• 96 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım ismiyle dilimize çevrilen kitabında 90 yaşında bir adamın 14 yaşında bir kıza karşı duyduğu (aşk, cinsel arzu, şefkat vb.) hisler anlatılır. Aslında bunlar anlatılmaz, kitabın böyle bir derdi yoktur bence, asıl tema yalnızlıktır ama hadi anlatılıyor diyelim. Bu sebeple kitaba ve Marquez'e yönelik kötü yorumlar yapılmaktadır. Eleştiri diyemiyorum çünkü eleştiri içi biraz daha dolu bir kavram benim için. Bu yorumlar ise bilgiden yoksun anlamsız ve subjektif ifadeler sadece.

    14 yaşındaki bir kıza ya da erkeğe karşı cinsel arzu duymak pedofili değildir. Bakın, doğru bir şeydir demiyorum, pedofili değildir diyorum. Ben, böyle hassas konularda kavramları, tanımları önemserim. Pedofili nedir? Pedofili ergenliğe girmemiş ya da erken ergenlik yaşayan bir çocuğa karşı duyulan cinsel arzudur. 2 temel şartı vardır;

    1- Ergenliğe girmemiş olan ya da erken ergenlik yaşıyor olan bir çocuk olacak. Nedir bu erken ergenlik? Bilimsel olarak ergenlik yaşı kızlar için 9 10 olarak kabul edilir ancak bu sınır 12'ye kadar çekilmekte. Fakat bir çocuk belli nedenlerden dolayı 8 yaşında da ergenliğe girebilir, örneğin bir kız çocuğu 8 yaşında adet görebilir. Bu erken ergenliktir. Dolayısıyla pedofilide kriter sadece buluğ çağı değildir, yaş da önemlidir. Biz bu yaşa 12 diyelim. Yani ilk kriter 12 yaşını doldurmamış bir çocuk olacak.

    2- İkinci temel şart ise 12 yaşından küçük çocuğa cinsel arzu duyan kişinin o çocuktan en az 5 yaş büyük olması gerektiğidir. Yani 16 yaşındaki bir çocuğun 13 yaşındaki bir çocuğa cinsel arzu duyması pedofili olarak adlandırılmaz.

    Yukarıda anlatmaya çalıştığım şey 14 yaşındaki bir kızla sevişelim değildir kesinlikle. Anlatmak istediğim şey pedofilinin çok ciddi bir sorun olduğu, bir pedofile karşı çok ciddi önlemler alınması gerektiği(ceza falan işe yaramaz pedofilide) ve pedofilinin tedavisi pek de mümkün olmayan bir hastalık olduğudur. O yüzden Marquez, Nabokov gibi yazarlara; sosyal medyada, basında taciz iddiası haberi gördüğünüzde o faile pedofili tanımı bu kadar kolay yapıştırılmamalıdır. Bakın altını çiziyorum; pedofili çok ciddi bir meseledir ve pedofillerin toplumdan tecrit edilmesi gerekip gerekmediği tartışılabilir. Çok derin bir konu olduğundan bu kısmı daha fazla uzatmayacağım. Burada anlatmak istediğim pedofili denen şeyin aslında ne olduğudur tam olarak. Vikipedia'nın pedofili sayfasındaki Türkçe tanım ise çarpıtılmış, yanlış çevrilmiş bir tanımdır. Erken ergenlikten kasıt ergenliğin başındaki çocuk gibi çevrilmiştir.

    Bir şeyin pedofili olmaması onu normal ya da ahlaki yapmaz ama pedofili değilse de ona pedofili denilmemeli. Günümüzde neredeyse 18 yaş altındaki her şeye pedofili deniyor ki bu çok yanlış. Arkadaşlar Shakespeare'in Romeo ve Juliette oyunundaki Juliette kaç yaşındaydı biliyor musunuz? Gidin bakın bakalım kaç yaşındaymış.

    Marquez'in Benim Hüzünlü Orospularım kitabı bir pedofili hikayesi değildir. Sebeplerini de anlattım. Fakat ya pedofili hikayesi olsaydı? Benim için yine sorun olmazdı ki bu yazının asıl amacı budur zaten. Nasıl ki bir cinayet romanında katilin kurbana işkencesini anlatan yazarın katil olduğunu düşünmüyorsak, bir başka romanda da pedofil bir karakterin olması, onun bir çocuğa duyduğu arzunun anlatılması o kitabın yazarını pedofil yapmaz. Kitabın sakıncalı olup olmadığının tespiti ise kitabın bir pasajının değil ancak tamamının okunması ile mümkündür. Okuyan kişide çocuğa karşı cinsle arzu uyandırılması amacıyla mı yazılmış kitap, yoksa bir pedofil karakterin iç dünyası mı anlatılmaya çalışılmış ya da direkt olarak pedofil ya da pedofillerle yapılan röportajlar sonucunda onların anlatımlarından yola çıkarak mı o pedofili pasajları yazılmış vs. vs. bunlara bakmak gerekir. Benim Hüzünlü Orospularım kitabında karakterin 14 yaşında olması, kitabın pedofili bir içeriğe sahip olduğu iddiasını zaten ortadan kaldırmakta ama o karakter 8 yaşında olsaydı dahi kitaptan pedofili çıkmazdı. Kitap sadece pedofil bir karakterin hikayesi olurdu hepsi bu. Yakın zaman önce izlediğim harika bir stand-up gösterisi vardı. Daniel Sloss ki üslubu çok serttir, çocuklar için seksi kıyafetler üretilmesini eleştirenleri eleştirip şöyle dedi. 9 yaşındaki bir çocuk para kazanamıyor, o zaman çocuklarınıza o kıyafetleri almayın! Dahası, seksi bir kıyafet giyen bir çocuk seski bir kıyafet giyen bir çocuktur sadece, seksi çocuk değildir demişti. Ben o çocuğa bakınca sadece kıyafet giyen bir çocuk görüyorum, Batman kostümü giyen bir çocuğun Batman olduğunu düşünmüyorsanız öyle bir kıyafet giyen bir çocuk gördüğünüzde onun seksi olduğunu da düşünmemeniz gerekir. Düşünüyor musunuz yoksa????? benzeri şeyler söylemişti.

    Bir kitapta pedofil bir karakter varsa ve siz bunu okuyunca etkileniyorsanız bence oradaki sorun kitapta ya da yazarda olmayabilir!

    Konu çok hassas bir konu olduğu için sık sık uyarma ve kendimi açıklama ihtiyacı duyuyorum; ben pedofili sanatta, edebiyatta yer almalı, daha çok yer alsın vs. demiyorum ama alması beni rahatsız etmiyor, alabilir de. Deriler diye bir film var, nefis bir pedofili hikayesi. Bir izle bakalım tahrik mi oluyorsun yoksa irkiliyor musun? Pedofil bir baba, eşi hamile olunca evi terk ediyor çocuğunu kendinden korumak için. Ne diyelim şimdi? Yönetmen pedofilidir mi diyelim buna?

    Bir mevzu daha var; bir eseri yorumlarken onun ait olduğu kültür hakkında, yazıldığı dönem hakkında biraz bilgi sahibi olursanız o eseri anlama ve anlamlandırma beceriniz artar. Marquez Kolombiyalı bir yazar, Kolombiya'da evlenme yaşı bazı kaynaklarda 12 bazı kaynaklarda 14 kız çocukları için. Marquez ise zaten Kolombiya'nın tarihini yazmış bir adamdır kitaplarında. Marquez Kolombiya'dır. Bu adamın 14 yaşında kızların evlendiği bir ülkede 14 yaşında fahişelik yaptırılan bir çocuğun hikayesini yazmış olması bana çok doğal geliyor.

    Sosyal medya ile beraber artık herkes kendini daha kolay ifade edebiliyor ama bu beraberinde tatminsizliği de getiriyor. Herkes kendini daha kolay ifade edebildiğinden daha çok ifade etmek de istiyor. Üç kitap okuyan kitap inceleme, yorumlama videoları çekmeye başlıyor. Bir sanat eserini üretildiği kültürden, dönemden koparıp da değerlendirmeye kalkmak sizi hiçbir yere götürmez. Hadi bunları geç, şu kitaba sallayan kişilerin bazısı şöyle demiş ''Nobel almasına rağmen...'' Daha Nobel'in yazara verilen bir ödül olduğunu bile bilmiyorsun ki sen. Bakalım Nobel hangi gerekçe ile verilmiş Marquez'e;

    "Fantastik ve gerçekçi yazımın bir arada bulunduğu hayal gücünün zengin dünyasından oluşmuş, bir kıtanın hayatı ve ihtilaflarını yansıtan, romanları ve kısa öyküleri için.''

    Not: Pedofili ile ilgili daha detaylı bilgi için; https://eksisozluk.com/entry/110090214
  • 192 syf.
    ·5 günde
    Harika bir kitap okudum. Neden harika? Çünkü masallara bakış açımı değiştirdi, geliştirdi. Diğer bir deyişle, ufkumu açtı. Kitapta masallarla ilgili pekçok detay mevcut. Ama ben hepsinden değil sadece kitapta masallarla ilgili en çok bahsedilenlerden ve benim de en çok ilgimi çeken 4 kısımdan bahsedeceğim.

    Beni en çok şaşırtan ilk konu bekaretti. Pamuk Prenses’teki cam tabut, Külkedisi’ndeki camdan ayakkabı aslında bekaretin temsiliymiş.

