• Bir de Shakespeare adında bir adam vardı. Siz bunları hiç duymamışsınızdır tabii.
  • 272 syf.
    ·2 günde
    Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
    bakıyorum en garibini seçmişim insan
    uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
    kendine göre, öyle olsalar bile.
    Ele geçmez cıvada
    felsefe taşını arayan
    simyacılar gibi
    sıradan sözcükler yapacağım
    -hileli kumarbaz kâğıtları,
    halkın uydurduğu sözler-
    Thor esin ve patlama,
    gök gürlemesi ve tapınmayken
    onları büyülerinden vazgeçireceğim.
    Bugünün deyişiyle,
    sırası gelince ben de
    ölümsüz sözler söyleyeceğim;
    daha değersiz olmamaya çalışacağım
    Byron’un yüce yankısından.
    Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
    Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
    şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
    bir kadın omuz silkerse aşkıma,
    ezgiler yaratacağım hüznümden,
    zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
    Kendimi unutarak yaşayacağım.
    Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
    Hainliğin kutsal yazgısını
    kabul eden Yehuda,
    bataklıktaki Caliban,
    korkusuz ve inançsız ölen
    paralı asker olacağım,
    yazgının geri çevirdiği yüzüğü
    görmekten korkan Polycrates,
    benden nefret eden o dost olacağım.
    İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
    Maskeler, derin acılar, dirilişler
    örüp sökecek alın yazımı
    ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.




    Jorge Luis Borges
    Sonsuz Gül

    Evet bu kitabı yorumlarken bu şiirle başlamak doğru bir tercih olur diye düşünüyorum.

    • Anlatıcımız olan "Hımbıl" Kurt Larsen'i tanımlarken Caliban'a benzetir;

    Çünkü Larsen:

    • Kocaman Bir Hedonist
    • Kendi çıkarını düşünen
    • Doğal hakların varlığına inanmayan
    • Katı bir maddeci ve bu maddeciliğinden azıcık bir mutluluk duymayan

    Biri olarak gösterilir.

    Halbuki Kurt Larsen'in içinde zorunda bırakıldığı hayata karşı dinmeyen bir öfke mevcut ve bu öfke onun kötü taraflarını arttırmaktadır.

    Larsen'de kendi kendini eğiten insan ilkelliği olduğunu dile getiren anlatıcımız bu benzeri olaya Martin Eden kitabında da yer vermişti lakin Martin kendi çabası ile başladığı Aydınlanma sürecini Ruth ile devam ettirerek kendi kendini eğiten ilkelliği devre dışı bırakmış hayatına bir kadın eli değen bir ilkelden gelişen bir yazara doğru serüvenini aktarmıştı.

    Jack London'un bu konuya değinmesi o günün şartlarında değişiklik yapma adına çok pozitif bir harekettir. Kurt Larsen'de gördüğümüz tüm olumsuzluklara rağmen onun okuma- yazmayı Londra'da ticaret gemilerinde o zor şartlarda öğrenmesi ve bu çizgide kendine bir felsede oluşturması bize olan tüm olumsuzlukları unutturabilecek kadar önemli bir mesajdır.

    Kitaplarında felsefeyi serpiştiren London Spencer'dan da vazgeçmez Martin Eden'de sık sık tekrar edilen Spencer'dan burada bir iki yerde söz edilir ve Kurt Larsen ile Hımbıl arasında Spencer'ın özgecilik kuramı ele alınır.
    Ve Spencer'in çıkar konusunda ele aldığı üç noktaya Larsen'in bakışına bakalım.

    Spencer:

    • İnsan ilk olarak kendi çıkarı için çalışmalı,
    • Sonra çocukların çıkarı için çalışmalı,
    • Ve en sonunda insanlığın çıkarları için çalışmalı der.

    Larsen ise:

    • "Eğer önümde ölümsüzlük olsaydı, özgecilik yararlı bir şey olabilirdi. Lakin önümde ölümden başka bir şey yok yaşamda bana ennufak şeyi kaybettirecek olan bir özveri, aptallıktır. Der"

    Günümüzde Hedonizmin uçları yaşanıyorken London'un yüzyıl öncesinden artan bencillik seviyesinin tespitinin doğruluğuna katılmaktan başka bir çare gelmez elimizden evet Larsen'in düşünceleri böyledir. Lakin Larsen Darvin / Spencer ikilisinin evrim teorisini bilen, sanattan anlayan, şiir yazan bir "Hedonist" olması onu günümüzden çok daha ayrı ve özel noktaya taşımamız için yeterli olacaktır.

