• Öğretmenler gününde, öğretmen Refet'in hikayesini anlatıcam size toplanın. Ama Refet'e geçmeden önce kitabın müellifi Fatma Aliye Topuz'dan bahsedelim biraz.
    Fatma Aliye Hanım, Türk Edebiyatı'nın ilk kadın romancısıdır, edebi yaşantısından bahsedicem ben suretini merak ediyorsanız, cebinizdeki 50 TL'nin arka yüzüne bakabilirsiniz. Kendisi aynı zamanda hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın da kızı olur. İlk kadın yazar olmasının yanı sıra, kadın haklarını ilk kez gündeme getiren, Osmanlı kadın hareketinin öncü ismidir. Romanlarında da kadın karakterleri ön plana çıkarır. Bu romanında olduğu gibi, oraya gelicez. Değişen siyasi konjektürle birlikte Halide Edip'in ön plana çıkması Fatma Aliye'yi unutturmuştur. Özel hayatındaki problemler de kendisini biraz geri plana çekmesine neden olmuş. Kızı Hristiyanlığı seçip Avrupa'ya gidince de temelli inzivaya çekilip bırakmış yazı çiziyi. Yine de 10'a yakın eseri var. Günümüzde de çok bileni okuyanı yok malesef. 1000k istatistikleri berbat. Neyse ki İş Bankası Kültür Yayınları'nın Türk Edebiyatı Klasikleri çıkmaya başladı, ben de seriye Fatma Aliye ne zaman ve hangi kitapla dahil olacak diye beklerken, çok beklemeden Refet çıktı.
    Refet, Türk Edebiyatında yer alan ilk kadın öğretmen başkarakteri. Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu'na da ilham olduğu söylenir. Hayata neredeyse en dipten başlayan Refet'in acıklı hikayesini yaşadığı zorlukları ve mücadelesini okuyoruz kitapta. Ama yazar fikirleri doğrultusunda bu kitapta bize Refet'e acımamız için yazmamış. Bir kız çocuğunun güçlenmesi, özgürleşmesi ve kendi ayakları üzerinde durma mücadelesiyle, okuyucuya ders veriyor. Ta 1896 yılında bile bir kadının istediği ve mücadele ettiği zaman, her ne kadar zorlukla karşılaşsa da amacına ulaşabileceği umudunu veriyor. Refet'imiz de yetim kalmış, hor görülmüş, aç, susuz, sefil bir kız iken öğretmen olmaya karar veriyor. En büyük destekçisi de annesi. Yeri geliyor boğazlarından yemek geçmiyor ama Refet'i okutup Darülmuallimat'a kadar ulaştırıyorlar. Ordan sonrası malum tabi. Ama bu benim yazdığım kadar kolay olmuyor tabi, yokluk ve sefalet içinde bir çocuk okutmak ne kadar zorsa o kadar zor oluyor. Kitabı okurken açlığı, çaresizliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Refet ve annesi Binnaz Hanım'ın mücadelesi muazzam ama unutmamak gerekiyor ki, Şule, Mürüvvet, Cazibe ve Şahap gibi karakterlerin kendileri için belki çok küçük olan yardımları bu aileyi yer yer ihya ediyor. Buradan çıkarılması gereken çok şey var kanaatimce. Gerçekten de etrafımıza dikkatli baktığımızda illa ki çok çok zor durumda olan insanları görebiliriz, ve inanın ki bizim için büyük fedakarlıklar sayılmayacak kadar küçük bir el uzatma bile onlar için çok önemli olabilir, olur. O yüzden bu hassasiyet ve civanmertlik duygusuyla hareket edebilmeye nail olur ve çabalarız umarım.
  • Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • 'Kafka'nın romanlarında konuya bodoslama dalışına alışkınız. Şatoda da değişen bir şey yok. Hiç bir betimlemeye girmeden, farisi sözcükler kullanmadan, direk derdini anlatmaya girişiyor bu yapıtında da. ''Gecenin geç bir vakti köye vardı K.'' Ve bir daha da çıkamıyor o köyden..

