• 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    "... Ben bu ülkede irticaın yaptığı kışkırtmaları, irticaın bu ülkeye getirdiği zararları herkesten daha çok, burada bulunan sayın arkadaşlarımdan daha çok nefsinde denemiş bir insanım. Tarihten bahsedeyim size. İkbalin en yüksek zirvesinde bulunduğumuz zaman, irtica, bu ülkeyi geride bırakmak için en azılı zararlarını vermiştir. Türkler İstanbul'u 1453 yılında aldılar. Büyük bir dünya olayı. İkbalin bunun üzerinde daha yüksek bir noktası var mıdır?
    Şimdi bakınız, 1453 yılında tüm dünyada matbaa icad edildi. Ve tüm dünya matbaa sayesinde yeni bir kalkınma, yükselme ve ilerleme devresine girdi. Türkiye'de irticai tercih edenler Türklerin matbaa kurmalarına izin vermediler. Fatih'in kudreti, tüm dünyada matbaa açıldığı zaman, İstanbul'da, Türkiye'de matbaa açmaya yetmedi. İrtica kuvvetini hafif görmeyiniz. İrtica kuvvetine rüşvet vermeyiniz. İrticaın, bu ülkeye getirdiği zararların daha büyüklerini getirmeye eğilimi, kudreti vardır. İrtica size masum bir adam biçiminde gelir. İrtica size büyük bir gazete biçiminde fesat yuvası olarak gelir. İrtica milletvekili olarak kürsüye çıkar, 'işte son peygamberiniz' diye hitap etmek cesaretini bulur..." (İsmet İnönü, 1966)

    Bu kitabı okurken bir kez daha İsmet İnönü’yü, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bu uğurda mücadelesinden vazgeçmeyen insanları çok iyi anladım, bir daha teşekkür ettim kendimce onlara.

    Aslında bu kitaba inceleme yazmayacaktım çünkü kitabın kendisi de okuması da oldukça çirkin ve zorluydu, küçük bir kitapçığı bu yüzden birkaç güne yayarak okumak zorunda kaldım, her satırı okurken biraz yutkundum, biraz insanlıktan utandım ama bu incelemeyi öldürüldüğünü, katledildiğini öğrendiğim o kadar insan sonrasında yazmayı borç bildim.

    “Sonra geldin bir şeydin 
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada 
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda 
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım 
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden 
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim 
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı 
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin 
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine 
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle 
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken, 
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın 
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır diye
    Sonra geldin bir şeydin
    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye 
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı 
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum 
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan .. 
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun 
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta 
    Tutup indireceksin göğü 
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle 
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında 
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne; 
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma, 
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum 
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
    Kelime kelime, 
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce 
    Ben düştüm yere, 
    Oraya
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin 
    Parmaklarımla kazdığım
    Mezarına Şerefine”

    -Küçük İskender

    Küçük İskender bu şiiri Sivas Katliamı için yazmış. “Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok...” diyor, çünkü bu masum insanlar “Muhammed’in askerleriyiz”, “Allah, Allah” diyerek öldürüldüler, yakılarak...

    Hep aynı tarz sloganlarla yapılan taciz ve saldırılar farklı ölü sayılarıyla sonuç buluyordu. İşte bu kitapta yazan katdedilmiş bazı isimler:

    *6-7 Eylül olaylarının görünürdeki başlangıcı, 6 Eylül akşamına doğru, Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin Taksim alanında düzenlediği açık hava toplantısıdır. Toplantıda, "Yunanlıların Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi bombaladıkları" haberi ortalığı kaplıyor. Sonuç korkunç: İki günde üç ölü, 30 yaralı. 73 kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul tahrip ve yağma edilerek yakılıp yıkılıyor. Saldırganların sloganları yine aynıdır: "Allah İçin Savaşa, Kafirlere Ölüm, Müslüman Türkiye..."


