• "Her nefis bir gün ÖLÜM'ü tadacaktır"

    Ayetini bankalara ve makam koltuklarına yazmalı. Tabutlara ve mezarlara/mezarlıklara değil.

    1==> İnsan
  • 194 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ülkemizde yaşanan darbelerin altında hep siyasi nedenler aranır. Acaba olaylara biraz da farklı açıdan baktığımızda farklı sonuçlar da çıkabilir mi? Bunu düşünmekte fayda var. Siyasi sebepler olarak gözüken, gösterilen, ön plana çıkartılan, anlatılan olaylar, gerçek mi yoksa esas sebepleri gölgelemek için kullanılan araçlar mı? Bunu da araştırmak lazım. Ve buradan hareketle: Bir bitki bir savaş çıkartabilir mi?

    Beyaz Savaş, Bülent Ecevit'in kitaba yazdığı önsözle başlar. Ecevit yazdığı önsözde, haşhaş yasağının sebeplerini anlatırken, acı da olsa Türkiye'de iktidarda bulunan hükümetlerin niçin bu yasak kararını aldığını ve kendilerinin iktidara geldikten sonra yasakların nasıl kaldırıldığını anlatıyor.

    ABD yönetiminin yanlış ve gerçek dışı bilgilerle, Amerika'ya yasadışı yollarla giren afyondan Türkiye'yi sorumlu tutmasına karşın, Ecevit, kitabın önsözünde şunu belirttir: " Uyuşturucu olarak kullanılan afyon üretiminden asıl sorumlu ise Amerikan Yönetimi ve bu devletin istihbarat örgütü CIA idi. (s.11)" . Türk afyonu ve bunun üzerinden Türkiye'ye yapılan baskıları yine Ecevit şu şekilde anlatır: " Ülkemizde demokrasi işlerken baskılardan sonuç alamayan ABD, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden yararlanarak amacına ulaşmıştı. (s.12)" der.

    Çağrı Erhan da kitaba yazdığı önsözde "Türk -Amerikan ilişkilerinin, belki de hiç araştırılmayan konularından birisi olan Afyon sorunu hakkında" çalışma yapma fikrini, rahmetli olan hocası Oral Sander'e borçlu olduğunu ifade ederek, hem hocasına bu sayede teşekkür eder hem de kitabı anlatır.

    Çağrı Erhan'ın Beyaz Savaş (Türk -Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu) adlı kitabı 1996 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanmış ve şu an baskısı yok .(Altınbaş Üniversitesi yayınları arasında çıkmış: Beyaz Savaş Türk-Amerikan İlişkilerinde Afyon Sorunu)

    1971 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanan haşhaş ekimi yine bir Bakanlar Kurulu kararıyla 1974 yılında kaldırılır. Bu bile başlı başına incelenmesi gereken bir konu ve bu kitapta bu durumu ele alıyor. Niçin yasaklanmış ve niçin devlet denetiminde sınırlı şekilde serbest bırakılmış. Bu iki kararı veren de dönemin siyasileri. Peki, Devleti bu kararları almaya götüren sebepler nelerdir? Bu ve buna benzer soru ve cevaplar da kitabın içinde okuyucuyu bekliyor.

    Haşhaş ekimi ve afyon üretiminin 'Anadolu' coğrafyasında binlerce yıldır var olması; bu topraklarda üretilen afyonun İngiltere ve Amerika'ya Osmanlının başlıca ihracat kalemi olmasını da bu kitaptan öğreniyoruz.

    Kitap Türkiye ve dünya da afyon sorununa odaklanıyor. Ya da Osmanlı'dan günümüze afyon ve haşhaş konusu üzerinden bir tarih anlatımı yapıyor. 1970 - 1975 yılları arasında hem Türk -ABD ilişkilerini etkileyen hem de Türk siyasi hayatında çok önemli olayların yaşandığı bu zaman dilimi içinde afyonun durumu ve önemi anlatılıyor.

    Kitabın içinde haşhaşın dikim alanları haricinde afyon ticareti, afyondan üretilen ağır ağrı kesiciler ve bunların topluma etkileri; devletlerin ilk dönemlerde serbestçe alım-satımına karşın, zaman içinde yasaklanmaya giden sürece değiniliyor. Ayrıca eroinin Alman Bayer firması tarafından piyasaya sürülmesi ve gazete ilanlarıyla ürünün tanıtılmasından da bahsediliyor.

    Haşhaştan üretilen çeşitli uyuşturucuların devletler tarafından yasaklanması, sınırlandırılması ve denetim altına alınması üzerine uzun yıllar boyunca çeşitli konferanslar toplanmasından da bahsediliyor.

    Kısaca, bu bitki tarihin çeşitli dönemlerinde savaş çıkartmıştı. Şu an haşhaş Türkiye gibi ülkelerde denetim altındayken, Amerikanın Orta Asya ve Uzak Doğu tabir edilen yerlerde bulunan dolaylı dikim alanlarında illegal bir şekilde afyon ve türevlerinin üretimi artarak devam etmekte. Kitabın konusu 1970'li yıllarda Türkiye'de Afyon yasağını incelemek. Ancak bunu yaparken de uyuşturucunun tarihine ve burada rol alan büyük oyunculara da bakılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Bu kitap, 23-25/3/2019 tarihleri arasında okunup, 10/4/2019 tarihinde inceleme yazısı siteye eklenmiştir.
  • Sizin ifadenizle söyleyecek olursak “yer ve gökler ile arasında bulunanlar hakkında tefekküre davet eden” İslam dini, vahyin ve aklın rehberliğinde cihanşümul bir bilim geleneği oluşturmuştur. Bu geleneğin iskeletini oluşturan düşüncenin temel dinamiklerden söz eder misiniz?

