• 184 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Diğer kitaplardan farklı olarak giriş bölümü yok ama giriş bölümü kadar belki de daha fazla açıklayıcı, etkileyici olan bu söz ile başlıyor; “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” (s.11)


    Kitabın yazarı:Vasconcelos, dünya çapında büyük yankılar uyandıran bu kitabı kaç günde yazdınız sorusuna “tam on iki günde yazdım bu romanı ama onu "yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğimde taşıdım” diyerek eserine duyduğu büyük sevgiyi belirtir.

    Kitap ana karakter küçük Zeze’nin başından geçen büyük sarsıntıları anlatmakta ama öyle duygu yüklü anlatıyorlar ki hüznünüzü derinlerde yaşıyorsunuz.

    Kitabın bize katacağı en önemli değer hayal gücünü geliştirmesidir, çünkü başkahraman Zeze’nin olağanüstü bir hayal gücü var.

    Bana göre kitaptaki en can alıcı söz:

    "Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış
    oluyorum..." (s.48)


    Okuyacak olanlara keyifli okumalar dilerim.
  • 556 syf.
    ·Puan vermedi
    Önlerinde uzun bir yolculuk olan bir aile. Uzun ve zorlu bir yolculuk. Hayat gibi. Amerika’da ortaya çıkan yeni şartlar, ellerinde küçük de olsa kendi toprakları olan aileleri topraklarından ediyor. Joadlar da Doğudan Batıya doğru akın akın gitmekte olan bu insan topluluğuna katılmak zorunda buluyor kendilerini. Kendi toprağını terk etmek kolay değildir her ne kadar verimsiz olsa da. Ya da geride bırakmak evini, tüm yaşamını adadığın, anılarını biriktirdiğin yerleri, söğüt ağaçlarını, toprak yollarını, su kuyularını, kırılmaya yüz tutmuş çitleri bile terk etmek kolay değil. Oklahoma’dan Kaliforniya’ya uzanan bu yolculuk kendi içerisinde de birçok macerayı barındırıyor.

    Bu yolculuk sayesinde, Amerika’da bir zamanlar yaşanmış olan ve kısmen Dünya’nın birçok yerinde de halen yaşanmakta olan ve küçük ölçekli toprak sahiplerinin, büyük şirketler ve bankalar altında ezildiği süreci öğreniyoruz. Bu kişilerin tarım işçisi olabilmek için verimliliği ve uçsuz bucaksız meyve bahçeleriyle nam yapmış Kaliforniya’ya doğru yollara düştüklerini görüyoruz. Açlığa mahkûm edilmiş insanlar bunlar. Ve bu insanlar kendilerini giderek daha da zalimleşen ve insanın halinden anlamayan bir sistemin içinde buluyor. İş umuduyla yollara düşen yüzbinlerce insan ancak ve ancak büyük toprak sahiplerinin, ucuza çalışmadıkları halde yerlerine yeni işçiler bulmakla tehdit edildikleri muazzam işsiz ve aç insan yığınlarını oluşturmaya yarıyor. Bu insanların büyük toprak sahiplerine toplu reaksiyon vermesi yahut greve kalkışması ise eyalet polislerince engelleniyor ve onları karınlarını doyurmaya ancak yetecek küçük ücretlere çalışmaya mahkûm ediyor. Kaliforniya halkı ise yeni gelen bu göçmenlere karşı ilk olarak acıma duygusu beslese de daha sonrasında onların rahatını bozdukları gerekçesiyle öldüresiye nefret kusuyor.