    Jack London'un hayatı çalışmakla geçmiştir, denizlerde, altın arama faaliyetlerinde vb. Birçok yerde bulunmuştur bu durumda ona roman yazmak için en büyük dayanağı oluşturmuştur çünkü o Larsen'in diliyle Hımbıl'a yaptığı eleştirideki gibi Baba parası yiyenleri kastederek "Ölü bir adamın bacakları üstünde duran" biri olmadı hep hayatta var olma uğraşı verdi ve o Larsen'in deyimiyle sınıf farkından dolayı ezilen değirsizleşen ve kenar mahallelerde ölüme terk edilen ucuz ve değersiz insan hayatına karşıydı o yüzden denizlerde çok uzun zaman geçirdi belki de tüm bu felsefesini Larsen gibi Martin Eden gibi bir gemi kamarasında oluşturdu. London'un denizleri, ve denizciliği anlatmasındaki başarı buradan gelmektedir.


    • Jack London'un kadına bakış açısı da eserden esere ufak değişiklikler göstersede genelde hem kadınlığı özünde hissedecek narin, naif kadınca tavırları sevinçle karşılayan lakin kadına bir objeden ziyade hayat arkadaşı olarak bakan ilk olarak onu çerçeve hale gelen kadın işlerine itip daha sonra ortak yaşama alması gerektiğini anlayan çağına göre kadına karşı diğer erkeklere göre gelişmiş düşünceler beslediğini söylemek gerekiyor.

    • Maud için(kitaptaki hoşlandığı kadın) şöyle bir cümle kurar:

    "O, benim türümden bir kadındı. Erkekle kadın arasındaki o güzel ilişki, bizim aramızda da gerçekleşebilirdi."

    Güzel ilişkiden kasıt aşk bağlamında medeni bir hayat kabalık olmadan, kadına değer vererek lakin çok severek Jack London'un kitaplarındaki kadın karakterler çok seviliyor Martin Eden'in Ruth'a olan aşkı da çok büyüktü tabi Ruth kendini ondan soğuttu ve büyük nefrete dönüştürdü o ayrı bir konu burada da hayatında ilk kez seven ve otuz yaşını geçen biri olarak ilk defa aşık olan Hımbıl yine çok fazla seviyor Jack London'un kitaplarındaki bu bölümler romantizm kokuyor:

    • "Benim küçük kadınım"

    Gibi söylemleri ile klasik yıldırım aşklarına tutuluşu eserlerinde tekrar ediyor. Halbuki o realist çizgide seyreden bir yazardır. Serpiştirilen felsefe, mükemmel betimleme ve anlatım gücü ile zenginleşen eserlerinde romantizmi katmadan edemiyor bunu çağın etkisiyle yapıyor oluşu ihtimallerin dahilindedir. Halbuki böyle Zola gibi keskin bir gerçeklik ile süren bir kitabını okumak güzel olurdu . Tabi Demir Ökçe'yi ayrı tutuyorum o kitabı biraz siyasi gaye ile ele alınca aşk teması çok azaltmıştı rahatsız edici bir boyutu yoktu bunu söylemeden de geçmeyelim.

    Kitabın olay örgüsünü anlatmaya ihtiyaç duymuyorum, o yüzden son bölümde geçen bir olaya geliyorum.

    Maud yolcukuk yaptıkları "Hayalet" gemisinden yani Kurt Larsen'den kaçtıktan günler sonra ıssız bir adaya gelirler Hımbıl kahve için kibriti olmadığını fark eder kahve içemeyeceği için üzülürken evet beklediğiniz şey geliyor;
    Maud: "Sopaları birbirine sürterek ateş yakan Crusoe değil miydi?"

    Yazarların birbirlerine göndermelerde bulunmasına hayranım tabi burada birazdan yazacağım gibi odundan ateş yakan Robinson Crusoe ile uğraşan London ıssız bir adada yaşam üzerinden de kitabın elli atmış sayfasını kurtarıyor.

    Bir gazetecinin sopalardan ateş yakma girişiminin başarısız sonuçlanması sonucu söylediği sözler şunlardır:

    " Baylar, Güney Denizindeki adalarda yaşayan biri bunu yapabilir, Malayalılar bunu yapabilir, ama inanın bana, beyaz bir adamın yapacağı bir iş değil bu. "

    Bu göndermeden sonra bir fişekteki barut yardımıyla ateş yakar ve ilerleyen insan gelişiminin kolaylıkları çıkar önümüze.

