• 148 syf.
    ·10/10
    Yazarın 70 senedir bir sandıkta kapalı kalmış, yayımlanmamış öykü, şiir ve makalelerinin 148 sayfada derlenmesi, içeriğindeki çeşitliliğin ise okuma hazinesi sunduğu kitap.. :)

    Okurken insanın içini sızlatan 'Barsak' isimli cümlesinin dahi yarım kaldığı tamamlanmamış hikaye ve yazmayı planladığı hikaye ve romanların listesi... Maalesef yazamamıştır! Sistem ve insanlıktan izin çıkmamış...

    17.10.1932 Konya’da bir konferanstan yazarımızın sözleri:
    “Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz. Almak, vermek; bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar mahiyeti veren şeylerdir. Ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır. Bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir. Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. Bu kadar efendim.”

    Saatlerce üzerinde konuşulur.. Sene (okuduğum zaman) 2017 ve yazar bu sözleri 1932’de zikrediyor, kadına bakış açısı genel kabulden farklı olan bu konuda kafa yoran sevgili şair ile kıyas yapıldığında durum halen pek iç acı değil maalesef.
    Milliyetçi gençlik ilgili kitapta bulunan makalesi de önemli vurgular yapmış 1948 yılında. Naçizane okunmalı, önerimdir.
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu gördüğünüz küçük kitap küpçük bir hazine. Okudukça notlar aldım ve bu ufacık kitapçık için kocaman bir tanıtım makalesi hazırladım. Bizim bu yüzyıldaki farkındalıktan uzak iman anlayışındaki düştüğümüz acziyetten olsa gerek kitaba kapağından genel bir bakıldığında "Abdullah olmak", "Kul olmak" başlığını görünce pek dikkatimizi çekmiyor, bizde pek bir merak uyandırmıyor, yeteri kadar etkilenmiyoruz. Biz de kuluz elhamdülillah, kulluk ne demek sözde biliyoruz zannediyoruz. Oysa ki daha kitabın takdim bölümünde o kadar etkileyici rivayetler var ki, sözden ve gönülden anlayan bir insan, aktarılan makam ve mevki karşısında gösterilen bu yürekli tavır ve tutumlara, gerçek kulluğun örnekliğine şahit olduğunda hayranlığını gizleyemez ve yeniden şehadet getirir. Günümüzdeki genel manevi hastalıklara ve yanlış anlayışlara da kısaca değinerek dersimizin ne olduğunu tarif edip, Rasulullah'ın (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramın örnekliğindeki kulluk anlayışına işaret ederek başlıyor kitap. Sekiz tane Abdullah ismindeki sahabi efendilerimizin örnekliğinde kulluğu inceleyeceğini belirtiyor Muhammed Emin Yıldırım Hocamız. Makalenin bundan sonrasında bendeniz bu şahsiyetlerin öne çıkan özelliklerinden ve hayatlarındaki önemli noktalardan çıkardığım notları sizlerle paylaşacağım. Kitabı hemen alıp okuyamayacaksanız kitabın özeti niteliğindeki bu notlardan istifade edebilirsiniz ama alabilecek durumdaysanız kendinizin altını çizerek okumasını tavsiye ederim;
     
    İlki Abdullah bin Mesud ve Tevhid Örnekliği; İman edenlerin altıncısı, Beş yıl Dârü'l-Erkam'ın tâlim ve terbiyesinde yetişmiş. Yirmi üç yıl Efendimiz (s.a.v.)'in bir an yanından ayrılmamış. Hanefi ekolünün piri. Gözlerini yumduğunda arkasında dört bin civarında alim bırakan yiğit bir alim. Medine'de Efendimiz(s.a.v.)'in kendisine komşu edindiği kişi. Özel müsadesi ile hanesine destursuz girebilen üç beş kişiden biri. Allah Celle celâlühü, zayıf vücuduna rağmen imanla ilmin daima hakikate ve galibiyete kavuşturacağına işareten olsa gerek ufak ayağıyla yerde yatan Ebu Cehil'in bağrına basıp kafasını kopartmayı ona nasip etmiş, Ümmeti Muhammed'in firavununu öldürmek ona nasip olmuştur. Hicri 32, Milâdî 653'te vefat etti.
     
    Abdullah bin Amr ve Ahlak Örnekliği; Hz. Ömer'in iman ettiği yıl, nübüvvetin gelişinin 6. senesinde dünyaya gedi. Daha ufacık bir çocukken Mekke'de kulaktan kulağa yayılan ayetlerle kendi kendine gizlice iman ettiği söylenir. Babası Amr bin Âs, Arabın dehası olarak gösterilen, Mekkenin diplomatik temsilcisidir. O da hicretin 7. yılında, Hudeybiye'nin arkasından birçokları gibi iman etmiştir. Annesi ise Mekke'nin soylu ailelerinden, Rayta bint Münebbih b. el-Haccac, fetih olunca hicretin 8. yılının arkasından o da iman etmiştir. Efendimiz aleyhisalâtü vesselâm hicret ettiğinde o daha 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Yıllar yılı imanını gizleyerek yaşamış, hicretten sonra ise kabiliyetli olduğunu gören Efendimiz(s.a.v.); "Senin yerin Suffa mektebidir" demiş, okuma yazma bilmeyenleri ona emanet etmiş ve suffa mektebinin muallimi olmuştur. Kendisi günde bir hatim yapan, geceleri sürekli ibadetle geçirdiği için hanımını ihmalden dolayı ayda bir hatim yapması için peygamber uyarısı almış zahid bir alimdi. Kendisi Efendimiz (s.a.v.) ile 4 yıl birlikte bulundu. Kendisinden ne duyduysa yazdı. Bizlere 700 hadis ulaştırdı. Öyle ki en çok rivayeti bizlere aktaran Ebu Hureyre(r.a.); "Abdullah bin Amr dışında Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez çünkü o hadisleri yazardı ben ise yazmazdım." demiştir. Bir hazine gibi yanında saklayıp vefat edince tabiinden olan talebesi Mücahide verdiği bu sahifelere; "Sahifetü's-Sadıka/Doğru sahifeler" adını verir. İlk üç halifenin hilafetini gören bu yüce sahabi, babası ile Hz. Osman (r.a.)'ın katillerini bulmak niyetiyle silahsız olarak Sıffin savaşına katıldıysa da Hz. Ali(r.a)'a ilk biat edenlerden birisidir. İlimde bu denli derin olan kendisinin hayatı boyunca sabah namazından sonra yatmadığı ve ailesini de yatırmadığı ifade edilir.
    Hicri 65, milâdî 685'te Kahire'de 70 yaşlarındayken vefat etti.
     
    Abdullah bin Ömer ve İbadet; İnanılmaz derecede sünnete ittibalı, Hafsa validemizin kardeşi olduğundan Efendimiz (s.a.v.) hanesine destursuz girip çıkabilen birkaç bahtiyardan biri. Ablasından dolayı Efendimiz (s.a.v)'a ait hem genel hem de mahrem birçok sünnetin inceliğini öğrenmiş, hem kendisi yaşamış, hem de başkalarına yaşatmıştır. Nüvüvvetin 3. Yılı dünyaya geldi. 10 yaşındayken babası Hz. Ömer (r.a.) ile Medine'ye hicret etti. Medine’ye varır varmaz inşa edilmekte olan Mescid-i Nebevinin Suffa Mektebi talebesi oldu. Evine özlem duyar da mescidi terk eder diye hiç evine gitmedi. Evlerinin önünden geçerken bu özlem endişesi ile gözlerini kapadığını ifade eder. Yaşı ufak olduğundan Bedir ve Uhud'a istediği halde Efendimiz(s.a.v)'in müsadesi olmayınca katılamamış, diğer tüm seferlere katılmıştır. Hicretin 49. yılında 60 yaşlarındayken İslam ordusu ile İstanbul'a kadar gelmiştir. Hem cihad hem de ilim aşığı bir kişiliktir. 2630 hadis rivayet etmiştir. Adaşı Abdullah bin Mesud(r.a.) onun için; "İlimde o genç nesil içerisinde Abdullah bin Ömer gibi birini göremedik." demiştir. Gerek sahabeden gerek tabiinden birçok talebesi olmuştur. Şafii ve Maliki mezheplerinin öncü imamıdır. Efendimize (s.a.v.) olan ittibası o kadar büyüktü ki O'nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürürdü. Öyle ki Hz. Âişe annemiz Efendimizi (s.a.v.) adım adım izlemede onun gibi birini görmediğini ifade etmiştir. Bu büyük sahabi Haccacın yaptırdığı suikast sonucunda bir kaza süsü ile zehirlenerek 82 yaşında şehid edilmiştir. Kendisi hicret ettiği medineden, mekkeye geldiği için medinedeki hicretinden ayrı düşmemek adına, mekkenin harem sınırları dışında bir yere defnedilmeyi oğlu Sâlim'e vasiyet etmiş ve şu anda kabri mahallelerin arasında kalan bir evin bahçesindedir.
     