    Bu insanlara yardım ise ancak yine kendilerinden geliyor. Birisi doğum yapacağında, hasta olduğunda ya da yaşlı birisi öldüğünde, yiyecek hiçbir şeyleri kalmadığında yollarda tanıştıkları bu insanlar birbirlerine yardımcı oluyor. Büyük bir ailenin fertleri haline geliyorlar.
    Steinbeck’in bir aileyi ele alarak çizmeye çalıştığı bu tablo günün şartlarını yansıtmakta ve insanı, bazı değerler üzerine düşünmeye sevk etmekte oldukça başarılı. Seçilen tüm karakterler ustaca toplum içerisinde belli bir kesimi temsil ediyor. Ailenin tüm yükünü omuzlanmış ve aile adına kararları veren Anne de, kardeşi Al’ın aksine sorumluluk alma bilincine sahip ve yaşanmakta olan olayları, insanlara yapılanları anlamaya çalışan Tom da, günü kurtarmaya çalışan ve kızlarla gezmek için fırsat kollayan Al da, dini vaazlar vererek insanları kandırdığını düşündüğü için papazlığı bırakan Casy de ve Baba da, John Amca da.

    Okuduğunuzda pişman olmayacağınızı düşündüğüm kitaplardan birisi de Gazap Üzümleri. Acıları da içerisinde barındıran uzun bir yolculuk sizleri bekliyor.
  • 80 syf.
    ·1 günde·8/10
    #spoileriçerir
    Yine bir Stefan Zweig kitabıyla baş başayız, yine etkisinden çıkmam uzun sürse de dilim ve kalemim yettiğince yorumlayayım.
    "Ve ben onunla kaçardım, bana bir adım atsaydı."
    Böyle düşündüğümüz en az bir kişi olmuştur hayatımızda. İçimize gömdüklerimiz, gün gelir bir şarkıyla bir baş kaldırışla, en basitinden bir simayla hoppp dışarı çıkıverir. Hani içimize gömmüştük? Hani unutmuştuk? Kendimize verdiğimiz nafile sözlerle baş başa kalırız o vakit.
    Kitap oldukça güzel bir temaya değinse de bana, sadece bir günde tanıştığın biriyle kaçma fikri ve ona bağlanabilme fikri biraz mantıksız geldi. 2 puanı da oradan kırdım diyebilirim. Evet, konu kadının kalbine gömüşü ama neden daha uzun sürede tanıştığı birisi değil? Bu konuda zayıftı. Tek bir günün bu kadar etki yaratabileceğini, en azından hiç tanışmadığım biri ve benim aramda, düşünmüyorum.
    Kadın birinin hayatını kurtardı ve hayatı karardı. Bence asıl olay da bu, bazen olmasına izin vermelisin. Hayatta herkesi kurtaramazsın, bazen birilerinin ölmesine, bazen acı çekmesine seyirci kalmalısın çünkü herkes ayrı bir sınavı yaşıyor. Senin sınavın da onu izlemek olabilir. Gerçi kadın onu kurtarmasaydı ömür boyu vicdan azabı çekip yine hayatını karartabilirdi o zaman da keşke kurtarsaydım derdi ama akacak kan damarda durmaz... Neyse...
    Velhasılıkelam, kitap güzeldi, yazım tarzı güzeldi ama keşke biraz daha uzun bir süreçten bahsedilseydi ve kadın hayatına devam edip 65 yaşında bile hala bir kere yattığı genç bir çocuğu düşünüp durmasaydı. Hem de onca emeğe hiç değmeyen bir çocuğu (onca emek= 24 saat) saplantı haline getirmeseydi. Mutlu bir evlilik, kocası ölse bile, böyle bitmemeli kesinlikle. Ben böyle bitirmezdim, ölürken aklımda hala ölü kocam olurdu. Bir günün hayatımın geri kalanını karartmasını istemezdim.
    İyi okumalarrr!
  • 328 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Eveeeet. Günün güzel kitaplarından birisinde bazılarına laf çarpıtıp öyle başlayacağım. “Çocuk kitabı yeea” dedikleri kitabı okuyanların %50’lik kısmı 18-24 yaş arası. Kitap gene hareketli ve bol dedikodulu. İlk başta da söylediğim gibi halen Kavak Yellerinin fantastik versiyonunu okuyor gibiyim. Gayet hoşuma da gidiyor bu duruma itirazım yok.
    Tam da tahmin ettiğim gibi girişte bir hayalet ve o hayaletin mektubunun John Gregory yani bizim hayalete verilmek üzere Tom’a teslim edildiğini görüyoruz. Bu mektuptan sonra bizim Hayalet çok sinirleniyor. Alice ile yollar ayrılıyor. Mektubu getiren ise Morgan yani Hayaletin eski çırağı ve Hayaletten oldukça nefret ediyor. Yazarın da bu noktada oldukça heyecanlı bir başlangıç yaptığını eklemeden edemeyeceğim.
    Yengemiz Alice’nin de Morgan’ın ailesine emanet edilmesiyle işler karmaşıklaşırken yaratıcılıkta sınır tanımayan yazarımız bizimkilerin başına gelen kayaları atanın Kaya Fırlatıcı olduğundan bahsediyordu.
    Hayaletin gidici olduğundan bahsederken de şaka yapmamıştım ve bu bölümde de doktora görülmesi ve doktorun söyledikleriyle de buna iyice inandım. Öyle bir şey ki, hani bir gönderi dolaşıyordu ortalıkta. Bir kadının bir erkeğe fikrini aşıladığı ve ona istediklerini erkeğin kendi arzusuyla yaptırdığına dair. Okudukça o geliyor aklıma bu sahnelerde.
    Sonlara doğru Golgoth adındaki bir devle mücadele ve artık kitabın sonuna ulaşıyoruz. Hayalet eğitiminin ilk yılı tamamlanıyor ve 4 yıl sonra tamamen bir Hayalet olacak kahramanımız.
    Gelecek kitap için verilen tanıtımda bizlere büyük bir savaş olacağı belirtiliyor. Tabi bu beni oldukça heyecanlandırdı ancak kitabın kapasitesini ve sınırlarını da artık kavramış olduğumdan aşırı beklentiye girmeden sadece hikayenin gidişatı ve bazı meraklarımı gidermek adına devam edeceğim. Şimdilik eğleniyorum ve sayfaların nasıl akıp gittiği fark edene kadar da eğleneceğim için bir sorunla karşılaşmadan okumaya devam edeceğim..
  • 395 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Çocukken masallarla öğrenen insan, büyüdüğünde de misallerle daha iyi anlayabiliyor. Saygı duyulması gereken zekalar, güzel bir kurguyla büyük bir evreni size sunabiliyorlar. Kurmacanın bu büyülü dünyasını kullanan Tanpınar da bize, bir enstitü üzerinden dünyayı ve insanı anlatıyor.