    Dikkatimi çeken ikinci konu ise masallarda iyi kadın karakterlerin pasifliğinden bahsedilmesiydi. Şöyle bir düşününce gerçekten de masallarda özellikle iyi kadın karakterlerin pasif, her zaman susan, sevgi pıtırcığı olduklarını fark ettim. Kötü kadın karakterler ise genellikle cadılar, üvey anneler olur. Bu kötü karakterlere femme fatale denir. Femme fatale ise gizemli şekilde çekici olan ve insanların başına bela açan/olan kadına denir. Bu duruma benzer şekilde birçok Türk dizisinde adamın karısı kötü karakter olarak gösterilirken adamın karısını aldattığı kadın melekten de öte bir iyi olarak gösteriliyor. Yani bu durumda kötü karakterli birini aldatmak hata değil mi? Değilmiş demek ki (!). Ki bana göre o dizilerdeki kötü kadın karakterler aldatmayı hak edecek bir şey yapmıyorlar, gerçi aldatmanın hakkı falan olmaz ama …

    Masallardaki üçüncü konu ise kadının inanılmaz güzellikteyken, erkeğin fiziksel gücünün nam salmış olmasıdır. Masallardan bu konuda öğreneceğimiz şey kadınlar sadece güzelliğiyle, erkekler de güçleriyle mi ön plana çıkar olmalı, değil mi? Günümüzde zihin gücü beden gücünden çok daha önemliyken ve karşılığı (maaşı) daha yüksekken kişi (cinsiyeti her ne olursa olsun) sadece dış görünüşüyle veya sadece fiziksel gücüyle Survivor’a taş çıkartan dünyada hayatta kalabilir mi? Ne kadar süre dayanabilir? Bence yok öyle bir dünya (mankenlik gibi istisnalar olsa da… Herkes başımıza artiz kesilecek değil ya! :D)

    Masallardaki son konu “evlilik” mevzusu. “40 gün 40 gece düğün yaptılar ve sonsuza dek mutlu yaşadılar”. Ayyy yeriiim! Ne kadar da ciciş bir şey o öyle! Bu sona tepkim uzunca bir “peeeeeeehhhh!” olur. Bir kere insan ömrünün bir sonu varken çift, sonsuza kadar nasıl mutlu yaşayabilir? Mutluluğun ölçüsü nedir? Büyük ihtimalle en ufak bir tartışma bile olmadan birbirlerine sürekli pişmiş kelle gibi sırıtıp “aşkitoşkom, pembiş gelinim” nidalarıyla hoplaya zıplaya el ele dolaşan çiftlerdir, değil mi? Yok öyle bir dünya! (keşke olsa mıydı acaba ?Tartışılabilir tabii:D) Kavga olmasa bile tartışma mutlaka olur ve bana kalırsa olmalı da. Tartışmadan neye varılabilir ki? Üsluplu bir tartışmayla birçok sorun kolayca halledilebilir ve fikir alışverişinde bulunmak son derece faydalıdır. Bir konuda birinin düşünmediğini diğeri düşünebilir.

    Ayrıca 40 gün 40 gece düğün diyerek işi abartmaya, görgüsüzleşmeye (:D) hiç gerek yok bence, bildiğin israf! Düğün için o kadar masraf yapmaktansa 4000 fakiri doyur mesela, değil mi?

    Evliliğe bu kadar meraklı olmak niye? Evlenmeyince n’oluyor? Hiiiç bir şey olmuyor, insan ne artıyor ne eksiliyor. Masallar çoook eski zamanlara dayandığı için evlilik o zaman çok önemli olabilir ama günümüzde aynı masallardaki gibi tek amacı evlilik olarak belirlemek oldukça saçma, gereksiz ve komik. Dahası, evliliği (yani erkeği) tek çıkış yolu ve tek mutluluk kaynağı olarak görmek masallarda bile saçma dururken 21.yüzyılda (evet evet 2020 yılındayız!) aynı şekilde düşünenler beni hayrete düşürüyor. İnsan evlenmek isteyebilir, bu gayet normal bir şey ama bunu saplantı haline getirip yegâne amaç haline getirmek fazlasıyla komik, kusura bakmasınlar!

    Buna örnek verebileceğimiz (ne yazık ki!) birçok Türk dizisi var. Ben sadece “Bay Yanlış” dizisinden biraz bahsetmek istiyorum. Dizinin ismi bile konusunu ve senaryoyu anlamak için yetiyor aslında. Yine bir ultra mükemmel, kaslı bir erkeğin etrafında pervane olan/olacak salak, tek amacı evlilik olan bir kadın! Kadının eski sevgilisi onu terk etmiş, sebebi ise kadının aynı bir anne gibi davranmasıymış. Yani kadın adamın üstüne o kadar çok düşüyormuş ki adamın kadını kaybetme korkusu hiç yokmuş, yoksa çoook iyi bir insanmış da mış mış. Sonra bu eski sevgili 3 ay önce tanıştığı kadına evlilik teklif etmiş. Bizim kız çıldırmış tabii. “ben ona 3 yılımı verdim, 3 yılımı…!” “ben evlenecektim onunla!” ühü ühü ühü! Burada adamın yaptığı tam bir karaktersizlik, hatta adama ne denirse azdır. Ama burada bir diğer önemli sorun başrol kadının aldatılmasından çok evlenemiyor oluşuna dert yanıyor oluşu. Bizim pembiş gelin adayımız sonrasında bu acı durumdan çooook kısa zaman sonra bir doktoru gözünü kestirip onunla evlenmenin yollarını aramaya başlar. İşte tam bu esnada ise kendisine bu konuda yardım edecek olan ultra yakışıklı, kaslı, çapkın (!), serseri bir adamla tanışır. Şimdi bu dizinin masallardan ne farkı var? Hiçbir fark yok, değil mi? Eskinin masalı Pamuk Prenses ve Yedi Cüce, şimdikinin Bay Yanlış’ı. Bazı şeyler değişmiyor işte böyle!

    Strong Woman Do Bong Soon adlı Kore Dizisinin Masallarda Toplumsal Cinsiyet Bağlamında İncelemesi (dizi ile ilgili spoiler içerir!!)

    Kitapla aynı zamanlarda tamamen tesadüfen izlemeye başladığım bir diziden bahsedeceğim. Çok eğlenceli ve bazı klişelerden uzak olduğu için diziyi herkese tavsiye ederim. İlk bölümden beri gülmekten ölüyorum :D (diziyi yarıladım bu arada). Masallardaki ezik, salak kadınlarla güçlü erkekler bu dizide rolleri değiştirmiş. O kadar çok hoşuma gitti ki!
    Dizi isminden de anlaşılabileceği gibi “güçlü” bir kadın karakteri anlatıyor. Bu güç fiziksel güç ve ailede anneden kıza geçen harika bir güç! Ezik kadın karakter Kore dizilerinin klişelerinden biri olduğu için bu dizi bu yönüyle bana oldukça sıradışı geldi ve ba-yıl-dım. Ahh dedim, keşke ben de onun kadar güçlü olsam! Gerçi bu gücübir metafor olarak düşünebiliriz. Yani insan sadece fiziksel olarak güçlü olmaz, zihinsel/psikolojik güç de en az fiziksel güç kadar hatta bazen ondan da daha önemlidir. Bu konuyu diziden bir örnekle açıklayabilirim. Mesela kadın karakter fiziksel olarak çok güçlü olmasına rağmen psikolojik olarak tam tersi durumda. Çünkü annesi o zamana kadar erkek kardeşini daha çok düşünmüş (çürük meyveyi kadına verip en güzel meyveleri erkek kardeşine vermek gibi) ve kadın bu özel gücünü herkesten saklamak zorunda kalmış. Ama mahallede bir psikopat, güçsüz, zayıf (43-48 kilo aralığındaki) kadınları kaçırmaya başladıktan sonra bizim süper kadınımız (süperman’a bir rakip, hem de en diş(i)lisinden:D) gücünü artık saklamak istemiyor ve bu gücü “güçsüz” kadınları korumak için kullanmak istiyor. İşte kadının gerçek gücü budur!

    Normalde masallarda iyi kadın karakterler salak oldukları kadar (çünkü erkek diye yanıp tutuşuyorlar ve tek kelime ettikleri yok, her ne olursa kabulleniyorlar) pek bir nazlı olabiliyorlar veya şöyle diyeyim “ kızlar nazlıdır, kız evi naz evidir.” Değil mi? İşte bu dizide pek öyle değil, tam tersi. Kadının patronu bir nazlı ki, sormayın gitsin.:D Kadın yanlışlıkla her seferinde patronunun bir yerlerini kırıyor (:D), adam da naz yapıyor, duygu sömürüsü yapıyor.

    Diğer erkek karakter ise güçlü kadının çocukluk arkadaşı. Hele bu kişi var ya, salaklıkta masallardaki bazı kadınlardan bin beter. O kadar salak ki! Çünkü bizim super kadının adamdan hoşlandığını kadının patronu bile 2 saniyedeki anladı. Ama bizim salak, gram anlamadı. Bu salaklıkta kaçıncı seviye acaba? :D

    Super kadının gücünü şu linkten (https://www.youtube.com/watch?v=RQj_wxq-EVA) izleyebilirsiniz. Mafya üyelerinin hepsini hastanelik etmişti. :D

    Ayrıca şöyle bir prens vardı da (https://images.app.goo.gl/tZ9MqSKQrEny4wFcA) biz mi kaçırıp evlenmedik kardeşim? :D Kadın da evlenecek adamı pekala kaçırabilir. Kadın da romantik olabilir. Erkek çalışmayıp ev işleriyle uğraşırken kadın işe gidip evini geçindirebilir. Bu ve benzeri konularda erkeklere fazla sorumluluk yüklememek lazım. Ayrıca toplumumuzda kadınların çalışmama hakkı varken ( ki bence mecburiyet yoksa kesinlikle olmamalı) erkeklere bu hakkın tanınmaması büyük haksızlık. Bu konuda “kadın mutlaka çalışmalı” denilerek daha çok kadının açısından değerlendirme yapılıyor ama bana kalırsa erkekler bu konuda kadınlardan biraz daha şanssız. Çünkü her ne kadar kadının iş konusunda türlü sıkıntıları olsa da erkeğin çalışmama gibi bir lüksü yok, çünkü toplum buna izin vermiyor. Son söz olarak bunları yazmış olayım.