    Abdullah bin Abbas ve İlim; Hibrü’l Ümme, yani Ümmetin Dahisi; Hibrü’l Arab, yani Arabın Dahisi, ki bunu Sasani hükümdarı demiştir; Tercümânül-Kur’ân, yani Kur’ân’ın Tercümanı; Bahrü’l Ümme, yani Ümmetin İlim Denizi; Rabbâniyü’l Ümme, yani Ümmetin Rabbâni Âlimi; Fakîhü’l Ümme, yani Ümmetin Fakihi; İmamül-Ülema, yani Âlimlerin İmamı; Sultanü’l Müfessirin, yani Müfessirlerin Sultanı. Bu lâkabı kendisine veren kendisi de büyük bir ilim abidesi olan Abdullah bin Mes’ûd’dur. Doğduğu ilk günü Efendimiz’den (s.a.v.); "Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!" diye duâ etmiştir. Efendimizin eşleri olan 2 teyzesi Zeynep bint Huzeyme ve Meymûne bint Hâris’ten (r.a.) onlarca bilgi öğrendi. Hendek gazvesinin yapıldığı sene abisi Fadl 12, kendisi 8 yaşında iken kureyş ordusunun içine gizlenerek hicret etti. Hadis rivayetinde 5. sırada yer alıp 1660 hadis rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’ i 6 yıl boyunca bir gölge gibi takip etti ve vefat ettiğinde 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Çocuk yaşına rağmen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafet döneminde kendisine taktığı "ihtiyarların genci" lakabıyla Bedir ehli sahabilerin danışma meclisinde olurdu. Daha 16-17 yaşlarında kendisinden fetva alınacak kadar çok ilmi vardı. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafet günlerinde onlarca sahabi olmasına ve daha 30 yaşında olmamasına rağmen Hac emiri tayin edildi. Amcasının oğlu Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti döneminde daima onun yanında oldu. Tahkim olayında Hariciler onu tekfir ederek küfürle itham ederken İbni Abbas(r.a.) getirdiği delillerle 2000 kadar kişi sayesinde tevbe ederek ve tekrardan gelip Hz. Ali(r.a.)’a biat etmiştir. O aynı zamanda büyük bir mücahiddi. Kuzey Afrika’da, Azerbaycan’da, İran’da ve 667’deki içlerinde Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.)’ın da bulunduğu İstabul seferine katılmıştır. Hicri 61’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyinin şehadeti üzerine 7 yıl boyunca ağlamış ve ağlaya ağlaya gözleri kör olmuş ve hicri 68’de 70 yaşında Taif’te vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Ali (r.a.)’ın alim ve fâzıl oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.
    Abdullah bin Selâm ve Teslimiyet; Medine’de doğmuş, üç yahudi kabilesinden Benî Kaynuka’ya Mensuptur. Soyu Hz. Yusuf’a (a.s.) dayanır. Asıl adı erişilemez, ulaşılamaz anlamına gelen Husayn iken Efendimiz kibir ve büyüklenme anlamı olan bu ismini Abdullah olarak değiştirmiştir. Kendisi bundan sonra; "Bana Abdullah diye hitap etmeyene dönüp bakmadım." demiştir. Kendisi âlim bir kişiydi. Babası Selâm bin Hâris bölgede tanınan meihur Arap alimlerinden biriydi. Oğlunu da âlim olarak yetiştirmişti. Tevrat metinlerinin hafızı, onlarca tefsirini de ezbere bilirdi. O tefsirlerde gelecek Nebî’nin haberlerini okur, vasıflarına ve alametlerine dair birçok bilgiyi bilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde kendisinin hak peygamber olup olmadığını tespit edebilmek için üç soru belirlemişti ama gelip kendisini ilk uzaktan gördüğünde daha soruları sormadan; "Bu Allah Rasulü’dür! Vallahi bu yüz yalancı yüzü olamaz demiştir." Kendisinin iman etmediğini zanneden yahudi heyeti, Efendimiz (s.a.v.) önünde onu övgülerle anlatırlarken, saklandığı yerden çıkıp kendisinin iman ettiğini söyleyince onu itham etmeye kalkmışlar ve o da kendisi de yahudi milletinden olmasına rağmen onların ne kadar yalancı, iftiracı, zalim ve gaddar olduklarını söylemiştir. Abdullah bin Selâm’ın adı siyer ve meğazi kitaplarından çok tefsir kitaplarında geçmektedir çünkü onun ve onun gibi olanlar hakkında 21 ayet nazil olmuştur. Kendisi Efendimiz (s.a.v.’den 25 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen alim kişiliği ile fetva noktasında sayılı alimlerden biridir. Özellikle Hz. Osman (r.a.) hilafetinde kendisi ile ayrı bir dostluğu ve yakınlığı olan Abdullah bin Selâm, Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti zamanında ordunun içinde Hz. Osman(r.a.)’ı öldüren asîlerin olmasından ötürü Hz. Ali (r.a.)’a biat etmemiş olmasına rağmen, "O bizden olan iyi bir adamdır!" demiştir. Hicri 43 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
     
    Abdullah bin Zübeyr ve Mücadele; Hem teyzesi hem manevi Annesi Hz. Âişe (r.a.). Annemiz vefat ettiğinde kabrine onu o ve kardeşi Ueve indirdi. Babası ilk iman edenlerden ümmetin havarisi ünvanlı Zübeyr bin Avvam (r.a.). Bu baba Efendimiz (s.a.v.)’in anne tarafından halasının oğlu, baba tarafından hatice annemizin kardeşinin oğludur. Bu yakınlıktan dolayı da her gün Efendimiz (s.a.v.)’in evindeydi. Mekkenin son demlerinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın kızı Esmâ bint Ebi Bekir’le evlendi. Abdullah bin Zübeyr böyle şerefli bir ailenin evlâdıdır. Hicretin ikinci ayında doğan Abdullah bin Zübeyr (r.a.) mescide getirildiğinde Efendimiz (s.a.v.) onun için "Allah’ım! Bu çocuğu müslümanlar için bir sevinç vesilesi kıl" dedi ve "Onun ismi dedesinin ismi, onun künyesi de dedesinin künyesidir." diyerek dedesi Hz. Ebu Bekir(r.a.)’ın gerçek adı olan Abdullah bin Osman’ın adına işaret ederek Abdullah ismini verdi. Bu kutlu bebeğin konuşmaya başlarken ilk telaffuz ettiği kelime "seyf", "yani kılıç" oldu. Yiğit babanın yiğit evlâdı olacağını işaret ediyordu. Daha 5 yaşındayken Hendekte bulundu. Mute savaşına katılmayı hevesle arzularken daha bir çocuktu ve Efendimiz (s.a.v.) ona ve yanındaki arkadaşlarına Medineyi emanet ederek gönlünü aldı. Daha 13 yaşında dedesi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetinde yalvara yakara Yermük Savaşına katıldı. Hz. Osman(r.a.) hilafetinde 21-22 yaşlarında bir delikanlıydı. İatanbul seferlerine varıncaya kadar birçok sefere katıldı. O hem böyle bir mücahid hem de "Hamâmetü’l Mescid" "Mescid Güvercini" lâkabıyla anılacak kadar da ibadetine düşkündü. Hz. Osman(r.a.) için canını oetaya koyan üç beş kişiden biridir. Cemel vakasında Teyzesi/Annesi Hz. Âişe(r.a.)’ın hep yanı başındaydı. Bu olaydan sonra sünuket tavrı takındı. Hz. Ali (r.a.)’ın hilafetinde Sıffin savaşında yoktu. Hakem olayına gözlemci olaral katıldı. Hz. Hasan (r.a.)’ın 6 aylık hilafetinde de tavrı aynıdır. Emevîlerin valisi Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a) halife olunca da tavrı aynıdır ama ona biat etmemiştir. Onunla birlikte Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah(r.a.), Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman(r.a.) da biat etmemiştir. Hz. Muaviye(r.a.) oğlu Yezidi veliaht tayin edince
    Abdullah bin Ömer(r.a.) Taife, Hz. Hüseyin(r.a.) Kûfe’ye gitti. Abdullah bin Zübeyr(r.a.) ise Mekke’de kaldı. Hicretin 63. Senesinde hilafetini ilân etti. Artık Şam’da bir halife, Mekke’de bir halife vardı. 9 yıl hilafet bu şekilde devam etti. Emeviler onu ortadan kaldırmaya muvaffak olamayınca o günün halifesi ve Abdullah bin Zübeyr(r.a.)’ın çocukluk arkadaşı olan Abdülmelik bin Mervan(r.a) tarafından çağının firavunu sayılan Haccâc-ı Zalim görevlendirildi. Onunla savaşarak başarılı olamyacağını anlayan Haccac, onu Kâbe’de muhasara altına aldı. Annesi Hz. Esmâ bint Ebu Bekir (r.a.), kesinkes şehadete kavuşuncaya kadar onun hep destekçisi oldu. Haccac’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Amir onun cesareti için; "Analar böyle bir yiğit doğurmadı" demiştir. Bedeni kâbeye çarmıha gerilen bu şehidi annesi Esmâ validemiz 97 yaşındayken defnetti. Birkaç ay sonra da kendisi Rahmana yürüdü.
     
