• 223 syf.
    ·7 günde
    Falwel diye birinin , islamı ve islami değerleri şiddet ve terörle iç içe göstermektedir. Hatta bununla kalmayıp islamcıların ABD ve Hristiyanlardan nefret ettiğini söyleyerek insicamda bulunmuştur. Hatta AB'ye girerse müslümanlar buna zarar vereceğini söylemiştir (Hristiyan geleneğine )ve batı ülkelerinde göçmen işçi statüsünde çalışan müslümanların kovulup yerine Doğu Avrupa'dan hristiyan işçiler getirilmeye kadar iş varmaktadır .Yazara göre tarih boyu dinsel inanışlar şiddete referans olarak kullanılmıştır. Şinasi gündüz şiddete referans olarak kullanılan unsurlarda en çekici şey şiddete başvuranların dinsel metinlerle, şiddet eylemleri arasında kurdukları ilişkidir. Kurana baktığımızda evrensel boyutta şiddet ön gören ifadeler mümkün değildir. Yani kurandaki ifadeler müslümanlara hitap etmekte onların yaşadıkları şart ve durumları konu almaktadır. Dolayısıyla kurandaki böylesi ifadeler o özel ve tarihsel şart ve durumlarla yakından irtibatlıdır. Kısaca temelde barış ve esenlik temalarını işleyen, islam bireylere ve topluma karşı yapılan bir taciz veya haksızlığın ortadan kaldırılıp, cezalandırılması durumunda şiddetle ilişkili görülebilecek bazı yatırımlara başvurmayı yasal görmektedir. Hristiyanlıktada çok şiddet vardır. Orta çağ dan günümüze kadar görüşleri nedeniyle Hristiyanlarda bazı düşünür ve yazarlar (ilahiyatçı) ölüm cezasına çarptırılmıştır. (Pavlusun mektubunda )Mesihin incilde kötü olarak anlatılan davranışlarının içerdiğini ve bu Mesih öfkeli figürünün " düşmanlarınızı bile sevin " deyip herkese yönelik bağışlama ve hoşgörüden bahsetmesi ne kadar tutarlı olabilir. Pavlusçu anlayışa göre " tüm yönetim şekillerini yaratıcı yaratmıştır. O yüzden ne ile yönetiliyorsanız ona boyun eğin ama kötülük yaparsanız, boş yere yönetim kılıç taşımıyor. " der.pavlusun bu anlayışı tarihi hristiyanlığın otoriteden otoriteye şiddete bakışında bir ölçüdür. Reform ve Rönesans döneminde kiliseye teokrasi karşıtı şeyler yaşanmışsada, kilise iktidarı laik yönetimlere bırakarak, yeniden Pavlusçu çizgiye dönmüştür. Pavlusçu anlayış doğrultusunda reform döneminde Luther, savaş ve şiddete değil, siyasal otoriteden kaynaklanmayan savaş ve şiddette karşı çıkmıştır. Hristiyan geleneğinde çarmıh şiddetin meşrulaştırılmış halidir. Onlara göre çarmıh teolojisi kurtuluş anlayışıdır. Pavlus çarmıh kapsamında çarmıh teoljisinde acı çekerek ölen isa insanların suçları için Kefaret ödemiştir. Ve günahtan aklanmaları için yeniden diriltilmiştir ama isa ne amaçla olursa olsun acı çekerek ölmesi İsa'nın şahsında gerçekleşen bir şiddetir. Yazar burda şu soruyu soruyor. Tanrının kanı kanla yıkamaya çalışması ve insanların musallat olduğu ölümü yenmek için bir başkasının ölümünü görmesi etik açıdan ne kadar doğrudur?
    Ve bu şekilde şiddet, bir şiddet eylemini ön gören bir tutum " Seven tanrı " motifleriyle nasıl bağdaştırılabilir? Ayrıca isa'yı çarmıha germe eyleminin gerçek sorumlusu kimdir? Tanrı mı? Pavlusun mektubunda dediği gibi Yahudiler mi ? Yoksa Romalı askerlermi? Buna karşı hristiyan ilahiyatında 3 temel yorum ortaya çıkmıştır.
    1) şeytan isa'yı çarmıhta öldürmüştür. Görünürde kötülük güçlerinin açık bir zaferidir. Ancak İsa'nın dirilmesiyle yeniden tanrı, şeytana karşı bir zafer elde etmiştir .
    2)şeytan ve tanrı kainatın yönetimi açısından bir kozmik savaş cereyan etmiştir . Bu savaşta tanrının oğlu şeytani güçlerce öldürülmüş fakat sonra , dirilmekle şeytana karşı kesin bir zafer elde edip ve tanrının kainatın yöneticisi olduğu ortaya çıkarılmıştır.
    3) üçüncü ise tanrı sevgisini göstermek için en sevdiği oğlunu bizim için ölüme göndermiştir .Bu yorumlar ciddi sorunlar taşımaktadır. Tanrının bu şiddet eylemindeki sorumluluğu sorunu hala geçerliliğini sürdürmektedir. Bu Doktrin diğer inanç bağlılarına karşı yürüttükleri şiddet eylemlerine haklılık kazandırmıştır. İsa'nın çarmıhta ölümü inancıyla hristiyan tarihindeki şiddet eylemleri arasında yakın bir irtibat vardır. Kendi gayeleri uğruna insanları ölüme göndermekten kaçınmamışlardır .örneğin Balkanlar Ortadoğu ve Afganistan hadiselerinde bunu görmek mümkündür. Hristiyanlık kendisiyle birlikte başka dinsel inançların ve kültürel yapıların yaşamasına izin vermeyen tekelci ve dayatmacı bir tarihsel miras ortaya koymuştur. Başta Vatikan olmak üzere kilise çevrelerinin Avrupa birliğini bir hristiyan birliği olarak görmeleri ve bu nedenle Türkiye gibi halkının çoğu müslüman olan bir ülkenin birlikte yer almasının söz konusu olamayacağını söylemiştir .Oysa Türklerin Osmanlı ordularının Balkanlarda uzun yıllar hristyanlara karşı savaşmış olmaları, bugün türkiyenin avrupadan dışlanması için yeterli nedendir. Batıda sekülerleşme ve çok kültürcülük geleneksel hristiyan tutumu karşısında önemli bir tehdit olarak algılanmaktadır. Hristiyan Yazarlar şunu söyle açıklamaktadır. Modern insan zihninin sekülerize olması sebebiyle bir hristiyan ahlakı hristiyan zihninin olmadiginda ileri sürer . diğer bir görüş kapsayıcılığın yani sadece " kilise dışında kurtuluş yoktur " görüşüdür. Hristiyanlar kendi dinleri dışındaki dinleri kurtuluş görmedikleri için "öteki "ler diye adlandırmıştır. Ve ötekilerin "kurtuluşu bekleyen inananlar " der.fakat pluralistler her dinin öğretisinin olduğunu ve hakikatin ifadesi olduğunu ancak hiçbir dinin hakikatinin ifadesi olduğunu ancak hiçbir dinin mükemmel olmadığını savunup daha global bakmışlardır. Yani hiçbir dini dışlamamıştır. 20. yy'da misyonerleri haçlıları diye tanımlamıştır . Ve hedefleri müslümanlardır. Öteki"lere ulaşmayı görev edinir.bunu şuna benzetir; örneğin kuranı kerimde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak olduğu gibi , Matta incilinde de isa çarmıhta gerildikten sonra gömülüp sonra dirilen isa " öğrencilerine, gidin bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin "der. Bu yüzden evrensel nitelik taşır. Binevi buda insanlara " kendi dinlerini tebliğ etme biçimidir. Dünyada yayılması için. Fakat İslamın ve Müslümanların hristaynlıktan ya da başka bir dinsel ve düşünsel gelenekten kaynaklanan bir Misyon hareketinden korkması, çekinmesi için hiçbir neden bulunmamaktadır . Misyonerlik hareketinin Tunus'a gelen Misyon gezisiyle Raymund lull olduğunu söyler .ve onunla başladığını söyler. Asıl olarak ise Pavlusun kendi öğretilerini yaymasıyla başlamıştır. Ve Pavlus bunu yaparken her şeyi caiz görmüştür .kendi öğretileri için .bir ifadesinde " ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum" .ve bu amacı için. Her şeyi denediğini açıklamaktadır . Nitekim Pavlusun Metodolojisi kendisinden yüzyıllarca sonra makyevelli'nin çokça tartışılan meşhur "davaya giden her yol mübahtir. "İlkesini akla getirmektedir.
    Misyonerler seçilip , kaos ortamı olan yerlere gönderilmektedir. Yani türkiyede, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu Anadoluya misyonerler yönelmişlerdir. Charles D. Egal "ministering to muslims" başlıklı yazısında müslümanlar arasında kullanılacak metod ve yöntemlerle ilgili kısaca şu hususlara değinmiştir .
    A) Müslümanlarla irtibatta toplumun din dilini kullanmak.
    B) Dua ve vaazlarda kurandan ve islam kültüründen hristayn teolojisiyle uyum içinde olan ifadeler ve örnekler kullanmak , fakat bunu yaparken kuranın vahiy alabileceği izlenimi verilmemelidir.
    C) Müslümanları , iyi anlamak ve onlarla giyim, kuşam, adetler ve dil konusunda özdeşleşmek
    D) Müslüman halkın tepkisini çekecek davranışları gizlemek ve ertelemek. Örneğin kilise evleri yerine , cemaat evleri kurmak.
    E) Misyonda mümkün olduğunca yerli halktan kişileri kullanmak. Misyonerlerin seçerek insanları aldatması için ve onları kandırıp din değiştirmeye çağırması hiç ahlakı değildir . Her ne kadar bizim için Avrupa ve ABD hristyan gibi olsada , günümüzde hepsi hristyan değildir .hristyan kültürüyle iç içe yaşayan ama hristyanlığa ilgisiz kalan batılılar kalmıştır. Misyonerlerin aslında amacı sadece Müslümanları hristyanlaştırmak hedefleridir bunu anlıyoruz .
  • 265 syf.
    ·Beğendi·6/10
    “İki Darbe Arasında” kitabını okumaya başladığımda kapağından mıdır, isminden midir bilmem ama sanki biraz sıkıcı olacak ve okumak için kendimi zorlayacakmışım gibi hissetmiştim. Son zamanlarda okuduğum politika kitapları biraz az akan, okumak için çaba sarfettiğim kitaplardı. Gerçi bu kitabı tam olarak politika sınıfına sokmak yanlış olur. İçinde dönemin politikasından çokça bahsediyor olsa da kitap aslında bir anı kitabı. .
    80 darbesi sonrasında üniversitede öğretim üyesi olarak çalışırken kadrosuzluktan dolayi bir türlü istediği pozisyona gelemeyen İskender Pala’nın askeriyeye girişine ve emekliliğine aylar kala askeriye ile ilişiğinin kesilmesine kadar geçen sürece tanık oluyoruz. 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat öncesindeki dönemi kendi tecrübeleriyle anlatıyor yazar. Askeriyede dindar olmanın kabul edilemez olduğu bir dönemde iş bilgisi ve işine olan sadakati ile ayakta kalmaya çalışmış. Ancak bu özellikleri bile kendisini kurtarmaya yetmemiş ve belli çevreler askerlikle ilişiğinin kesilmesini sağlamış. .
    Anı kitapları ile ilgili yorum yapmak bana hep biraz garip gelmiştir. Sonuçta kişi kendi anılarını kendi bakış açısı ile anlatır. Yazar ne hissettiyse onu yazar ve noktayı koyar. .
    Ancak İskender Pala kitabının bir bölümünde okuyucuyu kendi yerine geçmeye davet etmiş. Ben de bundan güç alarak yazıyorum: Haksızlık hiçbir koşulda kabul edilebilir bir şey değildir. Ama ben kendime askeriyeye uygun olup olmadığımı sorardım. Pala, o dönemde orduda hiç tanıdığının olmadığından ve ordu ile ilgili pek bilgisi bulunmadığından bahsetmiş. Ama ordunun din ile olan mesafesi her zaman aşikar olmuştur, pek gizli saklı tutulmamıştır. Buna rağmen girmesi ya üniversitedeki kadro sorunundan kaynaklanan çaresizliğinden ya da bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğine olan inancından kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Ancak, orduda çalışmaya başladıktan ve durumu gördükten sonra hiç geri adım atmaması bana ilginç geldi. Sonuçta bir aileniz varsa bazen bazı şeyleri kuralına uygun olarak oynamak gerekebiliyor.