    Not: Kitapla ilgili onlarca alıntı paylaşmıştım. Kitap hakkında fikir sahibi olmak için alıntıları okuyabilirsiniz.

    07.08.2020 22:14 ekleme: korkunç Hansel&Gretel masalıyla ilgili şu korkunç alıntıyı ekleyeyim. #81167812

    08.08.2020 15.23 ekleme: kitabı pdf olarak okumak isteyenler için
    #80105885
  • 84 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Her yara iz bırakır muhakkak ama bazıları içimizi deler, orada bir boşluk oluşturur. Kimileri o boşluğu kaybettiği evladı yerine koyup sever, kimileri de o boşluğa şimdi kendisinden çok uzakta olan çocukluğunu ve çocukluğuna dair hislerini doldurur. Yolu birgün çocukluğuna düştüğünde dayak yemiş gibi olur.

    Bazı yaralar oluştuğu an fark edilmez,dönüp kendimizi incelemeyi gerektirir. Biz bir takım varsayımlarda bulunsak da gerçek ancak onunla karşılaştığımızda gerçektir.
    Bazı yaralar dinlenilmemiş bir baba sözüdür. Öyle bir söz ki evden uzaklaştıkça hayatın bizi daha da eve yaklaştırdığı, içte kabul etmesek de hep o büyük çatının sıcaklığının arandığı, varlığı inkar edilen yarayı taşıyan sözdür.

    Masallardaki kızlar da düşebilir, kaybolabilir , yol gösterene ihtiyaç duyabilir. Anne baba olmak omzun üstünden düşmeyen o eldir, güneş olmasa dahi peşimizi bırakmayan gölgedir.

    Kalple bilmek hissetmeyi gerektirir. Ve her hissediş içimizde bir yaraya gebedir.

    Kitabı okurken her öyküden bir yara çeşidi öğrendim, yarayı değişik yüzleri ile tanıdım bildim. Yara aynı olsa da günümüzde yarayı oluşturan sebepler geçmişinkilerle aynı değil bunu fark ettim. İnsana içini gösteren her şey kıymetlidir. O yüzden evde , arabada, denizde, bir apartman önünde, bir resme bakarken, sokakta, şehirden uzakta, hiç görmediğimiz Kudüs’te yazılmış bu öyküleri okuyun derim.
  • 148 syf.
    ·8 günde
    “George Santayana; kendi tarihlerini bilmeyen kuşakların o tarihleri tekrar etmeye mahkum olduklarını söylemişti.

    Kadınlar da kendi tarihlerini öğrenip yeni kuşaklara öğretmedikçe, köleliğin eski örüntülerinin tuzağına düşecekler ve güçlükle kazanılmış özgürlüklerini yitireceklerdir. Bu tarihin önemli bir bölümü, yüzyıllar boyunca geliştirilmiş olan feminist kuramdır. Kadınlar bu kuramın bilgisine sahip olmadıkça cahil kalacaklardır.” (Feminist Teori, Josephine Donovan)

    İnsan yalnızca erkek midir?

    Bu zamana kadar öyle görünüyordu.

    Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden sonra insanın doğuştan gelen bazı hakları olduğu ve herkesin eşit olduğu fikirleri tüm dünyada yayılmaya başlamıştı. Ancak bu fikirler ve yasalar kadınlar için geçerli değildi, çünkü kadın henüz insan değildi. Bunu haksızlık olarak gören ve bu temel haklar doktrinlerinin kadınlar için de geçerli olması gerektiğini düşünen kadınlar, ilk kadın hareketi fitilini ateşleyeceklerdi. Bu kadınlardan birisi de Olympe de Gouges idi.

    Fransız Devrimi sonrasında oldukça aktif olan de Gouges, 1780'lerde oyun yazarı olarak başladığı kariyerinde siyasi yazılarıyla ünlendi. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinilmesi, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk konularında mücadele etti. (Wikipedia)

    Kadın erkek eşitsizliğinin tüm toplumsal felaketlerin ve eşitsizliklerin kökenini olulturduğunu düşünen de Gouges, meclisin çıkardığı İnsan (erkek) ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yayımladı. Bundan bir yıl sonra, 1792’de Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabıyla Feminist Teorinin ilk önemli çalışmasını yazacaktı.

    1791 yılında kadınlar için eşit politik ve yasal hakları talep eden bir dernek olan Cercle Social’e katıldı. Cercle Social dönemin ünlü kadın hakları savunucusu Sophie de Condorcet'in evinde buluşurdu. Daha sonra ünlenecek "Kadına darağacına çıkma hakkı tanınıyor; öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır" sözünü ilk kez bu sıralarda söylemiştir. Bu sözü, 1791 Anayasası'nın yayımlanmasından birkaç gün sonra kaleme aldığı Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin de 10. maddesini oluşturmuştur. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (Déclaration des droits de la Femme et de la Citoyenne) o yıl (1791) meclis tarafından yayımlanmış olan Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ne (La Déclaration des droits de l'Homme et du citoyen) bir cevap niteliği taşıyordu ve aslında meclisin bildirisinin bir kopyasıydı. Gouges, yalnızca insan sözcüğü yerine kadın sözcüğünü koymuştu. Bildiriyi, kadın sorunlarını yine bir kadın çözebilir düşüncesiyle, XVI. Louis’in eşi Marie Antoinette’ye ithaf etti. Olympe de Gouge, aynı yıl Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum sözleşmesi’ne karşılık kendi Toplum sözleşmesini kaleme aldı. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı evliliği savundu. (Wikipedia)

    Bildirisinin öndeyişinde şunları söylüyordu:

    “Anneler, kızlar, kız kardeşler, ulusun kadın temsilcileri Milelt Meclisi’nde yer almayı talep ediyorlar. Toplumsal felaketlerin ve yönetimlerin yozlaşmasının yegâne sebebinin kadın haklarının bilinmemesi, unutulması veya küçük görülmesi olduğuna hükmeden kadınlar, resmi bir bildiri çerçevesinde kadının doğal, devredilmez ve kutsal haklarını ortaya koymaya karar verdiler.” Ve bildirinin maddeleriyle devam eder:

    l. “Kadın özgür doğar ve haklar bakımından erkekle eşit yaşar.”

    ll. “Her türlü siyasi birliğin amacı, kadının ve erkeğin doğal ve kazanılmış haklarının korunmasıdır. Bu haklar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve bilhassa baskıya karşı direnme hakkıdır.”

    ...

    Bir afişinde dile getirdiği üç oy sandığı projesi, kendisini tutuklamak için bahane olarak kullanıldı. Kendisi hem ağır eleştirilerde bulunuyor hem de kadınla için haklar istiyordu. Üç ay tutuklu kaldı. Tutukluluğu süresince kendisine nasıl kötü muamele edildiğini yazmış. Avukat tutma hakkı verilmediği için kendi savunmasını kendisi yaptı. En sonunda 3 Kasım 1793 günü giyotin ile idam edildi.

    De Gouges’un infazından 55 yıl sonra ise ABD’li süfrajet Elizabeth Cady Stanton, Temel Doğal Haklar Doktrini’ni kadınlara uyarlayan Duygular Bildirgesi’ni yazdı. Bildirgenin en önemli kısmı ise “Kadınlar ve erkekler eşit yaratılmışlardır” ifadesiydi. Bildirgeyi New York’ta 100 kadın ve erkek imzaladı.

    Geçtiğimiz birkaç sene önce Suudi Arabistan’da “kadınlar insan mıdır” tartışması tarih boyunca hep yapılmıştır zaten. Kadın ve erkeği her yönden ayırarak kadını aşağı sayan zihniyet buna neden olmaktadır. Feminist hareketin kadın hakları konusundaki ısrarlı adımları sayesinde ancak 1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda, kadınlar için insan hakları kavramı ilk olarak BM sürecine dahil edildi! 1995 Pekin Konferansı’nda aile içi şiddet, toplu tecavüz, kadının beden bütünlüğüne yönelik hak ihlalleri, cinsel haklar, doğurganlık hakkı (yani kürtaj hakkı, doğum kontrol hapları ve kadının çocuk sahibi olmasının engellenmemesi) insan hakları olarak görülmeye başlandı. Bu konferansa İstanbul Üniversite’sinde eğitim görevlisi olarak bulunan feminist Fatmagül Berktay da katılmıştır. Detaylı olarak kendisinin Kadın olmak, Yaşamak, Yazmak kitabından okuyabilirsiniz. Ayrca ilk bölümünde kadının insan haklarına detaylıca yer veren bir kitap: Sınır Tanımayan Şiddet Sınır Tanımayan Şiddet

    Bugün kadınlar kendi tarihlerini bilmediğinden, eskiden hangi haklardan yoksun olduklarını ve bugünkü konumlarına nasıl ulaştıklarını bilmediklerinden kadın haklarını yoketmeye çalışan kadın düşmanlarına karşı pozisyon alamamaktadırlar çünkü daha tehdidin farkında değillerdir. Günümüzde İran gibi ülkeler, kadınlar uyanmasın ve haklarını aramasın diye arama motorlarından “kadın” sözcüğünü bile banlamaktadırlar. Haklarımızı korumak istiyorsak ilk önce tarihimizi ve haklarımızı öğrenmeliyiz düşüncesindeyim.

    Neyse ki bu kitapçığın bir diğer incelemesine yazıldığı gibi, “Kadınlara emanet ettigin ruh yaşıyor Olympe!”