    Abdullah bin Cahş ve Şehâdet; İlklerin Sahabisi; İlk iman edenlerden. İlk seriyyenin ilk komutanı. Allah adına savaş içerisinde bir müşriğin kanını akıtan ilk sahabi. İslam adına ilk esir alan komutan. İslam adına ilk ganimet elde eden komutan. Halifelerden önce islam tarihinde komutanlara verilen isim olarak ilk kez "Emirü’l-Mü’minîn" ifadesini alan, İslam’da ilk kez bir emirnamenin Efendimiz (s.a.v.) tarafından yazılıp emanet olarak verdiği kişi. Daha ayet yokken ilk kez; "Ganimetlerin beşte biri Peygamber’in hakkıdır." diyerek ayıran da odur. Annesi Ümeyme bint Abdülmuttalib, Efendimiz (s.a.v.)’in öz halasıdır. Dayıları ise Hz. Abbas, Ebû Talib, Zübeyr bin Abdülmuttalib,  Hamza(r.a). Nübüvvet geldiğinde o 25 yaşında iman etmiş, Mekke’de 6 yıl süren türlü baskı ve işkencelerden sonra 2. Habeşistan hicrerinin mensuplarından oldu. 7. Yıl sonunda mekkeye geri döndü ve 12. Yılın sonlarına doğru yakınlarıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ebu Cehil geride bıraktığı evlerine el koyup satışa çıkardı. Durumu Efendimiz (s.a.v) anlatınca ona; "Üzülme! o evine karşılık Allah’ın sana cennette daha güzelini vermesini istemez misin?" diye sordu. Medine’ye varınca onun gibi şehadet sevdalısı Âsım bin Sabit ile kardeş oldu. Bedirde şehadet ona nasip olmadı. Uhud savaşı heöen başlamadan önce Sa’d bin Ebi Vakkası aradı. Onunla karşılıklı duâ etmek istediğini söyledi. Şu duâya bakın; "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda Sen bana: Ey kulum, burnun ve kulakların nerede? Burnun ve kulakların neden kesildi? dediğinde Ben senin ve Rasûlü’nün rızası için kesildi diyeyim dedi. Abdullah’ın duası bittiğinde söz verdiğim için Amin de demek zorunda kaldım dedi Ebî Vakkas(r.a.). Abdullah Bin Cahş iman yolunda Sadece 16 yıl yaşadı. Uhud’un meydanında böyle bir akıbetle hayatını tamamladı. Uhud meydanında kabri dayı - yeğen olarak Hz. Hamza(r.a.) ile yan yanadır.
     
    Abdullah bin Ca’fer ve Cömertlik; Babası Ca’fer bin Ebî Talib, Annesi Esmâ bint Ümeys(r.a.). Babası Efendimiz(s.a.v.)’in pek sevdiği amcası Ebu Talib’in oğlu. Nübüvvetin gelmesiyle bu baba daha 25 (veya 32) yaşında iman ederek Mekkede 6 sene Darü’l Erkam’daki yerini aldı. Daha gencecikken bu şanlı baba Hz. Ali(r.a.) ile Efendimiz(s.a.v.) arkasında namaz kılıyorlardı. Habeşistana eşiyle birlikte hicret edenlerdendi. Efendimiz(s.a.v.) talimatıyla Hayber fethedilinceye kadar tam 14 sene orada kaldılar. Daha ilk senesi dolmadan Esmâ validemiz gebe kalmış ve miladi 616’da Abdullah bin Ca’fer doğmuştu. Aynı sene Necaşinin de çocuğu olmuş, o da çocuğuna Abdullah ismini koymuş ve Esma validemizden ricada bulunarak onun çocuğunu da emzirmesini istemiş ve kabul edince iki Abdullah süt kardeşi olmuşlardır. Hicretin 7. Yılı Hayber seferi olunca Medine yolunu tutuyorlar ve Efendimiz(s.a.v.) ile dönüş yolunda karşılaşıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) uzun yıllar görmediği amcasının oğlu Hz. Cafer(r.a.)’ı görünce onu alnından öpüyor, sarılıyor ve şöyle diyor; "Vallahi bilmiyorum Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Ca’fer’in gelişine mi!". Medine’ye vardıklarında Efendimiz(s.a.v.) onlara
    bir ev hediye ediyor ve hemen her gün onları ziyaret ediyordu. Daha 13 ay geçmemişti ki Efendimiz(s.a.v.) Mûte’ye ordu göndermek için 3000 kişilik bir ordu hazırlanmasını emir vermişti ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şehit olmaları halinde birbirlerinin yerine geçecek peş peşe üç komutan tayin etmişti. Bu şanlı baba ordunun ikinci komutanı tayin edildi. O günler Medine’deki Yahudi bir âlim olan Nu’man b. Funhus bu hadiseyi duyuyor ve anında Efendimiz’e (sas) gelerek diyor ki: “Ebü’l-Kasım, gerçekten sen bir peygamber isen söylediğin üç isim de ölür. Çünkü Beni İsrail’in peygamberlerinden biri bir komutanın yerine başka bir komutan atamışsa asla o komutan sağ olarak savaştan dönmemiştir." Efendimiz (sas) bu Yahudi âlime de hiçbir şey söylemiyor çünkü Efendimiz de bunun böyle olacagını çok iyi biliyordu. O isimleri Efendimiz’e (s.a.v.) söylettiren Allah’tı. Bu olayın ardından bu yahudi alim peşpeşe bu 3 yiğidin yanına giderek onlara bu bildiğini anlatıp onları savaştan geri durmaya yönelik kışkırtıyordu. 3ü de tavizsiz bir şekilde şehadet için savaşa gittiler. Denilen gibi de oldu. Peşpeşe söylendiği gibi üçü de şehit düşünce orduyu Halid bin Velid komuta etti ve 3000 kişilik ordu 10.000 kişilik rum ordusunu püskürterek medineye geri döndü. Efendimiz (s.a.v.) Esmâ validemize şehadet haberini verirken onun cennette iki kanadının olduğunu, onun Tayyar olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra üç yeğenini de yanına çağırtıp öpüp kokladıktan sonra özellikle; "Abdullah’ın yapacağı alışverişleri kârlı ve bereketli eyle!" diye üç kez tekrarlayarak duâ etti. Kendisi der ki; "Hz. Peygamber (s.a.v.) bana o duaları yaptıktan sonra neye elimi attıysam hep bereketlendi ve hep ziyadeleşti. O hayatının büyük bir kısmını ticaretle geçirdi ve şu lakaplara layık görüldü; "Cömertlik Deryası, Cömertler Kutbu, Abidesi..." Kitaplar kaç kez onun malının tamamını infak ettiğini, medineye dışarıdan gelen 1000lerce hacıya yemek ikram ettiğini, yanına bir ihtiyacı için gelenin asla eli boş dönmediğini yazar. "Biz iyiliği para ile satmayız!" sözü meşhur olmuştur. Kendisinin en meşhur cömertliğine dair olaylardan biri ise Gazzalinin İhyasına giren şu rivayettir; Bir hurma bahçesinde öğünü 3 parça ekmek olan bir kölenin hakkını bir köpeğe ikram ettiğine şahit olunca, köleyi hurma bahçesiyle birlikte sahibinden satın alarak, köleyi azad etmiş ve hurma bahçesini de ona hediye etmiştir. (Bu rivayet beni çok etkilemişti.) Efendimiz (s.a.v.) ne zaman onu görse; "Ey iki kanatlının oğlu! Allah’ın selâmı üzerine olsun!" diyerek bağrına basardı. Efendimiz(s.a.v.) vefat ettiğinde 15 yaşında bir delikanlıydı. Babasından sonra ise Esmâ validemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu bekir vefat edince de Abdullaha Amca olan Hz. Ali(r.a.) ile evlendi. Bu kutlu Abdullah bu büyük insanların dizleri dibinde, onların terbiyesiyle yetişti. Abdullah bin Ca’fer ilk üç halife devrinde pek görünmemekle birlikte Hz. Ali(r.a.) hilafeti döneminde çok aktiftir. Cemel’de, Sıffin’de, Nehveran’da, Hakem olayında amcasının hemen yanı başındadır. Hz. Ali(r.a.)’ı şehit eden harici Abdurrahman bin Mülcem’in cezasını da o uygulamıştır. Bu şehadetten sonra kendisi hayatının geri kalan zamanlarını Medine’de geçirmiştir. Kerbelâya katılmamış ama Hz. Hüseyin(r.a.)’ı defalarca uyararak Hanımı Hz. Zeyneb’i ve oğulları Avn ile Muhammed’i Hz. Hüseyin ile birlikte Kûfeye doğru göndermiştir. Hz. Hüseyin’in ve oğullarının şehit edildikleri haberini alınca günlerce göz yaşı dökmüştür. Siyasi zorluklsrla geçen ömrünü hicri 80, miladi 700 de, 84 yaşında tamamladı ve Cenaze namazını dönemin medine valisi Hz. Osman(r.a.)’ın oğlu Ebân bin. Osman kıldırdı ve Cennetü’l Baki’ye defnedildi. Bu cömertlik abidesi Efendimiz(s.a.v.)’den 25 hadis rivayet etmişti. Bu kitabı alın, hem kendiniz okuyun, hem tüm sevdiklerinize okuyun. "Abdullah" hiç böyle güzel anlatılmadı... Vesselâm.
     