    Bu dediğim kesinlikle inandıklarınızdan taviz vermek olarak algılanmamalı. Ama eğer birilerinin sizin açıklarınızı bulmaya çalıştığını bildiğiniz halde bildiğinizi okumaya devam ediyorsanız bu bana biraz aileye yapılan haksızlık gibi geliyor.
    İskender Pala’nın sırf inançlarından dolayı dışlanmasından sonra günümüzde de görece daha az inançlı kesimin aynı baskıcı görüş altımda eziliyor olması çok ironik değil mi?! Başta da dediğin gibi: Haksızlık her halükarda haksızlıktır, kime ve hangi görüşe karşı yapıldığının bir önemi yoktur...
  • Hz. İbrahim (a.s.) kimdir? Peygamberlerin atası, Halilullah; Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatı ve mucizeleri...

    Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatındaki önemli hadiseler...

    HZ. İBRAHİM (A.S.) NEREDE DOĞDU?
    Irak’ın kuzeyindeki Keldanîlerin yaşadığı “Ur” şehrinde doğar Hazret-i İbrahim... Ateşe atıldıktan sonra, doğduğu, yaşadığı yerleri terk ederek Harran’a gelir. O’nun kadar uzun yolculuklar yapan bir Peygamber daha yok gibidir. Allâh’ın dînini tebliğ etmek için, daha çok kişiye hakkı, hakikati anlatmak içindir bütün gayreti… Zevcesi Sâre ile kardeşinin oğlu Lût ve onun zevcesini yanına alarak bu kez Filistin’in yolunu tutar.[1]

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) ŞEHRİ

    Filistin’de kuraklık artınca Mısır’a göç ederler. Mısır hükümdarının hediye ettiği câriye Hacer, İbrahim’in (a.s.) ikinci zevcesidir. Kuraklık düzelir düzelmez tekrar Filistin’e dönerler. Yeğeni Hazret-i Lût’u (a.s.) Ürdün’e yerleştirir. Allâh’ın dînini orada tebliğ edecektir o da...[2] Hazret-i İbrahim’in medfun olduğu şehir de Filistin’de bulunan “el-Halil” şehridir.

    İBRAHİM PEYGAMBERİN OĞLU
    Çocukları çok sevdiği hâlde, Cenâb-ı Hak, ona gençliğinde değil, yaşlılık demlerinde evlât lûtfetmiştir. İlk olarak İsmail (a.s.) ile gözü-gönlü şenlenir. Evlat hasreti dindi artık, derken Cenâb-ı Hakk’ın imtihanı tecellî eder. Hacer ve oğlu İsmail’i, Mekke’ye götürüp bırakacaktır. Onlar için kalacak bir yer, günlük yetecek kadar gıda ve su temin edemeyecektir. Onları bıraktıktan sonra beraberlerinde kalmayacak, hemen geri dönecektir. Görünüşte bir kocanın, âilesine yapabileceği en büyük zulüm gibi görünen bu hâdise, Allâh’ın emri olduğundan, içinde nice hikmetleri barındırmaktadır.