    Ayrıca bkz: #50047757
  • 320 syf.
    ·8 günde·6/10
    Vahşi Kızlar’ı daha çok virüsle ilgili olduğu için çok büyük bir beklentiyle ve merakla almıştım ancak beklentimin altında kaldı diyebilirim. Kitabın başları çok sıkıcıydı bana göre. Yani karakterlerin günlük yaşantısı anlatılıyordu. Tabii ki de günlük yaşam anlatılsın zaten ben o sayfaları okutken çok etkilenmiştim ancak ilk 150 sayfada virüs hakkında çok da bir bilgi sahibi olamamak biraz can sıkıcıydı. Daha sonra olaylar açılıyor ve kitap daha akıcı bir hal alıyor. Özellikle son sayfalar çok heyecanlıydı, nasıl bitirdiğimi anlamadım. Kitabın sonu çok ucu açıktı, okuduğumda 2. bir kitap daha olacak sanmıştım ama sadece tek kitapmış o yüzden sonunu da beğenmedim.

    SPOİLER!!
    Karakterlerden bahsedecek olursam; herkes o ortamda bencildi ama bazı karakterleri okurken “Cidden bu kadar da bencil ve açgözlü olamazsın ya”dediğin oldu. Müdire ve Taylor cidden çok bencil karakterlerdi, başından beri ikisini de sevmiyordum zaten. Taylor ve müdireyi günümüzde dışarı çıkmamaktan yakınan ama her zaman dışarıda olanlara benzetiyorum. Başrol olmasına rağmen Byatt’ı da hiç sevmedim. Özellikle Teddy’nin ölümüne sebep olduktan sonra... İnsanlara yalan söylüyor ama sonuçlarını düşünmüyor ve bu yalanın sonucu benim çok az da okusam sevdiğim bir karakterin ölümüne yol açıyor. “Erkeklere bulaşmıyor maskeni çıkarabilirsin” ne demek kızım ya. Çene altına veya koluna maske takan koronavirüsü umursamayanlar gibisin. Teddy de saf inanıyor. Ama kim ne derse desin Teddy>>>>Byatt benim için. Reese ve Heety en sevdiğim karakterlerdendi ama ikisinin de aptal ergen tripleri bazen sinirimi bozdu. Ayrıca Hetty ve Reese’in diğer kızlar onları korumaya çalışırken kızları ölüme terk etmesi çok bencilceydi. En azından uyarabilirlerdi.

    Kitap genel itibariyle güzeldi ama. Kitaptaki kızların hepsi birbirinden güçlüydü, böyle güçlü kız karakterleri okumayı sevdiğimden kitap daha da güzel oldu. Ayrıca kitabın kapağını Aykut Aydoğan yapmış. Yani bir Türk! Kitabın kapağına zaten aşık olmuştum ama Türk birinin yaptığını duyunca daha çok sevdim. Aykut Aydoğan bu kadar ünlüyken benim ilk defa duymam da benim için bir utanç oldu. 4 puanı karakterlerin bazı bencil ve aptal hareketlerinden, kitabın ilk 150 sayfasının yavaş ilerlemesinden ve sonunu beğenmediğimden kırdım. Fakat bu aralar reading slump a girdiğimden dolayı da olabilir. Yani kitap çerezlik ve bu günlerde okunabilecek bir kitaptı.
  • Şu Baş Belası Cinsellik
    03.07.2020
    Ahmet Hakan ÇAKICI

    İslamcı kesimin çok kıymetli profesör ablası “geçe bırakılmamış evliliğe” karşı olduğunu söylemiş. Üstelik “aile içi tecavüz” kavramını da savunuyormuş.

    Ne desem bilemedim.

    Cinsellik İslami kesimin hem konuşmaktan kaçındığı hem için için kendini yediği bir konu. Aynı zamanda sürekli yüzleşmek ve bedelini ödemekten de geri duramadığı, duramayacağı bir mesele, bir karın ağrısı.

    Konuşamıyor, takıntıları var, şartlandırılmışlıkları. Hem sürekli yönlendiriliyor, hem dikkati dağıtılıyor. Ne egemenlerin ne yapmak istediğini hissedebiliyor, ne de "var olmayan meselelerle" büyülendiğini. Ne hikmeti yetiyor, ne de cesareti.

    Her ne kadar Müslümanlar bu konuyu konuşmaktan imtina etseler de konu dönüp dolaşıp ayaklarına dolanmaya, onları huzursuz etmeye devam ediyor. Etmemesi mümkün değil. Yemek, içmek gibi bir ihtiyacın görmezden gelinerek çözülmesi mümkün değil ki.

    Yemek içmek gibi bir ihtiyaç olan ve erkeklerde kadınlara oranla çok daha sık hissedilen cinsellik ihtiyacı, Avrupalı ve Avrupalı kültürden etkilenmiş toplumların -özellikle kız çocuklarının- hayatlarına 50 yıl öncesine oranla günümüzde 2 yıl daha erken giriyor[1]. Şu andaki çocuklar 50 sene öncesinin çocuklarının maruz kaldığı cinsel uyarıcı, uyandırıcı, kışkırtıcı mesajların belki de 1000 katına dizilerin veya müzik kliplerinin yayınlandığı bir TV kanalından bir kaç saatte maruz kalabiliyorlar. Bugünün çocuğunun internette geçireceği bir kaç saatte geçmişin çocuğunun bütün çocukluğu boyunca maruz kalabileceği cinsel uyarıdan daha fazlasına maruz kalması mümkün.

    Cinsel objelerle süslenmiş oyuncaklardan, subliminal mesajlarla yüklü çizgi filmlere, “pratiği” bizzat gerçek insanlarla, zihinlere taşıyan dizi filmlerden porno endüstrisine kadar devasa bir sektör çocuk cinselliğini biraz daha erkene almak için çabalıyor. (Konunun kozmetik sektörü ile ilgisine girmeden, sadece hatırlatarak devam etmek istiyorum.)

    Sorun sadece çocuklarla ilgili değil; çıplaklık kültürünün yaygınlaştırılması ile ara sokaklardaki “striptiz” kulüplerinin duvarları yıkıldı ve striptizci hanımlar tüm caddelere dağıldılar. İnternet, sosyal medya, reklam panoları kışkırtma sektörüne hizmet eder oldu. Müstehcenlik ve erotizmin normalleştiği TV ekranlarında, bir dondurma reklamı bile hafif düzeyli bir çocuk pornosu kıvamına erişebiliyor.[2] Hiç bir ürün reklamı erkek cinselliğini hedef almadan çekilemez oldu. Kışkırtmanın normalleştiği, kışkırtmayı fark etmenin yasaklandığı bir yapı kuruldu. (Bkz Avukatın etek boyuna itiraz eden hâkimle ilgili tartışmalar[3].)

    Ancak TV, medya, internet, okul, sokak vs üzerinden hiç tahrik, kışkırtma gelmiyor olsa da konu kendi başına insana, yeterince yük veren, strese sokan bir konu. Çünkü kendi doğallığı içerisinde, buluğa eren sağlıklı kadınlarda –tahrik edilmediği sürece- özellikle hamile kalabilecekleri yumurtlama haftasında kendisini hissettiren cinsel ilişki ihtiyacı; buluğa eren sağlıklı erkeklerde yaşına, yediklerine, iklime vs bağlı olarak her günden ayda 1-2 sefere kadar değişen periyotlarla ortalama haftada 2-3 kez kendini hissettirerek muhatabını strese sokar. Hemen her şehirde kurulan genelevler ihtiyaçlarını karşılayamayan erkeklerin bu ihtiyaçlarını/streslerini gidermek üzere hizmet veren kâr hanelerdir.

    Hali bilen ve konuya dikkati çekmek isteyen Kitab-ı Kerim bu nedenle olsa gerek “içinizdeki bekârları evlendirin[4]” emrini verir. Hz Resul’den rivayet edilen “Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin”[5] emrini de bu konuya işaret olarak okuyorum. (Ancak burada bir hatırlatma yapmak gerektiğini düşünüyorum: Hadiste kastedilen “genç” kriterinin bugünün “genç” kriteri ile aynı olmadığı aşikâr. Bugün insanlar önce “ergenlik” ardından “gençlik” bekleme salonlarına alınarak neredeyse 50-60 yaşlarına kadar “adam olmaktan” ve “sorumluluk”tan uzak tutularak oyalanmaya çalışılıyorlar. Yetemeyen, yetişemeyen, dert sahibi olamayan “genç”lere bir sabah aniden “sen yaşlanmışsın” diyorlar. Böylece gençlikten -adam olmaya fırsat bulamadan- direk yaşlılığa geçilmiş olunuyor. Halbuki Resulüllah 19 Yaşında Attâb bin Esîdʼi Mekke’ye vali, Musab bin Umeyr’i 16 yaşında Medine’ye tebliğci ve temsilci, 17 yaşındaki Usame bin Zeyd’i ordu komutanı tayin etmiştir. Yani bu yaşlarda bu sahabeler “genç” değil yetişkin, sorumluluk alabilecek adamdırlar.)

    Bu sorunu fark eden ve görmemezlikten gelmenin çözüm olmayacağını hisseden Ehl-i sünnet âlimleri gençlerin erkenden evlendirilmesini ısrarla tavsiye ederler ve bunun ekonomik durumu yerinde olan Müslümanların üzerine bir sorumluluk, bir hesap meselesi olduğunu da hatırlatırlar.

    Şia âlimleri de toplumlarına bekârların ve gençlerin bir an önce evlendirilmelerini tavsiye ederlerken –onaylayıp onaylamamak ayrı mesele- muta nikahını da bu cinsellik ihtiyacının fitnesine karşı toplumun emniyet sübabı olarak değerlendirmişlerdir.

    Türkiye ve diğer birçok ulus devlet bu konudaki çözümü; her şehre, hatta ilçelere bile resmi genelevlerin inşa edilmesine izin vermekte bulmuşlardır.