    *-14 Şubat 1969: Solcu gençler, Amerikan 6. Filosu'nün gelişini protesto için yürüyüş düzenlediler. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği, günlerce cihat çağrıları yaparak, yürüyüşü "Komünizm geliyor, din elden gidiyor" diye yorumluyordu. Camilerden çıkan gericiler, Dolmabahçe'den Taksim'e yürüyen gençlerin üzerine "Müslüman Türkiye", "Allah İçin Savaşa", "Komünistleri Geberteceğiz", "Yaşasın Toplum Polisi" diye bağırarak saldırdılar. Sonuç; Duran Aydoğan ve Turgut Aytaç adlı iki genç ölü, 204 yaralı.
    Gericiler komünizme saldırıyorlar ama 6. Filo'nün gelişi için genelevde günlerce hazırlık yapılıp baştan başa badana edilirken saldırı sadece Amerikan askerlerinin Türk kızlarıyla güven içinde fuhuş yapmasına yarıyordu.

    *-9 Temmuz 1969: Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS'ün Kayseri'dcki genel kurulu, şeriatçılar tarafından basıldı.
    Genel kurul devam ederken, iki cami avlusunda, İmam Hatip Okulu ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlama olayları oldu. Yer yerinden oynadı. Binlerce kişi, TÖS Genel Kurulu'nün yapıldığı salonu bastı. Şehirde işyerleri kapatıldı, kısa aralarla elektrikler kesilmeye başlandı. Vali Abdullah Asım İğneciler belediye hoparlörlerinden halkı sakin olmaya çağırıp TÖS Genel Kurulu'nün çalışmalarına son verdiğini açıkladı. Oysa Genel Kurul sürüyordu ve binlerce kişi, "Komünist öğretmenler camilerimizi bombaladı" diye bağırıyordu. Kalabalık, "Endonezya kadar olamayacak mıyız?", "Camilerimizi komünistlere çiğnetmeyeceğiz", "Din düşmanları kahrolsun" diye slogan atıyor; tekbir getirerek sinema salonunu yakmaya uğraşıyordu.
    Polisin olayları engelleyememesi karşısında askeri birlikler devreye girdi ve öğretmenler orduevine yerleştirildi. Bu sırada, olaylar sürdü ve TÖS şubesi ile TİP il binası tahrip edildi. Topluluk durmak bilmiyordu. Otelleri, bar ve pavyonları bastılar; çırılçıplak soydukları konsomatris kadınları yerlerde sürüklediler.
    Altı saat süren olaylarda üç toplum polisiyle yirmi kişi yaralandı. Dokuz kişi yakalandı. Öğretmenler, askeri araçlarla Kayseri'den çıkabildiler.


    *-23-25 Aralık 1978: 'Kahramanmaraş katliamı' meydana geldi 23 Aralık, Cumartesi günü sabah, erken saatlerde kent içinde gruplar oluşturan gericiler, "Müslüman Türkiye", "Ordu Millet el ele", sloganlarıyla yürüdüler. Av tüfeği satan dükkanların kapılarını kırdılar ve silahlandılar. İki günün bilançosu; 105 ölü, 176 yaralıyla kapandı. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı. Bunun üzerine, 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

    *-4 Temmuz 1980: Çorum'da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar', kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz'da 26'yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum'un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

    *6 Eylül 1986: İstanbul Kuledibi'ndeki Neve Şalom Sinagog'una silahlı dört kişi tarafından yapılan saldırıda, ayinde bulunan Musevi vatandaşlardan 23'ü öldü. Sabah 09.15 sıralarında sinagoga giren saldırganlar, önce kapıdaki görevliyi, sonra da iç kapıdaki bir başka kişiyi öldürdüler; ardından kapıları kapatıp katliama başladılar.
    Kanlı saldırıdan sonra Beyrut, Lefkoşe Rum Kesimi ve İstanbul'daki haber ajanslarını arayan kimliği belirsiz kişiler, saldırıyı İslami Direniş, Filistin İntikam Örgütü ve Kuzey Arap Birliği Teşkilatı adlı örgütler adına üstlendiklerini söylediler. İçişleri Bakanı ve hükümet yetkilileri ile İstanbul polisi, saldırganların iki kişi olduğunu ve gerçekleştirdikleri intihar eylemi sırasında parçalanarak öldüklerini belirtirken; görgü tanıkları teröristlerin dört kişi olduğunu ve ikisinin eylemden sonra kaçtığını öne sürdüler. İstanbul, Ortadoğu kökenli örgütlerin şiddete dayalı siyaset ve katliam alanı olmuştu.