    Sırlarla doludur bu yolculuk… Sırlarla doludur yaşananlar… Yaşlı bir adam, bir kadın ve küçük bir çocuk, yaya olarak, çöllerle kaplı, yüzlerce kilometrelik mesafeyi aşarak, Arabistan çölünün ortasında Kâbe’nin temellerinin bulunduğu tümseği bulacak ve bunu suyun ve yemeğin bulunmadığı, her biri birbirine benzeyen çölleri geçerek yapacaktır… Tek başına aynı şartlarda yüzlerce kilometrelik mesafeyi, belki de aç-susuz dönmesi ile bitecek bu yolculuk, sebepler âleminde mâkul bir şekilde açıklanacak şeylerden değildir. Allah Teâlâ tarafından Kâbe’nin yeri, İbrahim’e (a.s.) gösterilmiştir.[3] Belli ki ateş nasıl yakmamışsa Hazret-i İbrahim’i, çöller de gülistan olmuş, yolculuk olması gereken şekilde değil, Allâh’ın kudreti ile eşyanın hâli değişerek gerçekleşmiştir.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) MUCİZELERİ
    İbn-i Abbas (r.a.) bu hadiseyi tafsîlatlı olarak Peygamber Efendimiz’den rivayet eder.

    “İbrahim (a.s.) beraberinde İsmâil (a.s.) ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu hâlde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. İbrahim (a.s.) kadını Beyt’in yanında «Devha» denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Kâbe’nin yukarı tarafında Zemzem’in tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke’de kimse yaşamıyordu; bir damla su yoktu, zirâî hiçbir ürün yoktu. Hazret-i İbrahim (a.s.), yanlarına içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tulum bıraktı.”

    Allah Teâlâ tarafından onları bırakıp hemen geri dönmesi emredildiği için hiç oyalanmadan ve vedalaşmadan arkasını dönüp oradan uzaklaşır Hazret-i İbrahim... Emre itaat edip, imtihanı kaybetmemek için tek bir kelime etmeden çok sevdiklerinden ayrılır.

    “Acaba burada vahşî bir hayvan onları parçalar mı? Açlıktan ölürler mi? Susuzluktan helâk olurlar mı? Kimseler gelmezse hayatlarını nasıl devam ettirirler?” gibi Allâh’ın takdîr-i ilâhîsinde olan işler hakkında hiçbir tereddüt, korku, endişe, vesvese, sû-i zan ve vehme kapılmamıştır. “Tevekkül, deveyi ağaca bağlandıktan sonra Allâh’a dayanmak…” diye tabir edilirken burada deve bağlamak kabîlinden hiçbir şey yapılmamıştır. Bütün tedbir, bu kadar bilinmezin içinde çok az bir hurma dağarcığı ve çok az bir sudur.

    Hadîs-i şerîf devam eder:

    “İsmail’in annesi, İbrahim’in peşine düştü, ona Keda’da yetişti.

    «-Ey İbrahim, bizi burada hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?» diye seslendi.”

    Belli ki yol boyu “Nereye gidiyoruz? Neden gidiyoruz? Sonra ne olacak? Sen bizimle kalacak mısın? Biz orada ne yiyip ne içeceğiz?” vb. konular hiç konuşulmadan büyük bir sessizlik içinde yolculuk yapılmıştır. Geçmişte köle olmanın verdiği bir özellik olsa gerek ki, köleler efendilerine “Neden?” sorusunu, “Niçin?” sorusunu soramaz, hesap sorup hak arayamazlar. Şimdi ise ömrü kölelikle geçen Hazret-i Hacer’in yaşlı kocasının peşinden koşarak bu soruları sorması, mutlaka kendisi için değil, küçük yavrusunun hayatının tehlikeye girmemesi içindir. Hazret-i Hacer:

    “-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” sorusunu birkaç kez tekrarladı. Hazret-i İbrahim dönüp cevap dahî vermedi. Çaresiz kadın en son:

    “-Bunu yapmanı sana Allah mı emretti?” diyebildi. İbrahim (a.s.) yine dönmeden:

    “-Evet.” diye cevap verdi.

    İnsanoğlunun zaafları vardır; seven bir kalp taşıyan, duyguları olan, hele de merhameti ile, yumuşak gönüllülüğü ile Kur’ân’da övülen bir babanın; eşini, küçücük çocuğu ile yapayalnız bırakıp arkasına bakmadan gitmesi, eşine cevap vermemesi, ona dönmemesi, eşi ile göz göze geldiği zaman, onun gözlerindeki hüznü, sitemi, çaresizliği, bizi bırakma yalvarışını görürse galeyâna gelecek olan merhamet ve muhabbet duygularının îmânını zedelememesi içindi. Emri veren Allah ise, his, duygu, şahsî görüş devreye sokulmadan sadece, “İşittik ve itaat ettik.” demektir, kulluk…

    Durum, Hazret-i İbrahim (a.s.) için böyle iken, aldığı cevap ile Hazret-i Hacer de sükûnete erer. Dileyen gitsin, dileyen kalsın, herkese selâm olsun; değil mi ki sahibimiz Allah’tır, ne gam vardır, ne keder… Selâmet, Rabbimizin yardımı ile kimseye ihtiyacımız olmadan bizimdir.

    Bunun üzerine Hazret-i Hacer:

    “-Öyleyse Rabbimiz muhâfızımızdır, bizi burada perişan etmez.” dedi ve geri döndü.

    İbrahim (a.s.) yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri, Seniyye Tepesi’ne gelince Beyt’e yöneldi, ellerini kaldırıp şu duâları yaptı:

    “Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Senin Beyt-i Harem’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanların bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver. Umulur ki, bu nîmetlere şükrederler.” (İbrahim, 37)

    “-Vay başıma neler geldi?!” diye ağlayıp sızlamaktan, kendimize, evlâdımıza acıyıp durmaktan daha iyisi, ellerimizi açıp duâ etmektir. Çünkü duâ, çözüm odaklıdır, isyan ile yardımı geciktirmeden, teslîmiyet ile Rahmânî yardım kapısının açılmasının yegâne yoludur.

    Abdullah bin Abbas (r.a.) hadis rivâyetine devam eder:

    “Kaptaki su bitti, kadın da, çocuk da çok susadılar; süt de kesildi. Çocuk susuzluktan ıstırap çekiyordu, dudakları kurumuştu. Bu hâle dayanamayan Hazret-i Hacer, koşmaya başladı.”

    Gecenin karanlığında, soğuk, korunaksız, insansız, sessiz geçen vakitler; gündüz ise aç, susuz, sıcaktan kavrularak yine insansız geçmektedir. Hiçbir insanın kaldıramayacağı bu kadar olumsuzluğun karşısında, pes etmeden sebebine yapışıp Rabbinden yardım isteyen, oturup kara kara düşünüp vesveselere gark olarak rûhî hasar görmektense, koşarak rûhunu canlı tutan bir kadın…

    Safâ’dan Merve’ye, Merve’den Safâ’ya koşarak etrafı gözetleyerek, insan bulabilir miyim, su bulabilir miyim çırpınışında… Yedinci koşturma, Merve Tepesi’nde bitiyor. Soluksuz, ara vermeden… Buralar daha bir destansı… Bütün bu koşturmacalar:

    “-Su göremesem de ümidimi aslâ kaybetmiyorum, ben bulmak için koşuyorsam, Sen de vermek için koşuyorsundur!..” îmânının tezahürü olsa gerek ki, yedinci koşuşun sonunda murâdı hâsıl oldu.

    ZEMZEM’İN HİKAYESİ
    İbn-i Abbas rivâyetine devam eder:

    “Merve Tepesi’nde bir ses işitti ve kulak verdi. Bir yandan da:

    «-Sen sesini işittirdin, yardımın varsa geciktirme!..» diyordu.