    Üstelik ulus devletler bu kâr hanelerde çalışan kadınlara vesika verip vergi toplamaya başlayarak “cinsel enerjiyi”, sürekli gelir getiren bir enerji kolu(?) haline getirmeye de öğrenmişlerdir.

    Bu çözümler beğenilmeyebilir. Lakin bunların hepsi kendi çaplarında çözüm önerileridir. Ve çağlar boyunca kendi toplumlarında çözüm olmuşlardır.

    Günümüz Avrupa'sı ise bu sorunu 12 yaşından itibaren çocuklara okullarda cinsellik, hamilelikten korunma, sağlıklı ilişki eğitimleri verip, ellerine prezervatifler tutuşturup “Size bu işin nasıl yapılacağını öğrettik, birbirinize zarar vermeden kendi aranızda anlaşıp sıkıntınız giderin” diyerek çözme yoluna gitmiştir. Olabilecek kazalar(!) da, çocuk öldürmek/kürtaj serbest bırakılarak[6] çözülür. TV kanallarından ve sosyal medyadan psikolojik, sosyal ve kanuni baskılar kurularak itiraz edebilecek ebeveynlerin önü de çoktan kesilmiştir. Yalnız kızlar; “sakın hamile kalma”; erkekler; “sakın bağlanma/evlenme” diye sıkı sıkıya tembihlenir. (18 yaş altındaki kızlarla düzenli seks hayatı kurmak, onları hamile bırakmak, defalarca kürtaj yaptırtmak serbestken onlarla evlenmek; "tecavüz" ve "çocuk alıkoymak" suçları ile hapsedilme sebebidir. Bakınız NoT 1:)

    İstanbul Sözleşmesi'nin evlilikle ilgili sorunu vardır. Lakin o, “0”(sıfır) yaşına kadar kız çocuklarını “kadın” sayar[7] ve “0” (sıfır) yaşına kadar tüm kadınların cinsellik serbestiyetini babalarına, kocalarına, çocuklarına, dine, geleneğe ve topluma karşı koruma altına alır. Her ne kadar karı koca arasını ayırmak için bin türlü numara yapsa da ne gündelik ilişkilere ne eşcinsel ne hayvanlarla ne robotlarla vs ilişkilere en küçük bir engel koymaz.

    Ama “zor” ile olmasına karşıdır Avrupa. Türkiye Cumhuriyeti de bu konuda Avrupa ile uyum sağlayabilmek için “aile içi tecavüz” diye bir suç tanımladı. Aile içindeki tecavüzün varlığını kabul etmek için “kadının beyan etmesi yeterli[8]”, “ispat “etmesine gerek yok[9]” diye de düzenleme yapıldı. Böylece erkeğin kadının rızası dışında kadına yanaşmasına, ya da kadının sonradan vazgeçip “O an rızam var gibiydi ama sonra fark ettim ki yokmuş. Meğer beni psikolojik, ekonomik ve fiziksel olarak baskı altına almış.O yüzden beraber olmuşum” demesi ile kocaya, 12 yıldan az olamayan tecavüz[10] cezasını[11] tecavüzcüler koğuşunda çekmek üzere mahpushanenin yolunu gösterdi. Eğer kadın derse ki; “Ben zaten hiç bu adamla beraber olmak istememiştim. Sadece "evde kaldı demesinler" diye evlendim. Ama o düzenli olarak beni kullandı” O zaman ceza gerdek gecesinden hesap edilerek 50 yıla kadar çıkabiliyor. Çünkü kanun zımnen diyor ki; "Ben zinayı suç olmaktan çıkardım. Razı edebildikten ya da ücretini ödeyebildikten sonra bütün kadınlar, hatta erkekler seninken bu kadınla beraber olmak için neden inat ediyorsun? Madem ki inat ediyorsun, seni kat kat fazla cezalandırırım."
    Bu anlamda Avrupa’nın teklifi ve uygulaması, uyandığı andan itibaren cinsellik ihtiyacını; sınırsız, engelsiz bir serbestliği teşvik ederek -çocuk yapılmaması şartıyla- tam olarak karşılıyor denebilir.

    Tabi eğer bir üst değere sahip değilseniz. Bir Tanrı inancınız yok ise.

    Eğer kişi, Tanrıya karşı sorumluluk sahibi bir Yahudi, Hristiyan veya Müslüman ise, ciddi bir sorunu var demektir. Hele bir de din, namus, şeref, erdem, ahlak, vefa, aşk gibi değerlere sahip biriyse, başı iyice dertte demektir.

    Çünkü serbest cinsellik yaşayamaz, her gün bir başka kadına veya erkeğe gidemez; okulda başka, evde başka, işte başka, yolda başka, tatilde başka partner(?) edinemez; gece âşık (?) olup, sabaha unutacağı ilişkileri anlayamaz; kızının “Erkek arkadaşım geldi. Yarım saate işimiz biter!” deyip yatak odasına çekilmesine, “Aman ne güzel, ihtiyacını karşılayacak!“ diyerek "anlayışla(!) yaklaşamaz; karısından çok daha cömert(?) şuh kadınların vücutlarının her zerresi ile ikram ettiklerini reddederken, karısından yüz bulamadığında “ortalık kadın kaynıyor” deyip barın, diskonun yolunu tutamaz; gidecek başka “helali” yoktur. TV’yi açıp, interneti dolanıp “porno koleksiyonları” ile kendisini tatmin yoluna da gidemez; Rabbi vardır, hesap verecektir, utanması gerekir.

    Unutulmaması gerekir ki, cinsellik ihtiyacının gidermek, erkeğin evlilik isteğinin "asli" unsurudur. Bu yüzden evlilik talebi genelde gayr-ı meşru ilişkilerde ihtiyacını gideremeyen bu "ahlak erkeği"nden gelir.

    Burada soruyorum;

    Geç evlilikleri, aile içi tecavüzleri savunan sevgili ve muhterem İslamcı ağabeylerimiz, ablalarımız siz “HAL”den anlar mısınız? Eğer anlıyorsanız bu Müslüman topluma ihtiyaçlarını karşılamak için öneriniz nedir? Ne tavsiye ediyorsunuz?

    Gençleri, evlenemeyenleri, dulları, hanımından/kocasından yüz bulamayanları “Allah korkusu”, “edep”, “hayâ”, “namus” vs tavsiyesi ile kendilerini baskılamaya yönlendirmek “sabra” davet etmek elbette mümkün. Ama toplumun kaçta kaçını bunlarla ikna edebiliriz? Ya ikna edemediklerimize ne tavsiye ediyorsunuz?

    Modern zamanların en büyük putları “Para”, “kariyer” ve “başarıya" tapınma peşinde cinselliklerini “edep”, “hayâ”, “zina”, “haram” ile baskılamaya ve geç yaşlara kadar ertelemeye ikna ettiğimiz gençlerden erkek olanların “erken boşalma”; kızların, friijitlik/cinsel soğukluk problemi ile yüzleşmek zorunda kalacaklarını bilmiyor musunuz? Geç kurulmuş ailelerde çok sık rastlanan cinsel uyumsuzluk kaynaklı kadının depresif, erkeğin cinsel açlık içinde olduğu aileler için öneriniz nedir? Tatmin edilmemiş cinselliğin insanların tüm yaşamını etkileyip “cinsel stres bozukluğu” adı altında onları huysuz, huzursuz, geçimsiz kıldığını anlamıyor musunuz? 30 yaşındaki bir kadının 18 senedir kendisini baskıladığını, menapoz için geriye ortalama 15 senelik bir zamanının kaldığının farkında değil misiniz? Görmemezlikten gelmek, bilmemezlikten, anlamazlıktan gelmek, aptala yatmak sorunumuzu çözecek mi?

    “Görücü” usulü evlilik, bilinçli saldırılarla tahrip edilip, evlenmede anne, baba ve yakın akrabaların devreden çıkarılması ve gençlerin kariyer ve para için gençliklerini tüketmeye, aile kurmayı geç zamanlara ertelemeye ikna edilmeleri; orta yaşlara gelmiş ve evliliğe gidecek cahil cesaretlerini ve heyecanlarını kaybetmiş; kendilerine güvenlerini, yuva kurma becerilerini yitirmiş, huysuz, uyumsuz, tek başına yaşayan yeni bir toplumsal sınıfın oluşmasına sebep oluyor. Üstelik her geçen gün sayıları artıyor ve yaşlanıyorlar. Anne babaları da öldüğünde sahip çıkacak kimseleri olmayacak olan yapayalnız, huzursuz bu Müslüman topluluk için bir önerisi olan var mı?

    Bu konunun "deve sidiği içilir mi içilmez mi, Kur'an abdestsiz tutulur mu tutulmaz mı, Hz İsa'nın babası kimdi" gibi meseleler kadar önemi yok mu?
    Günde 8-10 saat beraber çalıştığı mesai arkadaşları ile cinsel açlığın getirdiği zihinsel ve duygusal karmaşalara teslim olacak yeni bir tesettürlü, iyi eğitimli, doktor, mühendis, öğretmen, sekreter "Müslüman metres hanımlar" kuşağının gelmekte olduğunu görmek çok mu zor?

    Lütfen söyleyin: Bu gençlere öneriniz nedir?

    Sokaktaki kadınların evdeki kadından çoook daha cömert oldukları, vücutlarının neredeyse hiç bir zerresini kimseden kıskanıp gizlemedikleri, iç çamaşırı ya da benzeri kıyafetlerle rahatça gezindikleri, TV’nin, internetin, gazetelerin, tüm reklam sektörünün ve panoların “erkeği” kışkırtma çabasında birbirleri ile yarıştıkları zamanlardayız. Kendi hanımından başkasını kendine haram görmüş, bir başka kadına bakmamak için bütün gün nefsi ve gözleri ile mücadele etmiş ahlak sahibi bir Müslüman erkeğin kendi karısı tarafından "cinsellikle terbiye edilmeye" çalışılması durumunda ona tavsiyeniz nedir?