  • 176 syf.
    ·1 günde
    Merhaba

    Bu kitap Oktay Akbal'ın 1996, 1997, 1998 yıllarındaki yazılarını inceliyor Sözcüklerle Yolculuk öyle bir yolculuk ki hangi yazardan geçmiyor, hangi durakta beklemiyor, hangi konuya değinmiyor ki...

    Oktay Akbal bir derya deniz her yazıda ona biraz daha hayran oluyorsunuz, her yazıda onun tanıklıklarının fazlalığına ortak oluyorsunuz. Köşe yazarı olması da gündeme ve toplumsal sorunlara daha fazla hakim olmasına vesile olmuş. Bahsettiği konular ve yazarlar o kadar fazla ki.. çok yoğun bir okuma süreci oldu benim için geçmişte bir yolculuğa çıktım kitapla beraber unutulmuş nice yazarları keşfettim AKBAL ile ve daha keşfedecek niceleri de var kitapta geçen ve araştırmak için not aldığım bazı yazarlar;

    Mustafa Baydar

    Ahmet Oktay

    Bahri Savcı

    Demir Özlü

    Feridun Andaç

    Doğan Hızlan

    Arif Damar

    Rüştü Onur

    Ali Ulvi

    Muzaffer Tayyip

    Muammer Aksoy

    Bahriye Üçok

    ....

    Şimdi Oktay Akbal'ın hayatına ondan sonra 1950'li yıllardaki bir röportajına yer verip sonlandıracağım.

    Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul - ö. 28 Ağustos 2015, Muğla)
    Gazeteci, yazar.
    Oktay Akbal kimdir?1923 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini çeşitli Fransız okullarında ve İstiklâl Lisesi'nde, tamamladı. Bir süre; İstanbul Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam etti. Yüksek öğretimini yarıda bıraktı. Edebiyat ve gazetecilik dünyasına Servet-i Fünun dergisinde sekreterlik yaparak adım attı. Milli Eğitim Bakanlığı; Tercüme Bürosu'nda, çalışmıştı. Yaşamını, gazetecilik yaparak kazandı. 1939-1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlandı. Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazdı. Büyük Doğu dergisinde her hafta "Dünya Fikir Sanat Hareketleri" sütununu yazdı. 1951-1956 arasında, Vatan gazetesinde; düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. 1956 yılında; köşe yazarlığına, başladı. 1969 yılından, 1991 yılına kadar Cumhuriyet gazetesinde, çalıştı.

    Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.

    Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikayelerdir. Akbal hikayeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikayeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.

    Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.

    https://www.beyaztarih.com/ansiklopedi/oktay-akbal

    EDEBİ KİŞİLİĞİ

    Çağdaşı Tarık Buğra gibi, bireye yönelen bir romancı olan Oktay Akbal: Garipler Sokağı, Suçumuz İnsan Olmak ve İnsan Bir Ormandır, Düş Ekmeği adlarını taşıyan romanlarında İkinci dünya Savaşı yıllarında Fatih semtinde orta halli insanların yaşadığı bir sokağı, orada yaşayanlarla birlikte anlatır. Suçumuz İnsan Olmak'la, İnsan Bir Orman'dır da ise değişik biçimde evlilik konusuna değinmiştir.
    Sıradan insanların hayatlarını dramların, sosyal hayta karşılaştıkları güçlükleri gelenek ve görenekler karşısında bocalamalarını dile getiren romanlar yazmıştır. Eserlerinde Sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı Ümitsizliklere kapılan insanların dramı eserlerindeki başlıca temalardır.

    Oktay Akbal, Batı’da egzistansiyalist ve hümanist felsefeye dayalı düşünceden ve bu düşünceleri yansıtan eserlerden etkilenmiş [12] ve bu etkiler altında eserler vermeye çalışmıştır. Sosyal hayattaki sıradan İnsanların hayatını, dramını, gelenek ve görenekler karşısındaki tutumlarını, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı düştükleri ümitsizlikleri kaleme almaya çalışan bir çaba içerisinde gözükmesine rağmen daha çok bireyi, ve bireyin içi dünyasındaki fırtınaları, bireyselliğin iç çizgilerinde kalan ve sınırlanan temaları işlemeyi tercih eden bir kalem olarak kalmıştır. Onun eserlerinde işlediği bireysel konulara toplumsal sorunların bireylerde yol açtığı yansımalar olarak değerlendirmek de mümkündür.

    Gündelik hayatta yaşadıklarından aldığı sahneleri, insan psikolojisini dair edindiği izlenimlerinin de ele almaktan hoşlandığı belli olmaktadır. Konularını, genellikle kendi yaşam öyküsünde iz bırakan anılardan veya bireysel düşler ile hayallerden alınmış konulardır. Terk edilmişlik,', yalnızlık, çocukluk ve iç burkuntusu gibi çağdaş kent insanının sürekli sorunları eserlerindeki temaların en başında gelenlerdir. Oktay Akbal'ın hikâyeleri hakkında Behçet Necatigil, "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır" şeklinde bir değerlendirmede bulunmasının sebepleri bunlardır. Eserlerinde tekdüze yaşamı değiştirmeye çalışan ancak değiştirmeye çalıştıkça çevresi tarafından yadırganan ve eski düzene geri dönmek zorunda kalan insanların sıkıntılarını anlatır. Orta sınıftaki aydınların toplumun geleneklerine uyamaması ve yadırganıp dışlanması, uyum sorunları iç bocalamaları vb tercih ettiği temalar arasındadır.