    Son bölümlerinde Larsen'in onları bulması hasta haliyle sinir krizleri geçirmesi anlatılır ve Hımbıl'la ilk tanışmalarında ölen bir denizciye yapılan merasimi "ölüyü denize atın" gibi bir cümle ile noktalayan Kurt Larsen'imiz artık ölmüştür. Ve Hımbıl ona cenaze merasimi düzenleyerek kitabı sonlandıracaktır. Böylece inceleme de sınırına dayandı ve bizim hassas Maud'umuz Larsen'i şöyle uğurlar:

    ELVEDA LUCİFER... GURURLU RUH..
  • 432 syf.
    ·44 günde·10/10
    Bazen bir defa okunmak ile muradını alamadığımız defalarca okunması gereken kitaplar vardır.Ansızın elime geçen bir hazine gibiydi, İsmet ÖZEL’İN İrtica Elden Gidiyor kitabı…
    Toplumun ve siyasetin daracık geçitleri avucunun içi kadar iyi biliyormuşçasına uzun uzadıya kılavuzluk ediyor kulakları olup duymayan, gözleri olup görmeyen birbirimizden, kendimizden bihaber olan biz vatandaşlarına. Önce İslam anlayışı bir tehtid değil, hem insanın manevi ve sosyal değerlerini korumak, özüne döndürmek; hem de ülke çıkarına birer teklif olduğunu ileri sürüyor.
    Sahiden yıllar yılı İslam’ı gerek özgürlüğe(!)gerek maddi menfaatlerini bir tehtid olarak gören ve İslam’ın etkisiz hale getirmeye çalışan ülkelerde büyük bir ahlak çöküntüsü yaşandığı ve bazı iç karşılıkların meydana geldiğini görmek mümkün. Bu anlayış bir bizim ülkemizde vardı ve o zaman dinini hakkıyla yaşayan insanlara gerici deniyor bunu savunan insanları iritcayı getirmesi ile suçluyorlardı ve eğer ülke İslam’ın hükümleri ile yönetilecek olursa ülkenin eski kötü günlerin geri döneceğini düşünüyorlardı. Onlara göre Müslüman cahil kimse idi. Bazıları İslam’ın kendileri için ilaç niteliğinde olduğunu biliyordu. Öyleyse ne idi bunca söylemleri? Çünkü ‘‘insanlar hayra davet edildiği zaman, şeytanlar da, şeytani duygular da kendini tehtid altında hissediyordu.’’ Oysa İslam hiçbir maddi veya askeri çıkara dayanmıyor. Sayılarının çokluğuna rağmen birçok savaşta mağlup olanlar da Müslümanlardı oysa. Bu da demek oluyor ki, ‘‘ İslam günümüzde bir fırsattan yararlanma çabası gösterenlerin değil, hayatları hakkında temelli kararlar alma cesaretini gösterenlerin olmaktadır.’’ Ki –Seyyid Kutub’un (Allah davasını aziz eylesin) da değindiği gibi- nübüvvette bile peygamberimiz farklı politikalar ile müşrikleri İslam’a sokabilecek durumda iken, tevhit üzere gelen dini altı senede yalnızca kırk kişi kabul etmiştir. Yine o yıllarda iman edenlerin çoğu kölelerden oluşmaktaydı. Yani İslam, insana para vermez, makam mevki vermez, asker de vermez, gücünü de vermez. Lakin insana insan olma gururunu verir, selamet verir, bir adı olan barışı verir; dizlerine sağlamlık, başına diklik, gönlüne kalkan olur, gözlerine mertliğin sürmesini çeker, insanlar nezdinde olmasa da tün mahlûkat içinde ona mevkilerden bir mevki olan velayet verir, ahretini imar ettirir. Buna rağmen yine ülkemizde, yazarımızın deyişiyle, alkolizmi veya havadan para kazanma yolunun bizi nereye götüreceğini sorarsak ilk halledilmesi gereken mürteci konumuna düşmekteyiz. Çok garip. Bizim gerilememize neden olan şeyleri kaldırmaya çalışınca ülkeye sözde irtifa getirenlerin durumuna düşüyor olmamız. Kendi suçlarını resmen bizim üzerimize yıkarak kendilerinin temize çıkarmaya çalışıyorlar. Tebrik edilecek bir durum. Müslümanları karalamak için ne de güzel bir renk seçmişler irtica diye.
    Türkiye İslam’a muhtaçtır. Bu onun varlık şartıdır. Eğer İslam’ı Türkiye’nin varlık şartı olarak görmez isek bütün değerlerini gölgede bırakmış oluruz.
    Ertuğrul Gazi’nin zamanına göre büyük bir zenginliği yoktu. Askeri gücü pek ala iyiydi ama büyük bir etken değildi tüm İslam âlemini bir bayrak altında toplamaya çalışmasında. Bu İslam’ın topluma kattığı birlik anlayışı bütünleştirici özelliğidir. İslam’ın etkin olduğu toplumda kişilerin iletişimi birbirlerini anlamaya yöneliktir. Malumumuz bu durumun hasara uğradığı toplumlarda insanların ‘günü birlik ayak bağlarıyla’ sarhoş ediyorlar ve bu da bizi birbirimize duyarsız yapıyor ve komşularımızı tanıyamayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Aynı çatı altında yaşayanların birbirleriyle tek iletişiminin bir çift günaydın olması bunu en iyi şekilde açıklamaz mı?