    İskelet hâlinde dahi olsa bu soruya cevap vermek o kadar kolay değil. Yine de kısaca şunlar söylenebilir: İnanmak, bilmek, düşünmek ve tezevvuk dört insani duyuştur. Önemli olan bu duyuşları kötürümleştirmeden birlikte muhafaza etmektir çünkü hiçbiri diğerinin yerine ikame edilemez. Bu çerçevede dikkat edilmesi gereken bu duyuşların bizatihi kendileridir; tarihî tezahürleri değil. İslam temeddünü, coğrafi vüsat ve tarihî imtidad kategorilerinin içinde çok çeşitli inanma, bilme, düşünme ve tezevvuk gelenekleri inşa etmiştir. Yani tek bir bilme geleneği yok; kelami, tabîî, talimî, işrâkî, irfani ve İbn Heysem'in terkibî yaklaşımı gibi pek çok farklı gelenek mevcut. Bu geleneklerin hayat görüşü, ilkeler bakımından ortak olmakla birlikte, bu ilkelerin idraki, ifadesi ve değişik tabiat ve hayat resimleri ile bütünleştirilmeleri farklılıklar gösterir. Belki bu süreçte en önemli ilke itikatta vahdet; ilimde kesret ilkesinin takip edildiği epistemolojik bir çoğulculuğun benimsenmesi; mevcut yöntemlere birer perspektif muamelesi yapılmasıdır.

    Tarih bize Müslüman bilginlerin özellikle Orta Çağ boyunca bilime öncülük ettiğini gösteriyor. Tercümeler yoluyla Batı’ya aktarılan ilmî mirasımız sonucunda meydana gelen gelişmeler ve varsa bu güne yansımaları nelerdir?

    Öncelikle 'Orta Çağ' diye bir kavramsallaştırmayı tanımıyorum; benim öyle bir çağım hiç olmadı. Bunu geçiyorum. Bilim, tarihîdir yani muhdes, zaman ve mekânla kayıtlı. Dolayısıyla beşerî bir hâdisedir. İnsan türünün müteâl ortaklığı nedeniyle doğal olarak insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır. Her kültür de çok değişik tarihî şartlar altında bu hafızadan faydalanır. İslam temeddünü, nasıl kendinden önceki birikimi tevârüs, temellük ve temessül edip tercüme ve telife konu kıldıysa kendinden sonra gelen Batı Avrupa da ondan istifade etmiştir. Başka bir deyişle beşerî hâdiseler evrimseldir; birbirine katılırlar. Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa'dan aldı; Batı Avrupa, İslam'dan; İslam, Mezopotamya, Mısır, Hint, hatta Çin ve özellikle Helenistik dönemden; Helenistik dönem ise Klasik Yunan, Mezopotamya, Persler, Mısır ve diğer Anadolu kültürlerinden; Yunan da kendinden önceki tüm Akdeniz coğrafyasından. Aralarındaki ilişkiler de lâzım-melzûm ilişkisidir. Biri olmadan diğeri de olmaz. Kısaca, bugün dün olmadan varlığa gelemeyeceğinden, İslam temeddünü de olmasaydı bugünkü Dünya da varlığa gelemezdi. Dolayısıyla birbirlerinin basit bir yansımaları olmalarından değil; tersine birbirlerinin varlık koşulu olmalarından bahsediyorum.

    Bugün Müslümanlar kendi bilimsel geleneklerinden, düşünce köklerinden büyük ölçüde uzaklaşmış görünüyor. Bu uzaklaşmanın sebeplerini nerede aramalıyız?

    Ne demiştik? Tarihî bir hâdiseden bahsediyoruz. Doğal olarak mekân-zaman kayıtlı her şey gibi insanın dört duyuşunun tezahürleri de değişecektir; değişmiştir de. Burada önemli olan hayat görüşünü ilke düzeyinde muhafaza etmek; zamanın imkânları içinde idrak ve ifade becerisini gösterebilmektir. Ve dahi yeni tabiat ve hayat resimleri ile zamanımızın imkânları içinde idrak ve ifade ettiğimiz hayat görüşümüzü bütünleştirme, dolayısıyla yeni âlem tasavvurları kurmayı becermektir. Kısaca işlevlerini kaybetmiş âlem tasavvurlarımızı terk etmek bizleri ürkütmemeli. İşlevlerini kaybettiler çünkü yeni tabiat ve hayat resimleri gelişti. Yapmamız gereken bir bütün olarak işlevlerini kaybetmiş eski âlem tasavvurlarımızı korumak değildir; tersine terk etmektir, uzaklaşmaktır; ama aynı zamanda o âlem tasavvurları ile katıp karışan hayat görüşümüzün eski idrak ve ifadelerini dikkatlice, ilkeleri zedelemeyecek şekilde ayıklamak gerekiyor. Hatamız, bu ayrımları yapmadan hayat görüşümüzün ilkelerini de ihmal etmek yoksa eski âlem tasavvurlarını bir bütün olarak korumak doğru değildir...

    İslam-Türk felsefe-bilim tarihini, İslam bilim-felsefe tarihinin 'kayıp halka'sı olarak adlandırıyorsunuz. Kayıp halkayı yani geçmişimizden tevârüs ettiğimiz ve çoğundan habersiz olduğumuz ilmî mirasımızı nerede aramalıyız ve bulmak için neye ihtiyacımız var?