    Sürekli olarak tanınmış gazetelerde köşe yazarlığı yapmış olmasından dolayı roman ve öykücü olmaktan çok gazete, yazarı, sohbet ve -fıkra yazarı olarak ün salmıştır. Pek çok tanınmış gazetelerin köşelerinde yazdığı fıkraları ve sohbet yazılarında da güncel konuların içinde edebi sohbetleri serpiştirmeye çalışan bir tutum izlemiştir. Gazete yazılarında edebiyat sorunlarına ve olaylarına eğilerek anılar ve tanıklıklarıyla genç kuşaklara edebiyat sevgisini aktarmaya devam etmektedir.

    https://edebiyatvesanatakademisi.com/...an-ve-oykuculugu/700

    28 Ağustos Cuma günü 91 yaşında ölen ve dün Muğla’da son yolculuğuna uğurlanan Oktay Akbal’ın 1950’li yıllarda Mustafa Baydar’a verdiği söyleşi

    Yanılmıyorsam sizin ortaya attığımız “mutlu azınlık” sözü birçok yorumlara uğradı, lehte ve aleyhte yazılar yazıldı. Acaba bu sözünüz yanlış mı anlaşıldı? Düşüncenizi yeniden açıklamak ve aydınlatmak ihtiyacını duyuyor musunuz?

    “Mutlu azınlık” derken ne demek istediğimi birkaç yazı ile açıklamıştım. Burada uzun boylu üzerinde durmak istemiyorum. Mutlu azınlık deyimini ben yaratmadım. Stendhal Kızılla Kara’nın başına yazmış. Yapıtlarının ölümünden yüz yıl sonra anlaşılacağını, sevileceğini, ancak o zaman mutsuz çoğunluğun malı olacağını anlatmak istemiş. Yaşadığı çağın gereklerine uymaktan, beğenilerine kapılmaktan, büyük okur kitlesinin hoşlanacağı çeşitten şeyler yazmaktan kaçınmış. “Mutlu bir azınlığa” ithafıyla bunları anlatmış. Ataç’m dediği gibi, “Kendini düşünmüyor, yalnız işini, dölütünü [sanatını] düşünüyor. Boyun eğmiyor günün dileklerine, çoğunluğun buyruklarına. Mutlu azınlığa sunuyor yapıtlarını, mutlu azınlık dediği de öyle sanıyorum ki bir kendisi... İstediği kendi kendini aşmak. Biliyor ki, bir kişi ancak kendi kendini aşmaya çalışmakla toplumunu, ulusunu, bütün kişi oğlunu yükseltebilir.” Bu kadar açık bir düşünceye ters, yanlış anlamlar verenler oldu. Ben sanat erinin çoğunluğun beğenisine uygun eserler yazarak kabiliyetini harcamamasını isterim. Çünkü her sanatçı bir çeşit öncüdür. Çoğunluğun keyfine hizmet edip para kazanan, ün çağlayan kişiyi sanatçı saymam ben. Mutlu azınlık için yazmak, zenginlerin, hah vakti yerinde olanların keyfini hoşnut etmek, onların yararına çalışıp, geniş halk kitlelerine sırt çevirmek demek değildir. Özlediğimiz, bugünkü mutsuz çoğunluğun da yarın sanat anlayışı bakımından mutlu bir çoğunluk haline gelmesidir.



    Memleketimizin okuyucu kitlesi bakımından arzulanan seviyeye gelememesinin sebepleri...

    Memleketimizde çeşit çeşit okur var. Kerime Nadir veya Mükerrem Kâmil Su’nun romanlarını okuyan on-on beş bin kişi var. Bunlar da okur. Hem de kitapları dört beş lira vererek alıyorlar. Bir de bizim kuşağın on yıldan beri uğraşa didine âdeta yaratarak ortaya çıkardığı beş bin kişiye zorlukla yükselen seçkin bir okur kitlesi var. Dileğimiz bu seçkin okurların günden güne artması. Türkiye’de beğenisi, anlayışı olan okurlar gittikçe artacak elbet. Milletimizin kültür seviyesi yükseldikçe okurlar da gerek kalite, gerek sayı bakımından olgunlaşacak. Bunu hızlandıracak çareler, yollar var. Şimdi aklıma geleni, okullarda okutulan edebiyat derslerini gerçekten edebiyat beğenisi aşılar bir hale getirmek.

    Türk cemiyeti sizce ne ölçüde Batı uygarlığına geçebilmiştir?

    Toplumumuz Tanzimat’tan beri Batı uygarlığına giden yolda yürüyor. Ama bazen pek yavaş, bazen pek hızlı. Arada bir de yerinde saydığı, hatta birkaç adım geri attığı oluyor. Atatürk devrimleri hızı kesilmeden sürüp gitseydi bugün Batı uygarlığına daha çok yaklaşmış olurduk.

    Bugünkü sanatçıların medeni cesaret bakımından Tanzimat ve İstibdat nesli sanatçılarından geride kaldığı söyleniyor.

    Dünyanın her yerinde sanatçıların topluma olan etkileri eskisine nispetle azaldı. Birkaç yıl önce “Edebiyat Ölüyor mu?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bunda çağdaş edebiyatçının toplumun gözünde değerinden ve etkisinden çok şey kaybettiğini söylemiştim. Yalnız bizde değil. Örneğin bir Emil Zola’nın, çağının toplumuna yaptığı etkiyi göz önüne getirin. Zola’nm bir makalesi Fransa’yı birbirine katmıştı. Bugün hangi Fransız yazan aynı tepkiyi uyandırabilir? Edebiyat o sıralarda rakipsizdi. Bugün sinema, televizyon gibi rakipleri var. Günümüz sanatçılarının toplum üzerinde etkileri eski sanatçılarınki gibi kesin olmaktan uzak. Ayrıca siyasi inançların kaynaştığı bir çağda sanatçı her an içinden çıkılmaz çukurlara düşmek tehlikesindedir. Zaten geçim zorlukları karşısında bunalmış olan çağımız sanatçısı dünkü sanatçıların geçim derdinden uzak davranışlarını yapamaz elbet.

    Son zamanlarda sizi “sosyal sanat” yapmamak, yazılarınızda fazla ferdî kalmakla itham ediyorlar, ne dersiniz?

    Bugün sosyal sanat yaptığım savunanların çoğu Fecr-i Ati’ye vergi bir duygululuk ve romantizm havası taşıyan şiir ve hikâyeler yazıyorlar. “Gökyüzünden geçen bulutlar insanların ıstırabına ağladı” gibi mısralarla sosyal sanat yaptıklarını sananlar kendilerinden başka kimseyi aldatamazlar. Ben hikâye ve romanlarımda kişioğlunu kendimce anlatıyorum. Bence bir kişinin iç dünyası varılamayacak, keşfedilemeyecek kadar uçsuz bucaksızdır. Sonsuz meselelerle doludur. Toplum da bireylerden kurulduğuna göre bireyin dünyasını iyice tanımak ve tanıtmak niçin “sosyal sanat” yapmak olmasın? Benim öyle bir iddiam yok. Ben sevdiğim, hoşlandığım, acısını duyduğum, sevincini tattığım şeylerden bahsediyorum. Bütün ufak tefek ayrıntılar kişioğlunun ölmez görünüşünü çiziyor. İlk hikâyelerimden beri beni kişinin iç dünyası ilgilendirdi. Bu iç dünya ile dış dünya arasındaki çelişmezlikler, çarpışmalar, yıkılmalar. Her sanatçının kendine vergi bir kişiliği vardır. Ben büyük şehirde yaşayan bireyin serüvenini anlatıyorum. Kendime göre, kendi yönlerimden. Her yazar kendine göre bir dünya kurar. Benimki bu. Gerçekten sanat değeri taşıyan bir eserin sosyal ve beşeri ölçüler bakımından da değerli olacağına inanırım ben.