    *1 Şubat 1987: İslami anlayışa aykırı hareket ettiği ileri sürülen taksi şoförü Zafer Toplu, ciğerleri sökülerek öldürüldü. Toplu'nun cesedi Yalova'dan denize atıldı.

    *- 3 Mayıs 1987: Şirin Tekin 17 yaşındaydı. Öğrencilerin demokratik haklarını savunuyordu. Oruç tutmuyordu. O, ramazan günü Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı, sopalı şeriatçı geldiler. Kendilerine "İslamın Bekçileri" diyorlardı. Kendilerine mukalete (öldürüşme) emrolunduğuna inanıyorlardı. Şirin Tekin, oruç tutmadığı için öldürülmüştü.

    *-14 Mart 1989: Kocamustafapaşa Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün, sabah ezanını okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü. Kazım üstün, laiklik yanlısı vaazlarına son vermesi için sık sık uyarılıyor ve tehdit ediliyordu.

    *6 Haziran 1989: Ali Gül adlı yurttaş, İslami kurallara uygun yaşamadığı gerekçesiyle Vatan caddesinde öldürüldü.

    *-31 Ocak 1990: Atatürkçülüğün ödün vermez savunucusu Prof. Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler'deki evinin girişinde susturucu takılmış silahla ateş eden kişi veya kişiler tarafından öldürüldü. Cinayeti, "İslami Hareket Örgütü" ve "İslami İntikam Örgütü" ayrı ayrı üstlendiler.

    *-7 Mart 1990: Hürriyet gazetesinin yönetim kurulu üyesi ve köşe yazarı, 35 yıllık gazeteci Çetin Emeç, Suadiye Suyolu Sokak'taki evinden işine gitmek üzere çıkarken, silahlı dört kişi tarafından şoförü Aydın Sinan Ercan ile birlikte öldürüldü. Cinayet planı, 6 Mart 1990 gecesi, Güneş gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer'in 34 FFE 21 plakalı otosunun silahlı kişiler tarafından gaspedilmesiyle yürürlüğe sokuldu. Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın polis telsizinden, bizzat emir vermesine karşın otomobil bir türlü bulunamadı. Otomobil ertesi sabah, 09.15 sıralarında Emeç'in evinin bulunduğu sokağın başında belirdi. Otomobilden inen, kar maskeli iki kişi, Emeç'in otomobile binmesinin ardından silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladılar. Olayın şokuyla koşarak kaçmaya çalışan şoför Aydın Sinan Ercan, arkasından koşarak ateş eden saldırganlar tarafından 15-20 metre ötede öldürüldü.
    Olaydan altı saat sonra, Sabah gazetesini arayan Karadeniz şiveli biri, 'İslam düşmanı olduğu için Çetin Emeç'i öldürdük" diyerek olayı "Türk-İslam Komandoları Birliği" örgütü adına üstlendi. Bundan sonra, çeşitli teoriler ortaya atıldı. Suriye uyruklu Celal Dehabi'nin altın ve döviz kaçakçılığı konusundaki yayınlardan rahatsız olarak, Emeç'in öldürülmesini istediği savlan ileri sürüldü.

    *4 Eylül 1990: Gazeteci, din araştırmacısı ve eski müftü Turan Dursun, Koşuyolu'ndaki evinden çıkışta, ucuna susturucu takılmış bir silahla kurşunlanarak öldürüldü.
    Tahran Radyosu, cinayeti ilk haber olarak verirken şöyle diyordu: "Türkiye'nin Salman Rushdi'si, sol eğilimli Yüzyıl Dergisi yazarlarından Turan Dursun, bugün tanınmayan kişilerce kurşunlanarak öldürüldü. Dursun'u öldüren failler olaydan sonra kaçtılar. Hatırlatmak gerekir ki, Turan Dursun yazılarında yüce İslam dini ve Hz. Muhammed'e defalarca ihanet ve edepsizlikte bulunmuştu."