    Öncelikle bu adlandırmayı ben yapmıyorum; Arap milliyetçileri ve onların Türkiye'deki mukallitleri yapıyor. İlmî mirasımızı başta yazma eserler olmak üzere günümüze gelen terekede aramalıyız. Bulmak için ise tahkir ve takdis etmeden ama takdir ederek çalışmaya ihtiyacımız var. Gelişigüzel çalışmak değil ancak; çağımızın felsefe-bilim tarihi çalışma yöntemlerine uygun olarak. Ama en önemlisi, geçmişi tarihe dönüştürmek… Yani gelecek için yola çıkmak, geçmişimizi geleceğimiz için istihdam etmek; işte tüm bunlar geçmişimizle gelecekte karşılaşmak demektir; o zaman yani bu karşılaşmada o geçmiş tarihe dönüşür. Unutulmamalıdır ki, keşf-i kadim yapabilmenin ilk şartı vaz-i cedîd'tir ve ilginç şekilde vaz-i cedîd için atılım yapabilmek için gerekli özgüvenin asgari koşulu da keşf-i kadimdir. Görüldüğü üzere bu iki eylemin arasında bir öncelik-sonralık ilişkisi değil bir koşutluk ilişkisi vardır; bu da sürekliliği inşa eder; akışı, örüntüyü. Tam bu noktada şöyle bir nükteyle demek istediklerimi daha açık kılmak isterim: Arapçada 'dede' malum 'cedd' demektir. Cedd sözcüğü 'yeni' anlamına gelen 'cedîd' ile aynı kökten gelir. Niçin? Çünkü dede torun ile kendini yenilemiştir; bu nedenle cedd adını alır. Başka bir deyişle siz kendinizi yenilediğinizde kadim olursunuz; yani ileriye adım atan, takaddüm eden. İşte bu nedenle yenilenmek yani tecdîd, geçmişi kadim kılmak için elzemdir. Kısaca her yenilemek bir tür yinelemektir ama öne adım atacak şekilde.

    İslam dünyasının coğrafi işgalden daha çok akıl işgaline uğradığını ve öncellikle zihnî ve vicdani işgallerden kurtulmamız gerektiğini belirtiyorsunuz. Beraberinde Batı’nın bilimsel gelişmeleri karşısında edilgen bir hâletiruhiye içerisinde olmayı getiren bu zihinsel işgali aşmak nasıl mümkün olur?

    Coğrafi işgal askerî tedbirlerle giderilir ancak vicdani işgal için kendi hayat görüşümüzü, anlam-değer dünyamızı yeniden ifadelendirmeliyiz. Zihnî işgal için ise gerçeklik kürelerine bizzat yönelerek, kendi sorunlarımızla bizzat yüzleşerek kendimize has kavramlarla, yargılarla, modellerle iş görmeye başlamalıyız. Elbette denilenler, insanlığın müşterek tecrübesinden faydalanmayı reddetmiyor. Kastedilen kültürümüze ve temeddünümüze ait, kendi anlam-değer dünyamızdan, hayat görüşümüzden türetilmiş metafizik çanaklarımızın bulunması. Bu metafizik çanaklar var olduğu sürece dışarıdan gelen ve gelecek tüm malumat yığınlarını dönüştürürüz; bizleştiririz. İnsanın en önemli alametifarikası dik durmadır; biyolojik dik durma gibi psikolojik dik durmaya da ihtiyacımız var.

    Psikolojik dik durma da ancak ve ancak ufka kendi gözlerinizle bakmanızla mümkündür. Biyolojik anlamda gözün bana ait olması bakışımı bana ait kılmaz çünkü gören göz değil, 'ben'im. O anlam-değer dünyasının inşa ettiği 'ben' yok ise bedenî göz rüzgârın önündeki kâğıt gibidir. Benzer cümleler bir kültür, bir medeniyet için de geçerlidir.

    İnsan bir topluluk içinde doğar; bu topluluk içinde şahsiyetini, kişiliğini kazanır ve ‘ben’ demesini öğrenir. Daha sonra içinde yaşadığı toplumun anlam-değer dünyasına dâhil olur; özellikle büyük öl-çekli eğitim-öğretim sürecinde kimlik (hüviyet) elde eder; mensubiyeti oluşur ve ‘biz’ demeyi benimser.

    Oryantalizm dilimizde ve düşüncemizde yaptığı manipülasyonla bizim bilgiyle temasımızı da belirliyor. Mesela Müslüman bilginlerle ilgili literatürümüz bile Batı tarafından kabullenilen isimlerle mahdut. Siz bu durumu, “başkalarının anlattığı hikâyelerin içinde yaşamak” olarak ifade ediyorsunuz. İslam bilim geleneğiyle organik bir ilişki kurabilmek için nelere öncelik vermemiz gerekiyor?

    Bu soruya verilecek yanıt yukarıda denilenlerle bağlantılı hiç şüphesiz. İnsan bir topluluk içinde doğar; bu topluluk içinde şahsiyetini, kişiliğini kazanır ve ‘ben’ demesini öğrenir. Daha sonra içinde yaşadığı toplumun anlam-değer dünyasına dâhil olur; özellikle büyük ölçekli eğitim-öğretim sürecinde kimlik(-hüviyet) elde eder; mensubiyeti oluşur ve ‘biz’ demeyi benim-ser. Hem bu süreçlerde hem de özellikle âkilbâliğ sürecinde kendilik bilincine erer; haysiyet kazanır. Dolayısıyla haysiyet - şahsiyet - hüviyet, yani kendilik - kişilik - kimlik bir bütün oluşturur. Bu bütün bizim 'özne' olmamızı sağlar. Özne olmak irâdî ve ihtiyârî eylemin en temel ontik zeminidir. Mesele ciddidir çünkü tarihte aktör olmak ile faktör olmak arasındaki ince çizgi burada çizilir. Kendi hikâyenizi yazabilmenizin asgari şartı da bu ilkedir. Tersi durumda başkalarının sizler için kaleme aldığı hikâyelerde figüran olmak zorunda kalırsınız. Hikâye size hem anlatılarınızı verir hem de takip edeceğiniz örnekleri. Anlatınız yani anılarınız var ise anlarsınız ve dahi anlamlandırabilirsiniz. Yoksa size bunak denir çünkü bilmeyen, anlamayan ve anlamlandırmayan kendini kaybetmiş demektir. Hikâye taklit etme anlamına da sahip olduğu için hikâyeleriniz aynı zamanda sizin temsillerinizi verir. Bugün özellikle gençliğin elinde kahramanları yok; sadece askerî alanda değil; matematik, astronomide, musikide, fizikte, mekanikte vb. kahramanlara ihtiyaç var. Bunu karşılamaz isek insanlar kendilerine başkalarını örnek alacaklardır ki, bu da son derece doğaldır. Elbette burada akademik anlamda uzmanlığı kastetmiyorum. Tersine tüm bunların günlük kültürel hayatta kılcal damarlara kadar sinmesine işaret ediyorum.

