• 223 syf.
    ·7 günde
    Falwel diye birinin , islamı ve islami değerleri şiddet ve terörle iç içe göstermektedir. Hatta bununla kalmayıp islamcıların ABD ve Hristiyanlardan nefret ettiğini söyleyerek insicamda bulunmuştur. Hatta AB'ye girerse müslümanlar buna zarar vereceğini söylemiştir (Hristiyan geleneğine )ve batı ülkelerinde göçmen işçi statüsünde çalışan müslümanların kovulup yerine Doğu Avrupa'dan hristiyan işçiler getirilmeye kadar iş varmaktadır .Yazara göre tarih boyu dinsel inanışlar şiddete referans olarak kullanılmıştır. Şinasi gündüz şiddete referans olarak kullanılan unsurlarda en çekici şey şiddete başvuranların dinsel metinlerle, şiddet eylemleri arasında kurdukları ilişkidir. Kurana baktığımızda evrensel boyutta şiddet ön gören ifadeler mümkün değildir. Yani kurandaki ifadeler müslümanlara hitap etmekte onların yaşadıkları şart ve durumları konu almaktadır. Dolayısıyla kurandaki böylesi ifadeler o özel ve tarihsel şart ve durumlarla yakından irtibatlıdır. Kısaca temelde barış ve esenlik temalarını işleyen, islam bireylere ve topluma karşı yapılan bir taciz veya haksızlığın ortadan kaldırılıp, cezalandırılması durumunda şiddetle ilişkili görülebilecek bazı yatırımlara başvurmayı yasal görmektedir. Hristiyanlıktada çok şiddet vardır. Orta çağ dan günümüze kadar görüşleri nedeniyle Hristiyanlarda bazı düşünür ve yazarlar (ilahiyatçı) ölüm cezasına çarptırılmıştır. (Pavlusun mektubunda )Mesihin incilde kötü olarak anlatılan davranışlarının içerdiğini ve bu Mesih öfkeli figürünün " düşmanlarınızı bile sevin " deyip herkese yönelik bağışlama ve hoşgörüden bahsetmesi ne kadar tutarlı olabilir. Pavlusçu anlayışa göre " tüm yönetim şekillerini yaratıcı yaratmıştır. O yüzden ne ile yönetiliyorsanız ona boyun eğin ama kötülük yaparsanız, boş yere yönetim kılıç taşımıyor. " der.pavlusun bu anlayışı tarihi hristiyanlığın otoriteden otoriteye şiddete bakışında bir ölçüdür. Reform ve Rönesans döneminde kiliseye teokrasi karşıtı şeyler yaşanmışsada, kilise iktidarı laik yönetimlere bırakarak, yeniden Pavlusçu çizgiye dönmüştür. Pavlusçu anlayış doğrultusunda reform döneminde Luther, savaş ve şiddete değil, siyasal otoriteden kaynaklanmayan savaş ve şiddette karşı çıkmıştır. Hristiyan geleneğinde çarmıh şiddetin meşrulaştırılmış halidir. Onlara göre çarmıh teolojisi kurtuluş anlayışıdır. Pavlus çarmıh kapsamında çarmıh teoljisinde acı çekerek ölen isa insanların suçları için Kefaret ödemiştir. Ve günahtan aklanmaları için yeniden diriltilmiştir ama isa ne amaçla olursa olsun acı çekerek ölmesi İsa'nın şahsında gerçekleşen bir şiddetir. Yazar burda şu soruyu soruyor. Tanrının kanı kanla yıkamaya çalışması ve insanların musallat olduğu ölümü yenmek için bir başkasının ölümünü görmesi etik açıdan ne kadar doğrudur?
    Ve bu şekilde şiddet, bir şiddet eylemini ön gören bir tutum " Seven tanrı " motifleriyle nasıl bağdaştırılabilir? Ayrıca isa'yı çarmıha germe eyleminin gerçek sorumlusu kimdir? Tanrı mı? Pavlusun mektubunda dediği gibi Yahudiler mi ? Yoksa Romalı askerlermi? Buna karşı hristiyan ilahiyatında 3 temel yorum ortaya çıkmıştır.
    1) şeytan isa'yı çarmıhta öldürmüştür. Görünürde kötülük güçlerinin açık bir zaferidir. Ancak İsa'nın dirilmesiyle yeniden tanrı, şeytana karşı bir zafer elde etmiştir .
