay öncesine kadar ‘Genç Werther’in Acıları’nı okumuş ve tüm önyargılarımdan kurtulmaya çalışmıştım. O eserden de çok etkilendiğimi belirtmeliyim.
    Duygusal anlar yaşadığım, yer yer şaşkınlıktan donakaldığım, tüylerimi diken diken eden bu süreçte, uzun süredir bu denli şiddetli duygulanımlar içerisine girmediğimi fark ettim. Her ne kadar bu durum pek hoşuma gitmese de kendimi bu duygulanımlara bıraktım. Bu tarz durumlarda genellikle zihnim bana köşeden dil
    çıkartarak, ‘bu anlatılanın gerçeklikle hiçbir şekilde alakası yok, bu özellikle seni duygulandırmak için oluşturulmuş akıldışı bir senaryodan ibaret.’ Diyerek tadımı kaçırırdı.
    Fakat kesinlikle lafımı esirgemeden belirtmeliyim;
    -Monsenyör Bienvenu’nun Jean Valjean’la karşılaşmadan önceki yaşamı ve insanlara karşı benimsediği davranış biçimi, duygu ve düşünceleri*,Jean Valjean’la karşılaştıktan sonra, o ilk akşam onu ‘Kardeşim’ diyerek karşılaması*, hırsızlıktan yakalanıp tekrardan eve getirildiğinde verdiği tepki,
    -Jean Valjean’nın yaşadığı ruhsal dönüşüm sonucu insanlara karşı gösterdiği koşulsuz sevgi,
    -Arabanın altında ölmek üzere olan, kendisini sevmeyen bir insan için Jean Valjean’ın yaptıkları,
    -Fantine’nin kızı Cossette için yaptıkları,ön iki dişini satması, kötü yola düşmesi,fakirlikle azap çekmesi,
    -Jean Valjean’nın Javert’e karşı Fantine’ni savunması,
    Tüm bunları okuduğum da gerek metroda gerek Özsa’da gerek evde odamda, tüylerimin diken diken olmadığı tek bir paragraf, gözlerimin yaşarmadığı tek bir sayfa olmadı. İlim öğrenmek için Monsenyör Bienvenu’nun evinde hizmetçi olmak isterdim. İrfan öğrenmek için Jean Valjean’nın, o cahil, kaba saba ve bilgisiz adamın, kürek mahkumunun ellerine sarılmak isterdim. Merhamet,şefkat ve emek ne demek, bunları öğrenmek için Fantine’nin ayaklarını öpmek isterdim.
    Ve yine;
    -Jean Valjean’a yemeği ve yatacak yeri çok gören o han sahipleri
    -Fantine’nin kızı Cossette’yi emanet ettiği Thenardierler’in küçük kıza gösterdikleri insanlık dışı muamele, kadının kendi çocuklarından bu küçük Tarla Kuşu’nu ayrı düşürmesi, kocanın Fantine’ e karşı açgözlü tutumu, küçük bir kız çocuğuna layık görülen berbat bir yaşam,
    -Fantine’in küçük kızının durumunu öğrenebilmek için yazdığı mektupları koz olarak kullanıp, onun fabrikadan kovulmasına neden olan dedikoducu kadınlar,
    -Fantine’ni sokakta tartaklayan,sırtına kar koyup ona eziyet eden Bamatabois,
    -Javert’in Fantine’e karşı tutumu
    Ve yine tüm bunları okurken içimde duyduğum nefret,kin… Gerçekten bir cellat olup bizzat kendi ellerimle bu insanların kellesini uçurabilecek noktada yaşadığım duygulanımlar…
    ***
    Monsanyör Bienvenu’nun Tanrıtanımaz devrimci ve konvansiyoncu ile girişmiş olduğu ve yazarında bu diyalogla ilgili Bienvenu’nun iç dünyasını betimlediği bir bölüm var kitapta ve bu bölümle ilgili birkaç söz söylemek istiyorum.
    Bienvenu’nun, koncansiyoncu karşısında elinin kolunun bağlandığı sahnelerdi bunlar. Çünkü o kadar mantıklı ve akılcı bir yaklaşımla gerçekleri ard arda sıralıyordu ki, Bienvenu en sonunda tüm bu söylediklerinde haklı olduğunu ve fakat kendi kabuğuna çekilip, tüm bu yaşamın çelişkilerinden, siyasetten, politikadan uzak durup insanlara merhametle, sevgiyle yardım edilebileceğinden bahsediyordu. Bu çelişkilerin ve karmaşık sorunların, ıstırap ve güçlüklerle yoğurduğu her akıllı bireyin Tanrı’yı reddedişe yönelebildiğinden dert yanıp, merak duygusunun bazen durdurulması gerektiğini belirtiyordu.
    Bu aslında günümüz dindarlarının da sıkça yaptıkları bir söylem; fazla merak zararlıdır. Bu noktada şu küçük ayrıntının da belirtilmesiyle birlikte bu önermeyi doğru kabul edebilirim.
    ‘Merak’ bence de olumsuzdur, yerine mutlaka ‘ilgi’ konulmalıdır.
    Merak,hoyrattır,serttir, bir an önce keşfedip, bitirmek ister. Merak, dogma doğurur ve ideoloji üretir,
    İlgi, narindir, şeffaftır, usulca derine inip, seyretmek ister. İlgi, anlam(mana) doğurur ve fikir üretir.
    Daha netleşmesi için şu iki cümledeki anlam çatışması bence pek cuk oturmasa da işimizi görür;
    -Falanca kızı merak ediyorum.
    -Falanca kıza ilgi duyuyorum.
    ***
    Ayrıca Tanrı’nın reddedilişiyle ilgili kitapla da bağlantılı söylemek istediğim şeyler var.
    Sanatçı ve düşünürler yaşamları boyunca acıdan beslenmiş ve fikirlerini çektikleri bu acı ile edinmişlerdir. Çok sevdiğim Lübnan’lı yazar Mihail Nuayme ‘Arkaş’ın Günlüğü’isimli kitapta ’Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.’ der. Benim anlatmak istediğim de budur. Nietzsche’yi anlatan ‘Nierzsche Ağladığında’ isimli kitapta ‘Tanrı’yı öldürmüş.’ bir adamın söylediklerine kulak verelim. Bu cümlelerde mutluluğun ve güzel bir yaşamın sürekli reddedilişi söz konusudur.
    Acı çeken dostuna dinlenmesi için yer göster. Ama dikkat et yatak sert olsun.
    Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar.

    Rahatlık ve gerçek sorgulama arasında tercihinizi yapmak zorundasınız!

    Eğer bilimi seçerseniz, doğaüstü şeylerin teselli veren zincirlerinden kurtulmak isterseniz, eğer iddia ettiğiniz gibi inançlardan sakınıp, tanrısızlığı benimserseniz, o zaman inananların o küçük rahatlamalarının özlemini duymamalısınız!