    Zemzem’in yerinde Cebrâil tecellî etti.

    «-Sen kimsin?» dedi Hacer’e…

    «-İbrahim’in oğlunun annesi Hacer’im.» dedi.

    «-İbrahim sizi kime emanet etmiş?» diye sordu. O da:

    «-Allah Teâlâ’ya.» diye cevap verdi.

    «-Her ihtiyacınızı görecek Zât’a emanet etmiş.» buyuran Cebrâil’in (a.s.) cümleleri ile biten bu konuşmanın sonunda çocuğun bulunduğu yerden su çıkmaya başlamıştı.

    Koşarak gelen Hazret-i Hacer, bir yandan kabını su ile doldururken bir yandan da suyun etrafını çeviriyordu. Akar hâlde bıraksa idi, belki de Zemzem bir akarsu olacaktı. Kuyu içinde kalmayacaktı. Her şeyin en güzelini bilen Allah, en hayırlısını seçti.

    Melek, kadına:

    «-Zâyî ve helâk oluruz diye korkmayın. Burada Allâh’ın bir Beyt’i olacak. Onu, şu çocuk ve babası binâ edecek. Allah Teâlâ o işin sahiplerini zâyî etmez.» dedi ve ayrıldı.”

    Gönle verilen bu büyük tesellî, Cebrâil (a.s.) tarafından ve Allah Teâlâ’nın emri ile verilmişti. Şunu iyi bilelim ki; oturduğumuz yerde ağlayıp “Tüh!..” demenin hiçbir mânâsı yok! Yedi kez tepelerden aşalım, bir gayret edelim hele; görelim, yardım nasıl gelecek...

    SU HAKKI
    Kedâ yolundan gelen Cürhümlüler, Mekke’nin aşağısında konaklayınca gökte uçan kuşları fark ettiler. Su olmayan vâdide kuşların olması oldukça garipti, bakmaya karar verdiler. Hazret-i Hacer ve oğlunu, Zemzem’in başında buldular. “Su hakkı”nın hiçbir zaman kendilerine ait olmayacağına dair söz verdikten sonra konaklamalarına Hazret-i Hacer izin verdi. “Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif, İsmail’in annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler.”[4]

    Belli ki Hazret-i Hacer, dünyada her ne kadar köle olsa da, Kâbe’nin inşası ve etrafında bir şehrin kurulmasında önderlik etmesi için Rahmân’ın özel seçtiği, akıl sahibi, irfan ehli bir kadındı. Bir şeyi Allâh’ın emri ile yapmak ile nefsimize uyarak yapmak arasında dağlar kadar fark var. Allâh’ın emrine îtibar ediliyorsa, ilâhî nusret; peşinden rahmet, kendiliğinden gelir.

    “-Yap!” diyen Allah, yardımını da gönderir… Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail, bugün Kâbe’nin “Hatim” kısmında medfun olup, bütün mü’minlerin kalbinde, onlara dâir vefâ dolu bir sevgi mevcuttur. Sevdiğini sevdiren Allah, onları kıyamete dek bizlere sevdirmiş, hayatları boyunca da yardımsız ve ikramsız bırakmamıştır.

    Hazret-i İbrahim muhatap olduğu bu ağır imtihanları kazanmak sûretiyle bütün insanların önderi kılınıp, “Peygamberlerin atası” kabul edilmiştir.[5] Biz de o kıymetli âileye vefâmızı, Peygamber Efendimiz’in öğrettiği salavâtlara namazlarımızda ve günlük hayatımızda devam ederek göstermeye çalışıyoruz.

    “Allâh’ım! İbrahim ve âilesine salât ettiğin gibi, Muhammed ve âilesine salât et. İbrahim ve âilesini bereketli (mübarek) kıldığın gibi, Muhammed ve âilesini de mübarek kıl. Sen Hamîd’sin, Mecîd’sin.”

    İbrahim Sûresi’nin 37. âyet-i kerîmesinde, rûhuma derinden tesir eden en esrarlı kısmı, bu beldeye âilesini yerleştirme sebebi olarak Hazret-i İbrahim’in söylediği:

    “…Namazı dosdoğru kılmaları için…” kısmıdır.

    Oruç için sağlık; zekât için mal; hac için hem sağlık, hem mal gerekirken, bu ibadetleri gücü-kudreti yerinde olanlar yapabilirken, namaz, dünyanın doğusundan batısına bütün insanların, hastası-sağlıklısı, yaşlısı-genci, zengini-fakiri, çoluğu-çocuğu ile edâ ettiği bir ibadettir.

    Her saniye, birbirine eşit ve aynı îtibar içindeki kulların, Allâh’ın belirlediği yöne yönelerek secde etmeleri, meleklerin gıpta ettiği destansı bir hâdisedir. Hacda ve umrede en pahalı, Kâbe’ye en yakın otellerde ikamet edenler, iş Kâbe’de namaz kılmaya gelince, buldukları yerde namaza dururlar. Bir de bakmışsın yanlarında en fakir, en gelişmemiş ülkeden gelen, belki medenî dahî olmayan bir kişi, saf tutmuş.

    Kâbe’nin temellerinin mevcut olup da binasının olmadığı bir beldeye ilk olarak Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in (a.s.) yerleştirilmesi, çok önemli idi. Dinden diyanetten habersiz birisi oraya yerleşip dinin temel unsurlarının orada inşasına izin vermez, kendi kendine hak iddia edebilirdi:

    “-Hey, bizim topraklarımızda siz ne yapıyorsunuz öyle? Kim dedi size orayı inşa edin diye!..” gibi sözlü tâcize dahî uğramadan İslâm’ın kıblesinin inşası ve onunla birlikte insanlığın ihyâsı için Mekke şehri, iki mâsumun etrafında kuruldu. Zemzem de onları himayesinde idi. Ve böylesi bir konumda bulunan Hazret-i İsmail’in ileride insanları Allâh’ın dinine dâveti daha kolay ve tesirli olacaktı.

    Bu karar, görünüşte biraz zâlimce gelse de bütün insanlık için Rahmânî bir karardı. Eğer Beyt’in bulunduğu yerlerde birileri hak iddia edecekse, bu, ancak takvâ sahibi, îman ve teslîmiyette zirve olmuş kullar tarafından edilmelidir ki, buna en yakışanı teslîmiyet, tevekkül ve rızâ sultanı Hazret-i Hacer (a.s.) ve onun oğlu olmalıdır. Böylesi temiz insanları sevenler de temiz insanlar olacağı için Hazret-i İbrahim’in mübârek duâsı, zamanı ve zemini oluştukça gerçekleşecekti.

    İMTİHANLARIN EN BÜYÜĞÜ
    Zaman yine zor zamanlardı. Bu kez Hazret-i İbrahim (a.s.) imtihanın en büyüğü ile karşı karşıya idi. “Bana sâlihlerden bir çocuk bağışla!” diye duâ eden Hazret-i İbrahim’e (a.s.) [6], uysal, halîm-selîm, babasına son derece itaatkâr Hazret-i İsmail (a.s.) müjdelenmişti.[7]

    Bir babanın sahip olabileceği en derin sevgi ile oğluna bağlı olan Hazret-i İbrahim’in (a.s.), belki de hayatta en sevdiği varlık İsmail (a.s.) idi. O çocuk kendisine verilmişti, şimdi ise kurban etmesi isteniyordu.[8]

    Durumu oğluna anlatınca İsmail (a.s.) geçmişte annesinin söylediği sözü söylüyor:

    “-Emredildiğin her ne ise onu yap, beni sabredenlerden bulacaksın!.”[9] diyordu.