    2)şeytan ve tanrı kainatın yönetimi açısından bir kozmik savaş cereyan etmiştir . Bu savaşta tanrının oğlu şeytani güçlerce öldürülmüş fakat sonra , dirilmekle şeytana karşı kesin bir zafer elde edip ve tanrının kainatın yöneticisi olduğu ortaya çıkarılmıştır.
    3) üçüncü ise tanrı sevgisini göstermek için en sevdiği oğlunu bizim için ölüme göndermiştir .Bu yorumlar ciddi sorunlar taşımaktadır. Tanrının bu şiddet eylemindeki sorumluluğu sorunu hala geçerliliğini sürdürmektedir. Bu Doktrin diğer inanç bağlılarına karşı yürüttükleri şiddet eylemlerine haklılık kazandırmıştır. İsa'nın çarmıhta ölümü inancıyla hristiyan tarihindeki şiddet eylemleri arasında yakın bir irtibat vardır. Kendi gayeleri uğruna insanları ölüme göndermekten kaçınmamışlardır .örneğin Balkanlar Ortadoğu ve Afganistan hadiselerinde bunu görmek mümkündür. Hristiyanlık kendisiyle birlikte başka dinsel inançların ve kültürel yapıların yaşamasına izin vermeyen tekelci ve dayatmacı bir tarihsel miras ortaya koymuştur. Başta Vatikan olmak üzere kilise çevrelerinin Avrupa birliğini bir hristiyan birliği olarak görmeleri ve bu nedenle Türkiye gibi halkının çoğu müslüman olan bir ülkenin birlikte yer almasının söz konusu olamayacağını söylemiştir .Oysa Türklerin Osmanlı ordularının Balkanlarda uzun yıllar hristyanlara karşı savaşmış olmaları, bugün türkiyenin avrupadan dışlanması için yeterli nedendir. Batıda sekülerleşme ve çok kültürcülük geleneksel hristiyan tutumu karşısında önemli bir tehdit olarak algılanmaktadır. Hristiyan Yazarlar şunu söyle açıklamaktadır. Modern insan zihninin sekülerize olması sebebiyle bir hristiyan ahlakı hristiyan zihninin olmadiginda ileri sürer . diğer bir görüş kapsayıcılığın yani sadece " kilise dışında kurtuluş yoktur " görüşüdür. Hristiyanlar kendi dinleri dışındaki dinleri kurtuluş görmedikleri için "öteki "ler diye adlandırmıştır. Ve ötekilerin "kurtuluşu bekleyen inananlar " der.fakat pluralistler her dinin öğretisinin olduğunu ve hakikatin ifadesi olduğunu ancak hiçbir dinin hakikatinin ifadesi olduğunu ancak hiçbir dinin mükemmel olmadığını savunup daha global bakmışlardır. Yani hiçbir dini dışlamamıştır. 20. yy'da misyonerleri haçlıları diye tanımlamıştır . Ve hedefleri müslümanlardır. Öteki"lere ulaşmayı görev edinir.bunu şuna benzetir; örneğin kuranı kerimde iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak olduğu gibi , Matta incilinde de isa çarmıhta gerildikten sonra gömülüp sonra dirilen isa " öğrencilerine, gidin bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin "der. Bu yüzden evrensel nitelik taşır. Binevi buda insanlara " kendi dinlerini tebliğ etme biçimidir. Dünyada yayılması için. Fakat İslamın ve Müslümanların hristaynlıktan ya da başka bir dinsel ve düşünsel gelenekten kaynaklanan bir Misyon hareketinden korkması, çekinmesi için hiçbir neden bulunmamaktadır . Misyonerlik hareketinin Tunus'a gelen Misyon gezisiyle Raymund lull olduğunu söyler .ve onunla başladığını söyler. Asıl olarak ise Pavlusun kendi öğretilerini yaymasıyla başlamıştır. Ve Pavlus bunu yaparken her şeyi caiz görmüştür .kendi öğretileri için .bir ifadesinde " ne yapıp ne edip bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum" .ve bu amacı için. Her şeyi denediğini açıklamaktadır . Nitekim Pavlusun Metodolojisi kendisinden yüzyıllarca sonra makyevelli'nin çokça tartışılan meşhur "davaya giden her yol mübahtir. "İlkesini akla getirmektedir.