    Sait Faik son olarak Gülen Erdal’a verdiği mülakatında hikayeciler arasında en fazla sizi beğendiğini söylüyor. Sait Faik’le herhalde benzer yönleriniz olacak...

    Sait Faik’ten çok şey öğrendim. Yalnız ben değil, bir kuşağın hikayecileri ondan neler öğrenmediler ki! Bir kere hikâye yazmak isteğini, özlemini bana Sait Faik’in ilk okuduğum hikâyeleri verdi. Sonra çevreme, insanlara, kendi içime nasıl bakılacağını gene onun hikâyeleriyle öğrendim. Sait Faik’in kişiliğim üzerinde büyük etkileri oldu. Uzun yıllar dostu olarak da çevresinde yaşadım, ikimiz de her kişiye üzerinde uzun uzun durulup düşünülecek birer dünya gözüyle bakıyorduk. Sanatçının her şeyden önce kendi dünyasını anlatması gerektiğine inanıyorduk. Sait’le yakınlığıma bunlar birer açıklama olabilir.

    Önce Ekmekler Bozuldu ve Aşksız İnsanlar adlı kitaplarınızın ikinci baskılarını yaparken dillerini biraz değiştirdiniz. Bu lüzumu neden duydunuz? Bir sanatçının buna hakkı var mı?

    Önce Ekmekler Bozuldu 1946’da çıktı, Aşksız İnsanlar 1949’da. Bu iki kitapta yer alan hikâyeler 1942 yılları arasında2 yazılmıştı. 1955’te ikinci basımlarını yaparken onları aynı şekilde kitaba alamazdım. On yıl içinde dilimiz görüyorsunuz ne kadar arılaştı. O hikâyeleri eski halleriyle yeniden ortaya çıkarmak bana yersiz geldi. Öteki kitaplarımın örneğin Garipler Sokağı’nın da ikinci basımını yaparsam aynı şekilde dilini değiştireceğim. Bir yazar ömrü boyunca dili üzerinde çalışmalı bence. Çünkü bizim dilimiz Fransızca, İngilizce gibi istikrar kazanmış durumda değil. Yazılarımızın ileriye kalmasını istiyorsak hiç değilse dil bakımından bunu şimdiden sağlam bir yapıda kurmaya çalışalım.

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne durumdadır?

    Edebiyatımızın tenkit yönü ne yazık ki, bomboş. 10 yıldan beri o kadar şair, hikâyeci, hatta romancı yetişti, tek bir eleştirmeci yetişmedi. Şair ve hikâyeciler ister istemez zaman zaman eleştirmecilik yapmak zorunda kaldılar. Nurullah Ataç eleştirmeci olmaktan çok, usta bir deneme yazarıdır. Bizim kuşaktan olduğu kadar daha sonraki kuşakta da eleştirmeyi kendine alan olarak seçen tek bir gönüllü çıkmadı, çıkamayacak galiba. En üzücü yön de bu.

    Sevdiğiniz hikâyeci ve romancılarımızdan birkaç isim söyleyebilir misiniz?