    Hâdise, ana-baba ve evlâdın tam teslîmiyeti ile neticeleniyor ve bu büyük imtihanın nihayetinde bir koç kurban ediliyordu.[10]

    Hac esnasında Mina’da “şeytan taşlama” ibadeti ile biz de, Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hazret-i Hacer’in (a.s.) şeytanı taşladıkları yerlerde, şeytanı sembolik taşlayarak Allah Teâlâ’ya gerçek mânâda teslim miyiz, onu sorguluyor, onlar gibi şeytanı alt edebilmek için duâ ediyoruz.

    KABE’NİN İNŞASI
    İbn-i Abbâs’ın (r.a.) rivâyetine devam ettiği o uzun hadîs-i şerîfte, bu kez Kâbe’nin inşâsı anlatılır:

    “Bir müddet sonra İbrahim, yine Hacer ile İsmail’in yanına geldi. İsmail, Zemzem’in yanında Devha ağacının altında kendisine ok yapıyordu. Babasını görünce ayağa kalkıp onu karşıladı. İbrahim, Allâh’ın kendisine büyük bir iş emrettiğini o işte kendisine yardımcı olup olamayacağını İsmail’e sordu. Yine büyük bir teslîmiyetle cevap geldi.

    «-Emredileni yapmanda sana gücüm yettiği kadar yardım edeceğim.»[11]

    İsmail taş getiriyor, babası da Kâbe’nin duvarlarını yükseltiyordu. Binanın boyu yükselince İsmail babasının rahat çalışması için, bugün «Makâm-ı İbrahim» ismi verilen taşı getirdi.”

    Evlâdın babasına merhametinin, babanın Rabbine itaatinin sembolü idi o taş... Hele ki günümüzde, yaşlı bir babayı, yeni ergen bir erkek çocuğu elinde oynatmaya pek meyyalken, Hazret-i İsmail (a.s.) söz konusu olunca, durumun hiç de öyle olmadığını, bu taş ile anlıyoruz. Evvelâ Allâh’a, sonra babaya itaat, hürmet, edep, hayânın sembolüdür o taş… Baba ile oğulun, nezih dostluğunun işaretidir. Ebeveyne saygının göstergesidir. Evlâda hayır duânın edildiği yerdir. O taş, basit bir taş olmadığı için, ona yüklenen mânâlar çok yüce olduğu için, o taşın yanında, yani “Makâm-ı İbrahim’de namaz yeri edinmeleri” insanlara emredilmiştir.[12]

    Kâbe’nin temelleri yükseldikçe baba-oğul hep şu sözü tekrarlıyorlardı:

    “-Rabbimiz, bizden kabul buyur!.”

    Her bir taşı, iki büyük peygamberin duâsı ile yerine konan Kâbe, bu duâların bereketi ve Rahmân’ın lütfu ile İslâm Âlemi’nin kıblesi, günahlar ile kirlenen müslümanların tertemiz edilip gönderildiği mübarek mekân olmuştur. Arz’ın ve semânın kalbi olan Kâbe’nin, mü’minlerce aşk ile arzu edilmesi, sevilmesi, ulaşılamayınca gözyaşı dökülmesinde, inşâ edenlerin kalb-i selîm sahibi peygamberler[13] olmasının tesiri büyüktür.

    Haccın insanlara îlan edilmesi emredilmiş[14]; Hazret-i İbrahim, Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in (a.s.) hayatının en önemli dönemlerinin anlatıldığı sembollerle örülmüş hac ibadeti oluşturulmuştur. Hac ibadetini yerine getirirken, bu üç büyük insanın yaşadıkları imtihanı, sanki biz de yaşıyormuş ve kazanma mücadelesi veriyormuşuz gibi, onların imtihan oldukları her yerde onların hâlleri ile hâllenerek, aynîleşmeye çalışıyoruz. Böylece:

    “-Biz de itaat ediyoruz, biz de Sana teslim oluyoruz, biz de Sana güveniyoruz! Yâ Rabbi, Sen de bizi affet ve onlardaki kıymetli îmânı bizlere de nasip et.” diyoruz hem hâl, hem de kâl dili ile…

    Allâh’ın emrine itaat için üç mübarek insanın Mekke’ye doğru yaptıkları yolculuk, kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadar yapılması gereken, genelde hacılarımızın kurban bayramının dört gününde edâ etmeye çalıştıkları farz ibadet olan “Ziyaret tavafı” ile bedenen ve rûhen yaşanmaktadır.

    Mina’daki cemrelerin taşlanması işi bitip Mekke’ye dönüldükten sonra, memlekete gitmeden, son vazife şeklinde vâcip bir ibadet olarak yapılan “Vedâ tavafı” da Hazret-i İbrahim’in (a.s.) Mekke’den, Filistin’e dönüş yolculuğunun sembolüdür. Çok zordur hacılar için Kâbe’ye veda etmek... Gözyaşları içinde:

    “-Bekle beni Kâbe’m, inşâallâh sana tekrar kavuşurum.” diye temennîlerde bulunup duâlar etmek…

    ALLAH’A EN GÜZEL KUL NASIL OLUNUR?
    Arafat’tan Müzdelife’ye, Mina’da şeytan taşlamaktan son tavafa kadar samimi bir teslîmiyet ile; “Allâh’a en güzel kul nasıl olunur?” sorusunun cevaplarıdır haccın menâsikleri…

    HACCIN ÖZETLERİ
    Haccın özeti; teslîmiyet, nusret ve rahmettir. Teslim olan kula yardım gelir, onunla da kalmaz en büyük ikramlar, rahmet, yağmur gibi üstlerine yağar.

    Kâbe’nin inşası bittikten sonra, baba-oğulun ettikleri duâyı, Cenâb-ı Hak da beğenmiş, bizlere de öğrenip o duâyı edelim diye Kur’ân-ı Kerim’inde zikretmiştir:

    “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir ümmet çıkar. Bize ibadet yerlerini ve usûllerini göster. Tevbemizi kabul et. Çünkü Sen tevbeleri çokça kabul edensin ve çok merhametli olansın.” (el-Bakara, 128)

    Dipnotlar:

    [1] Bkz: el-Enbiya 70-71.

    [2] Bkz: Dr. Şevki Ebu Halil, “Kur’ân Atlası; Yerler, Kavimler, Peygamberler” .

    [3] Bkz: el-Hac, 26.

    [4] Buhârî, Enbiyâ, 8.

    [5] Bkz: el-Bakara, 124.

    [6] Bkz: es-Sâffât, 100.

    [7] Bkz: es-Sâffât, 101.

    [8] Bkz: es-Sâffât, 103.

    [9] Bkz: es-Sâffât, 103.

    [10] Bkz: es-Sâffât, 100-112.

    [11] Buhârî, Enbiyâ, 8.

    [12] Bkz: el-Bakara, 125.

    [13] Bkz: es-Sâffât, 84.

    [14] Bkz: el-Hac, 25-29.

    Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 163
  • 160 syf.
    ·1 günde·5/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Merak edip almıştım, yazarı da merak etmiştim(kulaktan duyma bilgi yetmiyor.) Gayet kısa ve akıcı, bir günde oturup bitirilecek bir kitap. Feminist olan yazar kadın ve erkek ilişkileri üzerine yazdığı (sanırım) gazete yazılarının (bu benim tahminim,çünkü kitapta bir bilgi verilmiyordu.) bir derlemesini yaparak kitap haline getirmiş. Deneme tarzında olan kitapta her yazının sonunda tarih var. Genelde seksenli yıllarda yazılmış yazılar ama doksanlı yılların başında da yazılanlar var. Kitabın değişen bir şey yok adından anlaşılacağı üzere yıllardır değişen bir şey yok. Ben yine de okurken bazı şeylerin değiştiğini düşündüm. Mesela kadınların çalışması gerektiğini savunuyor yazar, günümüzde kadınlar o zamanlara göre bayağı aktif bir şekilde iş hayatında. Ama çalışan kadının hala ev işlerinden sorumlu olması ne yazık ki hala devam eden bir sorun, ben çevreme baktığımda bunun da eşitlenmeye başladığını görüyorum. (Maalesef hala büyük bir sorun olarak bunu yaşayan kadınlar çokça var.) En azından benim çevremde ev işleri ortak yapılıyor ki doğru olan da bu zaten. Evliliğin mutluluk olmadığını çokça vurgulamış yazar, evlilik eşittir mutluluk değildir ama yapılan psikolojik araştırmalarda mutluluk, memnuniyet seviyeleri evli olanlarda daha yüksek çıkıyor. Bilime her zaman daha çok güvenirim. Yazara katıldığım noktalar da oldu, abarttığını düşündüğüm noktalar da...
    Feminist değilim ama genelde feminist olarak bilinirdim. Halbuki ben yazar gibi kadın erkek eşitliğini savunmuyorum, tabiatları farklı iki insanın eşit olmayacağını düşünüyorum. Pek çok yönden kadın ve erkek farklı, eşit demeyi aklım almıyor. Sadece kadınların daha güçlü olduğunu biliyorum, erkekler fiziken daha güçlü olabilir fakat kadınların sorumlulukları, dayanıklılıkları daha fazla geliyor bana. Yani kadın erkek eşit değil ama kadın daha güçlü bence ve daha değerli.
    Kitaptan edebi bir beklentiniz olmasın, bir kahveyle birkaç çayla bitecek nitelikte sade bir dili var. Eğer kaba bir eşiniz varsa kitabı okuduktan sonra eşinize karşı kızgınlık hissedebilirsiniz, (kaba olmasa bile hissedebilirsiniz:) Aslında genelde bilindik tartışmalar, aşina olduğumuz konular (hatta bir kısmını ezberledik) ilginizi çekiyorsa okuyabilirsiniz. Şahsen yazarın başka kitabını okumayı düşünmüyorum. Keyifli okumalar.
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler
  • Yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de büyük bir eğlence, iletişim ve eğitim kaynağı olan internetin kullanımı ve erişimi son yıllarda ülkemizde hızla yaygınlaşmaktadır.
    İnternet, dünyayı keşfetme, öğrenme açısından mükemmel bir ortamdır.
    Bunun dışında ciddi durumlar da mevcuttur.
    Bireyler sosyal medya aracılığı ile tanışarak Sevgili, arkadaş, hatta evlenen insanların ciddi bir bölümü karşısındakilere maalesef, olduklarından çok daha farklı bir izlenim vererek onları aldatıyorlar. (Kandırmak)
    Sosyal medya aracılığı ile tanıştığı kimselerle, eşini aldatan insanların sayısı da maalesef az değil.
    Bu durum aile kurumunun dibine dinamit düşürüyor. Dinamit bile az ölümlerin kayıpların nedeni diye düşünüyorum..
    Bu durum büyük yıkımlara neden olabiliyor. Evli bir adamla, evli bir kadının sosyal medya aracılığı ile tanışarak eşlerini aldatmaları, ailenin de mahvına neden oluyor.

    Aldatmak isteyen sosyal medya olmadan da aldatabilir diye düşünebilirsiniz.
    Evet öyledir fakat, sosyal medya insanların kimliklerini gizlemeleri için daha kolay bir mecra olduğu için, bu tip gayri ahlaki girişimler sosyal medyada çok daha fazla görülüyor ve çok daha kolay.

    Bu da ileride kavgalara, tartışmalara, geçimsizliklere ve nihayetinde boşanmalara neden oluyor.
    Hele bir de ortada çocuklar varsa, dram üstüne dram olarak toplumsal bir yaraya dönüşüveriyor.

    internet kullanımının çocuklar için yarattığı riskler de mutlaka akılda tutulmalıdır.
    Şiddet ve cinsellik içeren, yasal olmayan sitelere kolay erişim, tehlikeli insanlarla iletişim, oyunlara aşırı bağımlılık başta gelen riskler arasındadır.
    Uyuşturucu ve terör gibi yasal olmayan yollara destek arayanlar interneti propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Yapılan araştırmalar birçok çocuğun internette kandırıldığını ve istismarla karşılaştığını belirtiyor.

    Sosyal ağlarda bazen kontrol elden kaçırıp, son derece özel bilgiler de paylaşılıyor; örneğin kişinin ailesine, aile bireylerine ait fotoğraflar, yaşadıkları mekânlar, gidilen yerler, iş bilgileri gibi oldukça önemli ve özel bilgilerin paylaşılıyor olması aslında ciddi tehlikeler de içeriyor. Zira bu bilgiler silinse de kaybolmuyor, büyük bir veri bankasında depolanıyor. Yakın gelecekte nasıl karşımıza çıkacağını bu günden bilemiyoruz.

    Tüm bunların dışında özellikle aileleri tehdit eden tarafı, ilişkileri bozmasıdır.
    Eşlerin birlikte zaman geçirmekten çok, bilgisayar başında ve bu tür paylaşım sitelerinde dolaşmaları, kendilerine yeni arkadaşlıklar edinmeleri var olan ilişkinin yıpranmasına ve bazen başka arayışlara yönelmelerine neden olabiliyor.
    Hatta bu yönde aldatma vakaları nedeniyle biten birçok evliliğin olduğunu, son derece olumsuz olaylarla basına yansıyan haberlerden de görmek mümkün. (Cinayetler)

    Ayrıca zarar vermek amacıyla birilerine ulaşmak isteyen insanlar da sosyal paylaşım ağlarını kullanıyorlar.
    Sosyal paylaşım siteleriyle çocukların doğru zamanda tanışması önemlidir.! Sosyal ağlarda aktif olmak çocuklarda bazı özelliklerin gelişmesine ve zayıflamasına yol açabilir. Bu konuda bilinmesi gerekenlerden biri ise, çocukların ilkokula başlama yaşı gelmeden internetle tanışmamasıdır.
    Ancak son zamanlarda henüz okula başlamamış, okuma yazmayı öğrenmemiş çocukların internette gezindiklerini ve sanal oyunlara yöneldiklerini görüyoruz.
    Son derece masumane meraklarla uygun olmayan sitelere girip, uygunsuz eylemlerle muhatap olabilirler.
    Çocuğa yönelik suç şebekelerinin ağlarına düşürdükleri çocukları sosyal paylaşım siteleri ve internet üzerinden bulduklarını biliyoruz. Öncelikle bu durum çocukları ciddi tehlikelere açık hale getiriyor.
    Sosyal ağlarla çok erken tanışan çocuklar, sadece bir ekran ve bir klavye aracılığıyla dünyanın pek çok yerinden yaşları kendisinden çok büyük insanlarla iletişim kurabiliyor ve hatta çocuklar karşılarındaki kişinin bir yetişkin olduğunu bilmiyorlar.
    Buna ek olarak çocuklar yine olanca saflıklarıyla aileleriyle ilgili önemli bilgileri de paylaşarak büyük tehlikelere yol açıyorlar.
    Sosyal ağlarla erken yaşta tanışan çocuklar hem psikolojik hem de fiziksel anlamda bazı gelişim gerilikleri gösterebiliyorlar. Öncelikle koşup oynayacağı, enerjisini harcaması gereken zamanları bilgisayar başında geçirmek, hareketsiz kalmak var olan enerjilerini harcayamadıkları için ya aşırı bir hareketliliğe yol açıyor ya da çocuklar daha az hareket eden, sessiz, içe kapalı ve durgun çocuklar oluyorlar.