        Kafka'nın Şato'su (orijinal olarak; das Schloss) kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri üzerine kurulmuş bir başyapıt. Diğer yapıtlarından ayrılan nokta ise (belki sadece Amerika (Kayıp) ile benzetebileceğimiz) umudunun olması. Şato'yu kesinlikle tek bir yapıt olarak düşünmemek gerek. Kafka'nın Dava'sının devamı gibi okumalara son derece açık - ve de uygun- bir eser karşımızdaki. Benzerlikler baş karakterden başlar, -İkisinin de ismi K.'dır.- kadınlara bakış açısı noktasında belirginleşir, -Kafka'nın tüm yapıtlarında kadınlara karşı sert ve uygunsuz  bir bakışı vardır ve bu bakışını, fahişelerle olan geçmişine yormak mümkün. Ancak kadın olgusu Amerika ve Dönüşüm eserlerinde güvenilmez ancak güven verici figürlerken, Dava ve Şato'da tamamen çıkarcı ve uygunsuz bir cinsiyete dönüşür.- toplum yapısına bakışı ile birbirinin devamı hüviyeti kazanır ve bürokrasi noktasında yek hale gelir. Ayrıca Dava ve Şato eserlerinin çıkış noktası da aynıdır. İkisi de, Kafka'nın muazzam kısa öyküsü ''Yasa önünde'' öyküsünün uzun versiyonları gibidir. Bu ve bunun gibi benzerlikler, Dava ile Şato'yu sadece yazar bakımından değil, tema ve konu bakımından da kardeş eserler olarak görmek mümkün. Tabii bunun sonucunda, Şato'suz bir Dava ya da Dava'sız bir Şato okuması yapmaya çalışmak, çok yetersiz ve sağlıksız olacaktır diye düşünüyorum. İki eser arasındaki temel fark, yazımın başında da belirttiğim gibi Şato'nun daha umut dolu olmasından ileri gelmekte. Dava yaşama kapkara gözlerle bakar, K.'nın davayı kazanma şansı yoktur ve K. da davayı kazanmak uğruna hiçbir şey yapmaz, büyük bir kabullenmişlikle karşılar her şeyi. Dava'daki atmosfer, kesinlikle sonucun kötü olacağı yönünedir. Şato'da ise umut vardır. K., sürekli Şato'yu bulmaya çalışır ve kendisini hep şato'ya yakın hisseder, şato tarafından atanmış bir kadastrocudur sonuçta. Klamm'ın onunla haberleşiyor olması da onun umutlarını arttırır. Kısa yoldan söylemek gerekirse, Dava kanserken, Şato tedavisi henüz keşfedilmemiş ama ilkel yöntemlerle yenilebilen bir hastalıktır. Umut hissi her zaman vardır. Ancak faydasız bir umuttur bu. Hancının karısının dediği gibi, Şato seninle asla iletişime geçmez ve sen de asla Şatoyla iletişime geçemezsin. Yani şatonun umut dolu olduğunu söylememize rağmen, bir çözüm sunmadığını da belirtmeliyim. Yazar, kazanamayacak olsak da savaşmamız gerektiğini önerirmiş gibi bir hava hakim kitaba.

    Biraz da Kafka'nın Şato metaforuna göz atalım. Kafka'nın K. 'sının bakışının üzerinde sabit duramadığı şeyin  kendisidir Şato. Kaçmanın, tepede olmanın, bulanık ve kaygan olmanın, her şeyin elden gelmesinin, sistemin ulaşılmaz iç mantığının unutmayla, unutulmayla, hatırlama ve hatırlatmayla ilişkiye girdiği insan köylerinin yönetim merkezi ya da Gregor Samsa'yı böceğe çeviren sihirli ama çirkin işlerin, insan olmanın hiçbir değerini gözetmeyen modern dünyanın,-kadastrocular atayan- öz mekanıdır. Şundan eminiz ki bir ''Şato'' var, saklıyor kendisini ve yaşama tümden hakim. Buna ister bürokrasi deyin, ister Tanrı, ister devlet. Genel kanıya göre, Şato cennet olarak nitelenmiştir, K. ise cenneti arayan yalnız bir yabancı. Ancak işin kolayına kaçmak gibi geliyor bu bana. Her şey bu kadar basit olamaz.