    *6 Ekim 1990: SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, İstanbul'dan gönderilen bir paketin içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu parçalanarak yaşamını yitirdi. Laik yayınları ve siyasal yaşamıyla tanınan İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi Doç. Üçok, şeriatçıların öfkesini 1988 yılında yayınlanan bir tesettür açıkoturumunda çekmiş, sürekli tehdit edilir olmuştu. Bahriye Üçok'a Expres Kargo'dan gelen paketin, 3 Ekim 1990'da İstanbul, Perşembepazarı, Hırdavatçılar
    çarşısı, No: 104, Karaköy-İstanbul adresinden gönderildiği ortaya çıktı. Ne var ki, paketin üzerinde gönderenin kimliği, 'İlmi Araştırmalar Vakfı' olarak belirtilmişti ve vakfın adresle ilişkisi yoktu.
    Üçok cinayeti hala karanlıkta...

    *1 Mart 1992: Cizreli Şeyh Zeki Atak'ın Hizbullahi müridleri, Galata'daki Neve Şalom Sinagog'unu bombaladı. Eylemin, İsrail'in Filistin halkına zulmetmesini protesto amacıyla yapıldığı açıklandı.

    *24 Ocak 1993: Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Uğur Mumcu, Ankara Karlı sokaktaki otomobiline yerleştirilen, C-4 tipi plastik bombanın patlaması üzerine öldü. Saat 14.00 sıralarında, haberin öğrenilmesinden itibaren yurdun her yerinde şeriatı lanetleyen gösteriler ve yürüyüşler başladı. İnsanlar ayakta, en duyarlı anlarını yaşarlarken bile şeriat durmadı. İstanbul Halaskargazi caddesindeki Bulgar Kilisesi'nin yanında Uğur Mumcu anısına düzenlenen Mumcu kitap standı, 26 Ocak'ın ilk saatlerinde yakıldı.
    Mumcu'nun cenazesi; Ankara'da, onbinlerce kişinin katılımıyla, 27 Ocak 1993 günü yapıldı. Tören, şeriatçılara karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gövde gösterisi olarak nitelendi. Onbinlerce insan bağırıyordu:
    "Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Faşizme karşı omuz omuza", "Uğur'un katili kontrgerilla", "İrtica'nın başı Çankaya'da", "Genciz, Güçlüyüz, Atatürk'çüyüz", "Mollalar İran'a'Y'Bir mum söndü, yeni mumlar yanacak", "İrtica'nın maaşı Çankaya'dan", "Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı", "Kahrolsun Şeriat", "Uğurlar ölmez", "Uğurlar ölmedi, ölmeyecek", "Solda birlik", "Mollalar orduya alınamaz".
    Onbinler ağıt yakıyordu:
    "Ne bir haram yedi, ne cana kıydı/ Ekmek kadar aziz, su gibi aydı/ Hiç kimse duymadan, hükümler giydi/ Yiğidim aslanım, burda yatıyor/ Yiğidim Uğur'um, burda yatıyor."
    Onbinler haykırıyordu:
    "Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak/ Uğur Mumcu şehit olmuş/ Şu feleğin işine bak."

    *2 Temmuz 1993: Sivas'ta 35 aydın, şeriatçıların tekbir sesleri arasında ve devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü. İslamcılar için artık, söz bitmişti...

    Ve bunlar sadece bu kitapta geçen olayların bazıları, hepsi değil. Kimbilir bu kitapta kaydedilmeyen, medyaya yansımayan kaç kişi düşünce suçu nedeniyle öldürülmüştür. Tabii bir de bu kitabın kapsamadığı günümüz olayları var.