    Misyonerler seçilip , kaos ortamı olan yerlere gönderilmektedir. Yani türkiyede, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu Anadoluya misyonerler yönelmişlerdir. Charles D. Egal "ministering to muslims" başlıklı yazısında müslümanlar arasında kullanılacak metod ve yöntemlerle ilgili kısaca şu hususlara değinmiştir .
    A) Müslümanlarla irtibatta toplumun din dilini kullanmak.
    B) Dua ve vaazlarda kurandan ve islam kültüründen hristayn teolojisiyle uyum içinde olan ifadeler ve örnekler kullanmak , fakat bunu yaparken kuranın vahiy alabileceği izlenimi verilmemelidir.
    C) Müslümanları , iyi anlamak ve onlarla giyim, kuşam, adetler ve dil konusunda özdeşleşmek
    D) Müslüman halkın tepkisini çekecek davranışları gizlemek ve ertelemek. Örneğin kilise evleri yerine , cemaat evleri kurmak.
    E) Misyonda mümkün olduğunca yerli halktan kişileri kullanmak. Misyonerlerin seçerek insanları aldatması için ve onları kandırıp din değiştirmeye çağırması hiç ahlakı değildir . Her ne kadar bizim için Avrupa ve ABD hristyan gibi olsada , günümüzde hepsi hristyan değildir .hristyan kültürüyle iç içe yaşayan ama hristyanlığa ilgisiz kalan batılılar kalmıştır. Misyonerlerin aslında amacı sadece Müslümanları hristyanlaştırmak hedefleridir bunu anlıyoruz .
  • 265 syf.
    ·Beğendi·6/10
    “İki Darbe Arasında” kitabını okumaya başladığımda kapağından mıdır, isminden midir bilmem ama sanki biraz sıkıcı olacak ve okumak için kendimi zorlayacakmışım gibi hissetmiştim. Son zamanlarda okuduğum politika kitapları biraz az akan, okumak için çaba sarfettiğim kitaplardı. Gerçi bu kitabı tam olarak politika sınıfına sokmak yanlış olur. İçinde dönemin politikasından çokça bahsediyor olsa da kitap aslında bir anı kitabı. .
    80 darbesi sonrasında üniversitede öğretim üyesi olarak çalışırken kadrosuzluktan dolayi bir türlü istediği pozisyona gelemeyen İskender Pala’nın askeriyeye girişine ve emekliliğine aylar kala askeriye ile ilişiğinin kesilmesine kadar geçen sürece tanık oluyoruz. 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat öncesindeki dönemi kendi tecrübeleriyle anlatıyor yazar. Askeriyede dindar olmanın kabul edilemez olduğu bir dönemde iş bilgisi ve işine olan sadakati ile ayakta kalmaya çalışmış. Ancak bu özellikleri bile kendisini kurtarmaya yetmemiş ve belli çevreler askerlikle ilişiğinin kesilmesini sağlamış. .
    Anı kitapları ile ilgili yorum yapmak bana hep biraz garip gelmiştir. Sonuçta kişi kendi anılarını kendi bakış açısı ile anlatır. Yazar ne hissettiyse onu yazar ve noktayı koyar. .
    Ancak İskender Pala kitabının bir bölümünde okuyucuyu kendi yerine geçmeye davet etmiş. Ben de bundan güç alarak yazıyorum: Haksızlık hiçbir koşulda kabul edilebilir bir şey değildir. Ama ben kendime askeriyeye uygun olup olmadığımı sorardım. Pala, o dönemde orduda hiç tanıdığının olmadığından ve ordu ile ilgili pek bilgisi bulunmadığından bahsetmiş. Ama ordunun din ile olan mesafesi her zaman aşikar olmuştur, pek gizli saklı tutulmamıştır. Buna rağmen girmesi ya üniversitedeki kadro sorunundan kaynaklanan çaresizliğinden ya da bir şekilde bunun üstesinden gelebileceğine olan inancından kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Ancak, orduda çalışmaya başladıktan ve durumu gördükten sonra hiç geri adım atmaması bana ilginç geldi. Sonuçta bir aileniz varsa bazen bazı şeyleri kuralına uygun olarak oynamak gerekebiliyor.