    Bana göre Şato devlettir. Köy ise uyuyan ve itaat eden toplumu temsil eder. Şato köyün üzerinde, kendisine sorgusuz sualsiz itaat edecek toplumu baskı altında tutar. Memurlar, onların sekreterleri, kalem odaları, haberci ve kuryeler ise Dava'da çok net gördüğümüz karmaşık ve çoğu zaman tıkanan bürokrasinin sembolüdür. Kafka yapıtında, mükemmel bir ''başkaldırı'' örneği sunar. Köye kadastrocu olarak atanan ancak kitabın sonunda aslında kadastrocu olmadığını anladığımız K., çok masumane bir sebeple köye geliş sebebini arayan başkaldıran insanı temsil eder. Başkaldırısı çok masumane ve kabul edilebilir bir düzeydedir, tek amacı geliş amacını ve görevini anlamaktır. Ancak sistem, her şeyi olduğu gibi, onu da öğütür ve K., ilk geldiği zamanki isteğiyle Şatoyu aramayı bırakır. Onun yerine, dışlandığı topluma tekrar geri kazanılmak ister. Kafka, burada ortaya öyle bir tipleme koyar ki, sayfaları çevirme hızınıza kendiniz bile şaşırırsınız: Barnabas ailesi! Bu son derece varlıklı ve köyün kalburüstü ailelerinden biri olan ailenin, tüm varlığını kaybetmesi için, kızlarının şatonun basit bir memurunun koynuna girmeyi reddetmesi yeterli olmuştur. Günümüzde de durum bundan ibaret değil midir? Devletler dokunulmaz durumda değil mi? Herhangi bir memur bile, toplumda istediği insanı gözden düşürebilecek güce sahip. Bu da, Kafka'nın gözlem yeteneğini gözler önüne seren bir durum olsa gerek. Kafka'nın kitaptaki büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor. Başkaldıran insan tiplemesindeki K.'nın davasından haklı olmasına rağmen hemen vazgeçip kendini şato'nun gazabından koruması, ancak Barnabas ailesinin davalarında direnip şatonun gazabına uğraması. K.'nın Olga Barnabas ile yüzleşmesi ise, dillere destan.
  • İçimizdeki “Amok Koşucusu”

    Amok, bir tür hastalık biçim, bir cinnet halini ifade etmektedir. Kaynağını belirsizlikte alan, bir anda vuku bulan ve genellikle sonu yıkımla biten bir hastalık biçimi. İnsanlık birçok amansız hastalığı görmüştür. Ve her biri toplum hafızasında derin izler bırakmıştır. Ama hepsinin ortaya çıkışı, yayılışı ve sonucu beli bir zamanı kapsamıştır. Ancak“Amok” hastalığı için böyle bir şeyden söz etmek zor; anda başlayıp, anda yok eden bir hastalık, yada bir metafor.

    Hikaye, Stefan Zweig’in, “Amok Koşucusu” kitabında anlatılmaktadır. Uzakdoğu sömürge toplumlarda bir doktorun yaşadıklarına dayanmaktadır. Doktor, Malezya’da insanlar bir şeyler içerken aniden yerlerine fırlayaraka ve ellerine aldıkları her hangi kesici bir araçla koşmaları ile başlar, bu esnasında önüne çıkan her şeyi yıkıp, parçalayan bir cinnet halidir. Ancak koşanı ya biri tarafında vurularak durdurulur yada bir noktada sonra kalbi dayanmayıp, ağzında salıyalar akıp ölmesi ile genellikle bitermiş.

    Doktor, başından geçen bir olaydan yaşadığı pişmanlıktan kaynaklı bir “Amok” gibi yollara düşer. Doktorluk yaparken yanına gelen bir kadının duygusal yaklaşımından dolayı yardımcı olmaz. Böylece aklın ve duygunun çekişmesinde, duygunun galip gelmesi ve sonrasında, mesleki etiğin vicdan üzerindeki ağrılığında kurtulma isteği, onun kadının peşinde deniz yolculuğuna çıkmasına sebep olur. Ve nitekim yazar sonunda bir “Amok” gibi kalbi, Alman Nazi zulmüne karşı dayanmayıp intiharla son bulur.

    Gündelik yaşamımızda her olay, hikaye ve anlatının insan yaşamında bir hakikatı ifade eder. Kurgu oldukları kadar aynı zaman da gerçeklerdir. İnsan yeteri kadar göre bilseydi yaşadığı trajedinin boyutlarını, belki bu kurgusal metin ve görsellere bu kadar şaşmazlardır.