    Özellikle çocuk ve gençler olmak üzere herkesin sosyal medyayı paylaşırken dikkat etmesi gereken bazı noktalar var. Peki nelerdir dersek;
    Çocukların erken yaşlarda internetle ve bilgisayarla tanışması engellenmelidir. Bu konuda en önemli faktör anne baba tutumlarıdır.
    Anne babalar çocuklarıyla geçirdikleri süreye ve bu sürede neler yapacaklarına baştan çok doğru karar vermeliler. Örneğin; Kimlerle görüşüyor, arkadaşı kimler, okul ve öğretmen ilişkileri nasıl, okul başarısı nasıl, hedefleri, planları nedir, ilgisi ve eğilimi ne yönde gibi sorularımızın karşılığını çocuklarla birlikte olabildiğince çok zaman geçirerek öğrenmek mümkündür.

    Çocukların ve gençlerin çok hızlı büyüdüklerini, onların sürekli olarak değişen ve gelişen varlıklar olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu hızlı değişim ve gelişim içinde çocuklarımızı yeterince tanıma fırsatı bulduğumuzu söyleyemeyiz. O nedenle bilgisayar başında daha az geçirilen zamanlar, birlikte daha çok geçirilen zamanlar olarak düşünülmelidir.

    Gençler açısından durum biraz daha farklı, onları sosyal ağlardan uzak tutmak neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Buna rağmen çocuklar internetle ilk tanıştıklarında anne ve babalarıyla kurdukları doğru iletişim sayesinde nasıl bir kullanıcı olacakları konusunda bilinçlendirilirse, olası pek çok tehlikeden uzak, kalabilirler.
    Tanımadıkları insanlarla iletişime geçmemeleri konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir. Kaldı ki günümüzde tanıdığımızı sandığımız kişiler bile risk olabilir.
    Sonuç olarak internet ve sosyal ağlar vasıtasıyla tanıdığımız her insan yanlış insan olabilir, her bilgi yanlış bilgi olabilir. Bu durumu gençlere ve çocuklara çok iyi anlatilması lazım.
    Dolayısıyla burada en önemli görev anne babalara düşüyor. ( Geleçeğe Hayırlı evlatlar yetiştirmenin asıl çatısı Ailedir)

    Sosyal paylaşım ağlarının zararları olduğu gibi yararları da olduğu bir gerçek. Buradaki en önemli nokta ne amaçla ve nasıl kullanıldığıdır.
    Sosyal ağlarda yer alan Bireyler, bu yolla kendilerini daha kolay ifade edebildiklerini, olaylara bakış açılarının değiştiğini ve zenginleştiğini, kişilik gelişimlerini desteklediğini, özgüvenlerinin ve iletişim becerilerinin arttığını, streslerinin azaldığını, sosyal ilişkilerinin geliştiğini, istedikleri bilgiye çok hızlı ve kısa yoldan ulaşabildikleri için kullanımı çokca olumludur.

    İnsan psikolojisinin temelinde yer alan duygunun kabul ve onay görme, beğenilme ihtiyacı olduğunu dikkate aldığımızda hiçbir platformda kendisine ait bilgiye ulaşamadığımız bir insandan söz ediyorsak ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var.
    Ancak olayın bir başka boyutunda ise kendisine ait bilgileri başkalarıyla paylaşmak istemediği için, ya da burada geçirilen zamanı boşa geçmiş zaman olarak düşündüğü için sosyal paylaşım ağlarında yer almayan insanlar olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. (Bunlar Zeki insanlar)

    Her iki halde de emin olmadan kişiler hakkında doğrudan olumsuz ya da olumlu yargıya varmak doğru olmaz.
    Zaten art niyetli insanlar, Sosyal ağlar olmadan da başka yollardan gerekli bilgilere ulaşılabilir.
    Vesselam Gelelim zararlarına:
    Yanlış ve veya Zararlı Bilgiye Erişim;
    Siber Zorbalık,
    Sanal Dolandırıcılık,
    Kişisel Bilgilerin Paylaşımı ve Kimlik Hırsızlığı
    Zararlı Yazılımlar,
    Pornografi, Çocuk İstismarı, Fuhuş,
    Yasadışı Kumar
    İnternet Bağımlılığı,
    Sağlık Sorunları: İnternetin başında aşırı zaman geçirmeye bağlı olarak gorülebilecek fiziki rahatsızlıklar.
    Yabancılarla Çevrimiçi ve Çevrimdışı İletişim,
    Şiddet, Nefret, Irkçılık Faaliyetleri.
    Silah ve Madde Kullanımı.
    Vee bir çok neden..

    Her Neyle karşılaşırsanız karşılaşın kendiniz ve Sevdikleriniz için gözünüzü açık tutun.
    Ve hiç birşeyden korkmayın.!
    Genel tehlikeler kapımızın dışında olduğu kadar parmaklarımızında ucunda! bunun için de İhbar yapmak için siber@egm.gov.tr iletişimi, bir yere not Almayı unutmayın...

    "Okumayı Seven bir Plartformdayım! inşÂllah okuyan Üç beş kişi cıkar..."
    Saygılar..
    ร๏ยllєรร
  • 432 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    ———————°———————°———————°———————
    Tolkien kitaplarını hangi sırayla okumalıyız? Hazırlamış olduğum rehber için YouTube linkine bakabilirsiniz.
    https://youtu.be/QL9Jj27Voqo
    ———————°———————°———————°———————

    Tolkien evrenine Hobbit ile girmekten büyük keyif aldım. Tolkien ile tanışmam kitapları ile değil, Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi serisi ile olmuştu. Tüm seriyi sinemada izlemenin keyfi ise apayrı bir şölendi. Tabi ki filmi izlerken kitapta olup da filmde neler olmadığını ya da fazladan eklendiğini bilmiyordum. Sonraki yıllarda bu konuda fazlasıyla bilgilenmek bir kenara dursun, defalarca izlediğim için filmi ezbere biliyorum diyebilirim…

    Yüzüklerin Efendisi öyle büyük bir patlama yaptı ki, yıllar geçtikte artan baskılar ile Peter Jackson Orta Dünyaya geri döndü. Kitap severler ve sinema severler öyle büyük bir beklenti içine girdiler ki, Hobbit kitabın dışına çıkmış halde, zorlama olarak üç bölümle karşımıza çıktı. Yüzüklerin Efendisini defalarca izlememe karşın, Hobbit ben de bu etkiyi yaratamamıştı.

    Bu bölümden sonra fazlasıyla SPOILER vardır. Hem kitap hem de film karşılaştırması yapıp, Hobbit hakkında genel görüşlerimi sizlere aktaracağım.

    Tolkien’in hayal dünyası o kadar geniş ki, her satırda bunu hissediyorsunuz. Tolkien’in geçmişine baktığımızda çocuk edebiyatı konusunda etkili bir isim olduğunu görüyoruz. Yaratmış olduğu bu evrenin asıl kaynağı da buradan geliyor. Oğlu için yazdığı masallar, büyük bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Unutmamakta fayda var ki, Tolkien eserleri yıllarca edebiyat dışı olarak görülmüş, daha sonralarda ise fantastik edebiyat olarak kabul görmüştür. Keza çizgiromanlarda bu konulardan fazlasıyla muzdarip bir alan olmasına karşın günümüzde ki yeri başlı başına milyarlarca dolarlık bir sektördür. Sinema evreni ise yıllardır ekmeğini yemekte ve yemeye de devam edecektir. Bu vesile ile Stan Lee’yi de anıyorum.

    Kitabın incelemesini film ile yapmak istedim. Film ile kitap arasında ne gibi farklar var, Jackson Tolkien’e ne kadar bağlı kalmış, ticari beklentiler yüzünden fazla kalın olamayan bir kitaptan nasıl 9 saatlik film çıktı, bu film talepleri karşıladı mı, kitaba ne kadar sadık kalındı.