    Gelgelelim bağımsızlığa. Bağımsızlığın değeri, kendi lehine olan noktaları kendi başına tespit etmede ve kendi yürüdüğü yolu kendi başına bulabilmektedir diyor yazımız. Bir beşerin telkinleri altındayken özgürlükten söz etmemiz nasıl mümkün olabilir ki… Özellikle bu beşer velimiz olsa bile fikriyatı başka bir beşerin yansımasıysa dikenli kafeslere kapatıldık demektir, ta ki taklidi iman boyutundan çıkana dek. Biz kuluz ve asla hür olamayız. Bu bir ideolojiye sahip olma meselesi de değildir. Sen hiçbir dine inanmasan bile(modern adıyla ateizm) inanmamalığın kölesi olursun ve bu da seni inanmak konusunda kısıtlar. Öyleyse mademki kul olmaktan kaçamıyorsak iyi bir padişaha kulluk etmemiz gerekir.
    Biz Müslümanlara göre kulluk ancak Allah’adır. Biri İslam’a girince özgür olur. Çünkü kulun üzerindeki tek söz sahibi Allah’tır. O ‘ol’ der ve insan meydana gelir. Niye? Rabbimizin Zariyat suresi 56. Ayette de belirttiği gibi, ona kulluk edelim diye. Şimdi soruyorum. Yaratılış sebebimize kadar kulluğumuzun Allah için olduğu bu kadar belliyken Müslümanlığın özgürlüğü kısıtladığını iddia etmek ne kadar doğru?
    Şunu da belirtmek isterim ki kulluğunun farkında olmayanlar zümresi gayr-i Müslimlerden oluşmuyor. Bunu ise azınlık ve çoğunluk Müslüman olarak ikiye ayırıyor değerli kılavuzumuz. O, bu iki kavramı birbirinden sorumluluk duygusuyla ayırırken ben ayet-i kerimenin diliyle ‘nefsini ilah edinmektir diyorum. Başka bir deyişle (buna bağlı olarak) kulluktan taviz verilmesi dolayısıyla ilah adaylarının artması da olabilir. Çünkü nefis dünyayı arzular. Biz dünyaya bağlandıkça ilah adayları da çoğalır. (Feyzullah Birışık’ın kitabından aldığım ilhamla) Küçük bir örnek ile açıklayayım: Diyelim ki çok sevdiğimiz bir arkadaşımız bizi çarşıya gezmeye davet etti. Ve o sırada öğle nazı vakti geçmek üzere. Eğer bunu bilerekten teklifini kabul ediyorsak bu iş ilahlığa aday olmuş demektir. Bu elbette çoğunluğun yaptığı bir iştir. Azınlıkta olan ise ibadetleri için gerekirse çoğu dünyalıktan mahrum kalır.
    Kitabımıza geri dönersek İslam’ın Einstein ile sokaklarda hurdacılık yapan kör Mehmet’i birbirinden ayırmadığını görebiliriz. Oysa günümüzde mühendislikte doktora yapıp ibadetlerinde sebat gösteren Murat için ‘‘maşallah hem okuyor hem de namaz kılıyor, zekâ dediğin böyle olur, koççum be, hakkım dibine kadar helal olsun’’ denirken; on çocuklu bir babanın günlük ibadetlerinin yanında ağır işlerde çalışma zorunluluğuna girmesi, çocukları doysun diye yıl boyu oruç tutmak zorunda kalması çoğu kez göz ardı edilmekte.
    Bana göre İslam çalışma dini değildir. İslam’a giren çalışmak ile mükellef değildir. Eğer böyle düşünürsen dinimizde yeri olmayan bazı ideolojileri yavaş yavaş kabul ediyor oluruz. Lakin ilmin bize beşikten mezara kadar farz olduğu unutulmamalıdır. Yani bir Müslüman doktor, öğretmen çiftçi olmak zorunda değildir ama ilim öğrenmek zorundadır. Kimisi bunu Allah bilmek (ledün ilmi ) olarak kimi de doğa, felsefede, tarih ilmi olarak seçer. Elbette bu sözümü yargılayanlar olacaktır. Onlara sözüm şudur ki: Yunus Emre’nin hocası olan Taptuk Emre’nin ömrü boyunca evinden çıkmağında dair rivayetler vardır. Peki, böyle bir durumda İslam’ın oturma dini olduğu ileri sürülebilir mi? Asla! Taptuk Emre de boş durmadı. Hocalarından aldığı ilimle Yunus emre gibi büyük bir dervişe mürşit olur. Gönüllerde girdi, şifa tohumları ekti. Yazarımızın deyişiyle`elbette azınlıktaki Müslümanların da uydukları bir dünya ahvali vardır ,onlarda dünyada yaşadıklarını unutup hayal dünyasında yaşamayı seçmiyorlar.`aynı zamanda`Müslümanların yaşadıkları dünya sadece Müslümanların içine alabilecek sınırlara sahip olduğundan diğer kavimlere sadece Müslüman olmak ile ulaşabilecekleri bir mercide bulunuyorlar.