    Doktorun çelişkileri ve sonraki amansız arayışı bize bir çok şey anlatmakta; aslında bizler kararlarımızda pek tutarlı değiliz, neyi kabul ettiğimiz yada neyi reddettiğimizi tam olarak bilmiyoruz; o anki baskın atmosfer eylemlerimiz üzerinde belirleyici etkisi vardır. Günümüzde insanın en büyük problemleri başında bu belirsiz ve amaçsız ruh halinin, yaşam haline gelmesidir. Bir anlamda muğlak ile kaos aralığında yaşıyoruz. Birey toplumsal faaliyetleri ve sosyalizasyon sürecinde bütün bu etmenlerin büyük bir etkisi vardır.
    Bugün insanların büyük çoğunluğu bir fikre ve düşünceye dayanmadan sürekli bir eylem halindeler.
    Köhnenmiş duygu ve düşünce kalıplarını acımasız çarkları arasında can çekişmektedir. Ve en acı boyutu, bunu algılamayacak kadar yönünü kaybetmesidir. İnsan bu momentte güdülerin ve tüketim fetişizm seline kapılmış gibidir.

    Peki sınırları belirlenmiş bir evrende ölümüne nereye koşuyoruz?, Bize dayatılan yada bize sınırlanan bir yaşamda ne kadar özgür tercihler yapabiliriz? Sorular peş peş geldiğinde insanın böyle bir hengame de duygu ve düşüncelerini kontrol etmesi zorlaşmaktadır. Durduğumuz sabit bir nokta yok ve sürekli maddi gelişmelerin hızına yetişmeye çalışırız. Oysa bu imkansız olduğu kadar bir noktada da anlamsızdır. Etrafımızdaki değişen şeylerin şekilleri değil anlayışa odaklanmamız gerekir. Netice çok farklı evreleri aştığımızı zannederiz oysa hala kendimizi ve toplumu anlamaktan aciziz. İnsanın beli başlı ihtiyaçları vardır, tıpkı toplum gibi… Beslenme, korunma ve yaşamını sürdürme gibi temel hususlar yanın da dayanışma, anlama, empati kurma, yardım etme ve sevgi gibi ihtiyaçlarda vardır. Bunlar birbirin de bağımsız değiller. Bunların birleşimin de toplum doğar. Oysa günümüzde sanki bunların hepsi bir birin de bağımsızmış gibi yaklaşıyoruz. Kendimizi ayrı binlerce parçaya bölmeye çalışıyoruz. Sonrasında bunları toparlanmada zorladığımız da ise bir “Amok” gibi parçalanıp yok oluyoruz.
    Oysa insan sağlam basacağı bir toprak parçası bulabilirse şayet, yaşananları anlama konusunda daha tutarlı olabilecektir. Etrafımızda dünyanın ahengini kavrayabilmek, tahakkümsel her türlü hegemonyayı bertaraf edebilme imkanı doğacaktır. Güdü ve hislerin arasındaki arafın kurbanı olmakta kurtulabilir. Ancak günümüz koşulları her birimizin birer “Amok” olması için şartlar müsaittir. İnsanın bütün kaygısı; sosyal statü ile bireysel kaygılar arasında bölünmüş bulunmaktadır. Oysa sınıfsal uçurumlar arasındaki insanın çok fazla şansı yoktur. Biz insanlar amansız bir yarışın baştan kaybedenleri olarak didinip dururuz. Bir anlamda simülasyonun için de dolanıp duruyoruz. Ne duvarı aşabiliyoruz ne de tamamen hapsedildiğimiz kavrıyoruz.
    İşte “Amok” modern çağın hikayesidir.
    Kısacası insanlığın şu anda yaşadığı yıkım ve çürümüşlük, yanlış yaşamın toplamından başka bir şey değildir. Birey ve toplum ilişkisi öyle yabana atılacak kadar sıradan bir bağ değil tam tersine simbiyotik bir ilişki söz konusudur. Yani insandaki doğru bir esinti bile toplumda fırtınalar kopartabilir. Yeterki inancağımız bir hikayemiz olsun…
  • Zamanın da anlaşılamamış, hala da çoğumuzun ‘bu ne anlatıyor böyle’ diyip anlamadığı yazardan acıklı bir güldürü eseri. En sevdiğin yazar dedik mi aklımda beliren ilk isim Oğuz Atay oluyor. Zaten sevdiğim diğer yazarları da bana çağrıştırıyor. Uzun zaman önce tüm kitaplarını okuyacağım demiştim ve yazdığı üçüncü benimse okuduğum beşinci kitabını da bitirmiş oldum. Pardon bitirmek dedim. Aslında bitmez. Çünkü her okuduğumda okumamda görmediklerimi görüyor, yeni anlamlar çıkarıyorum. Aslında çoğu kitapta öyledir bu. Onun dilini, göstermek istediği büyük resmi ben de çok derinden anlayamıyorum. O yüzden yavaş, bolca düşünerek okunması gereken birisi.