    Malum ya, bu ihtiyaç öyle askıya asılıp unutulabilecek bir şey değil. O yüzden olsa gerek bazı eski âlimler kadını; temizlik yapmak, bulaşık yıkamak, çocuk bakmak hatta çocuğuna süt vermek mecburiyetinde bile görmezken yatağa çağırdığında Bakara 223. ayete[12] de dayanarak “sakın geri çevirme” diye ikaz ederler. Hali anlamışlardır. Kadının bu hizmeti çok zor bir hizmet olmasa gerek ki, umumhanelere düşmüş kadınlar bu hizmeti günde 15 ila 25 farklı erkeğe; pis, temiz, kaba, nazik, dedesi yaşında, torunu yaşında, zengin, fakir, manyak, psikopat, sapık demeden verebiliyorlar. Hem de her gün. (Üstelik kimse o erkekleri; "Paranın gücü ile kadınla beraber oldun. Bu tecavüzdür!” diyerek, 12 seneden az olmamak kaydı ile tecavüzcüler koğuşuna atmakla da tehdit etmiyor. Bkz Not 2)

    Cidden soruyorum: Ne teklif ediyorsunuz? Siz yoksa "Dünya malı için daha çok kazanmak için, kariyer için, mal, mülk için çocuklarınızı fuhşa zorlamayın.[13] " ayetini bilmiyor musunuz? Yoksa siz, Aziz Kudret’in iman edenlerin arasında fuhşiyatın yayılmasına aracılık edenlere olan tehdidinin, Kitabı Kerimin en şiddetli tehditlerinden[14] olduğunu da mı bilmiyorsunuz?

    Ablalarım, abilerim yoksa dilinizin altında "Kız çocukların eline prezervatif, erkeklerin eline kâr hane bileti vermek" var da söyleye mi çekiniyorsunuz?

    Bilmeden mi yol açıyorsunuz yoksa gavurlarla mı anlaştınız?

    NoT 1: Yalnız kızlara da erkeklere de özellikle 2 konuda psikolojik, toplumsal ve kanuni baskı uygulanır.

    1-Genç kadınlara sakın hamile kalmayın. Kalırsanız da çocuğu öldürün/aldırın. Olur da aldıramazsanız, hastanelerde veya kiliselerde kurulmuş kamerasız bölümlere bırakın, diyorlar. Grönland’da BBC’ye röportaj veren19 yaşındaki bir hanım efendi 5 sefer kürtaj olduğunu ve öğrenciler sağlık merkezlerine gidebildiği için çarşamba günlerinin liselerde “kürtaj günü” diye de adlandırıldığını söylüyordu.[15] Eğer çocuk sahibi olursanız “işçi”veya “eğitim seviyesi yüksek işçi” olmanız gecikir veya mümkün olmaz. Çocuksuz kadınlar, ekonomiye veya patronlara daha uzun süreli hizmet edebiliyorlar.

    2- Sakın evlenmeyin: Evlenen kadınlar çocuk doğuruyorlar. Evliliği geç zamanlara bırakmayıp vaktinde evlenenler kadınlar ise daha çok çocuk doğuruyorlar. Ancak egemenler artık daha fazla nüfus istemiyorlar. (Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi ailesiz Toplum Projesi olarak adlandırılabilir. Öncelikle değişken partnerli, süreksiz bir birlikteliği hedefler ve aileyi problemli bir yapı olarak görür. Olası evlilikleri mümkün olduğunca geç yaşlara ertelemeyi hedefler. İstanbul Sözleşmesi kızları “0” yaşına kadar “kadın” sayarak, “0” yaşına kadar kız çocuklarının cinsel yaşamlarını korumaya alırken 18 yaş altında bir kızla evlenen erkek 7 yıldan 24 yıla kadar hapse atılır. Dikkat edilirse İstanbul Sözleşmesinin uygulamasına göre az önceki hanımefendiyi 5 sefer hamile bırakıp kürtaj yaptırma yetisine sahip olan erkekler, bu hanımefendi ile evlenme yetisine ve olgunluğuna sahip görülmezler.)
    İstanbul Sözleşmesi, “free seks”in korunduğu ortamda ille de evleneceğim diyen erkekleri her fırsatta döverek diğer erkeklere ibret kılar: Kadına pozitif, erkeğe negatif ayrımcılık, evlerinden atılan erkekler, 6284, kadının beyanının asıl kabul edilmesi, süresiz nafakalar, tazminatlar, çocuğun velayeti, ebeveyn yabancılaştırma vs laf dinlemeyip evlenen erkeklerin cezalandırılmasıdır.

    NoT 2:İngiltere’de aile içi tecavüz davasında hakimin “gidecek başka bir yeri olmayan erkeğin eşiyle ilişki talep etmesi insan hakkıdır[16]. Bu tecavüz olarak değerlendirilemez” derken, Türkiye’de aile içi tecavüz diye bir kavram tanımlandı[17] ve kadının beyanı esas sayılarak, kadının ispat yükümlülüğü de yoktur denildi. Burada sadece kadının gönüllü olduğu, kadının keyfiyeti ile düzenlenen bir birlikteliğin altının çizildiğine dikkatinizi çekerim. Bu anlamda artık hizmet alan kadındır. Hizmet veren erkektir. Hizmet alan kadın ise boşanma halinde nafakayı kadının ödemesi gerekir. Ancak cezai uygulama kadına hiç bir sorumluluk tanımlamadan , erkeğin kadından faydalanma hakkını iptal edip erkeğe almadığı bir hizmetin cezasını kesmeye başlamış oldu.