    İslam-Türk felsefe-bilim geleneğini tekrar ortaya çıkarmak adına pek çok çalışmaya öncülük ettiniz. Bu çalışmalar nasıl yankı buldu ve gelecek adına ümitvar olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

    Yankı buldu ancak yeterli derecede değil. Açıkçası böyle bir beklenti içinde de değilim. Vazifemi yapmaya çalışıyorum. İşin başında olumlu ya da olumsuz bir beklenti içine girseydim çokça hayal kırıklığına uğrardım çünkü. Gelecek için ümitvarım çünkü gençler yetişiyor. Bu işlere ilk başladığımda klasik metinleri mefhumuyla okutacak insan bulamıyordum. Mesela, eski bir hesap kitabını döneminde tanınmış klasik tarzdaki bir molla ile okumaya yeltendiğimde çift sayı anlamında kullanılan 'zevc' kelimesini 'eş' olarak tercüme etmişti. Matematik bilimlerde, hatta geç dönem mantık, felsefe ve kelam sahalarında okuduğum hemen tüm klasik metinler için aynı şeyleri söyleyebilirim. Hâlbuki şimdi bu metinleri mefhumlarıyla ezbere okutan genç meslektaşlarım var. Bilginin zihinlerde bulunduğu yerde korku olmaz; ümit olur. Tam da böyle bir noktadayız.

    Şimdiye kadar söylediklerinizi dikkate alarak sormak isterim: Türkiye'de felsefe-bilim geleneğimizle nasıl bir ilişki kuruluyor ki bir türlü sağlıklı bir sonuç elde edemiyoruz?

    Bu soru önemli; cevabı da... Şöyle düşünelim, herhangi bir alanda teknoloji eğitimi görmek istiyorsanız teknolojinin geldiği son noktayı esas alırsınız. Ya da tıp fakültesine gittiğinizde tıbbın geldiği son aşamayı tahsil edersiniz. Tıp tarihini bilmek sizi daha iyi tabip yapmaz. Düşünce böyle değildir; çünkü düşünce geçmişi ile birlikte yürür ki, o ‘birlikte’ temsil edildiği kadarı da tarih adını alır. Ancak bu geçmişle ilişki kurmanın sahih bir yöntemi olmalı. Şöyle bir baktığımızda Bu Ülke'de beş farklı öbek görüyorum: Birinci öbek 'Yok sayanlar'; bunlar üzerine konuşmaya gerek yok çünkü bu toprakların tarihî tecrübesini dikkate almayanları ben de ciddiye almam... İkinci öbek "Geçmişte yaşayanlar" yani geçmişe gidip orada yaşa-maya çalışanlar; bu belki sıcak ama bir süre sonra sizi fosilleştirir. Üçüncü öbek ise "Geçmişle yaşayanlar"; başka bir deyişle geçmişi olduğu gibi bugüne taşıyanlar ki bu tavır da sizi gölleştirir; bir süre sonra da çamur kılar, kurutur. Dördüncü öbek "Geçmişi, şimdiye göre tahrip edenler" yani geçmişi kendi uzay-zamanın kategorileri dışına çıkartıp anakronik bir biçim-de okuyanlar. Son olarak yani beşinci öbek, "Geçmişi şimdinin parçası kılanlar"; bunlara da "Geçmişi güncelleyerek şimdiye aktaranlar" da diyebiliriz. Bu öbek geleceğe yönelik hatta ilişik eyleyenlerdir ki bu eylem geçmişi şimdinin içinden süzülerek geleceğe taşır; kısaca onu güncelleyerek aktarır. Bunu başarabilmenin yolu ve yordamı yukarıda değindiğimiz gibi hayat görüşünü yeniden ifadelendirmek ve çağın tabiat ve hayat resimleriyle yüzleşmektir. Bunu yaptığınızda geçmişinizdeki tecrübeye yönelir ve o tecrübeyi geleceğe ilişkin eyleminizin bir parçası kılarsınız. Bu da size içinde soluklanacağımız yeni âlem tasavvurları sunar... Dediklerimi bir kavram çiftiyle de özetlemek isterim: 'Fehm' yani 'anlamak' geçmişe ilişkindir; 'ilim' yani 'bilmek' ise geleceğe; fehm ve ilim birlikteliği ise geleceği inşa eder.

    Kaynak: Dr. Lamia Levent Abul ve Emin Gürdamur, Diyanet Dergisi, İslam Bilim Tarihi, Ocak 2019, sayı 337.
  • 216 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı ile Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu Kurucularından (THKO) Deniz GEZMİŞ, Yusuf ASLAN, Hüseyin İNAN ve arkadaşları 1. THKO davası sonucunda Anayasanın 146. Maddesi hükmü gereği idama mahkum edilmiş olup, karar yine Ankara'da 6 Mayıs 1972 tarihinde saat 01:00 - 02:00 arası uygulanmıştır.