    Okuduklarımın içinde Bir Bilim Adamının Romanında anlatılan ‘tutunan’ karakterimizi saymaz isem diğer kitaplarında gördüğümüz mizahı, ‘Tutunamayan’ karakterlerini burada da görüyoruz. Ana karakterimiz Emekli Tarih Öğretmeni Coşkun’un oyun yazma macerasına girişini okuyoruz. Karakterimizin İçsel, aile hayatındaki bunalımını, toplumsal meseleleri kendine has yazımıyla anlatmış. Hayat’ı oyun olarak gören yazardan da böyle bir eser gelmesi normal. Kitapta onun hayatından parçalarda görüyoruz. Kaldığı ikilemlere tanık oluyoruz.

    Daha önce O. Atay okuduysanız bu kitabında da mutlu sonu göremeyeceğinizi bilin. Kitap, Tiyatro oyunu olarak yazılmış. Ayrıca sahnelenen bir tiyatro oyunudur. Karakter isimlerine ve anlamlarına dikkat edin. Hiç biri rastgele verilmiş değildir. Gerçeklik ile hayalin birbirine girdiğini gördüm. Olaylar ilerliyor ama zamandan bihaberiz. Anlattığı insan kavramına baktığımızda günümüzde değişen hiçbir şey yok. Belki onun anlattığından daha kötü durumdayız. Mesela çalışmak konusunda “Bu ülkede de çalışan herkes sinirli. Onun için çalışmıyorum artık. Onun için evden çıkmak istemiyorum. Her gün yollarda ve vasıtalarda gergin yüzler, düşmanca bakışlar, insanı her an tedirgin eden… “ diyordu. Son sayfalarda gördüğümüz gibi onun yazdıkları güldürürken ağlatan türden. Oğuz Atay her şeye rağmen içinde Ümit’i barındırıyordu. Bizde ümitsiz kalmayalım…
  • SAVAŞ!

    Herkesin kafasında savaş denildiğinde farklı bir görüntü oluşuyor fakat bir çoğu maalesef gerçeğin tahayyülünden bile uzak. Savaş binlerce anasız babasız kalmış çocuk demek, binlerce kesik baş, şarapnel parçalarıyla yaralamış kol bacak demek. Savaş makatına elektrik kabloları bağlanmış, sonrada eşlerinin, çocuklarının gözleri önünde tecavüze uğramış analar demek. Savaş hiç bir suçun yokken birilerinin evini basıp tüm komşularınla birlikte seni kurşuna dizme ihtimali demek. Savaş aptalca bir sürü ideolojinin peşinde beyni yıkanmışçasına kana susamış bir sürü vahşi demek. Savaş yaşadığın topraklardan sürülüp ömrün boyunca başka ülke sınırlarında mülteci konumunda yaşayabilmen demek tabi eğer bu kadar şansın varsa. Savaş ölüm demek, binler, yüzler değil milyonlar!

    2.Dünya savaşı dünyada ki bütün dengeleri değiştirmiştir. Bildiğiniz gibi Adolf Hitler çok büyük bir kıyıma sebep olmuş, Sovyetler’e saldırısı sonrası St. Petersburg’da sonraki adıyla Leningrad’da durdurulmuş,Almanya büyük bir hezimete uğramıştır. Bu kısmı hemen herkes az çok bilir. Peki sonra ne olmuştur?