    Bu dediğim kesinlikle inandıklarınızdan taviz vermek olarak algılanmamalı. Ama eğer birilerinin sizin açıklarınızı bulmaya çalıştığını bildiğiniz halde bildiğinizi okumaya devam ediyorsanız bu bana biraz aileye yapılan haksızlık gibi geliyor.
    İskender Pala’nın sırf inançlarından dolayı dışlanmasından sonra günümüzde de görece daha az inançlı kesimin aynı baskıcı görüş altımda eziliyor olması çok ironik değil mi?! Başta da dediğin gibi: Haksızlık her halükarda haksızlıktır, kime ve hangi görüşe karşı yapıldığının bir önemi yoktur...
  • 160 syf.
    ·1 günde·5/10
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Merak edip almıştım, yazarı da merak etmiştim(kulaktan duyma bilgi yetmiyor.) Gayet kısa ve akıcı, bir günde oturup bitirilecek bir kitap. Feminist olan yazar kadın ve erkek ilişkileri üzerine yazdığı (sanırım) gazete yazılarının (bu benim tahminim,çünkü kitapta bir bilgi verilmiyordu.) bir derlemesini yaparak kitap haline getirmiş. Deneme tarzında olan kitapta her yazının sonunda tarih var. Genelde seksenli yıllarda yazılmış yazılar ama doksanlı yılların başında da yazılanlar var. Kitabın değişen bir şey yok adından anlaşılacağı üzere yıllardır değişen bir şey yok. Ben yine de okurken bazı şeylerin değiştiğini düşündüm. Mesela kadınların çalışması gerektiğini savunuyor yazar, günümüzde kadınlar o zamanlara göre bayağı aktif bir şekilde iş hayatında. Ama çalışan kadının hala ev işlerinden sorumlu olması ne yazık ki hala devam eden bir sorun, ben çevreme baktığımda bunun da eşitlenmeye başladığını görüyorum. (Maalesef hala büyük bir sorun olarak bunu yaşayan kadınlar çokça var.) En azından benim çevremde ev işleri ortak yapılıyor ki doğru olan da bu zaten. Evliliğin mutluluk olmadığını çokça vurgulamış yazar, evlilik eşittir mutluluk değildir ama yapılan psikolojik araştırmalarda mutluluk, memnuniyet seviyeleri evli olanlarda daha yüksek çıkıyor. Bilime her zaman daha çok güvenirim. Yazara katıldığım noktalar da oldu, abarttığını düşündüğüm noktalar da...
    Feminist değilim ama genelde feminist olarak bilinirdim. Halbuki ben yazar gibi kadın erkek eşitliğini savunmuyorum, tabiatları farklı iki insanın eşit olmayacağını düşünüyorum. Pek çok yönden kadın ve erkek farklı, eşit demeyi aklım almıyor. Sadece kadınların daha güçlü olduğunu biliyorum, erkekler fiziken daha güçlü olabilir fakat kadınların sorumlulukları, dayanıklılıkları daha fazla geliyor bana. Yani kadın erkek eşit değil ama kadın daha güçlü bence ve daha değerli.
    Kitaptan edebi bir beklentiniz olmasın, bir kahveyle birkaç çayla bitecek nitelikte sade bir dili var. Eğer kaba bir eşiniz varsa kitabı okuduktan sonra eşinize karşı kızgınlık hissedebilirsiniz, (kaba olmasa bile hissedebilirsiniz:) Aslında genelde bilindik tartışmalar, aşina olduğumuz konular (hatta bir kısmını ezberledik) ilginizi çekiyorsa okuyabilirsiniz. Şahsen yazarın başka kitabını okumayı düşünmüyorum. Keyifli okumalar.
  • Yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de büyük bir eğlence, iletişim ve eğitim kaynağı olan internetin kullanımı ve erişimi son yıllarda ülkemizde hızla yaygınlaşmaktadır.
    İnternet, dünyayı keşfetme, öğrenme açısından mükemmel bir ortamdır.
    Bunun dışında ciddi durumlar da mevcuttur.
    Bireyler sosyal medya aracılığı ile tanışarak Sevgili, arkadaş, hatta evlenen insanların ciddi bir bölümü karşısındakilere maalesef, olduklarından çok daha farklı bir izlenim vererek onları aldatıyorlar. (Kandırmak)
    Sosyal medya aracılığı ile tanıştığı kimselerle, eşini aldatan insanların sayısı da maalesef az değil.
    Bu durum aile kurumunun dibine dinamit düşürüyor. Dinamit bile az ölümlerin kayıpların nedeni diye düşünüyorum..
    Bu durum büyük yıkımlara neden olabiliyor. Evli bir adamla, evli bir kadının sosyal medya aracılığı ile tanışarak eşlerini aldatmaları, ailenin de mahvına neden oluyor.