    Derinliği ve felsefesi olan bir roman, aynı zamanda oluşturduğu evren, merakınızı çekecek bir ilgi değerine sahip. Anlatım hususunda; bazen kıvrak bir zekanın muzip mizahını, absürt komedisini görürken bazen de gerçekle gerçeküstüyü yumuşak geçişlerle birbirine bağlayan, ustaca yapılmış metaforik ve simgesel bir anlatımla karşılaşıyoruz. Ancak bu anlatım öyle zorlayan bir anlatım değil. Aksine zekice yapılan mizahi bir anlatımı olduğu için bol bol ‘bıyık altı’ güldürüyor ve kendini sevdiriyor. Bu mizah ve absürt komedi yanı okurken ara ara aklıma Salah Birsel’in Dört Köşeli Üçgen kitabı geldi. Bence bu iki kitabın akrabalık ilişkisi var :) SAE kitabını okuyup beğenenler, bu kitabı da beğeneceklerdir diye düşünüyorum.

    “Saatleri Ayarlama Enstitüsü her şeyden evvel kendisine inanılmağa muhtaçtır.”

    Tanpınar, daha iyi anlayalım ve bu enstitüye inanalım diye uzun bir ön hazırlık yapıyor. Futboldaki olgun atak girişimi için yapılan uzun hazırlık pasları gibi epey top çeviriyor ve sonra anlatıyor enstitüyü. Bu yüzden SAE son 150 sayfada anlatılıyor aslında. Onun öncesinde karakterlere derinlik kazandırılıyor.