    Bu gericilik olayları aslen taa Osmanlı’ya dayanıyor, nasıl ki Osmanlı tarihte Protestanları ve Ortodoksları destekleyip mezhep, din kavgasında tuzunu bulundurduysa Osmanlı’nın zayıflamasıyla da emperyalist devletler aynı şeyi yaptı: ilk olarak Almanya, sonra İngiltere, sonra Amerika... Bu devletlerin destekleriyle oluşturulan ve güçlenen Kudüslü, Cezayirli, Arabistanlı, İranlı Cihadist oluşumlar Türkiye’de örgütleniyordu, Türk karşıtı söylemlerle insanları cihada çağrıyorlardı. Sonuç ölüm ve daha fazla ölüm...

    Eli kanlı bu insanlar Atatürkçülere, Solculara, hatta onlarla aynı fikirde olmayan dindarlara bile saldırmışlar, bombayla, ateşle, kesici alet ve silahla öldürmüşlerdi, sonra da ağızlarına bir “zulüm” sözcüğü dolamışlar ve suçların üstünü örtmeye çalışırcasına ajitasyona başlamışlar. Tıpkı her milli bayramımızda provake amaçlı yapılan ajitasyonlar gibi. Ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında gerçek zulüm yazılıdır, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle öldürülen bu masum insanlar sürüsü ne kadar unutturulmaya çalışılsa da tarih hatırlatır.

    Hani çoğumuzun bildiği Hozier’in bir şarkısı vardır ya Take Me To Church, insanlar bu şarkıyı genellikle dini bir şarkı zanneder ama aslında Kilisenin eşcinseller üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için yazılmıştır. Sözleri enfestir. Şöyle diyor:

    “Take me to church
    I'll worship like a dog at the shrine of your lies
    I'll tell you my sins and you can sharpen your 
    knife
    Offer me that deathless death
    Good God, let me give you my life 

    If I'm a pagan of the good times
    My lover's the sunlight
    To keep the Goddess on my side
    She demands a sacrifice
    To drain the whole sea
    Get something shiny
    Something meaty for the main course
    That's a fine looking high horse
    What you got in the stable?
    We've a lot of starving faithful
    That looks tasty
    That looks plenty
    This is hungry work
    Take me to church
    .....

    No masters or kings when the 
    ritual begins
    There is no sweeter innocence than our gentle 
    sin
    In the madness and soil of that sad
     earthly scene
    Only then I am human
    Only then I am clean
    Amen. Amen. Amen “

    Türkçesi şöyle: “beni kiliseye götür
    yalanlarınızın tapınağında bir köpek gibi ibadet 
    edeceğim
    size günahlarımdan bahsedeceğim, siz de 
    bıçaklarınızı bileyleyebilirsiniz.
    bana ölümsüz ölümü bahşedin.
    yüce tanrım, hayatımı sana vereyim
    iyi zamanların bir paganı olsaydım
    sevgilim gün ışığı olurdu
    tanrıçayı yanımda tutmak için(mutlu 
    etmek için)
    benden bir kurban isterdi
    tüm denizi kurutmak için
    ışıldayan bir şeyler al
    ana yemek için etli bir şeyler
    işte bu harika görünen bir gösteriş
    değişmeyen neyiniz var?
    bizim doymak bilmeyen sadakatimiz var
    lezzetli görünen
    bol(bereketli) görünen
    bu bir açlık işidir.
    ritüel başladığında hiç kral ve efendi 
    olmayacak
    daha tatlı bir masumiyetimiz yok 
    hoşgörülü günahımızdan başka
    bu üzgün dünyevi sahnenin toprağında 
    ve deliliğinde.
    işte o zaman ben insanım
    işte o zaman ben temizim
    amin amin amin” (kendim çevirmedim, başka bir yerden aldım. Çeviride sıkıntı olabilir ama zaten önemli olan kısım bu değil)

    İşte tarih yaptıkları, düşündükleri bir dinin kitabına uymuyor diye baskı görenlerle ve öldürülenlerle doludur. “Yalanların tapınağında köpek gibi ibadet etmek..” O kadar güzel özetliyor ki... Aklıma çocukken namaz kılmadığı için şiddet gören arkadaşım, başörtüsü takmak istemediği için şiddet gören ve intihar teşebbüsünde bulunan arkadaşım geliyor. Bunları yaşamadığım için mutlu mu olmam gerekiyor yoksa onlara yardım edemediğim için mutsuz mu olmam gerekiyor bilmiyorum. Belki onlara yardım edemedim ancak bu azınlığın yaşadığı sıkıntıları ve sorunları dile getirerek başkalarına yardım edebilirim.