    146. madde: “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil ve ilgiya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet Meclisi’ni ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs edenler...”

    Türkiye'de kurulmuş olan ilk silahlı direniş örgütü THKO'nun ilk silahlı eylemi Türkiye İş Bankası soygunudur. Yanı sıra Amerikan elçiliğinin önündeki iki polisi silahla yaralamışlar, Balgattaki Amerikan üssünün silah deposunu öğrenmek için bir subay kaçırmışlar ve bu kaçırma sırasında o subayın eşi yaralanmıştır.

    " THKO KURULUŞ BİLDİRİSİ
    1. Türkiye Halk Kurtulus Ordusu halkımızın bagımsızlıgının silahlı mücadele ile kazanılacagına ve bu yolun tek yol olduguna inanır.

    2. Türkiye Halk Kurtulus Ordusu bütün yurtseverleri bu kutsal mücadele saflarına çagırır ve hainlere karsı giristigi kavgada son savasçısına kadar devam edecegini bildirir.

    3. Amacımız Amerika'yı ve tüm yabancı düsmanları temizleyerek, hainleri yok etmek ve düsmandan temizlenmis tam bagımsız Türkiye'yi kurmaktır.

    4. Türkiye Halk Kurtulus Ordusu ezilen halkımızın öncü gücüdür, halkımızın kurtulusu dısında hiçbir harekete girismez.

    5. Halkımıza sunu duyuruyoruz. Düsmanın zenginligine, sayısına, imkanlarına ve dehsetine aldanmayınız. Düsmana boyun egmeyiniz, haklarımızı zorla alacagız, çünkü onlar her seyi bizden zorla alıyorlar.
    Her ne sebeple olursa olsun bu tarz bir silahlı mücadeleyi doğru bulmamaktayım. Dönemin şartları elbette ki bu türden bir mücadeleye zemin hazırlayacak bir dönem olabilir ancak üzerinde düşündüğümüz zaman bu tarz bir oluşum her dönem ve her durumda; yorumlara, kişisel ideallere ve bakış açısına göre farklı isimlerle baş gösterebilecek bir oluşumdur. Ki günümüze baktığımızda mevcudiyetini koruyan bir çok oluşum var ve maalesef ki olmaya devam edecektir. "

    Devlet dediğimiz kişiler üstü yapı kutsal ve elzemdir. Yanlış bir şeyler gördüğümüzde bunları düzeltmek için başvurulacak yöntemlerin en fenası milis kuvvetlerle silahlı mücadele direnişidir. Devletin mevcudiyetine kast edilmesinin yanı sıra bu fikre katılmayanların da karşı eyleme geçmesi durumunda kaos, iç savaş ve masumların zarar görmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Tarih bunun örnekleri ile doludur.

    Tüm bunların yanı sıra bugün ve dün kurulan tüm hain ve kahpe terör örgütlerini birazdan yazacağım yorumlardan tenzih ederek;

    Bu üç genç sözüm ona “geri kalmış” “cahil” halkın hakkını savunmak için bu yola çıkmışlardı. Ve idealist gençlerdi bu kanıya varmak zor değil; ölüme giderken ki rahatlıkları, canları pahasına davalarından dönmemeleri ve geri adım atmamaları aşikar bir şekilde bize göstermektedir. Ve bu idealist ruh her insanda zuhur etmez. Ancak yanlış şekilde kullanıldığından geri dönülmez bir yolda heder olmalarına sebebiyet vermiştir.

    “Cehenneme giden yol, iyi niyet taşları ile döşelidir.”

    İşkence hangi durumda olursa olsun bir insanlık suçu olup, asla kabul edilemez. Yapılan işkenceleri şiddetle kınıyor ve bundan üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum. İdam edilmeleri elzem miydi? bir şey diyemem. ancak aynı suçların anayasada başka karşılıklarının olduğu da bir gerçek olduğundan bu diğer maddelere istinaden müebbet hapis cezası almaları hukuka ve vicdana daha uygun düşerdi diye düşünüyorum. Çünkü işin başında yakalandıklarından hiçbir insanı öldürmemişler ve yaşları gençti. Yani yaptıklarının yanlışlığını idrak edebilecek olgunluğa zamanla gelebilirlerdi. Ama hayat, bu üzücü durumlar yaşandı ve tarih sayfalarında yerini aldı.

    Kitap hakkında bir şeyler söylemem gerekirse belli bir pencereden yazıldığı aşikar. Yalan bilgi olmamakla birlikte eksik ve yüksek yorum gücü ile yazılmış. Yani bu olayları tam olarak öğrenmek isterseniz sadece bu kitaba sağlı kalmamanızı tavsiye ederim.

    Sürç-ü lisan ettikse affola...

    Yanlış bir şey görürseniz düzeltmekten çekinmeyin. Teşekkür eder iyi okumalar dilerim.
  • 608 syf.
    ·13 günde·7/10
    Benim için okuması zor bir kitap oldu. İçerdiği bilgiler bakımından çok iyi araştırma yapılmış ve objektif kalmaya özen gösterilerek yazılmış, fakat akıcı bir anlatım olmadığından çoğu yerinde kopmalar yaşadım. Bazı yerlerde isimler ve konunun derinliği içinde kayboldum.