    ***

    [1] http://www.haber7.com/...i-sekize-kadar-dustu
    [2] https://pazarlamaturkiye.com/...un-reklam-yuzu-oldu/
    [3] https://www.cnnturk.com/...en-hakime-sorusturma
    https://www.sozcu.com.tr/...li-protesto-5001559/
    [4] Nur Suresi 32. Ayet:Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi davranışta olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. (Elmalılı Hamdi Yazır)
    [5] (Buhârî, Nikâh, 3; Müslim, Nikâh, 1)
    Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171)
    “ Ey gençler, içinizden evlenmeye gücü yetenler evlensinler. Zira evlilik, gözü haramdan namusu paymal olmaktan kurtarır (korur)..”(Taberani 1/188)
    [6] Türk Ceza Kanununa da aynı madde girmiş ve Babanın çocuk üzerinde hiç hakkı olmadığı düşünülüp çocuğu öldürme/kürtaj sadece kadının istemesine bağlanmıştır. On haftayı geçen gebeliği TCK 99/6 maddesi gereğince kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebelik sona erdirilebilir.
    [7] İstanbul Sözleşmesi 3-f : ’kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir.
    [8] Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 2001/01496E. ve 2002/00310K. sayılı kararı ve Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 2003/4048E. ve 2004/2528K. sayılı onama kararları
    [9] 18 OCAk 2013 tarihli 6284 sayılı kanunun uygulama yönetmeliği madde 30’a 3 :"Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi, Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.
    [10] Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.
    [11] TCK 102 Madde, e Bendi : İnsanların toplu olarak bir arada yaşama zorunluluğunda bulunduğu ortamların sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır
    [12] Bakara 223. Ayeti Kerime : Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah'tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O'nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!
    [13] Genç cariyelerinizi, eğer namuslarını korumak (iffetli kalmak) isterlerse, dünya hayatının malını isteyerek fuhşa (zinaya) zorlamayınız. Kim onları fuhşa (zinaya) zorlarsa, o taktirde muhakkak ki Allah, onların zorlanmalarından sonra Gafur’dur (mağfiret edendir) Rahîm’dir (rahmet esmasıyla tecelli edendir). Nur 33
    [14] İman edenler arasında fuhşiyatın (büyük günahların, hayâsızlığın, gayrimeşrû ilişkilerin, zinanın kural-sınır tanımazlığın, cimriliğin, ahlâksızlığın) yayılmasını arzulayanlar için dünyada da, âhirette de yakıp inleten müthiş bir azap vardır. (Nur Suresi 19)
    [15] https://www.bbc.com/...Z2IxpDxDjsq48WrvyF9k
    [16] https://www.bbc.com/...erler-dunya-47797683
    [17] Madde 102- (Değişik: 18/6/2014-6545/58 md.)
    (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel davranışın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
    (2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, on iki yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikâyetine bağlıdır.
  • Gençlik aynı zamanda bekâret fuhuşu konusundaki tartışmnın ve yenilikçilerin buna son vermeye yönelik özel ve yoğun
    çabalarının da olmazsa olmazıydı. Bu tartışmanın konusu, çcuk olmanın kültürel ve yasal anlamının yeniden tanımlanmasından başka bir şey değildi. 1885’ıe Ceza Kanunu Değişikliği Tasarısının kabul edilmesiyle İngiltere'de cinsel nza yaşı on ikiden (1875’ten önce) ve on üçten (1875-1885 yıllan arasın-
    da) on altıya çıkarılmıştır. Yasa böyle dediği ve yasal açıdan riskli işlerle meşgul olanlar kendilerine uygulanabilecek yasalan harfi harfine bilmeye şaşırtıcı derece meyilli olduğu için, bu yaşlar, hem genelev işleticileri hem de müşterileri için az çok işleyen bir temel oluştunnuştur. Modem çağın bakış açısından bakıldığında sübyancılık olarak görünen şey, 1885 öncesinde yasal açıdan hiç böyle bir şey değildi. O dönemin yasasına göre, on üç yaşındakiler kız değil, kadındı ve bu yüzden
    de fahişe olarak çalıştırılmaları öyle özel suç teşkil eden bir durum değildi.
    Ama bu durum çok sürmemiştir. Kültür değişiyor ve o değiştikçe çocukluk ve cinsellik konusundaki görüşler de değişiyordu. Çocukların dünyanın acı gerçeklerinden korunması gerektiği, cinsel görüntülere ve fikirlere maruz kalmanın çocuklar için zararlı olduğu, çocukların çalışmaması gerektiği ve
    doğuştan masum oldukları gibi inanışların hepsi, 19. yüzyılın insanseverleri yetiştiren orta sınıfıyla birlikte kültürel önem
    kazanan görüşlerdi.Çocuklar ve çocukluk konusunda bu kadar yüce gönüllü
    olmaya yoksulların gücü pek yetmiyordu. Cinsel ilişki için ne kadar küçük olursa olsun on üç, para kazanmak için hiç de küçük bir yaş değildi. Çocuk işçiliği 19. yüzyılda çok yaygındı
    ve yoksulların çocuklan doğal olarak çalışırdı. Bu çocuklar ancak temel eğitim alır ve bunun ötesinde nadiren okula gönderilirdi çünkü resmi eğitim para gerektirirdi ve ailelerin buna
    ayıracak parası yoktu. Bunun yerine yeterli güce ulaştıkları düşünüldüğünde yoksul çocukların çoğu hemen çalışmaya başlardı. Kırsal kesimlerde çocuklar anne-babalarının ve akrbalarının yanında evde, tarlalarda ve küçük aile işletmelerinde çalışırdı. Şehirlerde de ailelerine yardım ederlerdi ama başka
    yerlerde çalıştıkları da aynı sıklıkta görülürdü. Dört, beş gibi küçücük yaşlardaki çocuklar fabrikalarda, madenlerde ve sömürü atölyelerinde çalışırdı. Çok sayıda çocuk kibrit ve gazete satarak, çeşitli öteberilerle seyyar satıcılık yaparak, eğlenceli gösteriler sunarak, getir götür işleri yaparak vs. sokaklarda da
    çalışırdı. Bunlar hiç de istisna sayılmazdı; nüfusun yarıdan fazlası için bu kural niteliğinde bir durumdu.19. yüzyılda para için bekâretini satan ergenin vahim durumunu göz önünde bulundurduğumuzda, bu kızı günümüz
    standartlanna göre düşünme lüksümüz yoktur. Bu kızdan, para kazanıp ailesinin geçimine katkıda bulunması ya da kendi geçimini sağlaması için yapabileceği her şeyi yapması bekleniyordu ve cinsel emek ister istemez söz konusuydu. Hatta anne ve baba kızlarının bekâretini paraya çevrilebilir değerli bir mal
    olarak görüyor bile olabilirdi. Kızlarının bekâretini, stratejik bir evlilikıense bir gıdım parayla değiş tokuş etmek, üst sınıfların kadınlara yönelik temel tutumundan farklı bir tutumun kanıtı değil, kıt kanaat geçinmenin getirdiği zorunlulukları gözler önüne seren bir örnektir.Ayrıca yoksulların kızları başkalarının gözünde zaten bir dereceye kadar dünyevi olarak görülüyor ve bu kızların genellikle karşılarına çıkan ilk fırsatta bekâretlerinden kurtuldukları farz ediliyordu. Geleneksel olarak erkeğe ait kamu alanları olan ticaret ve sokaklardaki etkileşimlere ve baştan çıkarmalara maruz kaldıklarında nasıl saf ve temiz kalabilirlerdi ki?Gerçekte bu kızlar çoğu zaman zannedildiğinden daha saf
    ve temizdi (en azından bazı açılardan zannedildiğinden şaşırticı derecede daha cahillerdi). Tarihçi Peter Gay’in dönüm nok-
    tası niteliğindeki, The Bourgeois Experience: Victoria to Freud(Burjuva Deneyimi: Victoria’dan Freud’a) adlı çalışmasında ortaya çıkardığı gibi, 19. yüzyılın şehvet kültürünün açıkça iki
    yüzü vardı: Yenilebilen hayvanların bıçaktan geçirilmesinden, şehir yoksulluğunun sefaletine kadar yaşamın birçok dehşet verici gerçeğiyle yakından alakalı olmanın, özenle korunan ve
    katı bir şekilde cinsiyeılendirilmiş bir cinsel cehaletle el ele gittiği bir kültür. “Saygıdeğer” kadınların, evlilik konuyu gündeme getirene kadar cinsel meselelerden habersiz olması bek-
    lenirdi. Roman yazarı bir kadın olan George Sand, 1843’te üvey erkek kardeşine yazdığı bir mektupta, Viktorya dönemi toplumundaki orta sınıfın kadınlarının cinsel kaderini şöyle
    özetlemişti: “Kendilerini elimizden geldiğince azize olarak yetiştiriyor, sonra da kısrak gibi teslim ediyoruz.”Cinsellik konulanndaki tabu, burjuvalar ve üst sınıf aileleriyle pek de sınırlı değildi. Yoksul çocukların, cinsellik içeren
    açık saçık görüntülere ve bilgilere daha fazla maruz kalmış olması olasıdır çünkü yaşam alanları büyük olasılıkla oldukça
    kalabalıktı. Yine de bu, cinsellik konularından daha çok haberdar oldukları ya da cinsel geleceklerinin ne şekil alabileceği
    konusunda daha iyi eğitim almış oldukları anlamına gelmezdi. Genelev patroniçeleri ve yenilikçiler bunun ne anlama geldiğini benzer şekilde anlamıştır: Yoksul genç kadınlar büyük olasılıkla kolayca kandırılabilirdi. Bir bekâret satışının, o zamana kadar birçoğunun eline geçenden daha büyük miktarda para
    getirmesi için, bir ya da iki sterlinden, fazlasını kapsaması gerekmezdi. Bu kızların çoğu cinsel ilişkinin ne olduğu ya da ne anlama geldiği konusunda sınırlı bilgiye sahipti ve genelev
    patroniçeleri ya da müşterileri de, genç kadınlara her şeyin iyi olacağı güvencesini vermekten mutluydu. Bu tür bir yatıştırma işe yaramazsa genç bir kadına bunun kaçınılmaz olduğu ve er ya da geç herkesin başına geldiği ve cesaretini yitirmemesi gerektiği söylenebilirdi.Bekâretini satan genç kadınlar, bugün güvenlik ağı dediğimiz şeye sahip değildi. Aileleri kendilerine ekonomik güvenlik
    sunamıyordu. Eğitime ya da fahişeliğin daha az çekici görünmesini sağlayacak kadar iyi para veren işlere erişimleri yoktu. Yenilikçiler bu genç kadınların korunmasına yardım edebilecekleri bir yol bulmakta zorlanıyordu. Bu, sözü edilen kadınları, devlet korumasını hak eden bir sınıf olarak nitelendirmenin bir yolunu bulmak demekti. Yenilikçiler de bunu yapmak
    için, bekâreti yasal olarak çocuklukla eşanlamlı hale getirmeyi kapsayan dahice bir yöntem kullandılar.Bu koz, büyük yaygara koparan ve geniş yankı uyandıran 1885 tarihli, topluca “Modem Babil’in Kızlık Haracı” denilen