    Düşünüyorum da (ki tek düşünen ben değilim) son bir asırda kendi özümüzden ne kadar da uzaklaşmışız. Birkaç yıl öncesine kadar toplumun bakış açısıyla şimdiki toplumun bakış açısı arasında ne kadar da farklı bu kimilerimizin yorumuna göre cihetle ilgili. Aynı Mevlana’ nın şu sözü gibi “ kimi seversen o olursun” O zaman biz hangi milletin veya hangi düşüncenin etkisi altında isek ki bu etki modern yönetimiyle sosyal medya, izlediklerimiz hatta giyiniş kuşanınımızla bile elde edilmekte yöneldiğimiz şeye yaklaşmakla beraber benliğimizden de uzaklaşmış oluyoruz.Buna rağmen kimilerimiz ısrarla milliyetçiliği savunuyor.Öyleyse buna zorbalıktan başka bir şey denemez.öyle kişinin sözüne bile güvenilmez.Ki özgürlüğümüzü de özümüzü de en iyi şekilde sahip çıkarak elde edebiliriz .Ayrıca `Müslüman oluşumuz İslam kelimesinin zikredildiğini her alanımız içine girmesi zorunlu kılındığında artık boş ve yararsız şeyleri bırakıp şaşkınlıktan kurtulmalıyız.Böylece sağlıklı kararlar almaya başlarız,tavrımız bir zencinin ten rengini saklayamaması gibi ortaya çıkar,ilahi emir ve nehiylerin vermesi ile bazı şeylerden uzaklaşmamız ve bazı şeylere yakınlaşmamız bizi takva sahibi etmesiyle`asil`liğimizi ortaya koymuş oluruz. Asillik itibar getirir.Aynı Zengi Atanın şeyhliği gibi.Bir gün aralarında seyyit bulunan 4 kişilik kafile ona bir şeyh aradıklarını söylemişlerdi.Aradıkları şeyhin kendisi olduğunu söyleyince`biz bir zenciye mi kaldık diye`seyyit ile bir diğeri gülüp geçmiş sonra kıymetini anlayıp ona mürit olmuşlardı.O zenci idi, seyyit de değildi ama takva yönünden diğerlerinden daha üstün olduğundan hepsi ona itibar etti.
    Aksi takdirde özümüzden uzaklaştığımız gibi hakikaten de uzaklaşmış oluruz. Yazarımız hakikat karşısında ürkek ve çekingen kalmamızı materyalist anlayış fıtratımızı bizi meylettirdiği güzel ve doğru düşünüşten uzaklaştırıyor. Böyle insanlar mutluluğu nelerde buluyorlar çok merak ediyorum. Kötü zan kalbin gıybetliymiş. Öyleyse böyle kirli şeyler ile kalbi kirletmeye ne gerek var? Keşke insanların kendi nefisleri için zan besledikleri kadar karşılarındakiler için de besleyebilseler.
    İyi zan, etrafındakilerle muhabbeti arttırdığı gibi hayata karşı motivasyonumuzu da arttırıyor. Lakin bizim etrafımıza bakış açımıza yön veren zan iyi olmasıyla birlikte bizi olayların aslından, hiçbir şeyden habersiz duruma getirmemeli. Zaten büyüklerimizin sözü odur ki şüphesiz yapılan bir işin sağlamlığında şüphe vardır ve şüphesiz yapılan tek şey imandır. Onun da şüphesi teslimiyetten geçer ya…
    Bütün bunlara dayanarak demem odur ki duvar bile meylettiği yöne bile yıkılıyorken, bizlerin yaşamımızda meylettiğimiz yerleri en iyi şekilde tespit etmeli, Behlül Dàna hazretleri gibi benim de meylim hakka doğrudur” diyebilmeli ve her anımızı `Müslümanca` yaşamaya gayret etmeliyiz.
  • Hiçbir hayalimizi küçümsemedik. İkimiz de mış gibi yaptığımız hiçbir oyunu bozmadık. Birlikte emek vererek bir şeyler yapmak, geriye dönüp baktığımızda, manevi dünyamızı inşa eden çok önemli kazanımlar. Sanırım eskilerin yokluktan var ettikleri yuvaların kıymetli olmasının sebebi bu.
    Günümüzde insanın memnuniyetsizliği duygusal ilişkilere de yansıyor. Her şeyin mükemmel, eksiksiz olmasını beklemek büyük haksızlık. Eğitimli insanların bile yaşım geldi, evde kaldım diye evlenmeye azmetmelerini anlayamıyorum. Harçlığını idare edemeyen, sorunlar karşısında çözümsüz, iletişim kurmaktan aciz, sokaktaki hayvana, şoföre, garsona hatta ailesine bile saygı ve merhamet duymayan tahammülsüz bir insanla mutluluk hayali kurmak ve "Evlendikten sona değiştin!" demek nasıl bir cehalettir.
    Evlilik denemesi bedava bir şey olamayacak kadar özel ve güzel bir şey. Ama karı-koca olmadan önce insan olmayı, sevmeyi öğrenmek birinci şartımız olmak kaydıyla.
  • 127 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Sevgili Virginia, seni anlıyor, duygularını paylaşıyor ve yanında olduğumu en başından bildirmek istiyorum!