    Kitabı büyük bir beklentiyle almıştım, araştırma kitaplarını okumayı seviyorum. Ufkumu açan, farklı açılardan bakmamı sağlayan kitaplar insanı düşünce bakımından geliştiriyor. Sapiens, Coğrafya Mahkumları gibi yeni bilgiler edinmemi, farklı açılardan bakmamı sağlayan bir kitap beklemiştim. Yine de yazar araştırmasını çok iyi yapıp konuya hakim bir konumda ve ileri okuma önerilerinde bulunmuş. Konunun içinde olan biri için okuması kolay ve iyi bir araştırma kitabı, benim bilgi eksikliğimden kaynaklı kopmalar yaşamış olabilirim.

    Üç büyük dinin ortaya çıkış şekilleri, filozofların yorumlamaları, aydınlanma döneminde yaşanılanlar ve günümüze kadar dinin nasıl görüldüğü, nasıl bir etki yarattığı anlatılmış. En son bölümde Tanrı'nın geleceği hakkında çıkarımlarda bulunulmuş.

    İslamla ilgili iyimser bir bölüm yazılmış. Çünkü biz sürekli kötülenmeye, negatif yönlerinin gösterilmesine alışmışız, o yüzden bana iyimser bir bakış açısıyla yazılmış gibi geldi. Bazı dünya klasikleri ve günümüz yabancı romanları yoğun Hristiyanlıkla sarmalandığında bizi çok rahatsız etmez, fakat aynı şey İslamla ilgili yapıldığında taraflı yazılmış diye düşünürüz. Halbuki bütün dinler için bu böyle olmalıdır, dayatmalardan uzak, hepsine eşit mesafede bakmak gerekir.

    Bütün dinlere baktığımızda kendi dininin en iyi olduğunu söyler, bulunduğun coğrafya ve çevresel faktörler neyse senin de o eğilimde olma ihtimalin artar ve diğer dinlerden üstün tarafları öğretilerek büyütülürsün.

    Din eskiden her şeyken gelecekteki yeri tartışmalı. Bütün sorunlarda dine sığınma anlayışı hayatların odak noktasından çıkıp farklı merkezlere doğru kayma gösteriyor. Bilimin ilerleyişi bu konudaki düşüncelerin değişmesine sebep olabilir.

    Yazarın son paragrafta bahsettiği gibi insanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar, fakat çarpıcı bir inanç yaratacaksak, bazı dersler ve uyarılar için Tanrı'nın tarihi gözden geçirilmeli.
  • Bilimde (ve doğada) değişmez gerçekler yoktur! Bilimde kanunlar yoktur! Bilimde sadece geçici olarak, bildiğimiz Evren dâhilinde her seferinde aynı sonuçları veren doğa gerçekleri vardır ve bu gerçekler sayesinde geliştirdiğimiz hipotezleri bir araya getirerek kurduğumuz kuramlar (teoriler) vardır.

    İşte bu açıdan bakıldığında, hayatımızdaki birçok bilimsel kuramın ne kadar güçlü olduğunu görebiliriz. Canlıların hücrelerden oluştuğuna dair argümanlar bütünü bile bir teoridir, Hücre Teorisi olarak geçer. Bir düşünün; eğer teoriler “daha da ispatlanınca” kanun olsaydı, incelediğimiz milyonlarca canlı türünden istisnasız her birinin hücresel yapıda olması yeterince ispatlandığını göstermez miydi, dolayısıyla bu teorinin artık kanun olmasını gerektirmez miydi? Newton’un cisimlerin hareketiyle ilgili açıklaması özellikle 1950’lerden sonra yayınlanan, yani Görelilik Kuramı ve Kuantum Kuramı’nın bilimde yaygınlaşmasından sonra yayınlanmış bütün bilimsel dergilerde Newton’un Kütleçekimi Teorisi olarak geçer. Sizce bütün cisimler yere düştüğü halde, bu teorinin bir “kanun” olarak anılmaması saçma değil mi? Gazların davranışlarıyla ilgili bilimsel açıklamalarımızın toplamına Gazların Kinetik Teorisi adı verilir. Elektronların çekirdek etrafındaki dönüşünü açıklayan güncel açıklamalar Modern Atom Teorisi olarak anılır. Sizce kolaylıkla gözleyebildiğimiz gazların hareketlerini açıklayan ve şu anda gazları kullanarak faydalandığımız her âleti üretmemizi sağlayan açıklamalar neden hâlâ “kanun” değildir? Yoksa gazların hacmi ile basıncı arasındaki ilişki yeterince ispatlanmamış mıdır? Yoksa yeterince yaygın olarak kabul görmemekte midir? Elbette bu soruların cevabı açıktır: Bunlar teoridir ve teori olarak kalacaklardır, çünkü teoriler bilimsel açıklama gücümüzün doruğudur. Teorilerden daha kapsamlı bir açıklama grubu bilinmemektedir. Eğer illa ki teoriler ile kanunlar arasında bir hiyerarşi kurulacaksa teoriler, kanunlar üzerine kurulan, onları kapsayan kalelerdir.