    Aldatmak isteyen sosyal medya olmadan da aldatabilir diye düşünebilirsiniz.
    Evet öyledir fakat, sosyal medya insanların kimliklerini gizlemeleri için daha kolay bir mecra olduğu için, bu tip gayri ahlaki girişimler sosyal medyada çok daha fazla görülüyor ve çok daha kolay.

    Bu da ileride kavgalara, tartışmalara, geçimsizliklere ve nihayetinde boşanmalara neden oluyor.
    Hele bir de ortada çocuklar varsa, dram üstüne dram olarak toplumsal bir yaraya dönüşüveriyor.

    internet kullanımının çocuklar için yarattığı riskler de mutlaka akılda tutulmalıdır.
    Şiddet ve cinsellik içeren, yasal olmayan sitelere kolay erişim, tehlikeli insanlarla iletişim, oyunlara aşırı bağımlılık başta gelen riskler arasındadır.
    Uyuşturucu ve terör gibi yasal olmayan yollara destek arayanlar interneti propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Yapılan araştırmalar birçok çocuğun internette kandırıldığını ve istismarla karşılaştığını belirtiyor.

    Sosyal ağlarda bazen kontrol elden kaçırıp, son derece özel bilgiler de paylaşılıyor; örneğin kişinin ailesine, aile bireylerine ait fotoğraflar, yaşadıkları mekânlar, gidilen yerler, iş bilgileri gibi oldukça önemli ve özel bilgilerin paylaşılıyor olması aslında ciddi tehlikeler de içeriyor. Zira bu bilgiler silinse de kaybolmuyor, büyük bir veri bankasında depolanıyor. Yakın gelecekte nasıl karşımıza çıkacağını bu günden bilemiyoruz.

    Tüm bunların dışında özellikle aileleri tehdit eden tarafı, ilişkileri bozmasıdır.
    Eşlerin birlikte zaman geçirmekten çok, bilgisayar başında ve bu tür paylaşım sitelerinde dolaşmaları, kendilerine yeni arkadaşlıklar edinmeleri var olan ilişkinin yıpranmasına ve bazen başka arayışlara yönelmelerine neden olabiliyor.
    Hatta bu yönde aldatma vakaları nedeniyle biten birçok evliliğin olduğunu, son derece olumsuz olaylarla basına yansıyan haberlerden de görmek mümkün. (Cinayetler)

    Ayrıca zarar vermek amacıyla birilerine ulaşmak isteyen insanlar da sosyal paylaşım ağlarını kullanıyorlar.
    Sosyal paylaşım siteleriyle çocukların doğru zamanda tanışması önemlidir.! Sosyal ağlarda aktif olmak çocuklarda bazı özelliklerin gelişmesine ve zayıflamasına yol açabilir. Bu konuda bilinmesi gerekenlerden biri ise, çocukların ilkokula başlama yaşı gelmeden internetle tanışmamasıdır.
    Ancak son zamanlarda henüz okula başlamamış, okuma yazmayı öğrenmemiş çocukların internette gezindiklerini ve sanal oyunlara yöneldiklerini görüyoruz.
    Son derece masumane meraklarla uygun olmayan sitelere girip, uygunsuz eylemlerle muhatap olabilirler.
    Çocuğa yönelik suç şebekelerinin ağlarına düşürdükleri çocukları sosyal paylaşım siteleri ve internet üzerinden bulduklarını biliyoruz. Öncelikle bu durum çocukları ciddi tehlikelere açık hale getiriyor.
    Sosyal ağlarla çok erken tanışan çocuklar, sadece bir ekran ve bir klavye aracılığıyla dünyanın pek çok yerinden yaşları kendisinden çok büyük insanlarla iletişim kurabiliyor ve hatta çocuklar karşılarındaki kişinin bir yetişkin olduğunu bilmiyorlar.
    Buna ek olarak çocuklar yine olanca saflıklarıyla aileleriyle ilgili önemli bilgileri de paylaşarak büyük tehlikelere yol açıyorlar.
    Sosyal ağlarla erken yaşta tanışan çocuklar hem psikolojik hem de fiziksel anlamda bazı gelişim gerilikleri gösterebiliyorlar. Öncelikle koşup oynayacağı, enerjisini harcaması gereken zamanları bilgisayar başında geçirmek, hareketsiz kalmak var olan enerjilerini harcayamadıkları için ya aşırı bir hareketliliğe yol açıyor ya da çocuklar daha az hareket eden, sessiz, içe kapalı ve durgun çocuklar oluyorlar.

    Özellikle çocuk ve gençler olmak üzere herkesin sosyal medyayı paylaşırken dikkat etmesi gereken bazı noktalar var. Peki nelerdir dersek;
    Çocukların erken yaşlarda internetle ve bilgisayarla tanışması engellenmelidir. Bu konuda en önemli faktör anne baba tutumlarıdır.
    Anne babalar çocuklarıyla geçirdikleri süreye ve bu sürede neler yapacaklarına baştan çok doğru karar vermeliler. Örneğin; Kimlerle görüşüyor, arkadaşı kimler, okul ve öğretmen ilişkileri nasıl, okul başarısı nasıl, hedefleri, planları nedir, ilgisi ve eğilimi ne yönde gibi sorularımızın karşılığını çocuklarla birlikte olabildiğince çok zaman geçirerek öğrenmek mümkündür.

    Çocukların ve gençlerin çok hızlı büyüdüklerini, onların sürekli olarak değişen ve gelişen varlıklar olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu hızlı değişim ve gelişim içinde çocuklarımızı yeterince tanıma fırsatı bulduğumuzu söyleyemeyiz. O nedenle bilgisayar başında daha az geçirilen zamanlar, birlikte daha çok geçirilen zamanlar olarak düşünülmelidir.