    Tanrı'yı öldürürseniz, onun tapınağına sığınmaktan da vazgeçmek, orayı terk etmek zorundasınız!
    Görmüyor musun Josef, problem, senin huzursuzluk duyman değil! Göğsündeki baskının ya da gerilimin ne önemi var? Sana kim rahatlamayı vaat etti? Bu yüzden mi uykuların kaçıyor? Nedir yani? Sana kim deliksiz uyku vaat etti?
    Nietzsche Tanrı’yı öldürmek zorundaydı!
    Dücane Cündioğlu’nun şu sözü ne kadar da manidar.
    "Huzur İslam'da!" olsa bile alma ey talib, sen asıl gecenin hakkını vermeye bak!
    Bu sanatçı ve düşünürlerin tercihidir. Her inanç sisteminin kendi müminleri vardır. Ve bu inanç içerisinde huzurla yaşarlar. Lakin sanatçı ve düşünürler huzursuzluğu tercih ederler.
    Ait olmak ve sahip olmak onların harcı değildir. Yoksunluklarının onları kemale erdirecek vasıtalar olduğunu iyi bilirler. Huzursuzdurlar.
    İzahıma şu şekilde devam edeyim.
    Dünya’yı seyredip yaşanan onlarca acıdan sonra ‘Bu ne biçim Tanrı?’ diyerek isyana sürüklenen birey kısa bir süre sonra evren ile ilgili araştırma yaptığında, saniye de
    300.000 km hızla ilerleyebilirse Samanyolu Galaksisi’ni boydan boya 100.000 yılda gidebileceğini gördüğünde şaşkınlığa düşüp ‘Ne yüce bir yaratıcı?’ tepkisini verebilecektir.
    Her gece gözlerimizdeki tüm kini, ruhumuzdaki kanı temizleyen gökyüzünün ve onun yıldızlarının, ayının konuşmadığını, bir şeyler anlatmadığını kim iddia edebilir ki? Tüm bu sessizlikte ne kadar da çok tamamlanıyoruz, Tanrı nasılda geliyor ayağımıza?
    Yani Tanrı’yı ancak bir yönüyle reddedip, yine bir yönüyle kabul edebiliyoruz. Amacımız sanırım Tanrı’yı her açıdan anlamaya çalışmak olmalıdır.
    Yine Dücane Cündioğlu’nun Hz. İnsan isimli kitabından bir alıntıyla devam ediyim.
    ‘Sen aklın sıra kavradığını zannediyorsun. Oysa kavranan sensin, ama farkında değilsin!’
    Düşünürler ve sanatçılarda bu konuda büyük konuşarak hakikati kavradıklarını ve ‘Tanrı’nın olmadığını’ iddia ederler. Farkında değillerdir, kavradıklarını zannederler de asıl kavranan onlardır bilmezler.
    Tanrı’nın nazlı kullarıdır onlar. Zamanın da yaşadıkları ağır buhranlar(bir çok felaket yaşamanın yanı sıra emin olabilirsiniz hepsi bir kara sevda kurbanıdır) onları kırgın, dargın, küskün bir hale bürümüştür.
    Onlar bir sevenin sevdiğine ‘Sen beni sevmiyorsun’ diyerek naz yapması gibi ‘Sen yoksun’ derler Tanrı’ya.Aslında bunu derken ‘Beni daha çok sevmeni istiyorum’, ’Varlığını daha net görmek istiyorum.’ demeye çalışırlar.
    Lakin bu kavradıklarını zannedip kavrananlar için de Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ olarak tanıdığımız şiirinde geçen şu mısralar sanırım benim düşüncemin özeti niteliğindedir.
    Dinin terk edenin küfürdür işi
    Bu ne küfürdür imandan içeri
    Bizim gibi, gözü ışıktan başka bir şey göremeyen acizler için, kimin imanda, kimin küfürde olduğunu görmek sanırım oldukça zor. Kendimiz de bu bilinmeze dahiliz.
    Hayat bir süreçtir; bu süreçte zaman zaman inançtan kopma ve zaman zaman yine inanca bağlanma söz konusu olabilir. Zaten zihni ve kalbi aktif çalışır vaziyette tutan bu gerilim değil midir?
    Tüm bu süreçler yaşanırken önemli olan bilinci kaybetmemek ve her daim öğrenmeye dair duyulan açlığı yitirmemektir diye düşünüyorum.
    Victor Hugo Monsenyör Bienvenu’nun dinsiz arkadaşı ve benzerleri için nasıl bir tutum içerisinde olduğunu aşağıdaki cümlelerle anlatmış ve bizim söylediklerimizi de belirginleştirmiştir.
    ‘Monsenyör Bienvenu esrarlı meseleleri dışarıdan tespitle yetinen, bunları kurcalamayan, karıştırmayan, kendi düşüncesini de bunlarla bulandırmayan ve ruhunda karanlığa karşı ciddi saygı besleyen bir adamdı sadece.’
  • Birinci bölümde bilincin salt fiziksellik ile açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyen tekçi ve bilincin maddeden fazla bir şey gerektirdiğini söyleyen ikici bilinç kuramları genel hatlarıyla ele alındıktan sonra tarafsız tekçilik, idealizm ve modern anlayışta insan bilincinin bilgisayar metaforuyla açıklanmasına temel teşkil eden işlevselcilik ve idealizmin tezleri ortaya konur. Yine bu bölümde bir klasik olan Thomas Nagel'ın 1973 tarihli "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" makalesinin ortaya koyduğu argüman tanıtılır ana hatlarıyla; bir yaratığın öznel psikolojik gerçekliği bilimsel araçlarla anlaşılamaz, erişilemezdir. İkinci bölümde görülen odur ki 90'lar ile doğduğu sanılan bilinç bilimi 19. yüzyılın sonlarında zaten baş göstermiştir. 1920'lerden sonra 'bilinç' görmezden gelinerek, psikoloji artık bir bilinç biliminden ziyade bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Çünkü bilinç öznelliktir ve bilimsel araştırma yöntemleriyle ele alınabilecek bir olgu değildir. Belki 1920'lerdeki davranışçılığa olan bu kayış, bilim tarihinin 'bilinç' ile tehlikeye sokulacağının sezilmiş olmasının önlemi, kaçışıdır. 1960'lardaki bilişsel psikolojiye evrilen anlayış bilince hala uzakta durmakta ve zihni bilgisayar metaforuyla açıklayarak bilgi işleme süreçlerine odaklanmıştır ve bilincin öznelliğinden söz açmaya yanaşmamıştır. Ancak 80'lerdeki bilişsel nörobilimin yükselişi ile ele alınmayan duygu ve bilinç artık 'araştırılası' gelmeye başlamıştır. Bilişsel nörobilimin amacı beynin biyolojik gerçekliği ile psikolojik (bilişsel) gerçekliğini ilişkilendirmektir. Üçüncü bölümde fenomenal bilinç, bilinç durumu ve içeriği, fenomenal bilincin yapısı, düşünümsel bilinç, seçici dikkat projektörü, içebakış ve türleri, bilinçdışı ve bilinçsiz bilgi, zombi metaforu ve son olarak bilinç kavramının, farklı kullanımları tanımlanmıştır. Sonraki bölümde günlük yaşamı deneyimlerken onun tam anlamıyla gördüğümüz gibi olduğu yanılgısına nasıl da düştüğümüzü gösterir. Görüş, fiziksel dış dünya ve onun görülebilir dalga boylarındaki elektromanyetik radyasyon ile başlar ve nörobiyoelektriksel enformasyonlara dönüştürüldükten sonra görsel bilinçle biter. Peki ama bilinç bu bir dizi aşamanın tam olarak neresinde ve nasıl belir(iver)ir? Bu bölümde görsel bilincin nöropsikolojik eksiklikleri üzerinden beynin algılarımız aracılığıyla deneyimlediğimiz dünyayı nasıl inşa ettiğini açıklanır. Beşinci bölümde, beyinde korunmuş ve zarar görmüş bilişsel işlevlerin terkibi olarak tanımlanabilecek olan "performans örüntüleri" birleşim ve ayrışım kavramları bağlamında ele alınır. Körgörü, prosopagnozi vb. olgulardan yararlanılmıştır. Yine beynin, duyusal girdiyi bilinçli ve bilinçsiz şekilde işlemesini modelleyen üç farklı kuram tanıtılır ; (1)Ayrık bilgi modeli (2) Bağlantısızlık modeli (3) Alçaltılmış temsil modeli. Altıncı bölümde daha önceki iki bölümde olduğu gibi ancak bu kez öz-farkındalığın nöropsikolojik olgularıyla bilincin nasıl öznelliğe kavuştuğu araştırılmaya devam eder. Yedinci bölümde bilincin nöral korelatlarını araştıran deney yöntemlerinin(fMRI, PET, EEG MEG) tanımları, benzerlikleri ve farklılıkları tanıtılır. Sekizinci bölümde sorulan soru şudur: beyinde bilinç "ışığını yakan" şeyin ne olduğunu görmek için kurulacak ideal deney nedir? Anestezi, epileptik nöbetler gibi nöropsikolojik olgulardan yola çıkıldığında beyinde talamusun, talamokortikal bağlantıların, kortikal-subkortikal yolakların, ve posterior kortikal alanların bilinç için önemli yapılar olduğu görülmüştür. Ancak bu henüz bilincin nöral korelatlarının aydınlığa kavuştuğu anlamını taşır değildir. Yalnızca olgulardan yola çıkılarak tasarlanan deneylerden öyle olmasını umduğumuz öngörülerde bulunuruz bu haliyle. Dokuzuncu bölümde "iki gözün rekabeti" olgusundan yola çıkarak görsel bilincin beyindeki lokalizasyonuna dair yapılan saptamalar ortaya konur ancak şu soru hala cevapsızdır, "Nerede, ne zaman ve ne tür nöral etkinliklerin görsel deneyime dahil olduğunu bulsak bile, nöral etkinliğin nasıl öznel, görsel fenomenolojiyle sonuçlandığını veya onu nasıl ürettiğini anlamış olacak mıyız? (s.267)." Felsefi kuramlar bölümünde bahsedilen teoriler arasındaki kopukluk barizdir. Öyle ki bu kuramların bilinç konusunda ihtilafa düşmedikleri nokta yoktur. Kimi kuramlar nitelcelerin ve fenomenal bilincin varlığını kabul etmezken kimisi de panpsişizme kayarak bilinci beyin-dışı bir konuma yerleştirebilmiştir. Buna karşın deneysel kuramların da üzerinde anlaşabildiği tek nokta bilincin beyin-içi bir konumda aranması gerektiğidir. Bilincin nöral korelatları ya da bilinç ile üst biliş arasındaki ilişkiler üzerine ayrılık devam etmektedir. Fenomenalitenin ölçütü nedir, bildirimsellik mi? Onikinci bölümde ele alınan DBD, kısaca 'deneyimin sıradışı çeşitliliği' olarak tanımlanabilir. Değişmiş bilinç durumları aynı zamanda düşünümsel bilinci de zorunlu kılar. DBD, varsanı ve sanrıların bileşimi olarak ele alınabilir. "Varsanılar tanım gereği gerçek uyaran ortamına tekabül etmeyen algı deneyimlerini içerir. Sanrılar, ise sıkıca benimsenen inançlara, yargılara ve mantığa aykırı veya açık nesnel kanıtlara karşıt olan sürekli olarak yetersiz bir akıl yürütmeye işaret eder. Dolayısıyla varsanılar, fenomenal veya algısal bilincin içeriklerini tahrif ederken; sanrılar da, düşünümsel bilinç düzeyindeki üst düzey düşünce süreçlerini bozar (s. 344). Uykuya dalış esnasında "içsel olarak meydana getirilen" imgelere "hipnagojik varsanılar" bu durumun tersine ise, yani uykudan uyanıklığa geçişte, "hipnopompik varsanılar" denir. Bu fenomenler bize yardım edebilir mi? Rüya, algılanan fenomenal dünyanın simülasyonudur? Bu simülasyon kimi bakımlardan hatalı işler örneğin rüyada eleştirel yoksunluk içerisinde olan biten mantıksız ne varsa onu olağanlıkla kabul ederiz(tümüyle olmasa da bunun dışında az örnek vardır) Bu simülasyonun arızaları, niteliksel, bağlamsal ve zamansaldır. Rüyada kimi zaman olayı, şuan ki ben'den farklı olan bir rüya-benliği yaşarken kimi zaman üçüncü-şahıs-perspektifindeki gözlemci yaşar. Rüyaların işlevini sorduğumuzda ise dört farklı kuram bununla ilgilenebilir; (1)Rastgele etkinleşme kuramı (2)Sorun Çözme Kuramı (3)Zihinsel Sağlık Kuramı (4)Tehdit Simülasyon Kuramı. Rüyanın evrensel nitelikleri göz önüne alındığında tehdit simülasyon kuramı daha açıklayıcı güce sahip görünür. Sonraki bölümde hipnozun bir DBD olarak değerlendirilebilirliği üzerinde durulmakla birlikte hipnotik tetikleme ve türleri, hipnotize edilebilirlik gibi kavramlara değinilmiştir. Son bölümde ise üst bilinç durumlarının bilinç araştırmalarındaki konumu işlenmiştir. Zor bir tanım gerektiren üst bilinç durumlarının ortak noktalarını oluşturulmaya çalışılmıştır. Bilinç bilimine giriş için yerinde bir kitap.
    İÇİNDEKİLER
    BİRİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN ARKAPLANI