    Sovyetler’in o dönemde başında Stalin bulunuyor. Stalin en az Hitler kadar acımasız bir lider. Samimi olmak gerekirse en az onun kadar diktatör. Kızıl devrimden sonra Sovyetler birliği sınırlarında bulunan bir çok ülke Stalin’in gazabından payına düşeni maalesef alıyor. Ukrayna’da Estonya’ya Rusya’da Stalin’in Komünist propagandasına karşı geldikleri gerekçesiyle bir çok insan en iyi ihtimalle Sibirya’ya sürülüyor, o kadar şanslı olmayanlar ise taş ocaklarında, toplama kamplarında en fazla 1 yıl içinde acılı bir ölümle hayata gözlerini kapatıyor. Aslında Stalin Yahudi katliamına devam etmek için Hitler’den bayrağı devralıyor desek yanlış olmaz.
    Böyle anlatıldığında kulağa istatistik gibi gelsede burda binlerce insanın hayatından bahsediyorum. Sırf birilerinin ideolojik sidik yarışı yüzünden milyonlarca hayatın, ailenin yerle bir oluşu. 2. dünya savaşında ölen insanların resmî kayıtlara göre ortalama 60/65 milyon civarı olduğu söyleniyor. Tabii gayrı resmî ölümler hariç.


    Günümüzde de aslında değişen pek bir şey yok, emperyalist ülkeler dünyanın gözünün içine baka baka istedikleri toprakları sudan sebeplerle işgal edip bütün vatandaşlarını katlediyor. Fakat bu kez farklı bir yöntemle, kimse kimsenin kuyruğuna basmıyor mesela. İşgal eden ülke ile bir ticari bağı olan ülke kınama mesajı dışında parmağını oynatmıyor, ölen insanlar kimsenin umrunda değil. Ortadoğu senelerdir cadı kazanı kim ne yapıyor? Hiç kimse, hiç bir şey! Haberlerde ölen çocukları, kadınları, insanları 5saniye görüp üzülüyor sonra elimizde ki telefonla oynamaya devam ediyoruz. Çünkü buna alıştırıldık! Çünkü kitlesel hareket etmemiz için beyinlerimiz tembelleştirildi, benmerkezcileştirildi! Çünkü hepimiz sadece kendini düşünen küçük burjuvalar haline geldik. Bu bizlerin suçu değil böyle olması istendiği için böyle oldu.Gereksiz uzatmak istemiyorum bunlar bir çoğumuzun aklından sürekli olarak geçtiğini varsayıyorum.

    Kar Kurdu 2. Dünya savaşından sonra Stalin’in Hidrojen bombasını geliştirip Amerika’ya 3. Dünya savaşını açacağı
    haberinden sonra, Amerika’nın 2 ajan gönderip Stalin’e suikast düzenlemek istemesini konu alıyor. Dünya tarihinde Stalin’in beyin kanaması geçirerek öldüğü yazıyor fakat bir çokları bunun uydurma olduğu, Stalin’in bir suikaste kurban gittiği gibi komplo teorileri üretiyor. Nasıl öldüğü muamma fakat doğru zamanda öldüğü dünyanın 2. dünya savaşı akabinde bir 3.’süne girmek zorunda kalmadığı bir gerçek.


    Kitap çok sürükleyici, aksiyonu hiç düşmeyen türden,iki günde soluksuz okudum. Tarihe ilgisi olan, komplo teorileri ile ilgilenen, bir solukta okunacak bir kitap okumak isteyen arkadaşlar hiç bekletmesin, nokta atışı bir kitap.

    Biliyorum ki dünyada insan varlığı devam ettiği sürece savaşlarda devam edecek bu bir gerçek. Şu an tam bulunduğunuz noktada, her neredeyseniz savaşın tam ortasında kanlar içinde kalmış bir çocuğu bir dakika hayal edip, hayatınıza kaldığınız yerden devam edin.
  • Motorlu kuşu henüz bir çocukken, en sevdiğim arkadaşım doğum günümde hediye etmişti. Aradan 15 yıl geçti kitabı tekrar okudum. Eskiden eğlenceli ve farklı bir kurgudan ibaret olan hikayeyi şimdi okuduğumda günümüz dünyasının içinde bulunduğu tehlikeye karşı uyarıldığını gördüm. Bu sefer ben aynı arkadaşıma doğum gününde aynı hikayeyi gönderdim. Teknoloji bağımlılığının son raddeye ulaştığı günümüzde biz 'büyüklerin' de kitaptan çıkaracağı dersler olacağını düşünüyorum.

    Kitaptan bahsedecek olursak içinde 5 tane hikaye barındırıyor. Tabi ki en derini Motorlu Kuş. Bu kitabın fazla bilinmemesi beni çok üzüyor belki Anderson yazsaydı daha meşhur olabilirdi. Çocuk kitaplarına ilgili bir okur olarak benim en güzel ve faydalı bulduğum kitaptır.