    ve uluslararası çapta etki yaratan bir dizi gazete açıklamasında kullanıldı. Bu açıklamalarda, Pall Mall Gazelle' in yazı işleri müdürü William T. Stead, bekâret satışını saygıdeğer kamu
    söyleminin dışında tutan tabuyu kırmak için mağdur edilmiş çocuk imgesini kullandı. Bir cemaat papazının oğlu olan Stead, kürsü yumruklayan bir vaiz ya da gözde bir profesör havasında, doğuştan yetenekli bir gösteri ustasıydı. 4 Temmuz 1885’te Pall Mall Gazette'te, ertesi günden itibaren bölümler
    halinde, “Ceza Kanunu Değişikliği Tasarısı’nın önlemeyi amaçladığı cinsel suç türlerini ele alan uzun ve ayrıntılı bir rapor” sunacağını, “Okurların Dikkatine: Samimi Bir Uyarı” başlığı altında okurlara bildirerek sahneyi hazırladı.
    Sadece “cinsel suçlar” vaadiyle değil, Ceza Kanunu Değişikliği Tasansı’nın kanunlaşmasını önlemek isteyenlerin “yüksek çevrelerde yaptığı hesaplara” gönderme yapan üstü kapalı söz-
    lerle de heyecanlanan okurlar, skandal sütunu olmayı vaat eden bir şeyi görmek için perdenin açılmasını zar zor bekleyebildiler. Hayal kırıklığına da uğramadılar. “En zorunlu kamu
    görevi anlayışı” adına Stead, ya mağdur edilmiş ya da mağdur edilmenin kıyısından dönmüş, her biri bir öncekinden daha da dokunaklı olan, bitmek bilmez gibi görünecek kadar çok
    sayıda genç kadının hikâyesini içeren, büyük yaygara koparan ve geniş yankı uyandıran bir haber dizisi sundu. Bütün dizi
    boyunca jus primae noctis mitinin adını anan Stead, “servetin getirdiği gücün utanç verici bir şekilde suiistimal edilmesinin,” “prens ve düklerin, papazlann ve yargıçların ve bütün sı-
    nıfların zenginlerinin, yoksulların henüz kirletilmemiş kızlarını satın alarak ebedi değilse bile geçici olarak lanetlendiği” bir duruma yola açtığı bir dünya görüntüsü çizdi.
    Stead sürekli olarak bu “henüz kirletilmemiş kızlan” çocuklaştırın bir dille tarif etmektedir. Bunlar “evlatlar,” “kızlar,” “kız çocukları,” “kız oğlan kızlar,” “narin küçükler” ve “küçük kızlar”dır. Genç bir kadın “ürkmüş bir kuzu” ya da Stead’in raporunun birinci uzun bölümünü bitiren ünlü satırda olduğu gibi, kısaca bir çocuk olarak tarif edilebilir: “Çünkü çocuğun karanlıkta döktüğü gözyaşlarının laneti, öfke içindeki güçlü adamdan daha kuvvetlidir.”Bu işe adı karışan genç kadınların herhangi birisinin böyle
    bir işte gerçekten de isteyerek çalışıyor olması olasılığı, hem açıkça hem dolaylı olarak anında bertaraf edilmiştir. Stead’e göre, bu genç kadınların gerçek yaşının, kendilerini ne derece
    tanıdıklarının ya da kendilerine yetmelerinin, konuyla ancak rasılanıısal bir ilgisi var gibi görünmektedir. Kimisi meslek sahibi olan, on altı ve on sekiz yaşındaki bu genç kadınlar (bir
    tanesi birinci sınıf bir otelde aşçıdır), on üç. on dört yaşlarındaki beş parasız ergenleri tarif etmek için kullanılan terimlerle anlatılmaktadır. Bekâretinden vazgeçmeyip az miktarda para
    kazanmakla, yüksek bir meblağ karşılığında bekâretinden vazgeçmek arasında seçim yapması gerektiğinde, ikinci seçeneği
    tercih edeceğini anlaşılır bir şekilde ifade edebilen on altı yaşında bir kadının aciz olduğu düşünülmektedir: "On altı yaşındaki bu kızın, yasanın dediğine göre on üç yaşına bastığı-
    nın hemen ertesi gününde rahatça satabileceği tek mala kesinlikle uygun bir değer biçemeyeceğinin bundan daha bariz bir
    kanıtı olabilir mi?” Stead’e göre, bekâretini isteyerek satan her kadın çocuktur çünkü ancak bir çocuk bekâretin paha biçilemez olduğunun farkına varamayacak kadar cahil olabilir.
    Stead kızlıklarını satmak isleyenlerle bunlan satın alacak güce sahip olanlan bir araya getirmekten sörıımlu olan aracıları da defalarca hedef almıştı. Bazı açılardan bu yapılması tamamıyla uygun olan bir şeydi. Ama sapkın maddecilikleri Sıead’in öfkesi için ne kadar tatmin edici bir hedef oluşturursa oluştursun, genelev patroniçeleri ve bunların ortaklan resmin sadece bir parçasını oluşturuyordu. Günümüzde uyuşturucu ticaretini gözler önüne seren benzer açıklamalarda olduğu gibi, sadece satıcılan suçlamak talep sorununu gizlemekteydi.Stead’in iddiasına göre bu talep son derece şaşırtıcıdır. Hiç abartısız düzinelerce satılık bakire ürettikleri için kendileriyleövünen genelev patroniçelerinin sözlerine yer veren Stead, hem İngiltere’de hem de yurtdışmda açgözlü ve doymak bilmez bir piyasa imgesi çizmiştir. Bütün bunların mekanik bir iş, “küçük
    kızların’’ bedenlerinin önce kâr için sistemli bir biçimde kullanılıp sonra da öteki uçtan dışan atıldığı hayali hir seri üretim hattı,, ham bakire maddenin acımasızca kâra dönüştürüldüğü
    kabus gibi bir fabrika olduğu izlenimini teşvik etmiştir.Bütün bunların ne derece doğru olduğunu söylemek mümkün olmasa da, Stead'in anlatacak yeterince etkileyici bir hikâyesi olduğundan emin olmak için ne kadar zahmete katlandığını ayrıntılarla söylemek mümkündür. “Kızlık Harcı” dizisi
    için yaptığı araştırmanın bir parçası olarak Stead, beş sterlin gibi az bir para karşılığında. Lily diye çağırdığı ama asıl adı
    Eliza Armstrong olan, on üç yaşında bir kız satın almıştır. Emekli bir genelev patroniçesi olan ve Stead’in şantajla emeklilikten çıkarıp bakire avlama dalaveresini ayarlatarak pis işini
    gördürdüğü Rebecca JarretL’m yardımıyla Stead bu kızın sorumluluğunu üzerine almıştır. Kızı bir ebeye götürmüştür, ebe de kızın virgo intaçta6 olduğunu ilan etmiştir. Stead ve Jarretı
    oradan da “Lily”yi Poland Caddesi üzerinde bir geneleve götürmüştür. Burada Jarrett genç kadına bir miktar kloroform koklatmış ve kadın bayıldıktan sonra Stead'le baş başa bırak-
    mıştır. Stead genç kadın uyanana kadar yanında beklemiş, sonra da aralarında cinsel hiçbir şey geçmediğini belgelemek için bir doktora götürüp muayene ettirmiştir. Daha sonra,
    “Kızlık Haracı”nı yazıp yayımlarken kendisine engel çıkarmasın diye genç “Lily”yi Paris’e postalanuştır. Stead, bu müstehcen girişimi (bu girişimde oynadığı rolden ya da deneğini
    Fransa’ya ihraç etmesinden söz etmese de), kendi kimliğini hiç açıklamadan ve ayrıntıları bir çıkararak bir ima ederek anlatmış ama yine de halkın öfkeden büyük yaygara koparması-
    na neden olmuştur.Bu Stead için görkemli bir andı. Londra'yı bırakın, bütün İngiltere'de o konuşuluyordu ve Goçeffe’in baskılan satış hızınayeıişemiyordu. Ama Eliza Armstrong’un annesi de gazeteleri okuyordu. Stead’in sunduğu tariflerden kızını tanıyıp yetkililere
    başvurdu. Rakip gazetelerin yardımıyla sonunda Stead’e dava açtı. (Bu sırada Eliza eskisinden de beter bir halde sessizce İngiltere’ye iade edilmişti.) 1885’in Kasım ayında nihai sonuç şuydu: Stead İngiltere’de, Ceza Kanunu Değişikliği Tasarısı altında (Stead’in açıklamalarıyla son derece etkili bir destek topladığı kanunun ta kendisi) mahkûm edilen ilk adam oldu. Cürümden üç ay hapis yattı. Her ne kadar bu düzenbazlığa katılmaya şantajla zorlanmış olsa da Rebecca Jarrell, davaya karışan ebeyle birlikte insafsızca Sıead'inkinin iki katı cezaya çarptırıldı.Mahkûm edilip hapis cezasına çarptırılmasına ve gazetecilik
    düzenbazlığı açığa çıkınca gazete yazarı olarak malıvedilmesine karşın Stead, sadece doğru şeyi yapmakla kalmayıp, iki kere jinekoloji muayenesine maruz bırakılan, ilaçla bayıltılan ve başka bir ülkeye gönderilen Eliza Armstrong’un (salın aldığı on üç yaşındaki “ürkmüş bir kuzu”), “en ufak bir rahatsızlık bile yaşamamış” olduğu konusunda fikrini değiştirmemiştir.
    Stead’in mahkûmiyeti, ergenlerle cinsel ilişkiye girmenin suç haline getirilmesi davasını hiçbir şekilde engellememiştir. “Modern Babil’in Kızlık Haracı,” hem İngiltere hem de Atlantik’in öteki tarafı üzerinde duygusal ve harekete geçirici şiddetli bir etki yaratmıştır. Amerika’da sayısız eyalet, Stead’in “Kızlık Haracı”nın ve bunun ardından gelen ünlü “beyaz kölelik” eylemciliğinin tetiklediği yenilik çabalarından dolayı, hem rıza verme yaşına hem de fuhuş ve kadın ticaretine ilişkin yasalarını gözden geçirmiştir. Örneğin Illinois eyaleti 1887’de, rı-
    za verme yaşını ondan on dörde çıkarm ıştır (daha sonra 1905’te on altıya çıkarılmıştır). Benzer şekilde 1887’de New Yoık’un rıza verme yaşı ondan on altıya çıkarılmıştır. Massachusetts eyaleti, on sekiz yaşın altında herhangi biriyle yasak (örneğin evlilik dışı) cinsel ilişkiye girilmesini yasadışı yapmıştır. Serbestliğiyle ünlü Virginia eyaleti bile, aynı zaman diliminde yasalarını değiştirerek baştan çıkarmayı suç haline getirmiş ve rıza verme yaşını ondan on ikiye çıkarmıştır.Stead’in bıraktığı miras, tarihçi Joan Jacobs Brumberg’ün ustaca ifade etliği gibi, “yetişkin cinsel yaşamının yüklerinden bağımsız bir zaman aralığı olan kadın ergenliği” idealinin yasada yüceltilmesi herhalde Stead’i çok memnun ederdi. Ama insanların Stead’in (ve onu taklit edenlerin) yazılarından çıkardığı anlamların çoğu rahatsız edicidir. Stead'in görüşüne göre bakireler, sadece beş ya da on bir yaşında değil, on altı ve on sekiz yaşında da çocuktur ve hangi yaşta olursa olsunlar,
    kesinlikle kendi kendilerine cinsel kararlar alamayan şanssız kurbanlardır. Bekâretin erotik çekiciliği fikrini göz önünde bulundurmayarak ve dönüp dolaşıp bunun için para ödemeye
    hazır olduğunu iddia ettiği adamların sayısını Lekrarlayarak Stead, her şeyden çok arzulanan erotik bir nesne olarak bekâretin ününü doğrulamış, hatta belki de artırmıştır. Bu iki iddia ille de doğru olacak diye bir şey yoktur. Ama Stead bunları duygusal açıdan o kadar ikna edici bir biçimde sunmuştur ki bu iddialar yazılı emir olarak algılanmışlardır (ve hâlâ da sık sık algılanmaktadır