    Romandaki anlatıcı Hayri İrdal, diğer önemli karakterse Halit Ayarcı. Halit Ayarcı, hayata nizam verip insanlara ‘ayar’ çekmesini bilen, onlara gerçekten öte, kulağa hoş gelen, duymak isteyecekleri yalanları söyleyen, ilm-i siyaseti iyi ezber etmiş birisi. Bu yüzden ad-soyad seçimi roman geneline bakarsak oldukça manidar. Elindekini çok iyi pazarlayan iyi bir tüccar, bunun yanı sıra, insanlarla arasındaki diyaloğu iyi kuran bir siyasetçi var karşımızda. Eserde bu enstitü ve Hayri-Halit karakterleri üzerinden zekice yapılmış ironiler var. Kadrolaşmadaki ahbap-çavuş-hemşeri ilişkisi trajikomik yansıması ile tüketim ekonomisinin ‘otomat’laştırıp sistemli hale getirdiği arz tarafı ve sömürmeye hazır duruma getirdiği zihni uyuşturulmuş yığın haline gelen tüketici tarafı enstitü üzerinden karikatürize ediliyor.

    Romanın felsefi boyutuna gelirsek; Muvakkit Nuri Efendi üzerinden zaman felsefesi yapılıyor. Tanpınar’ın, dönemin filozoflarından olan Bergson’dan etkilendiği biliniyor. Zaman hususunda Bergson’un dikkat çeken görüşleri vardır. Eserde de bu felsefenin izleri görülüyor. Henri’nin yaptığı felsefenin benzerini, eserde bize Nuri anlatıyor, sonrasında da ustasından öğrendiklerini Hayri devam ettiriyor. Henri-Nuri-Hayri benzeşmesi bence rastlantı değil. Nuri Efendi, saat ve zaman üzerinden insanları okuyor. “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır” derken, Henri Efendi (Bergson) ise eşyada zaman beraberliği, ruhta süre bulunmaktadır diyor. Dolayısıyla bilince yani insana bağladığı dinamik olguyu süre diye isimlendirerek dış zamandan ayırıyor. Yine Nuri Efendi “Hâl yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz” derken, Henri ise “Süre, geleceği kemiren ve ilerledikçe büyüyen geçmişin daimî ilerlemesidir” der. Yani “Süre, tıpkı bir kartopunun yuvarlanarak büyümesi gibi geleceği kemiren ve ilerledikçe büyüyen geçmişin daimî bir ilerlemesinden başka bir şey değildir”.

    Eserdeki zaman anlayışı da, baş karakterin (Hayri İrdal) zaman algısına bağlı olarak şekilleniyor. Bu yüzden düz bir zaman çizgisi yerine, zaman ölçeğinin çeşitli kısımlarına çağrışımlarla yolculuk yaptığınız oluyor. Romandaki zaman için şunu diyebiliriz; Hayri İrdal’ın şahsi süresiyle (bilinciyle), dış zamanın geçişlerle birbirine harmanlanması.

    (Uyarı: Buradan sonrası biraz detaylı analiz içereceğinden dolayı, kitabı okumamış olan arkadaşlar isterlerse devam etmeyebilirler.)

    Yukarıda Nuri Efendi’nin maziden gelişen bir istikbal anlayışı olduğunu söylemiştik. Halit Ayarcı ise “mazi ve istikbalini hâlin arasından gören zattır”. Yani onun dünyasında bugünün durumu, maziyi de değiştiriyor. Burada Tanpınar’ın zaman üzerinden yaptığı oyunu görüyoruz. Bu anlayış da aslında algıya ve hissiyata dayalı bir zaman kavrayışıdır. Bugünün hissi, maziye taşınıyor ve anılar değişiyor. Yani maziyi, hâl tayin ediyor. Eğer bir kişiyle maddi-manevi menfaat sağlayacağınız bir ortam doğduysa, geçmişte aranızda husumete dayalı olarak oluşan anılar, birden minnetle anılacak hâle gelebiliyor.

    “Yalan mı söylüyordu? Hayır. Sadece bugüne ait bir hissi maziye taşıyordu.”