    Modern bilime ait bu güncel bakış açısı, Evrim Kuramı’na bakışımızı da değiştirecektir. İşte Evrim Teorisi’nin bir “teori” olmasının sebebi de bu anlattıklarımdır. Basit bir dille, “Evrim bir teoridir ve teori olarak kalacaktır, çünkü hiçbir bilimsel açıklama gibi, Kütleçekimi gibi, Görelilik gibi, hücre yapısına yönelik açıklamalar gibi, Evrim Teorisi de bir kanun olamaz.” Burada, bu kitabın ana amacı olarak, siz okurlarımda yaratmak istediğim yaşam görüşü değişimlerinin birimlerinden biri olan birinci değişim noktasına ulaştık: Evrim Teorisi’nin bir kuram olması onun ispatlanmamış, eksik, zayıf, öylesine ileri sürülmüş bir açıklama olduğu anlamına gelmez. Tam tersine Evrim Kuramı, 150 yıllık kuramsal tarihi, 2000 küsur yıllık fikirsel (fikri) tarihiyle bilimin gördüğü en güçlü, en az hasar görmüş, en çok sayıda bilim insanı tarafından geliştirilmiş ve geliştirilmekte olan teorilerden biridir. Evrim Kuramı’na baktığımızda, birçok doğa gerçeği üzerine kurulmuş, son derece sağlam temelleri olan, günümüze kadar ulaşan 150 yıllık tarihinde bir defa bile temellerini ya da içerisindeki güçlü bağlantıları tamamen sarsabilecek herhangi bir veriye ulaşılamamış, hayata bakış açımızı ve doğaya yönelik anlayışımızı değiştirebilecek, çok güçlü bir bilimsel açıklama görmekteyiz.
  • 352 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    ÇOBAN VE KOYUNLARI
    Birbiriyle savaş içerisinde olan 3 farklı ülke
    Ülkeler farklı fakat düşünce sistemleri aynı

    2+2=5 üzerinden yorumlamaya çalışırsak düşünmeyi tamamen yasaklayan bu sistem ve ‘PARTİ daima sizin için en iyisini düşünür ve yapar, sizin ne düşünmenize ne de sorgulamanıza gerek vardır’’ maddesiyle maalesef insanların özgürlüğünü ve hür iradesini ellerinden alan bir yaptırım ile karşılaşıyoruz. PARTİ, insanların fikir üretmesini engelleyerek tek tip ve başkaldırmayan insan sürüsü yaratmaya çalışır. PARTİye ne kadar sâdık - her denilene körü körüne inanan, araştırmadan ve sorgulayıp öğrenmeden bağlanan - insan olursa istediklerine o kadar rahat ulaşabilecekler. Söylenenin aksini düşünmek dâhi suç sayılıyor. Düşünce polisi adlı kurum bu yüzden mevcut.
    Winston bir DIŞ PARTİ üyesi idi ve insanları 3 farklı şekilde sınıflandırırsak Winston ikinci tabakada yer alıyordu. İlk ve öncelikli olanlar İÇ PARTİ üyeleriydi. İÇ PARTİ üyelerinin nelere sahip olduğu asla bilinemezdi. Onlar tele-ekranlarını kapatabilen tek ayrıcalıklı kesimdir. Son kesim ise PROLETERlerdir. Bir diğer deyiş ile ilk önce ölmesi gerekenler.
    Tele-ekranlar sayesinde mahrem kelimesi ortadan kalkmıştı. PARTİden yahut BÜYÜK BİRADER’den gizli bir şey yapmak yasak olmakla birlikte pek mümkünde değildi. İÇ PARTİ üyeleri hariç herkes adım adım her yerde izlendiğinden dolayı onlardan izinsiz hareket etmek imkânsızdı. Bir düşünsenize! Özgürce nefes almanız bile önleniyor. PARTİnin bunu yapma sebebi kendilerine başkaldırmak isteyenlerden haberdar olmayı sağlamaktır. İnsanlara kalem kâğıt bile yasaklanıyor. Ki yine bu da kendi varlıklarını devam ettirebilmek için PARTİnin aldığı önlemlerden biridir. Hür bir şekilde biriyle konuşman yasak, herhangi biri ile bakışman yasak. Birde nereye bakarsan bak karşına çıkan yahut olduğu söylenen biri var, BÜYÜK BİRADER. Döndüğün her tarafta şöyle bir yazı ile karşılaşmak ne kadar güzel olabilir: ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’ Öyle ki, insanlar daha bir kere görmedikleri – olup olmadığının doğruluğunu tartışamıyorlar çünkü bu suçtur.- birine inanıp onun yolunda yürümeye, ona itaat etmeye zorlanıyorlar. Akıllarında asla unutamayacakları cümle ‘’BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE.’’
    PARTİ bunlar yetmezmiş gibi herkesin cinsel hayatına müdahil oluyor. PARTİye bağlı çocuklar yapmak dışında ilişki yaşamak ve duygusal bağ kurmak çok büyük bir suçtur. Buna karşın Winston, Julia ile tanıştı ve onu sevmeye başladı. Cinsel ilişkileri bir oldu, iki oldu, üç oldu fakat nereye kadar. Sonunda yakalandılar. Yakalandıktan sonra ikisi de birbirini bir daha görmedi. İnsanlık üzerine yapılmış en büyük darbelerden biridir bu. Kimse özgür değil. Kimse istediğini yapamaz. Her şeye kâdir olan bir tek PARTİdir.
    PARTİ çıkardığı her kanunu ve koyduğu her kuralı denetlemek için bakanlıklar açtı. ‘’SEV-BAK (Sevgi Bakanlığı)’’ yasa ve düzeni sağlıyordu. Nerede istemedikleri bir şey görseler, nerede KENDİ kanunlarına karşı bir yapılanma görseler hemen müdahale eder ve en ağır şekillerde cezalandırırlardı. (Winston, Julia ile yakalandığında SEVGİ Bakanlığına götürüldü.) ‘’GER-BAK (Gerçek Bakanlığı)’’ her türlü eğitim, haberler, eğlence ve güzel sanatlar işlerine bakıyordu. Tabi PARTİ kuruluşlu olduğu için eğitimi ve haberleri ne denli doğru verdikleri tartışılır bir konu. Bu bakanlık onucunda PARTİ kendi dilini oluşturdu. ‘’Yenisöylem’’. Yenisöylem İÇ PARTİ üyeleri tarafından, PARTİnin insanların düşünce biçimlerini kısıtlamak için, parti üyelerinin konuşmalarında partinin siyasi görüşünü kolayca savunmalarını sağlamak ve başka bir görüşün savunulmasına izin vermemek için tasarlanmıştır. Kısacası kendi kelimelerini oluşturup ya da kendilerine ters düşen kelimeleri sözlükten çıkartıp kendi işlerini kolaylaştırmak için oluşturulmuş bir tasarıdır. ‘’BAR-BAK(Barış Bakanlığı)’’ ise savaş işleri ile ilgileniyor. ‘’VAR-BAK(Varlık Bakanlığı)’’ ekonomi işleri ile muhatap oluyor. Sizce en korkuncu hangisi? Ben adından yola çıkarak SEVGİ Bakanlığı olduğunu düşünüyorum. İsminden ne olduğu aşikâr. Winston Sevgi Bakanlığında işkenceler çekti. Daha korkuncu da var: 101 Numaralı Oda…
    KİTAPTAN BİRKAÇ ALINTI
    ‘’BİLİNÇLENİNCEYE KADAR BAŞKALDIRAMAYACAKLAR. AMA BAŞKALDIRMADAN DA BİLİNÇLENEMEZLER’’
    Winston bu sözü evinin tele-ekrandan görülmeyen çok ufak bir kısmında yasak olan kâğıt ve kalemi kullanarak yazdı. Burada kastettiği aynı zamanda kendisi idi. İÇ PARTİ üyelerine karışılamaz. Onlar yöneticidir. Yani DIŞ PARTİ üyeleri ve proleterler asla bilinçlenemeyecek. Bazıları kendinde bu gücü görmediği için, bazıları ise PARTİnin emri altında yanlışlarla ve her şeye boyun eğerek onlara köle olmayı seçtiği için. Bazıları fikirsel başkaldırışa başladı bile, fakat bazıları koyun olmayı ve başlarında bir çoban olmasını kabul etti. Bazıları 101 numaralı odada cezalandırıldı. Bazıları mutlu bir şekilde hayatlarını idame ettirmeye devam etti.