    “Özgürlük vazgeçmeniz için kışkırtıldığınız bütün hediyelerden daha değerlidir” demiş, Baltasar Giracian. İnsan doğasına aykırı olan kolektivist baskıcı hareketler (seküler ya da dini) bir dönem parlar belki ama asla düşünme ve eylem özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez, hep bir yerden patlak verir. İnsanları ayakta tutan da bunun umududur diye düşünüyorum.
  • Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
    Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
    Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
    Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

    ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

    https://www.youtube.com/watch?v=B75KSjrTCqQ
  • 224 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Attila İlhan’ın kitapta anlattıkları günümüz Türkiye’ sinde istenilen konuma gelmiş midir? Hayır. Değil o dönemden bu döneme, kitabın yazılışından itibaren geçen kırk yedi yıldan bu zamana değişimler olmuş; fakat batıcılık hala bir çağdaşlaşma olarak algılanamamakta ya da çağ buna olanak sağlamamaktadır. Kitabın önsözünde geçen şu paragrafa bakacak olursak: ‘Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’ dan önemsiz, Mevlana, Dante’ den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.’ (Önsöz, s.17) Emperyalizm her alanda baskısını korumakta, geçmişte diğer ülkeleri sömüren dünyanın güç unsurlarını ellerinde bulunduranlar işlerine devam etmektedirler. Dünyada gerçekleşen emperyalizm eskisinden daha açık ve seçik olarak yapılmakta; fakat buna karşı direnme veya karşı gelme gücü ise eskisinden kat kat düşüktür. Bunun nedenini ben, insanların gözleri açık ve dış dünyadaki olayları anlar halde uyumalarında buluyorum. Attila İlhan’ın yaşadığı dönemde kitaplar ve onların içindeki bilgiler hala öğrenilmek için zaman harcanmaya değer şeylerdi. İster ülke çapında ister dünyada halk tarafından okunması istenmeyen kitaplar tespit ediliyor ve kitapların yasaklanması olgusuyla karşı karşıya kalınabiliyordu. Bu durum kitapların kitleleri etkileyecek düzeyde bir etki gücünün olduğunu gösterir bize. Her ne kadar kendi ülkemiz okuma oranı yüksek bir ülke olmasa da bu durum bizde de hatırı sayılır şekilde yaşanıyordu. O dönemde yasaklanan kitaplar şu an en çok tanınan ve okunan yayınevleri tarafından basılabiliyor. 80’li yıllarda Türkiye’ de insanların bilgi alma aygıtları sınırlıydı. Kitaplar, gazeteler, radyo ve belki televizyonu olanlardı. Yani o dönem için kitaplar önemliydi. Günümüze bakacak olursak ne eskisi gibi kitaplardan etkilenme düzeyi yüksek ne de eskisi gibi kaliteli kitaplar ve kaliteli yazarlar ortaya çıkıyor. Bu sadece ulusal değil, küresel bir sorundur. Sorun mudur orası da başka bir tartışmanın konusu. Artık kitaplar yasaklanmıyor; çünkü insanlardaki etki düzeyi çok alt seviyelere inmiş durumdadır. Bugün bir kitap yasaklamak, yasaklanan o kitabın satış değerini artırabilmek için bir satış politikası yaratmaktan öte geçemez. Günümüz çağı gösteri ve izleme çağıdır. Okuma eylemi ikinci plandadır. Zamanlarımızı ekranlardan akan yazılara, videolara ve görsellere harcamaktayız. Hal böyle olunca üretim alanı da buraya kaymakta; fakat yine Attila İlhan’ın da dediği ‘ulusal bileşim aramak yerine hazır bileşimler