    Bu aslında gerçekte de böyle değil midir? İnsanın diplomatik yanı, olanı olmayanla değiştirebiliyor. Bazen de psikolojik olarak akıl, o kötü anıyı karartıp yok sayabiliyor ya da gittikçe silikleşen anıya, o günün hissiyatıyla eklemeler, çıkarmalar yapabiliyor.

    Belki de felsefeyi, “metafizikle nihayetlenen bir psikoloji” olarak gören Bergson gibi, Tanpınar da benzer düşündüğü için romandaki felsefe-psikoloji birlikteliğini bozmuyor. Nuri Efendi’nin zaman felsefesi, Doktor Ramiz’in rüya ve psikanaliz yaklaşımlarıyla birlikte, psikoloji temelli felsefeyi destekler nitelikte.

    Doktor Ramiz’in, Hayri İrdal’ı hasta olduğuna ikna etmeye çalışıp, O’ndan bunu destekler rüyalar görmesini istemesi absürtken; Hayri İrdal’ın hastalığını doğrulayacak geçmişe dair bir rüya görme endişesiyle yaşayıp, geleceğine dair gerçekleşmesini sürekli bir korku ve gerilimle bekleyeceği kehanet gibi bir rüya görmesi de zaman üzerine güzel bir oyun, psikoloji üzerine düşündürücü bir hareketti. Psikolojik olarak Hayri İrdal, belki Doktor Ramiz’in baskısından kendini kurtarmak, belki de aklındaki iyice belirginleşen kuşkulara teslim olmak için, doktorun reçete ettiği kara rüyalara şartlanmışken, başka bir kara rüya gördü ve hayatını adeta bu rüyayı gerçek edecek şekilde yaşadı. Yani gerçek, sipariş rüyayla psikolojik olarak doğrulanacakken, rüyada görülenin psikolojik teslimiyetle ileriye doğru yaşanarak gerçekleştirilmesi söz konusu. İşte bu insan psikolojisinin karmaşasına dair düşündürücü bir detaydı.

    Sona gelelim...
    Romanın sonu da aklıma Halit Ayarcı’yla alakalı olarak şu sahneyi getirdi;
    https://youtu.be/1ZQcTnj7JsY?t=5968

    Hayri İrdal’ın da Halit Ayarcı’nın da okura söyleyeceği şeyler, yansıtacağı duygular var. Ben Halit Ayarcı üzerinden şunları söyleyebilirim:
    Başarmanız için önce sizin kendinize ve o şeye inanmanız gerekir. Bu inanç temin edildiğinde insanları koca bir yalana bile inandırabilirsiniz. Yeter ki sizin inancınız onlara dahi yetecek kadar görkemli olsun.
    En çok inanan kaptan, gemiyi terk ettiğinde gemi su almaya başlar.
    Samimiyeti menfaatiyle ölçülen insanların muhabbeti, menfaatine endekslidir (Bu da özellikle son sahnenin söylediğidir)
  • 250 syf.
    ·9/10
    Duygusal bir kalbe sahip bir aşkın hikayesi, yaşamanın aşktan daha anlamsız olduğunu anlatıyor .... Günün birinde WERTHER 'i anlamak isterseniz kalbinizin sesine kulak verin .......
  • 192 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Mağara Arkadaşları Ayfer Tunç’un sekiz öyküden oluşan, mağara arkadaşım vesilesiyle keşfettiğim kitabı.

    Öykülere genel itibariyle yoğun bir yalnızlık duygusu hakim. İçlerinde en sevdiğim, belki de en anlamadığım. Uçları açık çünkü bu hikayelerin. Üzerine saatlerce düşünülebilir. İyi olan iyiyi, karamsar olan da hüznü bulabilir. Hem belki, iyi olan aynı zamanda karamsar da olabilir, değil mi? Fakat kabul etmek gerekir ki, kalbi umut dolu kimselerin dahi içlerindeki mutluluğa inanç ateşini söndürecek sonlara sahipken, buna rağmen büyük bir hırçınlıkla okutuyor kendisini.