    Sevgili Virginia, belki de her şeye rağmen bugünleri görseydin, bir 100 yıl sonra bazı şeylerin daha da değiştiğini ve geliştiğini görecektin. Bu gelişmişliğin yanında zorbalıkları da görecektin… Bundan Dört Yüz Yıl geriye gittiğimizde, bugünlerin hayal bile edilemeyeceğini kesinkes düşünebiliriz. Dünden, bugüne neler oldu, neler yaşandı sevgili Virginia, şimdi bunlar hakkında birkaç kelam etmem gerekecek…

    Bu incelemeyi Kadınlara, Kendisini Kadın gibi hisseden ve Kadınları Anlayan, Onları Savunan, Birlikte Her zorluğa Göğüs Gerebilecek Herkese İthaf ediyorum...

    Geçmişe bir yolculuk yapalım, sonra günümüzün merdivenlerinden yavaş yavaş çıkalım… Kadın tüm çağlarda aşağılanmış ve asla öne çıkartılmaması gereken bir cins olmuştur. Burada bahsettiğimiz konu Kadın ve Erkek cinsinden biri olması hususudur. Kitabı okurken bir çok örnek geldi aklıma. Diziler, Filmler, Kitaplar ve yaşadığım olaylar.. İlk önce şunu anlayamıyorum, bizi biz yapan olgu annelerimizdir. Nasıl bir insanlık ki, annesinden çıkmış olmasına karşın kadını hakir görür? Kadını nasıl önemsiz bir varlık olarak kabul eder, nasıl şiddet gösterir, nasıl onu toplumdan uzak tutar. Nasıl olur ki kapalı kapılar arkasında saklanmasına sebep olur? Hangi sebeple onun Tiyatro oyununda oynayamayacağını, kitap yazamayacağını, şarkı besteleyemeyeceğini söyler?