    ‘’HİYERARŞİK TOPLUMUN VARLIĞI, UZUN SÜREDE, ANCAK YOKSULLUK VE CEHALETE YASLANARAK SÜREBİLİR’’
    Bu söz Winston’a verilen kitapta yazıyor. Hiyerarşi, ast üst ilişkisidir, sınıf gözetilerek yapılan sıralamadır. Böyle bir toplumun varlığının genele yayılması ve uzun süreli olması için halkın fakir olup PARTİye muhtaç olması ve halkın cahil olup bağnazca her denilene inanması lâzım gelir. Proleterlerin her şeyden habersiz olması koşulu ile ancak bu şekilde hiyerarşi sağlanabilir.
    ‘’İTİRAF İHANET DEĞİLDİR. NE SÖYLEDİĞİN YA DA NE YAPTIĞIN ÖNEMLİ DEĞİL. YALNIZCA DUYGULARDIR ÖNEMLİ OLAN. BENİ SENİ SEVMEKTEN CAYDIRIRLARSA İŞTE O ZAMAN SANA İHANET ETMİŞ OLURUM’’
    Zaman geçtikçe Winston, Julia’ya cinsellik dışında da bakmaya ve duygular hissetmeye başladı. Winston bu sözü söylerken eminim çok karmaşık duygular içerisinde idi. Bunu söyledikten sonra maalesef ihanet etti. Sevgi Bakanlığında iken 101 numaralı oda da Winston’a fare işkencesi uygulamak istediler – Ki işkencenin sonu fareler tarafından kemirilerek ölmek-. Winston ne dedi ise onları bu eziyetten vazgeçiremedi. Saniyeler ilerledikçe fareler daha çok yaklaşıyordu. Sonra bir bağrış duyuldu. ‘’-Julia’a yapın!!’’ Winston bu sözü sayesinde işkenceden kurtuldu. Ancak PARTİ kendi hedefinde ileri doğru bir adım daha atmış oldu. Hele ki Winston bile Julia’dan vazgeçmişken
    ‘’SAVAŞ BARIŞTIR
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
    CEHALET GÜÇTÜR’’

    Savaş barıştır diyerek insanları ön plana atan ve hiçbir şekilde sorumluluk kabul etmeyen bir sistem
    Özgürlük Köleliktir diyerek insanları hep koyun şeklinde gören ve başlarında çoban olması gerektiğine inandırıp çoban olan, kendi esaretinde tek tip insan sürüsü yaratmaya çalışan bir sistem
    Cehalet Güçtür diyerek insanları cahilliğe sürükleyip onları tesir altına almak, bilgisizliklerinden faydalanıp onları kullanan bir sistem
    George Orwell böyle bir sistemin ve toplumun olmayacağını belirtiyor. Fakat buna çok benzer toplumların ortaya çıkacağını savunuyor ki bence haklı. Günümüze baktığımızda hangimiz izlenmiyoruz. Telefonlardan, bilgisayarlardan istedikleri zaman mahremimize girebiliyorlar. Düşünce engellenmiyor mu? İnsanların aklını çelip düşünmeyi engelleyenlerin halini yakın tarihte gördük. Yazar kitabında Savaş Barıştır diyor. Bugün Barış adı altında yaşayanlar kaç tane asker şehid etti. Özgürlük köleliktir diyor. Kendine koyun seçen az insan mı var? En önemlisi Cehalet Güçtür diyor. Bugün milyonlarca okumuş cahil var. Cahilliği tescillenenler ise ayrı. Cehalet içinde olanları bir yana çekmek zor olmasa gerek. Çünkü cahil insan sığınacak bir yer arar. Kendine bir efendi yahut sahip arar. Cahil insan köle olur, yönetilmek ister.

    Mert Yaman