    1. BİLİNÇ BİLİMİNİN FELSEFİ TEMELLERİ

    GİRİŞ

    1.1. BİRİNCİ AYRIM: İKİCİLİK VE TEKÇİLİK

    a. İkiciliğin Tanımı

    b. Tekçiliğin Tanımı

    1.2. İKİCİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Etkileşimcilik

    b. Kartezyen İkicilik: Etkileşimciliğin En Tipik Örneği

    c. Epifenomenalcilik

    d. Koşutçuluk

    1.3. TEKÇİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Maddeciliğin (veya Fizikselciliğin) Tanımlanması

    b. Elemeci Maddecilik

    c. İndirgemeci Maddecilik

    d. Mikrofizikselcilik; Nihai İndirgemecilik
    e. Belirimci Maddecilik
    f. Tekçi Maddeciliğin Özeti
    g. İdealizm
    h. Tarafsız Tekçilik
    i. İşlevselcilik
    1.4. ZİHİN-BEDEN SORUNU NEDEN ORTADAN KALKMAYACAK
    a. İzah Gediği ve “Zor Sorun”
    b. Öznellik
    c. Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?
    d. Geleceğin Bilimi ve Bilinç
    e. Felsefi Sorunlar ve Bilinç

    2. BİLİNÇ BİLİMİNİN TARİHSEL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    2.1. 1800’LER: FELSEFEDEN DENEYSEL BİLİNÇ BİLİMİNE DOĞRU
    a. Frenoloji
    b. Psikofizik
    2.2. İÇEBAKIŞÇILIK; BİLİNCE DAİR İLK BİLİMSEL PSİKOLOJİ
    a. Wilhelm Wundt ve Psikoloji Biliminin Doğuşu
    b. Titchener ve Yapısalcılık: Bilincin Atomları
    c. William James ve Bilinç Akışı
    2.3. BİLİNÇ BİLİMİ OLARAK İÇEBAKIŞÇILIĞIN DÜŞÜŞÜ
    a. Geştalt Psikolojisi: Bilinç Atomcul Değil Bütüncüldür
    b. Davranışçılık: Bilimsel Psikolojide Bilnç Nasıl Tabu Haline Geldi
    c. Freud’un Bilinç Eleştirisi
    2.4. BİLİŞSEL BİLİMDEN BİLİNÇ BİLİMİNE
    a. Bilişsel Bilim: Bilinci Barındırmayan Bir Zihin Bilimi
    b. Anka Kuşu Yükseliyor: Modern Bilinç Biliminin Ortaya Çıkışı

    3. BİLİNÇ BİLİMİNİN KAVRAMSAL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    3.1. BİLİNCİN ÖZNEL GERÇEKLİĞİ NASIL BETİMLENEBİLİR
    a. Fenomenal Bilinç: Öznelliğin Temel Biçimi
    b. Nitelceler
    c. Bilinçli Olma Durumu ve Belirli Bilinç İçerikleri
    d. Fenomenal Bilincin İç Yapısı: Merkez ve Çevre
    e. Dikkat ve Bilinç
    f. Değişim Körlüğü ve Dikkatsizliğe Bağlı Körlük
    g. Düşünümsel Bilinç
    h. İçebakış
    i. Öz-Farkındalık
    3.2. BİLİNCİN YOKLUĞUNU BETİMLEYEN KAVRAMLAR
    a. Bilinçdışı
    b. Bilinçsiz
    c. Öz-Farkındalık
    3.3. “BİLİNÇ” KAVRAMININ DİĞER TANIMLARI VE KULLANIMLARI
    a. Uyarıma Tepki Verme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    b. Dış Dünyadan Gelen Bilgiyi Temsil Etme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    c. Uyanıklık Olarak Tanımlanan Bilinç
    d. Çıktı Sistemlerine Erişim, Davranış Kontrolü veya Dünyayla Davranışsal Etkileşimler Olarak Tanımlanan Bilinç
    e. Bilinç ve Farkındalık

    İKİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI
    I. BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİSİ
    GİRİŞ: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI NELERDİR?

    4. GÖRSEL BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİK EKSİKLİKLERİ
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLİNCİN BİRLİĞİ
    4.1. BEYİNSEL AKROMATOPSİ: RENK NİTELCELERİNİN İZ BIRAKMADAN KAYBOLOŞU
    4.2. GÖRSEL AGNOZİ: TUTARLI GÖRSEL NESNELERİN KAYBI
    4.3. SEMANTİK BUNAMA: NESNENLERİN ANLAMININ KAYBI
    4.4. SİMULTANAGNOZİ: FENOMENAL ARKAPLANIN KAYBI
    4.5. İHMAL: FENOMENAL UZAYIN KAYBI
    4.6. AKİNEPTOPSİ:GÖRSEL HAREKETLİLİĞİN KAYBI

    5. GÖRSEL BİLİNCİN DAVRANIŞTAN NÖROPSİKOLOJİK AYRIŞIMLARI
    GİRİŞ: NÖROPSİKOLOJİK BİR AYRIŞIM NEDİR?
    5.1. AYRIŞIMLAR VE BİLİNÇ
    5.2. BİLİNÇLİ/BİLİNÇSİZ AYRIŞIM KURAMLARI

    6. ÖZ-FARKINDALIĞIN NÖROPSİKOLOJİK BOZUKLUKLARI
    GİRİŞ
    6.1. AMNEZİ
    6.2. AYRIK-BEYİN
    6.3. ANOSOGNOZİ
    6.4. SOMATOPARAFRENİ(ASOMATOGNOZİ)
    6.5. BİLİŞSEL NÖROPSİKİYATRİ VE İNANÇ SİSTEMLERİNİN EKSİKLİKLERİ
    a. Capgras Sanrısı
    b. Fregoli Sanrısı
    c. Sol-Yarıküre Yorumcusu ve Sağ-Yarımküre Şeytanın Avukatı

    II. BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTILARI (BNB)
    GİRİŞ: “BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTISI” (BNB) NEDİR?

    7. BNB DENEYLERİNİN YÖNTEMLERİ VE TASARIMI
    GİRİŞ: BNB DENEYLERİ NASIL TASARLANIR
    7.1. İŞEVSEL BEYİN GÖRÜNTÜLEME YÖNTEMLERİ: fMRI ve PET
    7.2. EEG ve MEG ile ELEKTROMANYETİK BEYİN ALGILAMA

    8. BİR DURUM OLARAK BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: BİR DURUM OLARAK BİLİNÇ
    8.1. ANESTEZİ
    8.2. EPİLEPTİK NÖBETLER VE DERİN UYKU
    8.3. İÇE-KİLİTLENME SENDROMU
    8.4. BİTKİSEL HAYAT VE DİĞER KAPSAMLI BİLİNÇ BOZUKLUKLARI
    8.5. TERSİNE ZOMBİLER

    9. GÖRSEL BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLGİ VE GÖRSEL BİLİNÇ
    9.1. İKİ GÖZÜN REKABETİ ÇALIŞMALARI
    9.2. GÖRSEL VARSANILAR
    9.3. GÖRSEL BİLİNÇ ÜZERİNE YAPILAN EEG ve MEG DENEYLERİ
    9.4. TRANSKRANİYAL MANYETİK UYARIM (TMS)

    III. BİLİNÇ KURAMLARI
    GİRİŞ: BİR BİLİNÇ KURAMI NEDİR?

    10. FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARI
    10.1. GÜNCEL FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Çoklu Taslaklar Kuramı (Dennett)
    b. Duyu-Motor Kuramı (O’Regan ve Noe)
    c. Biyolojik Doğalcılık (Searle)
    d. Doğalcı İkicilik (Chalmers)
    e. Üst Düzey Bilinç Kuramları
    f. Dışsalcı Temsilcilik (Tye, Dretske)
    g. Nörofenomenoloji (Varela, Lutz, Thompson, Noe)
    h. Refleksif Tekçilik (Velmans)
    i. Sanal Gerçeklik Kuramı (Metzinger, Lehar)