    Gelelim Motorlu Kuş'a. Hikayenin başında iki çocuk çıkıyor karşımıza. Renk renk, çeşitli binlerce kuşun toplanmış olduğunu görüp avcılık duyguları depreşiyor. Ancak bilmedikleri bir şey var bu kuşlar çok önemli bir konu için bir araya gelmişler ve kaçmaya hiç niyetleri yok. Çocukları kovalayıp konseye kaldıkları yerden devam ediyorlar. Toplanma nedenleri yavru bir kırlangıç.
    Bu genç ve tecrübesiz kırlangıcımız annesinin sözünü dinlemeyip otokuşların yanına gidiyor. Otokuşlar kanatları gelişmemiş olduğu için vücutlarına sarılı motorla uçabilen kuş türü olarak kurgulanmış. Kahramanımız bu otokuşları yemek için yaklaşan yaratığı onlara haber veriyor. Bu yaptığı iyilik karşısında otokuşlar kırlangıcımıza ihsanda(!) bulunup motor takıyorlar. Artık kırlangıcın uçmak için yapması gereken tek şey motorun üzerindeki kuvvet levhasına gagasıyla peş peşe vurması. Yeni bir isim de veriyorlar ona: Motorlu Kuş. Yuvasına gidip annesine gösterdiğinde annesi çok üzülüyor. Motorlu kuş ise artık daha hızlı uçup zamandan tasarruf edebileceklerini hatta tüm kuşların bu motorlardan takması için kuş konseyine gideceğini söylüyor. Annesinin sorduğu soruya verecek cevabı ise bulamıyor: peki biz boş zamanlarımızda ne yapacağız?

    İşte teknoloji bu vaatle girmişti hayatımıza. Elbette çok faydalıydı, kısa sürede elimiz ayağımız oluverdi. Mesela bir çamaşır makinesi ne kadar hızlı yıkıyordu çamaşırları hem de hiç yorulmuyorduk. Ama yıkanan çamaşırları alıp asmaya bile üşenir olmuştuk neyse ki yetkililer sesimizi duyup çamaşır kurutma makinası da icat ettiler. Sonra akıllı telefonlar hayatımızı kolaylaştıracaktı, bir sürü faydalı uygulama vardı. Üzülerek söylüyorum ki 1k da bile bazen kitap okumaktan fazla zaman geçiriyorum. Nur içinde yatsın tasarruf ettiğimiz bereketsiz zaman.

    Hikayemize geri dönelim neyse ki kuş beyinli kuşlarımız bizden daha akıllıymış. Motorlu kuşun "ımı bı şıkıldı zımındın tısırrıf yıpıcız" sözüne güvenip diğer kuşlara da motor takmamışlar. Motorlu kuşun 6 ay boyunca motoru kullanmasına ve 6 ay sonra tekrar toplanıp faydalı olup olmadığına bakmaya karar vermişler.
    Şimdi 6 ay sonrasına gidiyoruz. Görünürlerde motorlu kuş yok. Biraz bekliyoruz. Uzaktan yokuş çıkan kamyon gibi tıngır mıngır gelen bir şey görüyoruz. İlk bakışta tanıyamıyoruz motorlu kuşu çünkü çok değişmiş. Kanatları kullanmamaktan güdükleşmiş, bedeni motoru et ile kavramış artık motor olmadan uçmasının imkanı yok. Kuvvet levhasını gagalamaktan gagası özelliğini kaybetmiş artık ne solucan tutabilir ne başka bir şey. Boynundaki bazı kaslar gelişmiş ve kalınlaşmış başını sağa sola çeviremez olmuş. 6 ayda 15 aylık yaşlanmış.
    Hikayenin son kısmını okuduğumda akıllı telefon kullanmaktan parmak yapısı değişen arkadaşım gelmişti aklıma. Uzmanlar da aynı şekilde gelişme çağındaki çocukların akıllı telefon ve tabletler yüzünden omurga yapısının geri dönüşümsüz zararına karşı uyarıyorlar.

    Hikayeden uzun bir inceleme yapmış olabilirim. Zamanınızı çaldıysam kusuruma bakmayın. Son olarak hikaye konsey başkanının şu sözüyle bitiyor:
    -Bu olayı tüm kırlangıçlara duyurun, düşmesinler tuzağa.