    Öncelikle filmde olup, kitapta hiç olmayan ve sırf filmi uzatmak, ilginçleştirmek için neler eklenmiş buna bir bakalım. Tekrar edeyim bu bir incelemedir. =)

    İlk bilinmesi gereken konulardan biri Hobbit bir masaldır. Kitap ne kadar naif bir anlatım ve hafiflikle serüvenine devam ediyorsa, film de tersi olarak karamsar ve sert bir havada geçiyor. Filmde olan çarpışmalarında çoğunluğu kitapta yok, kitapta olanlarda filmde ki gibi değil. Bunun nedeni tamamen Jackson ve yapımcıların Yüzüklerin Efendisi filminin kaymağını yemek istemesidir. Ekrana çocuk filmi gibi bir Hobbit koyma şansları elbette yoktu.


    Öncelikle kitapta hiç kadın karakter yokken, filmde ise cücelerin gönlünü fetheden bir karakter çıkıyor karşımıza. Legolas’la birlikte, cücelerin kitapta öldürdüğünden daha fazla ölüm saçıyorlar.

    Galadriel kitapta yokken filmde var, tabi ki Yüzüklerin Efendisi seven bizler, bu sürprizi de sevmiştik.

    Yüzüklerin Efendisin de gönlümüzde taht kuran Legolas, ben Hobbit’te de oynarım, alın beni de kadroya demiş olmalı ki, Legolas Hobbit kitabında hiç yokken, filmde yine karşımıza çıkıyor. Tabi ki seviyoruz sevgili Legolas’ı… Elf gözleri çok iyi görmesine karşın, kitapta ise Bilbo’nun yani Hobbitimizin gözleri çok çok iyi görüyor. Kitapla film arasında ki farklardan biri.

    Kitapta yolculuk esnasında Orglarla bir çatışma, kapışma, dalaşma yokken, filmde fazlasıyla var. Dediğim gibi, kitap bir masalken, film karanlığın dağlarında geziyor…

    Filmde Azog üzerinden bir bolca org’lu savaş var. Halbu ki Azog yıllar yıllar önce kellesi uçmuş bir karakter ama filmde ise azılı düşman karakterimiz oluyor. Tamamen duygusal açıdan, senaristler tarafından filme entegre ediliyor.

    Bilbo Baggins’in taşıdığı güç yüzüğü filmde fazlasıyla giz içinceyken, kitapta ise ana karakterler tarafından bilinen bir obje.

    Bilbo, Cüceleri Orman Elflerinin elinden kaçırırken, cüceleri koyduğu fıçılar var. Bu fıçıların içinde ki cüceler, varacakları yere kitapta sessiz sedasız giderken, filmde ise keyifle izlenecek bir şölen ve karmaşa ile yolculuklarına devam ediyorlar.

    Bunun gibi birçok konu kitapla film arasında değişkenlik gösteriyor. BBir kitabın aslına sadık kalınması gerekir mi sorusuna net bir cevap vermek zor iştir. Özellikle Tolkien’in yazdığı bir kitabı, olduğu gibi beyazperdeye aktarmak kolay iş değildir. Keza Yüzüklerin Efendisi filminde, kitaba göre çok eksik sahne vardır ve bunların çekilmesi zaten kolay iş değildir. O yüzden de filme eklenmemiştir.

    Kitabın masalsı havası, film ile birlikte yok oluyor. Daha ciddi ve savaşın kol gezdiği bir hikayeye dönüşüyor. Kin ve nefret filmde haliyle daha fazla iken, kitapta bu durum çokça az. Kitapta fazlasıyla bahsedilen karakterlerin bazıları yokken, hiç olmayan karakterler filmde var.

    Bu ayrımı bir kenera bırakıp, kitap hakkında konuşacak olursam;

    Kitabın okuru sıkmadan, masal havasında ilerlediğini ve her bir karakteri kafanızda canlandırabilecek bir anlatıma sahip olduğunu belirtmek isterim. Zora kaçmayan, çokta kolaycı olmayan bir anlatıma sahip. Okurken kesinlikle sıkılmıyorsunuz ve merak ederek bir sonraki sayfaya geçiyorsunuz. Filmi izleyenler kitabı okuduğunda hem farkları görüyor hem de daha iyi bir analiz etme şansını yakalıyor. Bir kitabın önce filmini izlemek çoğu zaman kitabın okunmamasına vesile olsa da, kitaplara şans verilmesi taraftarıyım. Çünkü ekrana yansıyan kısım sınırlı olurken, kitapta ki kısım okuru hayal gücünün sınırlarını zorlayacak şekilde yolculuğa çıkarmaktadır.

    Game Of Thrones’u izledim, finalini de hiç yeterli bulmamama rağmen, yeni çıkmış olan kitabın ciltli resimli baskısını aldım. Her bir kitap 800 küsür sayfadan oluşmasına karşın, 30 sayfa okuduğumda anladım ki, okumam dediğim kitap, okumadığım için pişmanlık yaratacakmış ben de. Kesinlikle okunmalı ve o dünyaya okuyarak tekrar gidilmeli.

    İncelemeyi toplayacak olursam; Hobbit benim okuduğum ilk Tolkien eseri. Tolkien’in hayal gücü beni mest etti diyebilirim. Daha sonra yolculuğuma Yüzüklerin Efendisi serisi kitapları ile devam edeceğim için, Orta Dünya’yı filmlerle değil de kitaplarla daha fazla keşfedeceğimi, hissedeceğimi ve hayal gücümde yaşayacağımı düşünüyorum.

    Çoğu edebiyat okurunun fantezi edebiyattan kaçtığını söylemek abartı olmaz sanırım. Herkesin sevdiği bir tür vardır, buna diyecek lafım elbet yok ama kitap dediğimiz şey, sadece klasik veyahut modern edebiyattan ibaret değildir, hem de hiç değildir. Türü edebiyat olan veya olmayan her türle kitap okuyucusunun tanışması gerekmektedir diye düşünüyorum.

    Son olarak;

    Hobbit filmi kesip biçilerek, MAPLE FILMS tarafından 4 saatlik özel bir edisyona kavuşturuldu. Filmin uzaması için kullanılan sahnelerin kesildiği ve kitaba daha uygun hale getirildiği için, bu versiyonunu kesinlikle izleyiniz. Buraya bilerek link koymuyorum, sizler Google üzerinden söylediğim içeriğe rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

    Tolkien okumadan bu dünyadan göçüp gitmeyin, benim Tolkien serüvenim yeni başlıyor. Film ve kitap karşılaştırmalı bu incelemeyi elimden geldiğinde sizlere ulaştırdım.

    *

    İncelemenin başlığı sizler için bir soruydu aslında. Kitap uyarlaması fazlasıyla film var. Bazı filmler kitapların üzerine çıkarken, bazı filmler ise kitapların altında eziliyor. Özellikle Fantastik veya Bilimkurgu filmleri yazarın hayal gücünün çok altında kalabiliyorken, bazen de gelişmiş CGI Teknolojisi sayesinde senaryolar kötü de olsa görsel efekt olarak çok iyi olabiliyor. Fahrenheit 451 kitabına yapılan uyarlamalar hiçbir zaman iyi olmadı mesela. Kitabın altında ezilen filmler oldular.

    Sizce kitap okuyanlar mı, yoksa film izleyenler mi daha keyif alırlar bu işten.

    İkinci sorum ise, kitaplardan uyarlanan filmleri izleyip aynı zamanda uyarlandığı kitapları da okuma isteğiniz oluyor mu? Yoksa ikisinden biri yeterli mi diyorsunuz?

    Yorumlarınızı bekliyor olacağım...

    Minik Hobbitimiz ile birlikte Orta Dünyada sizlere Keyifli Yolculuklar, keyifli okumalar!