    11. DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARI
    11.1. GÜNÜMÜZ DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Kapsamlı Çalışma Alanı Kuramı (Baars)
    b. Nörobiyolojik Kuram (Crick ve Koch)
    c. Dinamik Çekirdek (Tononi ile Edelman) ve Bilgi Bütünleştirme Kuramı (Tononi)
    d. Talamokortikal Bağlanma Kuramı (Llinas)
    e. Tekrarlayan İşleme Kuramı (Lamme)
    f. Mikrobiinç Kuramı (Zeki)
    g. Olanın Hissi Anlamında Bilinç (Damasio)
    11.2. ANALİZ: BİLİNÇ KURAMLARINDA TARTIŞILAN TEMEL MESELELER

    a. Bilinci Konumu: Dışsalcılık ve İçselcilik
    b. Bilincin Temel Doğası: Fenomenoloji ve Biliş
    c. Fenomenal Bilincin Temel Biçimi: Atomculuk ve Bütüncülük

    IV. DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMLARI

    12. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU” (DBD) NEDİR?
    GİRİŞ
    12.1. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU”NU NASIL TANIMLAYABİLİRİZ

    13. RÜYA GÖRME VE UYKU
    GİRİŞ: RÜYA GÖRME VE BİLİNCİN KISA TARİHİ
    13.1. HİPNAGOJİK VE HİPNOPOMPİK VARSANILAR
    13.2. UYKU FELCİ
    13.3. UYKU ZİHİNSEL ETKİNLİĞİ VE RÜYA GÖRME
    13.4. RÜYA İÇERİKLERİ
    13.5. NEDEN RÜYA GÖRÜRÜRZ
    13.6. BERRAK RÜYA GÖRME
    13.7. KÖTÜ RÜYALAR VE KABUSLAR
    13.8. GECE DEHŞETİ
    13.9. UYURGEZERLİK VE GECE GEZGİNLİĞİ
    13.10. REM UYKUSU DAVRANIŞ BOZUKLUĞU VE RÜYADA-GEZME

    14. HİPNOZ
    GİRİŞ
    14.1. HİPNOZUN KISA TARİHİ
    14.2. HİPNOTİK TETİKLEME
    14.3. HİPNOTİK TELKİN EDİLEBİLİRLİK
    14.4. HİPNOZLAR BİR DBD MİDİR?
    14.5. HİPNOZ ALTINDA BİLİNCE NE OLUR?

    15. ÜST BİLİNÇ DURUMLARI
    GİRİŞ
    15.1. MEDİTASYON
    15.2. OPTİMAL DENEYİM VE AKIŞ
    15.3. KOŞUCU COŞKUNLUĞU
    15.4. BEDEN-DIŞI DENEYİMLER (BDD’LER)
    15.5. ÖLÜME YAKIN DEENYEİMLER (ÖYD’LER)
    15.6. MİSTİK DENEYİMLER

    Sonsöz
    Sözlük
  • Son zamanlara okuduğum en etkileyici kitap olduğunu söylersem, kesinlikle abartmış olmam. Kitabın türü korku değil; korkuyorsunuz. Kitabın türü dram değil; ağlıyorsunuz. Kitabı okuduğum an etkilendim ama bundan daha fazlası olacak. Hepsi birbirinden farklı olan her bir kitabı elime aldığımda aklıma bu hikâye tekrar tekrar gelecek ve yine ürpereceğim. Üstelik bu hissin bana özgü olduğunu hiç sanmıyorum. Her kim kitaplara değer veriyorsa, bu cümlelerimin altına imzasını atacaktır. Evvela kitabın adını açıklayayım. Fahrenheit 451 nedir? - “Kitap kâğıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir." İşte şimdi ilginizi çekmeye başladı öyle değil mi?

    Yaptığım araştırmalara göre, kitabın yayınlandığı yıl: 1952. Hikâyeye konu olan yıl ise: ikibinçok! Günümüzden daha ileri bir tarih üzerinden yazılmış. O yıllarda bu kitap “Bilim-Kurgu” türünde basılmış. Bilirsiniz ki bu tabir özetle, geçmişin ya da geleceğin o günün olası olmayan teknoloji ve bilim şartları gereğince kurgulanması halidir. İtiraf etmeliyim ki, bu kitabı 1952 yılında okusaydım, saçma bulabilirdim. Fakat 2018 yılında okudum. İşte türü korku olmayan bir kitaptan bu kadar korkmama neden olan şey tam da budur. Ve eminim ki; 2019’da okuyan biri benden daha çok korkacak. 2020’de okuyan ondan da fazla... Ve belki de 2021’de kimse bu kitabı okuyamayacak. İşte bu en korkuncu olacak.

    Yanmayan evlerin, kapsüllerin, mekanik tazıların, adına böcek denilen son sürat araçların ve itfaiyecilerin hala görev yaptıkları bir zaman yolculuğuna çıkın. -Neyse ki 1952’ye oranla bizim yolumuz oldukça kısa. Günümüz teknolojisi ile hayal etmek daha kolay olacak.- Fakat aklınıza bir konu takıldı öyle değil mi? Mademki yanmayan evler var, o halde itfaiyeciler neden var? Hemen söyleyeyim. Bu hikâyede itfaiyeciler yangın söndürmek için değil, yangın çıkartmak için var. Devletin bir kolu olan itfaiyeciler, toplumun huzuru ve mutluluğu için gece-gündüz çalışıyorlar. Gece-gündüz demeden ülkede ellerine geçen tüm kitapları yakıyorlar! Evet, yanlış okumadınız. İtfaiyeciler, kitap yakmak için var.

    İtfaiyeciler asla kötü insanlar değiller. Sakın böyle bir önyargıda bulunmayınız. İnsanlık için, vatandaş için, halk için alevlerle dans eden vatansever nefer onlar. Kişiler şiir okuyup üzülerek intihara kalkışmasınlar diye… Roman okuyup hayal güçlerini kullanmasınlar diye… Deneme okuyup düşünmek zorunda kalmasınlar diye… Bilgi kitapları okuyup, gereksiz bilgilerle kendilerini yıpratmasınlar diye… Azıcık aş, ağrısız baş olsun diye… Kafalarına hiçbir şey takılmasın ve eğlenceye daha fazla vakit ayırabilsinler, böylece hep mutlu olsunlar diye... Ülkede savaş olsa dahi, üzülmesinler, yokmuş gibi davranabilsinler, huzurları asla kaçmasın diye… Tüm iyi niyetleriyle görevlerini yapan her biri vatansever, milliyetçi birer kahraman asker onlar.

    Distopik bir kurgu olduğunu düşünüyorsunuz öyle değil mi? Kesinlikle öyle. Ama detayları ayrımsamakta yarar var. İlk etapta yukardaki cümleleri okuduğunuzda aklınıza baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet sistemi geliyor. Ve ister-istemez insan korkmaya başlıyor. Kitabı okurken de aynı böyle oluyorsunuz. Fakat ben yazımın en başında sadece korkudan değil başka bir türden daha bahsetmiştim. Neydi o? Dram mı? Elbette dram! Kitabı okudukça, eğer korkuyu iliklerinize kadar hissedebilmişseniz, bu durumun “devlet baskısı” değil, “halk arzusu” olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve o hissettiğiniz korku bu görüyle beraber yerini drama bırakıyor. Sonunda kendinizi çaresiz ve gözü-yaşlı yakalıyorsunuz. Teşbih etmek gerekirse; kundaktaki bebeğini bırakıp gitmek zorunda kalan bir anne/baba olmaktan korkarken, ölüm döşeğinde olan bebeği karşısındaki çaresiz anne/baba oluyorsunuz. Bu kitabı okuduktan sonra istemsizce kitaplığınıza uzun süre uzaktan bakarak duygusallaşıyorsunuz.

    Abartıyor muyum? Öyle mi? Gerçekten mi? İnsanlığın yüzde kaçı kitap okumak için vakit ayırıyor? Soruyu yanıtlamadan evvel doğru okuduğunuzdan emin olunuz. Boş vakitlerinde kitap okuyanları sormuyorum. Kitap okumak için vakit ayıranları soruyorum. “Kitap okumak” birçok insan için “boş vakitler” takısıyla kullanılan bir eylem değil mi? O zaman şuna bir bakalım:

    “Nihayetinde film izlemek, kitap okumaktan daha kısa sürüyor. Eğer güzel bir eserse, biraz beklerim. Nasıl olsa filmi çekilir, ben de izlerim. Böylece kitabı öğrenmiş olurum. Ya da okuyan biri onun özetini çıkarır. Ben de özeti okurum. Böylece kitap hakkında şurada burada sohbet ederken konuşarak entelektüelliğimi ortaya koyabilirim. Hem belki teknoloji biraz daha ilerler ve özetin de özeti çıkar. Sonunda kocaman bir ansiklopedi 20 kelimeye sığar. Ben de o 20 kelimeyle bilge bilge gezerim. Üstelik bir sürü vakit yanıma kâr kalır ve ben kalan vaktimde gönlümce eğlenirim.“ Nasıl plan?