    Günümüz hikâyecilerinin hemen hepsinin sevdiğim hikâyeleri vardır. Bazılarını kendime yakın bulduğum için, bazılarını da benim hiçbir zaman yazamayacağım, göremeyeceğim şeyleri görüp yazdıkları için severim. Sait Faik’ten Özcan Ergüder’e kadar gelen hikayecilerin yeni sanatımıza yararlı oldukları kanısındayım. Derece derece, az veya çok. Romancı olarak da Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Orhan Hançerlioğlu güçlerinin yettiğince çalışıyorlar.
  • 302 syf.
    ·23 günde·Beğendi·9/10
    Trakya’ da Kırklareli’nin 58 Km. kuzeydoğusunda Demirköy İlçesi Sarpdere Köyü yakınlarında yeşilin her tonunu görebileceğiniz bir ormanın içinde, ikinci Jeolojik zamanda (Günümüzden 180 milyon yıl önce) oluşmuş bir mağara vardır. DUPNİSA.
    2003 yılında turizme açıldı o mağara. Daha önce mağara gezenler varsa bilirler. Milyonlarca yılda damla damla oluşan o mağaraların içine yürüme yolları adı altında beton merdivenler yapılır. Belli aralıklarla insanoğlu rahat görebilsin diye de ışıklandırılır. Hatta kendi kendimize uydurup şans getirsin diye içini bozuk paralarla doldurduğumuz küçük havuzcuklar oluştururuz içinde. Zavallı insanoğlu…
    İşte o Dupnisa mağarasını turizme açılmadan önce 1990 lı yılların sonunda el değmemiş haliyle gezme şansına erişmiştim rehber eşliğinde. Sessiz olup mümkünse hiç konuşmadan, gerekmedikçe el fenerlerini açmadan, karanlıkta tek sıra halinde el ele yürümemiz, belirli bölgelere geldikçe rehberlerin el fenerlerini açıp mağara hakkında bilgiler vereceklerini söylediler bizler. Kabus gibi gelmişti başlangıçta. Ama kabus falan değil gerçeğin ve doğanın ta kendisiymiş yaşayacaklarımız.
    Yer yer el fenerleri açıldı, tanıtımlar yapıldı. Özellikle bir bölgeye geldiğimizde el fenerlerimizi açmamız söylendi. Açtığımızda gördüğümüz manzara harikaydı. Binlerce yılda oluşan bir mağaranın içinde doğal bir yaşam vardı. Buz gibi su, sarkıt, dikit ve yarasalar. O manzaranın içinde eğreti duran sadece biz insanlardık. Rehberimiz bir dakika süre ile hepimizin el fenerlerimizi kapatmamızı ve konuşmadan sadece mağarayı dinlememizi istedi bizden. Dediğini yaptık. Karanlığın en koyu halinde görme duyumuzu kullanmadan, sessizliğin sesini, mağaranın özünü gördük biz.. İ-na-nıl-maz-dı.
    Tüm yaşantım boyunca doğanın bilinen en derin yerlerinden birinde bir dakikalık zaman dilimi, sadece bir dakika. İnsan ömrünün ortalama 70 yıl olduğunu varsayarsak 36.792.000 dakikalık ömürde sadece bir dakika. Ömrümüzün 36.792.000 de biri. Böyle bir tecrübeyi kendi adıma bir daha edinmem mümkün değildi. Yer yer düşmemek için ellerimizle mağaranın duvarlarına tutunmak zorunda kaldık. Yapışkan, ıslak, çamur gibi bir şey bulaştı ellerimize. Ne olduğunu mağaradan çıktığımızda anlayabildik ancak. Yarasa dışkıları kaplamıştı ellerimizi.16 türde yaklaşık 60 bin yarasaya ev sahipliği yapıyormuş Dupnisa.
    Şimdi o mağara maalesef karanlık değil artık. Işıklandırmanın yarasalara ve mağaranın oluşumuna etkisi ne kadardır halen tartışılıyor. Ama bildiğim bir şey var ki asla bir daha eskisi gibi olmayacak ve kimse o mağaranın sessizlikteki sesini dinleyip özüne ulaşamayacak..
    Kendi adıma doğaya hak ettiği değeri verme savaşımın en derin sebebidir Dupnisa ve o bir dakika. Doğal yaşam ve Başkaldırı kitabını okurken hep gözümün önüne o günün gelmesi de bundandır.
    Belki hayatımızın bir döneminde hepimizin aklından geçmiştir. Kaçıp gitsem bir dağ başına ya da bir su kenarına diye. Düşünmüşüzdür de kaçımız gerçekleştirebilmiştir bunu. İşte THOREAU bunu Walden gölünde iki yıl boyunca başarmış ve tecrübelerini de Doğal Yaşam ve Başkaldırı adıyla da kitaplaştırmış.
    Peki neden Walden gölü? Emerson en önemli dostlarından biriydi Thoreau’ nun (bazı noktalarda ayrı düşünselerde) ve Emerson’ un Walden gölünün kenarında bir arazisi vardı. Oraya bir kulübe inşa etti Thoreau ve dedi ki ‘’Sizlerin bir yıl için ödediğiniz kira parasına ben ihtiyaçlarımı karşılayacak bir kulübe inşa ettim’’.
    lginç bir kişilik Thoreau, sıradan biri değil. Bir felsefenin fikir babası. Thoreau, Emersonla birlikte Transandantalizm’ in öncülerinden. Transandantalizm, 19. Yüzyılda Sanayi devrimine, materyalizme ve kapitalizme tepki olarak doğmuş, doğa ve insanın birlikteliğine, doğanın da bir çeşit din olduğuna inanan, bilinçli ve temel ihtiyaçlarla yaşamanın erdemini savunan bir görüştür. Kendi içimizi dinleyerek erdem ve ahlaka ulaşabiliriz. Bize bunları öğretecek doğadan başka bir güç yoktur. Doğa kendi başına kusursuzdur ve bir ahenk içindedir ve Kapitalizm bu ahengi bozan bir sistemdir. Bizler doğa ile birlikte yürümeyi başarabilirsek eğer, daha üst gerçekliğe ulaşabiliriz. İnancın üstüne, dinin üstüne ulaşmak mümkündür. Eğer doğadan uzaklaşıyorsak zaten tanrıdan da uzaklaşıyoruz demektir.
    Son yüzyılda dilimize giren ve her geçen gün savunucularının arttığı ekoloji akımının kurucusudur aslında Thoreau. Fakat Thoreau’ nun Doğal Yaşamı; kapitalizmin ‘’alternatif yaşam olarak doğa’’ şeklinde bizlere sunduğu organik tarım, organik beslenme değil, tam anlamıyla doğanın kendisiyle birlikte yaşamaktır. Evinin yolu üzerinde ölmüş bir yabani atın kokusundan rahatsız olsa da, O’ nu gömmek yerine doğanın kendi iç dinamiklerine bırakıp diğer canlıların beslenmesine katkıda bulunmaktır ya da kedilerin köpeklerin genetiğini değiştirip sonrada hayvan sevgisinden bahsetmek değil de, dağ kedilerinin evinin önünden geçmelerine izin vermektir.
    İnsan özü gereği doğduğu anda hürdür. Fakat önce hükümetler sonra da insanların kendi materyalist hırsları onları köle yapar. Oysa gerçek özgürlük insanın kendi ihtiyaçlarını kendisinin karşılamasında yatmaktadır Thoreau’ ya göre.
    Tüm bu doğa tutkusu Thoreau’ nun bir romantik olduğunu zannetmemize sebep olsa da durum bunun tam tersidir ve Thoreau bir realisttir . Doğa vardır ve gerçektir. Doğa bizim değil, biz onun bir parçasıyızdır.
    1817-1862 yılları arasında yaşamış ve Harvard’ dan mezun olmuş Henry David Thoreau bu diplomasını hiç kullanmamıştır. Diplomaların anlamsızlığı hakkında ki görüşünü en iyi açıklayan anısı da mezun olup törenle diplomasını aldığı gündür. Aldığı diplomanın koyun derisi üzerine basıldığını fark eden Thoreau, ” Keşke her koyun, kendi derisine sahip çıksa! ” diyerek hem diplomanın ne kadar gereksiz olduğunu, hem de bireyleri kurtaran ve gelişimini sağlayan gücün yine kendisi olduğunu vurgulamıştır.
    Sevgili Thoreau sakin ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılayarak Walden Gölü’ nde ki bu kulübede yaşarken, Amerika Meksika’ ya savaş açmış ve Thoreau bu savaşın altında yatan sebebin köleliği yayma çabaları olduğunu görünce savaş ekonomisi adı altında vatandaştan toplanan 1.5 dolar tutarındaki vergiyi, vergi sistemine muhalet ederek ödemediği için hapse atılmıştır. Kız kardeşi kendisine haber vermeden vergiyi ödeyince de bir gün sonra serbest bırakılmıştır (kız kardeşi ile ilişkilerinin bundan sonra nasıl geliştiği hakkında bir bilgi bulamadım maalesef). İşte Thoreau, en ünlü yapıtı olan ve Tolstoy, Mahatma Gandhi ve Martin Luther King’ e ilham veren Civil Disobedience ( Sivil İtaatsizlik) adlı makalesini bu olay sonucunda kaleme almıştır. Sivil itaatsizlik makalesi başka yayınevleri tarafından da son yıllarda ülkemizde basıldığı gibi bu kitabın sonunda da mevcuttur. Maalesef Say yayınlarından çıkan Sivil İtaatsizlik kitabını okuyunca Kaknüs yayınlarından çıkan Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabının çevirisinde ki ve basımında ki özensizliği görüyorsunuz.
    Örneğin;
    Kaknüs yayınları çevirisi; Amerikan hükümeti kökü yakın zaman öncesine dayanan bir gelenektir, bozulmadan gelecek nesillere ulaştırılmak istense de her saniye ilkelerinden bir şeyler kaybetmektedir. Bu hükümet tek bir adamın gücü ve canlılığından yoksundur; çünkü tek bir adam onu kendi iradesine göre şekillendirebilir….
    Say yayınları çevirisi; Yakın geçmişte oluşturulan Amerikan hükümeti, kendisini gelecek kuşaklara olduğu gibi taşımaya çalışan fakat sürekli olarak ilkelerinden bir şeyler yitiren bir gelenek değil midir? Onda bir kişide bulunan güç ve enerji yoktur, çünkü bir kişi bile onu kendi arzularına göre biçimlendirebilir….
    Kitapta sık sık karşımıza çıkan yanlış yerde kullanılan noktalama işaretlerini , ya da ‘’memnun’’ yerine memenun, ‘’gibiyim’’ yerine ‘’gibileyim’’ ya da ‘’öteye’’ yerine ‘’öleye’’ yazılması gibi çoğaltabileceğimiz örneklerin olması basımda ki özensizliği ispatlamakta. Oysa Thoreau felsefi yanının ötesinde İngilizceyi ustalıkla kullanan bir yazardır. Örneğin ‘’ Tatlı Ekim rüzgarı havalanıp, yaprakları hışırdatıp göl yüzeyini dalgalandırınca hiçbir kuş duyulmaz ve görülmezdi’’ ya da ‘’ Dalgalar cömertçe kalkıp öfkeyle kıyıya çarparak, bütün su kuşlarının safında yer alırdı, sporcu avcılar kasabaya dükkanlarına dönüp bu işi yarım bırakmak zorunda kalırdı.’’ gibi usta bir yazarın kaleminden çıkmışçasına etkileyici cümleleri var Thoreau’ nun. Bu nedenle diyorum ki; Ahh ahh, böyle özensiz bir çeviriye feda etmeseydi Kaknüs yayınları bu harika kitabı da, daha çok huzur bularak okusaydık o güzelim Walden Gölü' nü doğanın sesini, başkaldırının asaletini ve doğaya sığınmanın yüceliğini Thoreau’ nun anlatımıyla. Kimi yerlerde Türkçe’ den Türkçe’ ye çeviri yapmak zorunda kalsam da ha-ri-ka bir düşün adamını yakından tanıdım. Her şeye rağmen bu kitapla buluşmamızı sağladığı için bile yayın evine teşekkür etmek gerek diye düşünüyorum.
    İçinde Sivil İtaatsizlik makalesinin de olduğu ve Walden Gölü adlı kitabının editörlüğünü yapan Walter Harding’ in yazdığı önsöz ile birlikte 20 bölümden oluşuyor kitap. ‘’Okumak’’ ’Yalnızlık’’ , ‘’Ziyaretçiler’’, ‘’Yüksek Prensipler’’ gibi bölümlerin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu bölümlerde Thoreau’ yu daha iyi tanıma şansınız oluyor. Ormanda yaşayan hayvanları inceleyip, onlar hakkında notlar almış gönüllü bir zoolog gibi günlerini bu işle ilgilenmeye vermiş ve bu bilgileri oldukça detaylı (eğer sayısal verilerle ve gözlemle çok ta ilgili değilseniz bu bölümlerde ki ampirik verilerin yoğunluğu biraz ağır ilerlemenize neden olabilir) bir şekilde kitabın çeşitli bölümlerinde paylaşmış ve mevsimlere göre gölün ve doğanın değişimlerini oldukça etkileyici bir dille anlatmış.
    Thoreau’ nun farklı bakış açısına sahip, herhangi bir sınıfa ya da düşünceye dahil olmamasından kaynaklananan ilginç kişiliğini birkaç örnekle açıklamak gerekiyor…
    • Thoreau bir anarşistir. Ama ütopyaların toplumla değil, bireyin iç dinamiklerini geliştirmesiyle, bencillikten kurtulup az ile yetinmesiyle kurulacağını savunur.
    • Yazdıklarının bir sosyalistin kaleminden döküldüğünü zannedersiniz ama kendisi liberaldir. ‘’ Bilgelik bizi liberalliğe götürür’’ demektedir.
    • Münzevi bir hayatı tercih eder ama, kendini insanlardan tamamen soyutlamaz. Zaman zaman köye inip dedikoduları alır ve insanlarla ilişkisini kesmez.
    • Kapısı ziyaretçilere her zaman açıktır zaman zaman onlarca insanı evinde ağırladığı olur ama bu varolan üç tane sandalyesinin sayısını arttırmasına sebep olmaz. Böylece anlar ki oturacak yer olmamasına rağmen ona gelen ziyaretçiler Thorueau için gelmektedir.
    • Öğrenciliği boyunca herkes Harvard’ ta siyah ceket giyerken, O yeşil ceket giymekte ısrarcı olmuştur.
    • Reformisttir ama reformculardan hoşlanmaz ve reform hareketlerine katılmaz. Bu nedenler sebebiyle ne tamamen redddebiliyor, ne de tamamen kabul edebiliyorsunuz yazarı.
    Thoreau’ nun Walden gölünde yaşadığı yer, yaşadığımız dönemde bir mimarlık harikası! olarak insanların ziyaretine açılmış. Bu mimarlık harikasını bu linkten görebilirsiniz. Ne şahaser ama …
    http://www.arkitera.com/...lu-ziyaretci-merkezi
    Neyse ki gölün kenarında Thoreau’ nun yaşadığı evin ve Thoreau’ nun kendisinin de bir replikası varmış.
    https://i.hizliresim.com/oVd7B2.jpg
    Son sözü Thoreau’ nun kitaptan bir alıntısına bırakmak belki de en vefalı davranış olacak bu düşün adamına karşı. ‘’Bırak gök gürüldesin, çiftçilerin ürününü bozmakla tehdit etse ne olur? Sana getirdiği haber bu değil. Onlar arabalara ve barakalara kaçarken sen bulutların altına sığın! Ticaretle değil eğlenerek yaptığın işlerle geçimini sağla! Toprağın tadını çıkar, ama ona sahip olma! Girişimcilik isteği ve inanç nedeniyle insanlar şu an bulundukları yere gelmiştir, alıp satarlar ve yaşamlarını bir köle gibi geçirirler.
    Keyifli okumalar
  • 167 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Merhaba...