    Sayın okurlar söyler misiniz, hangi hastalıklı düşünce Kadını işe yaramaz olarak tanımlayıp, ayak işlerine layık görür, hangi mantık onları beceriksiz ilan eder? Bu görüş ve türevlerini savunan herkes kesinkes söyleyeyim hastalıklı bir düşünce yapısına sahiptir. Bunun izahı olmamakla birlikte, tek bir tedavisi vardır: KADIN = ERKEK, ERKEK = KADIN mantığının, o güzel beyninde dalgalanmasıdır…

    Her sayfada yeni şeyler düşünmeye başladım.. Aklıma ilk olarak Agora filmi geldi… (***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… )
    Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikaye de bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor. Hypatia, bir şeyleri başarmak için uğraşırken ve insanlığa dair yeni keşifler yapmaya çalışırken, hem kendi erkek öğrencileri tarafından hem de etrafındaki erkekler tarafından sürekli aşağılanır. Filmi izlediğinizde sabredemeyeceğiniz bir çok sahne var. Dini unsurlar kullanarak bir kadın toplumda nasıl en rezil duruma sokulur ve linç edilir çok iyi özetleniyor. Dik duran ve kimseye boyun eğmeyen bir kadındır Hypatia.. Bir çok erkek ona saygı duysa da, saygı duymayan ve sırf kadın olduğu için aşağılayan bir kitle ile karşılaşır. Ben filmi izlerken çok sinirlenmiştim. Filmin sonuna doğru ise üzüntü içindeydim. Erkekler, Kadınları sırf kadın olduğu için değil, Kadınlar ile baş edemeyeceklerini bildikleri için bu duruma sokmaktadır. Bunu net olarak görebileceğiniz bil filmdir Agora.. Kesinlikle izleyiniz…

    Birkaç örnek daha vereceğim birazdan… Örneklere geçmeden önce sorgulamaya devam edelim. Bir kadın neden sadece hizmetçi olmak zorundadır? Bir kadın neden erkek himayesinde köle zihniyetinde yaşamalıdır? Bir kadın neden tek başına, özgürce ayakta durmamalıdır? Neden Kadınların hakları 19. yüz yıla kadar yok hükmündeydi? Bu durumu yıkan şeylerin en başında iletişim araçları mı gelmektedir? Kadınların sesi neden çıkmamış ve bu durumu kabullenmişlerdir? Yoksa kabullenmek zorunda mı kalmışlardır ya da bırakılmışlar mıdır?

    ...Konumları zorla kabul ettirtilmiştir, çünkü; kadın tek başına dolaşamaz, yoksa arkasından hayal edemeyeceğiniz yaftalar yapıştırılır, eşi ölmüş ya da onu terk etmişse bir de çocuğu varsa erkekler tarafından hemen yollu olarak görülür, ona göre muamele yapılırdı. Günümüzde de benzer şeyler olsa da 1600-1950 yıllarını düşününce daha da sıkıntı bir durum söz konusudur. Günümüzde bir kadın içten çökertilmemiş ve özellikle gücü kaybettirilmemişse, baş edemeyeceği bir durum yoktur. Geçmişin kirli sayfalarında ise bu durum böyle değildir….

    ***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… İkinci örnek olarak aklıma Wonder Woman filmi geldi. DC karakterlerinden biri olan Wonder Woman’ın sinemaya aktarılması harika bir olaydı benim için. Hem kadın süperkahraman olgusunun yerleşmesi hem de kadınların yan rolden kurtulup, biz de güçlüyüz diyebilmesinin anahtarlarındandı… İlk çekilen Wonder Woman’dan sonra Justice League çekildi.. Türkçe Adı ile Adalet Birliği.. İlk solo filme karşılık bu filmde, Batman, Superman, Wonder Woman, Flash ve Aquaman gibi DC evreninin süper "yıldızlarını" bir araya geldi.. Hızlı geçiyorum hemen… Bu iki filmin farkı şudur… Wonder Woman filminin Yönetmeni Feminist Patty Jenkins iken Justice League filminin yönetmeni Zack Snyder’dir. Yani bir erkek yönetmen. Bu iki film arasında yaşanan durum şudur, ilk filminde Wonder Woman gayet usturuplu bir şekilde giyinmiş, zaten amazon un o güzelliğine uygun bir kostüm giymiştir. Yeterince açık bir kostümdür ama doğru dizayn edilmiştir. İlk filmde Gal Gadot’un çekimleri genel olarak bel üstü ve normalken, Adalet Briliği filminde aynı karakter tam tersi daha açık giydirilip, kadrajın bel altına inmesi sağlanmıştır? Bu ne saçmalıktı, bu ne şovmenlikti hiçbir anlam veremedim. Tek verdiğim anlam şu idi, 2018 yılında da olsak, kadınlar daha fazla ilgi çekmek için hala kullanılmaktadır. İki film arasında bu konuda çok değişik durumlar var ama incelemeyi uzattığından değinmiyorum.