    Yarın devlet kitap yasağı çıkarsa, kaçımız devleti baskıcı, otoriter/ totaliter olarak suçlayabilecek yüze sahibiz? Gücü de boş verelim. Ben yüzü soruyorum yüzü. Bu kitabı okuduğunuzda, itfaiyecilerin yaktığı kitaplar sizi korkutuyor. Halkın yaşam biçimi ise ağlatıyor. Ve korkuyla dramdan sonra işin içine son olarak üçüncü tür giriyor. Trajedi! Trajedi ne biliyor musunuz? Tüm bunlara rağmen halk sadece mutlu! İşte bu noktada trajedi başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Okuyun ve görün.

    Herkesin vakit çok geç olmadan bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Bir gün evde yalnız başımayken 110’u aramam gerekirse, hangi mobilyaya sarılacağımı ve o mobilyanın içinde neler olduğunu artık sadece ben değil, siz de biliyorsunuz.

    Bu kitap: Hepimizin yemesi gereken bir tokat!
  • "Sefalet kadar iltifattan hoşlanan bir hal yoktur."
    Victor Hugo
    Sayfa 39 - Antik Yayınları
  • Okumam istendiği için başladığım fakat başladıktan çok kısa zaman sonra isteyerek okuduğum bir kitap Siyasetname. 1000 yıl öncesi ile günümüz arasında sayısız fark olmasına rağmen iç ve dış ilişkilerde yaşanan sıkıntıların büyük çoğunluğunun halen yaşandığını hissettim okurken. İcraatleri yerine göre çok sert de görsem bazen bana su soruyu sordurdu: Bu sertlik olmasaydı basari elde edilebilir miydi? Tahmin ettiğim gibi en çok vurgu yapilan değer 'adalet' oldu. "Bir devlet küfür ile yasar ama zulüm ile yaşayamaz." cümlesi belki de bu kitabin ufak bi özeti sayılabilir.
  • UYARI!!!
    Sevgili kitapseverler bu inceleme hem inceleme hem de bir nevi kitap özeti kıvamında olmuş olup, işte tam da bu sebepten çok uzun olmuş olabilir ve içerisinde yüklü miktarda “spoiler -okurkaçıran, okurbozan veya okurayartan- ” vardır.

    Öncelikle sonda söylemek istediklerimi başta söylemek istiyorum. Her şeyden önce şunu ifade/itiraf etmek isterim ki bu okuduğum ilk Rasim Özdenören kitabı ve açıkçası özellikle ilk bölümleri bana ağır geldi. Yazılardaki meseleleri kafamda örneklendirerek bir yere oturtamadığımdan olsa gerek, zorlandım ama ileri bölümlerdeki denemeler daha anlaşılır geldi bana. Ama halen kafamda bir ton soru işareti var. Cevaplarını bilmesek veya bulamasak bile ben soru sormanın, daha doğrusu soru sorabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Şu bir gerçek ki her geçen gün sahih kaynaklarla saf İslam’a ulaşmak ve yaşamak daha bir zor oluyor. Bunun birçok nedeni var ama buraya girmek ve irdelemek başlı başına derin bir mevzu. Aşağıda belki kitap incelemesinde konu gereği ara ara buraya girebilirim. Bir de incelememde sık sık kitaptan alıntı yaptığım için dilerim bu konuda beni mazur görürsünüz.

    Kitap, soğuk savaş yıllarında yani 1970’lerin sonu, 1980’lerin başında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır. Ve özellikle yazıldığı dönemler göz önüne alındığında “Müslümanca Yaşamak” ismi ile kitap gayet iddialı ve dahi riskli bir işe soyunmuş bence. Başarmış mı başarmamış mı bunu kitap okurlarına bırakmak istiyorum. Yalnız yazar açıklama kısmında bu yazıların üstüne bugün de imzasını severek ve benimseyerek koyduğunu belirtiyor.

    Kitaptaki yazılar, elimdeki 15 baskıda;
    1. Tespitler,
    2. Din Sınanmaz, Yaşanır,
    3. Çağdaş Müslümanın Sorunları,
    4. Nasıl Bir Hayat,
    5. Birey Olarak Müslümanın Durumu,
    6. Yapısal Farklar olmak üzere 6 ana başlıkta toparlanmıştır.

    Yazar “öndeyiş” kısmında peşinen, bu yazılarının kimseyi inanmadığı bir şeye inanmaya meylettirmeyi ve böyle bir şeyi amaçlamaya heves etmediğini, sadece kendi sorunlarımızla ilgili konular çerçevesinde düşüncelerimizi ortaya koyma çabası olduğunu belirtiyor. Ve yine peşinen İslam düşüncesine yakın veya yatkın olmayanların, burada söylenenleri yadırgayabileceğini göze alarak yola çıktığını da belirtmeden geçemiyor. (Syf:10)

    İşte burada yazarımız, benim de aklıma gelen can alıcı bir soru soruyor ve yine kendi cevabını veriyor. Bu yazıların, bizimle aynı düşünceyi paylaşmayanlara söyleyeceği bir şey yok mudur? İslam’ın farklı bir düşünce örgüsü bulunduğunu, onun sorunlara yaklaşma biçiminin değişik, tekliflerinin başka olduğunu duyumsatabilirse, bunu bile kazanç saymanın mümkün olduğunu belirtiyor. (Syf:10) Bu, İslam düşüncesi olarak düşündüğümüzde karşı taraf için de en azından İslam’ı bir nebze anlamak için olumlu bir gelişme.

    Ama burada ben yazarın sorusuna başka sorular eklemek istiyorum. Anlamak anlaşılmak derken burada ne murat edilmeli yani herkes herkesi anlamak zorunda mı? Bütün düşünceler tabi ki anlaşılmak ve kendisine taraftar bulmak ister ve bu doğrultuda kendi ideoloji ve düşüncelerini açıklar, yayar. Yalnız biz Müslümanlar olarak ne yaparsak yapalım dünyada sürekli bir yığın farklı ideolojiler, düşünce sistemleri ve inançları olacaktır. Bence burada önemli olan husus, tarafların birlikte yaşama becerilerini geliştirmeleri ve bu doğrultuda herkesin birbirine saygı duyarak yaşayabilmesidir. Tüm dünyanın modern çağda tek bir inanç veya ideolojinin altına girmesini beklemek safdillikten başka bir şey değildir ki girse bile bu defa mezhep, cemaat ve parti farklılıkları gibi başka şeyler çıkar. Zaten var da. Sihirli kelime galiba saygı çerçevesinde birlikte yaşama sanatını geliştirmemiz. İslami açıdan düşündüğümüzde de aslında bize düşen sadece yaşamak ve tebliğ etmek, gerisi Allah’ın takdiri. İslam tarihine bakıldığında da kendileri peygamber olduğu halde onlara inanmayan peygamber eşleri ve çocukları göze çarpar.
    Kitaba dönecek olursak yazarımız, İslâm düşüncesine yakın ve yatkın olmayanlar olarak isimlendirilmiş olanların “bizi anlamasındaki beklenen yarar nedir” diye soruyor. “Bizimle bazı ortak sorunları tartışmaya teşebbüs etmek isteyenler, böyle bir tartışmada ortak bir noktaya varılabileceğini hesaplıyor olabileceklerini, ancak alanlarımız, ölçülerimiz, bakış tarzımız, değerlerimiz birbirinden farklı kaldıkça beklenen sonuca ulaşılamayacaktır” diyor. (Syf:10)
    Yazar, “Dünyanın gidişatına yön vermek isteyen çeşitli görüş sahipleri (bunlar ister sağ, ister sol çatı altında kümelenmiş olsun) asgari müşterekte birleşme önerisini dile getirdiklerini ve bu oportünist (fırsatçı) tavrın, kitlelerce de benimsendiğini” belirtiyor. “Fakat asgari müşterekte birleşmeyi isteyenlerin, kendi aralarındaki ihtilaflarını ortaya çıkarma hususundaki cesaretsizliklerini eleştirerek, bu oportünist tavırla, sanıldığı gibi mesafe kat edilemeyeceğini işaret edip, başka bir deyişle asgari müşterekte birleşmek isteyenlerin, aslında mesafe almak için değil, fakat ihtilaflarını şimdilik dondurmak hususunda anlaştıkları kabul edilir” diyor. (Syf:12)
    Burada yazar, “farklı görüş sahiplerinin en çok hangi noktada anlaşabildiklerini değil, en çok nerede anlaşamadıklarını dile getirmelerini” salık veriyor. Ve “böyle olduğunda, birleşiyor gibi göründükleri noktalarda bile gerçekte birleşemediklerinin anlaşılacağını” söylüyor. (Syf:12)
    Ve nihayetinde yazarımız oportünist tavrı eleştirerek bunun bir işe yaramayacağını en iyisi herkesin kendini aynı gemide zannederek hareket etmek yerine kendi gemilerini yürüterek daha salim kararlar alıp bu şekilde hareket etmelerini tavsiye ediyor.

    Giriş yerine avantaj olarak isimlendirdiği bölümünde ise yazar: “Müslümanlar, kendilerine mahsus avantajlarının bilincinde olabilselerdi, şimdiki yerlerinden daha farklı bir yerlerde olabilirlerdi. Ama bu avantajları, işler hale getirmedikçe işe yaramayacaktır. Bu avantaj, yükte hafif pahada ağır bir şeydir: Müslümanca yaşamak” (Syf:17) diyerek, bir nevi kitabının ana fikrini vermiştir.