    Şevket Süreyya Aydemir'in katıldığı Kafkas Cephesi'nde elinden bırakmadığı roman "Aydemir"

    Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" adlı otobiyografik eserinde Müfide Ferit'in "Aydemir" adlı romanındaki karakteri kendisine soyadı olarak nasıl aldığını şöyle anlatıyordu: "Aydemir, bir ülkü ve gönül adamıydı. Gönlü, ülküsü kadar engindi. Kılıcın değil, imanın ve kendini inandığına verişin, kurtarmak istediği halkın potasında eriyişin adamıydı. Bir mücadelenin fırtınaları içinde savrulur, silahı da en kutsal emanet sayar, şan ve zaferi bu yollarda ararken; Müfide Ferit'in bu hayal kahramanının adını Turan'da, kendime Soyadı olarak seçtiğim günün heyecanını, hâlâ hatırlarım." (Suyu Arayan Adam, sayfa 123, 1974, bende ki beşinci baskı)

    Bu kitapla ve yazarı Müfide Ferit Tek ile tanışmam Şevket Süreyya'nın soyadı ile oldu. Bir yazar, kendisine neden bir roman kahramanını soyadı olarak alır, diye düşündüm, merak ettim ve kitabı almaya karar verdim.

    Kitabı okumadan önce Müfide Ferit Tek ve romanı ilgili araştırmalar yapmıştım. Eseri incelemeden önce yazar ve roman ile ilgili bazı bilgileri sizlere de aktarayım. Müfide Ferit'in dünya görüşünün şekillenmesinde eşi Ahmet Bey (Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk İçişleri Bakanı), Türk Ocakları başkanı Hamdullah Suphi ve eniştesi Yusuf Akçura etkili olmuş, "Aydemir" i Yusuf Akçura'nın desteğiyle yazmış hatta roman kahramanı Aydemir'in bizzat Yusuf Akçura olduğu şeklinde bazı bilgiler de mevcut. Aydemir(1918), Halide Edip'in Yeni Turan'ından sonra yazılan ikinci Turan romanı olmuş. Müfide Ferit, Aydemir romanını basan Türk Kadını Cemiyeti'nde feminizm üzerine dersler vermiş, Mustafa Kemal'in de köşe yazarı olduğu TBMM'nin resmi gazetesi Hakimiyet-i Milliye'de Türk Askeri ve Gazi Antep adlı makaleler yazmış. Türk Askeri ve Gazi Antep makaleleri, askerlere moral ve cesaret vereceği düşüncesiyle çoğaltılıp cephelere gönderilmiş. Gazi Antep makalesi ile Antep'e Gazi ünvanının verilmesini meclise teklif etmiş ve teklif TBMM tarafından kabul edilmiştir. Konferans için gittiği Paris'te hasta yatan Türk dostu Pierre Loti'yi evinde ziyaret etmiş ve Ankara Hükümeti'nin bir şükran göstergesi olarak gönderdiği, Yunan Harbi'nde şehit düşen asker kızların dokuduğu halıyı hediye olarak takdim etmiştir.

    Kitabın içeriğine gelecek olursak Aydemir idealleri uğruna yaşayan İstanbul'dan Türkistan'a giden bir milliyetçidir. Yer yer depreşen aşk sanrılarına rağmen Türkistan'dan İstanbul'daki sevdiceği olan Hazin Hanım'a dönmesini bile bireyselcilikle suçlayarak davasının peşine düşmüş, yine de dönmemiştir. Milliyetçi dedik fakat Aydemir'in milliyetçiliği kafatası eksenli değil hümanizm odaklı bir milliyetçiliktir. Aydemir, bütün insanların mutluluğunu düşünen bir karakter ama dönemin sadece milletlerin kendi mutluluğuna elverdiğini düşünenlerden. Türklerin siyasi birliğinden ziyade kültür ve medeniyet birliğini ister Aydemir. Onun için de elinde silahla gitmemiştir Türkistan'a. Gittiği yerlerde okullarda, medreselerde gece gündüz dersler verir, cemaat toplar, banka açar, uyuyan Türklerin uykularından uyanmalarını ister Aydemir.

    Müfide Ferit, oluşturduğu Aydemir karakterine bazı bölümler de olağanüstü özellikler yüklemiş. Bir peygamber ya da evliyaya bürünüyor kimi sayfalarda Aydemir. Elini değdirdiği hasta iyileşiyor gibi. Müfide Ferit, romanda hümanist anlayışlı mesajlarda Buda öğretilerinden faydalanıyor. Hatta Buda ve Odin'in de Türk olduklarını söylüyor.

    Kitap, toplam 167 sayfa fakat bunun 123 sayfası romanı oluşturuyor. Kalan kısımlar da Ömer Seyfettin'in, Şevket Süreyya Aydemir'in, Köprülüzade Mehmet Fuat ve Müfide Ferit'in kızı Emel Esin'in Aydemir ve Müfide Ferit hakkındaki görüşlerine yer verilmiş. Eserin dili nispeten sadeleştirilmiş fakat birçok yazım yanlışı da mevcut.

    Turancılık temalı eserlere ilgi duyan okurlara öneririm.

    Keyifli okumalar dilerim...