    Gençler açısından durum biraz daha farklı, onları sosyal ağlardan uzak tutmak neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Buna rağmen çocuklar internetle ilk tanıştıklarında anne ve babalarıyla kurdukları doğru iletişim sayesinde nasıl bir kullanıcı olacakları konusunda bilinçlendirilirse, olası pek çok tehlikeden uzak, kalabilirler.
    Tanımadıkları insanlarla iletişime geçmemeleri konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir. Kaldı ki günümüzde tanıdığımızı sandığımız kişiler bile risk olabilir.
    Sonuç olarak internet ve sosyal ağlar vasıtasıyla tanıdığımız her insan yanlış insan olabilir, her bilgi yanlış bilgi olabilir. Bu durumu gençlere ve çocuklara çok iyi anlatilması lazım.
    Dolayısıyla burada en önemli görev anne babalara düşüyor. ( Geleçeğe Hayırlı evlatlar yetiştirmenin asıl çatısı Ailedir)

    Sosyal paylaşım ağlarının zararları olduğu gibi yararları da olduğu bir gerçek. Buradaki en önemli nokta ne amaçla ve nasıl kullanıldığıdır.
    Sosyal ağlarda yer alan Bireyler, bu yolla kendilerini daha kolay ifade edebildiklerini, olaylara bakış açılarının değiştiğini ve zenginleştiğini, kişilik gelişimlerini desteklediğini, özgüvenlerinin ve iletişim becerilerinin arttığını, streslerinin azaldığını, sosyal ilişkilerinin geliştiğini, istedikleri bilgiye çok hızlı ve kısa yoldan ulaşabildikleri için kullanımı çokca olumludur.

    İnsan psikolojisinin temelinde yer alan duygunun kabul ve onay görme, beğenilme ihtiyacı olduğunu dikkate aldığımızda hiçbir platformda kendisine ait bilgiye ulaşamadığımız bir insandan söz ediyorsak ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var.
    Ancak olayın bir başka boyutunda ise kendisine ait bilgileri başkalarıyla paylaşmak istemediği için, ya da burada geçirilen zamanı boşa geçmiş zaman olarak düşündüğü için sosyal paylaşım ağlarında yer almayan insanlar olduğunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. (Bunlar Zeki insanlar)

    Her iki halde de emin olmadan kişiler hakkında doğrudan olumsuz ya da olumlu yargıya varmak doğru olmaz.
    Zaten art niyetli insanlar, Sosyal ağlar olmadan da başka yollardan gerekli bilgilere ulaşılabilir.
    Vesselam Gelelim zararlarına:
    Yanlış ve veya Zararlı Bilgiye Erişim;
    Siber Zorbalık,
    Sanal Dolandırıcılık,
    Kişisel Bilgilerin Paylaşımı ve Kimlik Hırsızlığı
    Zararlı Yazılımlar,
    Pornografi, Çocuk İstismarı, Fuhuş,
    Yasadışı Kumar
    İnternet Bağımlılığı,
    Sağlık Sorunları: İnternetin başında aşırı zaman geçirmeye bağlı olarak gorülebilecek fiziki rahatsızlıklar.
    Yabancılarla Çevrimiçi ve Çevrimdışı İletişim,
    Şiddet, Nefret, Irkçılık Faaliyetleri.
    Silah ve Madde Kullanımı.
    Vee bir çok neden..

    Her Neyle karşılaşırsanız karşılaşın kendiniz ve Sevdikleriniz için gözünüzü açık tutun.
    Ve hiç birşeyden korkmayın.!
    Genel tehlikeler kapımızın dışında olduğu kadar parmaklarımızında ucunda! bunun için de İhbar yapmak için siber@egm.gov.tr iletişimi, bir yere not Almayı unutmayın...

    "Okumayı Seven bir Plartformdayım! inşÂllah okuyan Üç beş kişi cıkar..."
    Saygılar..
    ร๏ยllєรร
  • 432 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    ———————°———————°———————°———————
    Tolkien kitaplarını hangi sırayla okumalıyız? Hazırlamış olduğum rehber için YouTube linkine bakabilirsiniz.
    https://youtu.be/QL9Jj27Voqo
    ———————°———————°———————°———————

    Tolkien evrenine Hobbit ile girmekten büyük keyif aldım. Tolkien ile tanışmam kitapları ile değil, Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi serisi ile olmuştu. Tüm seriyi sinemada izlemenin keyfi ise apayrı bir şölendi. Tabi ki filmi izlerken kitapta olup da filmde neler olmadığını ya da fazladan eklendiğini bilmiyordum. Sonraki yıllarda bu konuda fazlasıyla bilgilenmek bir kenara dursun, defalarca izlediğim için filmi ezbere biliyorum diyebilirim…

    Yüzüklerin Efendisi öyle büyük bir patlama yaptı ki, yıllar geçtikte artan baskılar ile Peter Jackson Orta Dünyaya geri döndü. Kitap severler ve sinema severler öyle büyük bir beklenti içine girdiler ki, Hobbit kitabın dışına çıkmış halde, zorlama olarak üç bölümle karşımıza çıktı. Yüzüklerin Efendisini defalarca izlememe karşın, Hobbit ben de bu etkiyi yaratamamıştı.