    I. Bölüm – Tespitler :

    Kitabın ilk bölümü olan “Tespitler”de yazarımız, “görmenin bir düzen gerektirdiğini, bu düzenin yitirildi mi, sadece bakakaldığımızı, ama göremediğimizi ve görmenin düzenini bize Allah’ın öğrettiğini, bunun için insanın önce sahiden görmek istiyorsa kendine öğretilen yola teslim olmayı öğrenmesi gerektiğini” söylüyor. Belki de bundandır, bazı bilim adamları maddenin arkasındaki sırrı veya aslı gördüklerinden dolayı hidayete eriyorlar. Bu görüşe sahip olduktan sonra zaten devamında hidayet yani teslim olmak geliyor. Zaten İslam’ın kelime anlamı da “teslim olmak” demektir. Burada görmek derken tabi ki fiziki olarak görmeyi kastetmiyorum, yoksa Âşık Veysel o güzel şiir ve türküleri nasıl yazardı, kalp gözü açık olmasaydı.
    Yazarın buradaki görmek bahsini okurken benim aklıma ilk Hz. Ebu Bekir (r.a.), ile müşrikler arasındaki şu diyalogu geldi. Hani müşrikler kendisine gelerek miraç hadisesini sorduklarında, hiç görmediği ve hatırladığım kadarı ile henüz duymadığı halde “O (s.a.v.) söylüyorsa doğrudur” sözündeki teslimiyet ve sadakati geldi.
    Rasim Özdenören, İslam’ın vasat ve sıradan insanları bile bir hikmet kaynağı haline dönüştürdüğünü ve bu dönüşümle birlikte Müslümanların, Müslüman olmayan art niyetli insanlara karşı korunabilecek bir donanıma sahip olduğunu söylüyor. Ve bugünkü Müslümanların durumunun İslam hakikatinden uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı böyle olduğunu açıklıyor. (Syf:22) Yani İslam hakikatinden uzak yaşayan Müslüman, yeterli donanıma sahip olamadığından savunmasız ve kandırılmaya müsaittir.
    Evet, Müslümanlar hiç farkında olmadan kendilerine dayatılan ve suyun farkında olmayan balık gibi artık içinde bulunduğu ortamın doğal bir durum olduğunu zannederek yaşıyorlar maalesef. Hatta bu modern hayatın kendilerine sunmuş olduğu gösterişli ve konforlu hayat ellerinden kayacak diye Allah’ın rızkından ümit kesen ne kadar gafil Müslüman vardır acaba kendimize bir sorsak.
    Yukarıda bahsi geçen doğru görmek için öncelikle doğru düşünmek gerek, bunun içinse yazarımız özetle, doğru düşünme tarzının aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı haline gelmesi gerektiğini söylüyor. (Syf:25) Yalnız yazarımız, zihni İslam’ın esaslarıyla arındırmanın kişiyi bireysel olarak küfrün mazarratından kurtarabileceği kabul edilse bile, toplum olarak zillete kalmış olmaktan korumaya bu kadarı yeterli değildir diyor. (Syf:26) Yani İslam her ne kadar birçok ibadeti ile bireysel olarak yaşansa da toplumsal olarak fikri bütünlük sağlanmadıkça ve İslam bütünü ile topluma nüfuz etmedikçe hep bir şeyler eksik kalacaktır.
    İnsanlar bu gün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu “ben yapmalıyım” diye öne çıkmak gerekiyor. (Syf:31)
    Eylem (fiil, hareket, amel) kelimeyi aşar. Kelimenin kısır ve yetersiz kaldığı yerde, söz eyleme düşer. Böyle düşünmek, kelimenin değerini düşürmez. Kelimeyle meram anlatmanın imkânsız kaldığı yerde eyleme müracaat edilir. (Syf:32) Evet gerçekten de her zaman eylem söylemin önünde yer almıştır. Bunu öncelikle Peygamberlerin ve daha sonra da bu yoldaki âlimlerin yaşamlarında somut olarak defalarca görebiliyoruz. Yani eylem başlı başına en büyük tebliğ ve irşattır.
    Günümüz Müslümanları devlet halinde yaşamadıklarından, İslam devletinin mahiyetini ona kelimelerle anlatmak güçtür. Bu hususta Asr-ı Saadeti veya başka İslam devletlerini örnek olarak göstermek de yetersiz kalabilir. Çünkü gösterilen örnekler, günümüz insanın kafasında, sadece birer tarihi olay, ölmüş, miadını doldurmuş birer müessese olarak canlanacaktır. (Syf:32) Maalesef günümüz Müslümanlarına bu gibi şeyler artık ütopya gibi geliyor. Şimdi dışardan bir yabancı gelip bizden ortalama bir Müslümana fikri değil de yaşantı olarak bizden ne gibi farklılıklarınız var diye sorsa acaba kaç tane husus sıralayabiliriz? Görünüş olarak neredeyse aynıyız, kafa yapısı olarak farklı olabiliriz ama demek ki iş sadece kafada ya da söylemde bitmiyor eylem yani amel gerekiyor.
    Müslümanlar yaşadıkları çevrede kendi kültürlerini dışlaştırmış olmadıkça, din, herhangi bir felsefi akideden daha fazla bir anlam taşımayacaktır. Oysa dinin alametifarikası yaşanan bir inanç bütünü olmasıdır. Yoksa salt filozofik bir akide, rastgele bir telakki tarzı olması değil… (Syf:33)
    Rasim Özdenören, Müslümanların gerek halk gerekse aydın kesimi olarak homojen bir birliktelik göstermediğini, bu farklılığın bireylerin İslam’ı yaşaması hususunda da olduğunu ve bu farklılığın yer yer belli bir yayın organı veya cemaat etrafında toplanan kesimlerin birbirlerine karşı düşmanca tavır takınıp, tekfir etmelerine kadar vardığını belirterek bunu eleştirmiştir. Yazar bu kümelenmelerin Müslümanların uzun sürmüş bir tarihi yıkımın artıklarından yetiştiği için bir tefrika olarak değil de bir canlılığın ifadesi olarak değerlendirmenin yerinde olacağını ifade etmiştir. Ve bu kümeler arasındaki görüş farklılığının öznel ve bireysel olduğunu kabul ederek, düşmanca tavır alma yerine anlayışa ve saygıya dayalı bir temel önermiştir. Yani benim yukarıda İslam’a uzak veya aykırı olanlar için önerdiğim ortak yaşama önerimi burada yazarımız kendi içimizdeki kümelenmeler için önermiştir.
    Müslümanlar artık özellikle de teknolojinin bu kadar ilerlediği ve dünyanın küresel olarak bir köye dönüştüğü bir çağda hiçbir şeye karşı duyarsız ve yabancı kalamaz ve kalmaması da gerekli. Batı tamamen kendi oluşturduğu hayat nizamını, kültürünü tüm dünyaya empoze ederek, Müslümanlar da dâhil adeta tüm ülke halklarını hipnoz etmişçesine yönlendirerek yönetiyor. Batının etkilediği ve yönettiği halkların bütün bu olanlardan haberdar olmaması da, yürütmüş olduğu plan ve faaliyetlerinin mahiyetinde, özünde vardır.
    Bu nedenle Batılılar, sömürüyü, ancak Müslümanların tüketim standartlarını, tüketim alışkanlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini bildiklerinden, İslam âlemine ilk kancayı buradan attılar. (Syf:41) Ve şu anda başta petrol zengini Arap ülkeleri olmak üzere İslam âleminin tüketim kültürü gözler önünde. Bu yaşayış biçimiyle bizler istediğimiz kadar batı kültürüne veya emperyalizme karşıyız diyelim, bunun hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur.