    Tekrar geçmişe dönelim.. Cumhuriyet döneminden önce kadınlara baktığımızda ne görüyoruz? Ben bir şey görmüyorum. Belki birkaç isim ön planda ama onlarda ufak bir kısımda. 1918’lere kadar kaç yazarımız var? 1-2? Kısacası yok denecek rakamlar. Kadınlar yazar mı olacakmış o dönemde tamam tamam gülmeyelim.. Kadınların temel hak ve özgürlüklerini kazanması Cumhuriyet dönemi ve sonrasında olmuştur. Bu nasıl bir rezalettir ki, bir erkek gördüğünde bir kadın arkasını dönüp, yere çömelip başını eğsin ve erkek geçsin.. Bu nasıl biz zihindir ki, erkek önce yürüsün eşi ve kız çocuklar arkadan gelsin, bu nasıl bir mantıktır ki, kadın tek başına çarşıya çıkamasın ? Ülkemiz kadınlarının 1900’ler de ki okuma oranı komiktir. 0,06 gibi bir rakamdır. Yok gibi bir şeydir. Cumhuriyet dönemi sorası neler mi olmuştur? Yazarlarımız, şairlerimiz olmuştur, öğretmenlerimiz ve profesörlerimiz olmuştur, Sinema ve Tiyatro sanatçılarımız, şarkıcılarımız, Bale yapabilen, dans edebilen kadınlarımız olmuştur. Uçak pilotu olmuştur kadınımız.. Köhne bir zihniyetten çıkarılıp, modern dünyanın ilk atılımları olmuştur. O yıllarda Amerika ve Avrupa kıtası bile bu özgürlük kıstaslarına şaşmış kalmıştır. Times’ın o dönemki yayınlarına bakabilirsiniz.

    İncelemeyi daha fazla uzatmak istemesem de kısacık bir kitap bana yazdırdıkça yazdırıyor. Son olarak değineceğim konular Ölmek İçin On Üç sebep dizisini izleyerek bir genç kızın başına nelerin gelebileceğini, Damızlık Kızın Öyküsünü izleyerek kadınların toplumdaki rolünün ne kadar düşürülmüş olduğunu göreceksiniz. İki dizinin de kitapları mevcut. Damızlık kızın öyküsü dizisini ilk bölümde bıraktım. Ben katlanamadım bu zulme. Kaldıramadım. Devamında neler yaşandı bilmiyorum. Sizler bakıp öğrenebilirsiniz. Damızlık Kızın Öyküsü ve Ölmek İçin On Üç Sebep (Kitaplar nasıldır bilmiyorum ama diziler fazlasıyla ders verici ve toplumun kadına bakış açısını fazlasıyla gösteriyor.) Daha fazla örnek tabi ki verilebilir ben bunları seçtim. Ema Watson’ı da özellikle takibe alın. Sense8 dizisini izleyerek dünya görüşünüze biraz fark katıp, Black Mirror ile kendinize güzel dersler çıkarabilirsiniz.

    Yaptığım eleştireler ve söylemler yaşanmış ve yaşanan şeylerdir. Kadın her zaman toplumdan uzak tutulmak istenmiştir. Kadın küçük görülmüş ve beceriksiz olarak lanse edilmiştir. Hayır kadın bunların hiçbiri olmamakla birlikte çok daha fazlasıdır. Her iki cinsin tabi ki iyi ya da kötü insan türleri mevcut bu durumları konumuzdan ayrı tutuyorum.

    Son olarak diyeceğim şudur ki;

    Geçmişi, geri giderek değiştiremezsiniz. Geleceği umarak ya da ümit ederek şekillendiremezsiniz. Yaşamamız gereken ne ise şuan yaşadıklarımızdan ibarettir. A’nı yaşayanlar ne geçmişte kalır ne de geleceğin hayalini kurar. Hayatımızın asıl manası tam olarak şuandadır. Bugünden şekillenmedikçe yarının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi ders alınacak bir yapı olarak düşünüp, yarın için bugünden harekete geçmeliyiz. Cins ayrımı, ten rengi ayrımı yapmamalıyız. Hepimiz bu dünyanın İnsanlarıyız.. Bunu unutmamalıyız..

    Kadın yardıma muhtaç değildir. Kendi başının çaresine bakabilir. Biz erkeklerin yapması gereken tek şey, kas gücüne güvenerek onları sindirmeye çalışmamalıyız. İnanın beyler, beyin gücü kas gücünü yener… ;)

    İncelememi sonlandırıyorum.. ve güzel bir söz ile sizlere veda ediyorum…

    “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Kitabı şiddetle tavsiye eder, iyi okumalar dilerim….