    Bu bölümden sonra fazlasıyla SPOILER vardır. Hem kitap hem de film karşılaştırması yapıp, Hobbit hakkında genel görüşlerimi sizlere aktaracağım.

    Tolkien’in hayal dünyası o kadar geniş ki, her satırda bunu hissediyorsunuz. Tolkien’in geçmişine baktığımızda çocuk edebiyatı konusunda etkili bir isim olduğunu görüyoruz. Yaratmış olduğu bu evrenin asıl kaynağı da buradan geliyor. Oğlu için yazdığı masallar, büyük bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Unutmamakta fayda var ki, Tolkien eserleri yıllarca edebiyat dışı olarak görülmüş, daha sonralarda ise fantastik edebiyat olarak kabul görmüştür. Keza çizgiromanlarda bu konulardan fazlasıyla muzdarip bir alan olmasına karşın günümüzde ki yeri başlı başına milyarlarca dolarlık bir sektördür. Sinema evreni ise yıllardır ekmeğini yemekte ve yemeye de devam edecektir. Bu vesile ile Stan Lee’yi de anıyorum.

    Kitabın incelemesini film ile yapmak istedim. Film ile kitap arasında ne gibi farklar var, Jackson Tolkien’e ne kadar bağlı kalmış, ticari beklentiler yüzünden fazla kalın olamayan bir kitaptan nasıl 9 saatlik film çıktı, bu film talepleri karşıladı mı, kitaba ne kadar sadık kalındı.

    Öncelikle filmde olup, kitapta hiç olmayan ve sırf filmi uzatmak, ilginçleştirmek için neler eklenmiş buna bir bakalım. Tekrar edeyim bu bir incelemedir. =)

    İlk bilinmesi gereken konulardan biri Hobbit bir masaldır. Kitap ne kadar naif bir anlatım ve hafiflikle serüvenine devam ediyorsa, film de tersi olarak karamsar ve sert bir havada geçiyor. Filmde olan çarpışmalarında çoğunluğu kitapta yok, kitapta olanlarda filmde ki gibi değil. Bunun nedeni tamamen Jackson ve yapımcıların Yüzüklerin Efendisi filminin kaymağını yemek istemesidir. Ekrana çocuk filmi gibi bir Hobbit koyma şansları elbette yoktu.


    Öncelikle kitapta hiç kadın karakter yokken, filmde ise cücelerin gönlünü fetheden bir karakter çıkıyor karşımıza. Legolas’la birlikte, cücelerin kitapta öldürdüğünden daha fazla ölüm saçıyorlar.

    Galadriel kitapta yokken filmde var, tabi ki Yüzüklerin Efendisi seven bizler, bu sürprizi de sevmiştik.

    Yüzüklerin Efendisin de gönlümüzde taht kuran Legolas, ben Hobbit’te de oynarım, alın beni de kadroya demiş olmalı ki, Legolas Hobbit kitabında hiç yokken, filmde yine karşımıza çıkıyor. Tabi ki seviyoruz sevgili Legolas’ı… Elf gözleri çok iyi görmesine karşın, kitapta ise Bilbo’nun yani Hobbitimizin gözleri çok çok iyi görüyor. Kitapla film arasında ki farklardan biri.

    Kitapta yolculuk esnasında Orglarla bir çatışma, kapışma, dalaşma yokken, filmde fazlasıyla var. Dediğim gibi, kitap bir masalken, film karanlığın dağlarında geziyor…

    Filmde Azog üzerinden bir bolca org’lu savaş var. Halbu ki Azog yıllar yıllar önce kellesi uçmuş bir karakter ama filmde ise azılı düşman karakterimiz oluyor. Tamamen duygusal açıdan, senaristler tarafından filme entegre ediliyor.

    Bilbo Baggins’in taşıdığı güç yüzüğü filmde fazlasıyla giz içinceyken, kitapta ise ana karakterler tarafından bilinen bir obje.

    Bilbo, Cüceleri Orman Elflerinin elinden kaçırırken, cüceleri koyduğu fıçılar var. Bu fıçıların içinde ki cüceler, varacakları yere kitapta sessiz sedasız giderken, filmde ise keyifle izlenecek bir şölen ve karmaşa ile yolculuklarına devam ediyorlar.

    Bunun gibi birçok konu kitapla film arasında değişkenlik gösteriyor. BBir kitabın aslına sadık kalınması gerekir mi sorusuna net bir cevap vermek zor iştir. Özellikle Tolkien’in yazdığı bir kitabı, olduğu gibi beyazperdeye aktarmak kolay iş değildir. Keza Yüzüklerin Efendisi filminde, kitaba göre çok eksik sahne vardır ve bunların çekilmesi zaten kolay iş değildir. O yüzden de filme eklenmemiştir.