    II. Bölüm – Din Sınanmaz, Yaşanır :

    Kitabın ikinci bölümündeki başlık gerçekten etkili ve çarpıcı “Din Sınanmaz, Yaşanır”. Yazar, benim yukarda da ifade ettiğim gibi Müslüman’ın en etken tebliğ aracının bizzat yaşayışı olduğu, bunun da İslam’ı yeniden yaşanabilir plana aktarabilmenin etkili yolunun davranışımızı Sünnete uygun hale getirebilmekle ortaya çıkacağını (Syf:44) belirtmektedir.
    Müslüman, dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etmek yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayabileceğini denemelidir. Din sınamayı değil, kendini Müslüman olarak gerçekleştirmeyi öne almalıdır. (Syf:46)
    Oysa Müslümanların en çok yaptığı yanlışlardan biri de bireylerin, İslam’ı hükümleri kendi hayatına aktararak yaşamak yerine, başka Müslümanların bu konudaki hatalarını arayıp bulma ve bunun dedikodusunu yapmak üzerinedir. Yani bir nevi camiye giden cami cemaatinin vaazı kendisi için değil de diğer Müslümanlar için dinlemesidir.
    Bu konuda yazarımız, böyle yapan Müslüman’ın, İslam’ın yürürlüğe girmesinde kendi üzerine sorumluluk almadığını, bir nevi ben bu işin mücadelesinde yokum, fakat siz başarırsanız tabi olurum, (Syf:46) havasında olduğunu bunun ise aslında İslam’ın gelmesini istemiyorum demenin dolambaçlı yoldan söylenmesi (Syf:47) olduğunu belirtiyor.
    Yazarımız, Rabbimiz isterse dini tamamen yeryüzüne hâkim kılacağını ancak bunun yürürlüğe girmesi için dinin yeryüzünde yaşanmasının adetullahtan olduğunu söylemektedir. Yalnız burada dinin yeryüzüne hâkim olması ile Allah’ın dinini tamamlamadığı gibi bir yanlış algıya düşmeyelim lütfen. Şüphesiz Allah dinini tamamlamış ve bunu kitabı Kur’an-ı Kerim ile de bize bildirmiştir. (Maide: 5/3)
    Modern çağda Müslümanlar arasında profan (dinle ilgisi olmayan) kafalı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığından ve bunların çoğunluk olduğundan bahsetmekte yazarımız. Bunları, fikirlerini sonuna kadar götürmekten korkan, kafa olarak profan, ruh olarak ise muhafazakâr tipler olduğunu söylüyor.
    İslam inancında bize ait olduğunu zannettiğimiz her şey aslında bize emanettir. Bunlar içinde kuşkusuz en ağır olanı tabi ki din, yani İslam’dır. Bunun için yazarımız insanın kendisine ait olmayanla ilgili taviz verme gibi bir hakkının/lüksünün olmadığını yani Müslümanların İslam’ın hükümlerinden taviz veremeyeceğini söylüyor. Taviz kelimesini duyunca aklıma nedense ülkemizdeki “F Yapılanma” geldi. Bilenler bilir din konusunda onlarda tavizin haddi, hesabı yoktu. Ama aslında onların niyeti dini kimliklerini gizlemek değil de ülke ve hatta dünya üzerindeki gizli hesaplarının bir gereğiymiş. Her ne kadar onların gizli planlarını bilmesek de kullandıkları İslami kimliklerini gizlemeleri ve bu doğrultuda taviz vermeleri onları gizlemiyordu. Adeta kafasını kuma gömmüş deve kuşu gibi sırıtıyorlardı. Yani kral çoktan çıplaktı.
    Günümüz insanlarının en büyük yanılgılarından biri de bilerek veya bilmeyerek İslami çizginin dışında yaşamalarıdır. Modern ve beşeri hayatın, gerek hukuk gerekse iktisadi olarak kendisine dayattığı nizamları çok rahat kabul ediyor ve hatta savunuyor. Örneğin herkes biliyor ki faiz haramdır ama buna bulaşmak için nerdeyse günümüz Müslümanlarının çoğu hiç çekinmiyor. Asıl işin kötüsü ise bu konuda dini ve vicdani herhangi bir rahatsızlık duymamak. Bu şekilde dini hükümleri kendine göre çiğneyerek ve taviz vererek, mubah sınırlarını sürekli olarak genişletebildiği kadar genişletip, aslında sadece kendisini kandırıyor.
    Rasim Özdenören, bize ait olmayan meseleyle bize ait olan meseleyi ayırmak için tek kıstasın, İslam olduğunu, bunun için ise önümüzde koskoca bir Saadet Asrı örneğinin bulunduğunu belirtiyor. Bize düşen geçmişe bir mazi olarak özlemle bakmak ve onu “Bin Bir Gece Masalları” gibi okumak yerine, görmek, anlamak ve tatbik etmek. Yoksa gökyüzünden gelecek olan sihirli bir değnek bizi düzeltmeyecek.

    III. Bölüm – Çağdaş Müslümanın Sorunları :

    Yazarımız bu bölümde öncelikle hastalıklı fikirlerin durumu ve Müslümanların bunun karşısında takınacağı tavrı belirterek, özetle kendi bildiğimiz doğrular üzerinden hareket etmemiz gerektiğini söylüyor bize. Daha sonra Zenciler ile Müslümanların, hayattaki bir nevi kendini ispat etme mücadelesini anlatarak, zencinin görünüşte zaten zenci olarak göründüğü halde Müslümanların bu mücadelede diğer modern insanlardan ayırıcı unsurlarının olması gerektiğini belirtiyor. Bunu da, “bir zencinin zenci olduğunu ispat etmesi gerekmez, ama bir Müslümanın Müslüman olduğunu yaşadığı hayatla ispat etmesi gerekmektedir” (Syf:77) diyerek, amel hususuna dikkatimizi çekiyor.
    Yazar, İslam’ın tebliği hususunda Müslümanlar olarak öncelikle kendi sesimizi bularak artık yeni bir üsluba ihtiyacımız olduğunu, bu üslup çerçevesinde ise eleştiri edebini hiçbir zaman elimizden bırakmamamızı söylüyor. Burada şu iki örneği vererek İslam’ın üstünlüğünü vurguluyor:
    “Kuruşçev zamanına ait bir fıkra anlatılır. Kuruşçev, kürsüde Stalin aleyhine atıp tutuyormuş. Dinleyici kalabalığı arasından biri “o zaman neredeydin?” diye seslenmiş. Kuruşçev haykırarak bu soru sahibinin kim olduğunu sormuş. Fakat dinleyiciler tarafında büyük bir sessizlik. O zaman Kuruşçev: “İşte ben de o zaman, senin şimdi bulunduğun yerdeydim” diye cevap vermiş. Elbet bir yakıştırma bu. Fakat öyle de olsa, bir gerçeklik payını gizlediğine inanmak gerek.” Alttaki paragrafta ise şu kıssa naklediliyor: “Bir de Hz. Ömer zamanından bir vaka… Hz. Ömer, hilafeti zamanında cemaate soruyor: “Ben doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?” Cemaatten biri cevap veriyor: “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” Buna karşılık Hz.Ömer, Allah’a hamd ü sena ediyor.” Şimdi soruyorum: günümüzde acaba kaç Müslüman iktidar, amir, müdür hasılı mevki, makam Hz. Ömer’e takılan bu eleştiri tavrı, kendine takılsa bu alicenaplığı gösterebilir? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim toplum olarak -aşağıdan yukarıya- İslam’ı ne kadar özümsediğimizin bir göstergesidir. Yalnız burada yazarımızın de telkin ettiği gibi şikâyet ile eleştiriyi karıştırmamak gerekir.
    Rasim Özdenören bu bölüm içerinde halen güncelliğini ve sıcaklığını koruyan bence de çok önemli bir konu olan, “Kaynaklara Dönme” meselesini eleştirel bir bakışla ele alıyor. Yazarımız, kaynaklara dönme meselesinin ilk bakışta sadece Kur’an ve Sünnete dönmek ve bakmak olarak değerlendirildiğinde hiçbir anormal durumun olmadığını, ancak kaynaklara dönmemizi teklif edenlerin, kaynaklarla karşılaşınca onu derhal ve hiçbir güçlük çekmeden anlayabileceğimiz yanılgısında olduklarını söylüyor. Ve bu fikri savunanların, iki temel kaynağı yorumlamanın ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat akidesine bağlı olduğu bilinen müçtehitlerin ortaya koyduğu eserleri de kaynak kabul ettikleri takdirde bu yanılgıdan kurtulabileceklerini belirtiyor. Burada, “Bir müçtehit içtihadında mutlaka isabet ettirir, diye bir kaide yok. İnsandır, isabet de ettirebilir, yanılabilir de. Fakat Cenab-ı Allah insanları içtihada teşvik için içtihadında yanılan kimseye de bir sevap vaat ediyor. İsabet ettirirse iki sevap… Fakat içtihat yerine safsata yapanlara herhangi bir vaatte bulunulmamış.” (Syf:97) diyerek, yazısında içtihat yapmanın ilmi yönden gerekleri ve güçlüğünden de ayrıca bahsediyor.
    Yazar, “Kaynaklara dönmekten murad, Ehl-i Sünnet vel Cemaat imamlarının içtihatlarını, görüşlerin öğrenmek, ona göre amel etmekse, buna zaten kimse bir şey demiyor. Tersine, biz de bunlarla amel etmekten bahsediyoruz. Yok, eğer kaynaklara dönmekle, Kur’an’dan ve hadislerden biz kendimize göre anlamlar çıkarıp, kendi çıkardığımız anlamlara göre amel edelim denilmek isteniyorsa, bu iddia sahibine ben, ancak, çok cesursun diyebilirim.” (s.100-101) diyerek bir nevi insanların haddini bilmesi gerektiğini söylüyor bize.
    Kaynaklara dönme meselesi bence içinde büyük bir tehlike barındırıyor. Bu tezi savunanlar avama yani halka aslında sizde Kur’an-ı Kerim de okuduğunuz her şeyi çok güzel anlar ve dahi amel bile edebilirsiniz diyerek, tarihi süreçteki o kadar ilmi, alimi ve kaynağı aradan çıkararak aslında çok büyük bir karışıklığa ve fitneye sebep oluyorlar. Bugün Müslümanlar arasındaki dağınıklığın belki en büyük sebebi budur. Buraya Hz. Ali’nin (r.a.) şu sözünü yazmadan geçemeyeceğim: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”