    Öyle kahramanları var ki bu öykülerin, kimi uyandığı günün nefes aldığı son gün olmasını ümit ederek yataktan kalkıyor, kimi üst kattaki komşusunun tıkırtılarıyla yalnızlığını unutuyor, kimiyse nezaketi neticesinde toplum tarafından dışlanıyor...
    Aslında hepsi içimizde bu karakterlerin. Sabahları işe giderken bir paket sigara aldığımız büfenin sahibi, senede birkaç sefer gördüğümüz üst kat komşumuz, okulda hiç konuşmadan seneleri paylaştığımız sessiz sakin arkadaşımız... Bu karakterler onlar aslında. Sesi çıkmadığı için görmezden gelinen, yaşamayı bir külfet olarak gören ve ölümü bekleyen, bazense yaşamaktan en zevk aldığı anda büyük kayıplara uğrayan kim varsa, bu öykülerin içinde, yalnızca biz göremiyoruz.

    Biz göremiyoruz evet. Çünkü artık sesi yüksek çıkanlar, bağıranlar, ortalığı birbirine katanlar duyuluyor. Cılız bir sesi duymaya imkan vermiyor bize dünya. Onlar evrende dönüyor dönüyor, bu sesi yüksek çıkan kabadayılara çarpıyor ve kayboluyor... Gülten Akın’ın dediği gibi, “Ah, kimselerin vakti yok; durup ince şeyleri anlamaya.” Yalnızca bir an için dursak, etrafımıza baksak, o nazik ve iyi insanları görsek, olmaz mı? Vakit nakit değil de, iyilik olsa, muhabbet olsa, güzellik ve şefkat olsa...Olmaz mı?

    Bir de yok mu şu kabadayıların hissizliği normalleştirmesi, ben bilirimciliği... İyi niyetli insanların aptal yerine konulması ve bunun dünyanın bir düzeni olduğunun iddia edilmesi... Çıkarları uğruna kalleşlik yapan insanlar mı koymak zorunda acaba bu kuralları, gerçekten onlar mı kurmak zorunda dünyanın düzenini? İyi olan aptal yerine konulmasa, merhamet insanları zayıf kılmasa, insan olmanın gereği çıkarlar uğruna savaşmak değil, iyilik tohumları saçmak olsa dünyaya, olmuyor mu?

    Ayrı ayrı odalarda birbirini düşünenlerden çok, ayrı ayrı odalarda ölmek isteyenler var artık toplumda. Kitapta en içten şekilde işlenen duygulardan birisi de bu, ölme arzusu. Bir insan sabahları uyanmaktan neden üzüntü duyar, hayatı yaşamaktan ziyade neden hapishanede tutulan çeteleler gibi günleri devirir? Hayat yaşamaya değer demektense, bu insanları, duygularının evveliyatlarını, çektikleri acıları anlamaya çalışmak gerek pek muhtemelen. Yukarıdan bakışlarla onları yargılamamak gerek ve anlamaya çalışmak, gerçekten bir insanı anlamaya çalışmak gerek. Dünya dönüyor evet. Klişe ama kuşlar da uçuyor ve bir koşuşturmacadır, almış başını gidiyor... Artık yetişmek zor. Yetişebilmek, adapte olabilmek, insanın kalbini söküp atmasını gerektiriyor. Ve bunu reddeden, güçlülerin adapte olduğu bu düzenden iğrenen, nezaketi sömürülen, ayaklar altına alınan kim varsa... saygı duymak gerek.

    Ama bu böyle devam etmeyecek. Yaşar Kemal misali umudu kaybetmemek gerek. Yarın güzel bir gün olacak, yarın yaşamaktan daha az acı duyacak ve daha çok mutlu olacağız. Yarın görünmeyenleri görecek, yarın artık bir an için susup, yalnızca sesi çıkmayanları dinleyeceğiz. Yarın nezaketin günü olacak. İyi insanlar iyiliklerinden hicap duymayacak. Yarın kimseler insanlığından utanmayacak. Yarına değin...

    Sevgiler.