    Kitabın masalsı havası, film ile birlikte yok oluyor. Daha ciddi ve savaşın kol gezdiği bir hikayeye dönüşüyor. Kin ve nefret filmde haliyle daha fazla iken, kitapta bu durum çokça az. Kitapta fazlasıyla bahsedilen karakterlerin bazıları yokken, hiç olmayan karakterler filmde var.

    Bu ayrımı bir kenera bırakıp, kitap hakkında konuşacak olursam;

    Kitabın okuru sıkmadan, masal havasında ilerlediğini ve her bir karakteri kafanızda canlandırabilecek bir anlatıma sahip olduğunu belirtmek isterim. Zora kaçmayan, çokta kolaycı olmayan bir anlatıma sahip. Okurken kesinlikle sıkılmıyorsunuz ve merak ederek bir sonraki sayfaya geçiyorsunuz. Filmi izleyenler kitabı okuduğunda hem farkları görüyor hem de daha iyi bir analiz etme şansını yakalıyor. Bir kitabın önce filmini izlemek çoğu zaman kitabın okunmamasına vesile olsa da, kitaplara şans verilmesi taraftarıyım. Çünkü ekrana yansıyan kısım sınırlı olurken, kitapta ki kısım okuru hayal gücünün sınırlarını zorlayacak şekilde yolculuğa çıkarmaktadır.

    Game Of Thrones’u izledim, finalini de hiç yeterli bulmamama rağmen, yeni çıkmış olan kitabın ciltli resimli baskısını aldım. Her bir kitap 800 küsür sayfadan oluşmasına karşın, 30 sayfa okuduğumda anladım ki, okumam dediğim kitap, okumadığım için pişmanlık yaratacakmış ben de. Kesinlikle okunmalı ve o dünyaya okuyarak tekrar gidilmeli.

    İncelemeyi toplayacak olursam; Hobbit benim okuduğum ilk Tolkien eseri. Tolkien’in hayal gücü beni mest etti diyebilirim. Daha sonra yolculuğuma Yüzüklerin Efendisi serisi kitapları ile devam edeceğim için, Orta Dünya’yı filmlerle değil de kitaplarla daha fazla keşfedeceğimi, hissedeceğimi ve hayal gücümde yaşayacağımı düşünüyorum.

    Çoğu edebiyat okurunun fantezi edebiyattan kaçtığını söylemek abartı olmaz sanırım. Herkesin sevdiği bir tür vardır, buna diyecek lafım elbet yok ama kitap dediğimiz şey, sadece klasik veyahut modern edebiyattan ibaret değildir, hem de hiç değildir. Türü edebiyat olan veya olmayan her türle kitap okuyucusunun tanışması gerekmektedir diye düşünüyorum.

    Son olarak;

    Hobbit filmi kesip biçilerek, MAPLE FILMS tarafından 4 saatlik özel bir edisyona kavuşturuldu. Filmin uzaması için kullanılan sahnelerin kesildiği ve kitaba daha uygun hale getirildiği için, bu versiyonunu kesinlikle izleyiniz. Buraya bilerek link koymuyorum, sizler Google üzerinden söylediğim içeriğe rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

    Tolkien okumadan bu dünyadan göçüp gitmeyin, benim Tolkien serüvenim yeni başlıyor. Film ve kitap karşılaştırmalı bu incelemeyi elimden geldiğinde sizlere ulaştırdım.

    *

    İncelemenin başlığı sizler için bir soruydu aslında. Kitap uyarlaması fazlasıyla film var. Bazı filmler kitapların üzerine çıkarken, bazı filmler ise kitapların altında eziliyor. Özellikle Fantastik veya Bilimkurgu filmleri yazarın hayal gücünün çok altında kalabiliyorken, bazen de gelişmiş CGI Teknolojisi sayesinde senaryolar kötü de olsa görsel efekt olarak çok iyi olabiliyor. Fahrenheit 451 kitabına yapılan uyarlamalar hiçbir zaman iyi olmadı mesela. Kitabın altında ezilen filmler oldular.

    Sizce kitap okuyanlar mı, yoksa film izleyenler mi daha keyif alırlar bu işten.

    İkinci sorum ise, kitaplardan uyarlanan filmleri izleyip aynı zamanda uyarlandığı kitapları da okuma isteğiniz oluyor mu? Yoksa ikisinden biri yeterli mi diyorsunuz?

    Yorumlarınızı bekliyor olacağım...

    Minik Hobbitimiz ile birlikte Orta Dünyada sizlere Keyifli Yolculuklar, keyifli okumalar!