    IV. Bölüm – Nasıl Bir Hayat :

    Bu bölümde yazar öncelikle nesneleri anlamamız yönünde bizi sorgulamaya teşvik ederek, bizlerin mi nesnelerin sahibi, yoksa nesnelerin mi bizim sahibimiz olduğunu anlamamız gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken de ön kabullerin ve hatta dünya görüşümüzün dışına çıkmamız gerektiğini ancak bu şekilde nesneleri anlamlandırabileceğimiz ifade ediyor.
    Daha sonra özellikle başta sanat ve edebiyat olmak üzere gündelik hayatımızda kullandığımız “Yaşama Sevinci” cümlesinin tarihsel süreci ile hayatımıza nasıl girdiğini ve bu cümlenin aslında içerisinde dünya sevgisi ve bir nevi dünyaya düşkünlüğü barındırdığını söylüyor. Nihayetinde yazarımız yaşama sevincini, ölümün sürekli yanı başımızda olduğu ve her an gelip döşümüze çökeceği hakikatinde aramamızı tembihliyor. “Nasıl Bir Hayat” başlığı altında ise Müslümanların kitaplarda nasıl Müslümanca yaşanacağını belki öğrenebileceklerini ancak bunun hayata tatbik edilmesinin o kadar kolay olmadığını, bunun en kısa yolunun Allah dostlarının hayatına bakarak öğrenebileceğini belirtiyor. Ve bize Müslümanca yaşayabilmemizin hayatımızın zaruretlerindenmişiz gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşamla yani “dervişçe” bir yaşamla mümkün olacağını söylüyor. Burada ayrıca birbirine karıştırılan “dedikodu-sohbet, ahkâm kesme-nasihat, eleştiri-kınama” gibi kavramları açıklığa kavuşturmaya çalışarak, “Din nasihattir.” diyen bir Peygamberin salikleri bu gün: “Benim nasihate karnım tok” diyorsa nasihatin, yüreğin ve kafanın dışında bir yere hitap ettiğini sanmaya başlamış demektir. İnsanın yapmadığı şeyi söylemesi nasihat değildir, ahkâm kesmedir.” (Syf:124) diyor. Yazarımız satır aralarında, müminin en iyi nasihatinin yaşaması yani amel etmesi olacağını da vurgulamadan geçmiyor. Bu bölümün sonunda ise Özdenören: “Hıristiyanlık ve Marksizm, model arama konusunda insanın bir yanını iptal ederek, diğer yanını abartarak birbirine zıt iki ayrı uç geliştirmiştir. Biri insanı melekleştirmeye çalışırken, öbürü onu maddi bir çerçeve içinde algılamaya girişmiştir.” (Syf:127) diyerek, bozulan diğer inanç sistemi ile beşeri ideolojileri eleştirmiştir. Buna karşı İslam’da, her zaman her şeyin dozunda olduğunu vurgulamıştır.

    V. Bölüm – Birey Olarak Müslümanın Durumu :

    Bu bölümde yazarımız, Müslüman birey olarak aynı caddede yürüyor olsak da, toplum olarak hedeflerimizin farklı olduğu ayrıntısına değiniyor. Müslümanları batı yaşama tarzından ayıran en önemli özelliğinden birinin “kanaatkârlık” olduğu, yalnız kanaat hissi gelişmemiş Müslüman bireyin batının “rızk kaygısı” hastalığına duçar olacağını/olduğunu belirtiyor.
    Yazarımız batının kültürüne kendimizi kaptırmamız ve önce birey sonra toplum olabilmemiz için: “Müslümanlar, kendi doğrularına göre yaşamayı, hedeflerinin önüne koymadıkça başkasının dümen suyunda sürüklenip duracak demektir. Müslümanca yaşamak her şeyden önce kendi iç oluşumunu tamamlamaya bağlıdır. Böylece ilkin Müslüman bireyler çıkacaktır ortaya, sonra da onların meydana getirdiği topluluk…” (Syf:135) diyerek yol gösteriyor. Ve “Müslümanlar bugün, başkalarının dümen suyunda akıp gidiyorsa (bu aşağılayıcı durumu saklamaya gerek görmüyorum), bunun sebebini herkes, her şeyden önce kendi nefsine mal etmelidir. (Syf:136) diyerek kendimize gelmemiz için adete kulağımızı çekiyor.
    Yazarımız bu bölümde: “Bugün Müslümanlar arasında görülen yanlış bir eğilim, ilmihal kitaplarında yazılı temel bilgilerden bile mahrum haldeyken derin fıkıh tartışmalarına girmekten çekinmemeleridir. Oysa her gün bir paragrafını okuyacağı bir ilmihal kitabından öğrendiklerini uygulamaya aktarmak daha anlamlı bir seçim olurdu. Ama Müslümanların arasında kaç kişi “büyük” işlerini bırakıp küçümsemeden ilmihal okumaya talip acaba?” (Syf:138) diye sorarak çok güzel bir tespit yapıyor. Gerçekten de artık Müslüman olsun olmasın insanların çoğunluğu hep “büyük” şeylere talip, “küçük şeylere” dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Bir nevi birinci merdivene basmadan onuncu merdivene çıkmaya çalışıyorlar. Ve böyle oldu mu tabi ki yapılmak istenen büyük iş temelsiz, eğreti ve mukavemetsiz oluyor.

    VI. Bölüm – Yapısal Farklar :

    Son bölüm müeyyide alt başlığı ile başlamakta ve burada müeyyide kavramına değindikten sonra müeyyide sınıflarının İslam ve İslam dışı toplumlarda da aynı geçerliliğe sahip olduğundan bahsediyor. Yalnız müeyyide kategorileri muhtevasının İslam toplumu ve devleti ile diğer sistemlerden farklı olduğunu belirtiyor. Şöyle ki: “Keza İslam dışı toplumlarda ahlâk kurallarına uymamanın müeyyidesi, toplumun bu kuralın dışına çıkan kişiye olan tepkisi, salt ayıplama, kınama vb. biçiminde belirirken, İslâm toplumunda aynı uygunsuz davranış kamu düzeniyle ilgili görülüp buna karşı hukukî denilen müeyyidenin uygulanması mümkün hale gelebilir.” (Syf:146) Yazar, müeyyidede ki asıl amacın, her toplumun kendi sürekliliğini sağlamak, toplum düzenini korumak olduğunu söylüyor. Aksi halde bir yerde herkes kendi belirlediği doğrular üzerinde keyfince yaşamaya çalışırsa orada bir toplumdan bahsetmek çok zordur.
    İslam toplumundaki müeyyideler, bu şekilde yönetilen bir devlet varsa söz konusu oluyor ancak beşeri hukukun hâkim olduğu toplumlarda Müslümanlara bu müeyyideleri uygulamak imkânsız. İdare olarak İslam dışı devlet ve toplumlarda yaşayan Müslümanlara herhangi bir müeyyide uygulanmayınca bu defa İslam dışı fiiller Müslümanlar arasında meşruiyet kazanarak yayılmaktadır. Yani yazarında belirttiği gibi İslam’ın hükümleri, birey olarak değil de toplum olarak yerine getirildiği takdirde istenen ve beklenen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
    Yazar, İslam hükümlerinin yaşanması yani soyut doğrulardan somut gerçeklere (putların kaldırılması gibi) geçildiği zaman Kureyş müşrikleri gibi günümüz cahillerinin de hemen tavır değiştirdiklerini söylüyor.
    Bu bölümde son olarak “Şiddet” bahsi geçmektedir. Özdenören, insanların her çağda kendilerini ifade etmek için farklı diller kullandığını, bu dönemin dilinin ise şiddet olduğunu belirterek, bu dilin sadece politika ve toplum hayatında olmayıp edebiyat ve sanatta da olduğunu bize aktarıyor. Evet, gerçekten de özellikle batının şu anda yapmış olduğu dizilerin hemen hemen tamamına yakın şiddet içermektedir. Bu şiddet asıl, politik olarak ise kendi coğrafyası dışında özellikle İslam âleminde kan akıtmakta ve can yakmaktadır.

    Yazarımız “Son Söz Yerine” bize aktardıkları: “Münferit Müslümanlar İslam’ı hayatlarına geçirmeyi başarabilirse batında olan bu halin zahire çıkacağından kuşku edilmemeli. İslam yolunda mücadelede Müslümanlar değerlendirebilecekleri bir fırsatı hep ellerinde bulundurmuşlardır: bu fırsatın özü, Müslümanların iç oluşumlarını tamamlayabilmekten başka bir şey değildir.” (Syf:168-169)
    “Sabır, imandan bir şubedir. Bu sırrın hikmetini kavrayan Müslüman, lügatinde yılgınlığın yer almadığını bilerek aşkla, şevkle, sabırla kendi yolunu kendi eliyle açmaya çaba gösterir.” (Syf:170)
    “Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmıştır. Yarın yaşayacak olanların ne yapabileceği onları ait bir iştir. Değişik bir deyişle biz, ne bizden önceki insanların yapıp ettiklerinden sorumluyuz, ne de yarınkilerin yapıp edeceklerinden. Biz, sadece kendimiziden ve kendi zamanımızdan sorumluyuz.” (Syf:170-170)
    “İmam Gazali söylüyordu: Ömrün bitmiş, fakat sen yalvarmış yakarmışsın, sana bir gün daha verilmiş; işte şimdi öyle bir günde bulunuyorsun, öyle bir günde ne yapacaksan, her gün aynı gayretle o işe sarıl, öyle çalış öyle ibadet et, öyle yaşa.” (Syf:171)

    Buraya kadar sabırla okuyan ya da sabırsızlıkla okumayan herkese teşekkür ederim.
    Uzun oldu biliyorum, bi kusurumuz oldu ise af ola.
    Okunası bir kitap.