aktarmak’ meselesi bugün altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Attila İlhan’ın o zaman Türkiye’ sin de gördüğü hazıra olan eğilim hala devam etse de şu an dünyaya da yayılmış durumdadır. Bu devirde doğan ve büyüyen bireyler kendilerini küreselleşen bir dünya mekanizması içerisinde bulduklarından, kendi kültürel değerlerine sıkı sıkıya sarılamamakta ve ilk önce kendilerine sonrasında içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak özlerinden uzaklaşmaktadırlar. Bu da üretilen şeylerin tek tipleştirilmesine doğru bir gidişin önünü açar. Böylelikle hazır olanlar sunulup onların tüketimi kaçınılmaz hale gelir.
    Batı merkezine oturttuğu aklın ışığıyla atılımlarını gerçekleştirmiş ve günümüz uygarlık seviyesine gelmiştir. Biz ise bu seviyenin uzun bir dönemden beri gerisinde olma durumumuzu sürdürüyoruz. Hala sözde çağdaşlaşma yolunda adımlar atmaya devam ediyor, Batının belki de seneler önce hallettiği meseleler üzerinde biz hala çözüm arayışları içinde yine batıya yöneliyoruz. Batının şu an ki üzerinde durduğu ya da çözmeye çalıştığı meseleler (bilim, sanat vs. gibi) bizim için belki seneler sonra üzerinde duracağımız konular olacaktır. Bizi meşgul eden şeyler öyle gösteriyor ki devam edecektir. ‘Batı ulaştığı aşamadan memnun mu? Bence bu soru, geleceğimizin en önemli cevaplarını çağırması gereken, çok önemli bir soru. Nedeni de, batının ulaştığı yerden artık memnun olmaması. Biz öyle bir yere özeniyoruz ki, onlar yakınmaya başlamışlar. Kar helvasını icat eden onlar, beğenmeyen de!’ (Önsöz, s.21) Attila İlhan şu an için sorgulanan soruyu zaten o tarihte söylemiş bize. Batı kendi kendini tüketip ilmiği boynuna geçirdiğinde, batılı olmak uğruna bizde mi ilmiği boynumuza takanlardan olacağız? Bir de ne kadar uğraşırsak uğraşalım batılı olamayacağımız gerçeği söz konusu. Çünkü Atatürk’ ün dediği batılılaşma fikrinin aslında çağdaşlaşma olarak algılanmıyor oluşu bizi ileri taşıma mekanizmasında sürekli yaşanan aksaklıklara neden oluyor. Attila İlhan bu aksaklığı şöyle açıklıyor: ‘Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor, bir türlü batılı olamıyoruz, adamlar Japon gibi yazıyor, Japon gibi yaşıyor, Japon gibi ölüyorlar; ama batıyı geçiyorlar. Japon’ un yaptığını biz yapamamışız, bizim yaptığımızı Afrika’ da ki eski Fransız ve İngiliz sömürgeleri de yapmışlar; ama onlar da ‘batılı’ olamamış.’ (Önsöz, s.19)
    Attila İlhan önsöz yerine yazdığı ve benim de alıntı olarak yazdığım on iki sayfada bize kitabın içinde anlatılanlarının sert ve acı bir kahve niteliğinde olacağını söylemiş oluyor. Yalın ve anlaşılır bir şekilde deneyimlerini, gözlemlerini aktaran İlhan, eleştirel yönünü olduğunca objektif olarak kullanarak analizlerini aktarıyor.
    Neuilly’ de Bir Pencere
    ‘Yok yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne laf? Toplumsal ve nesnel bir gerçek istekle değişir miymiş? Türk’ üz, Türk kalacağız. Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz. Batılılık bu. Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil. Baksanız a canım, İngiliz de, Alman da, Fransız da Batılı, biri ötekine benziyor mu?’ (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, s.30) Kendi benliğimizi sarıp sarmalayan ait olduğumuz kökleri sağlamlaştırmak, en başta ne olduğumuzu öğrenmekten geçer. Avrupalı devletler İlhan’ın da söylediği üzere, kültürel, düşünsel olarak birbirlerinden kolayca ayrılabiliyorlar; fakat çoğunun ortak paydası aklı, bilimi, insanı merkeze koyan bir havuzda birleşmektir. Attila İlhan’ın bu konuyla yakından bağlantılı olarak eleştirdiği kişi Melih Cevdet Anday’dır. Bu ifadesini notlarında şöyle dile getiriyor: ‘Bulgar yazarına ‘bizim klasiklerimiz yok’ diyen, üstelik bu dediğini marifetmiş gibi de yazan Melih Cevdet Anday’dır. Fikrimce o ve onun kuşağı batı ve batılılaşma konusunu en yanlış anlayan, en yanlış da uygulayan bir kuşak sayılmalıdır. Bu kuşak Atatürk’ ün ölümünden sonra ülkeyi kaplayan faşizm döneminde ‘resmen’ himaye görmüş, zaten garip şiiri bu sayede imgeci toplumsal şiiri boğabilmiştir. (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, Meraklısı için notlar kısmından, s.31)
    Altı yıl aralıklarla Paris’ te yaşadığından dolayı kitapta Avrupa’ dan bir örnek olarak Fransa’ yı ele almıştır. Paris’ i hem dışarıdan bilindiği kadar bir Paris hem de içeriden bir gözle Paris olarak iki farklı perspektiften gözleme imkanı bulmuştur. Yapacağı analizleri bu iki farklı zemine oturtacak ve arasındaki farklılıkları gözler önüne serecektir. ‘Koca Romain Rolland, o ünlü Jean-Christophe’ un bir yerinde: ‘Yabancılar Fransa’yı gereğinden fazla önemsedikleri romanlarından tanır, üstelik iyi tanıdıklarını da sanır, oysa yanlıştır bu!’ (Paris Var, Parisçik Var, s.33) Bu bölüme bu alıntıyı yaparak başlıyor İlhan. Aslında varolan, yaşanılan Paris ile dışarıya lanse edilen Paris’ in arasında çok büyük bir fark olduğunu söylüyor. ‘Evet, bu şehir 1789’ un ve 1848’ in şehridir; evet, gerçeküstücüler olsun, varoluşçular olsun; ilk kavgalarını bu şehirde vermişlerdir; ama bu özgürlükler yatağı Paris’ te, bugün bile metro istasyonlarına ‘Kahrolsun zenciler, kahrolsun Yahudiler!..’ diye karanlık parolalar çiziktiren Parisliler de yaşar; muhalefet gazetelerinde, otuz yıldır yeni bir tek hastane yapılmamış olduğunu, ya da şehrin üçte bir binasında banyo bulunmadığını okursunuz. Ya Etoile Meydanı’nda metro ıskaraları üzerine yatmış kafayı çeken hane-berduş takımı, ya yabancıları turist bile olsa, hor gören otelci ve garsonları sizi dakika başında kafanızdaki yanlış bir Paris fikrini düzeltmeye zorlar durur.’ (Paris Var, Parisçik Var, s.34) İlerleyen sayfalarda aynı şekilde din, eğitim, edebiyat gibi alanlarda da görünen gibi olmadığı; çağdaş bir ülkede bunların olmaması gerektiği; fakat olduğu olgusuyla karşı karşıya getiriyor, Attila İlhan. Halkın çoğunluğunun vaktini okumaya, düşünmeye sanılanın aksine o kadar da harcamadığından, dinsel baskılardan tam anlamıyla kurtulamadıklarından, ırkçı tavırlardan vazgeçemediklerinden, cinsel yönelimlerin özgürce yaşanılmadığı bir Paris’ in olduğunu da söylemekte. Günümüz ve Attila İlhan’ın bahsettiği yılların Paris’ i başından iki büyük dünya savaşı geçirmiş bir Paris sonrasıdır. Paris’ in yanı sıra Avrupa dahi bu iki savaştan sonra bellerini doğrultamamışlardır. İnsanların ve atalarının inşa ettikleri sanat, bilim, rasyonel düşünce gibi değerleri tekrar sorgular olmuşlardır. ’Bir halkın büyük sanat yaratması, ancak bir çarpışmadan yola çıkması halinde mümkündür.’ ‘… bütün büyük ulusların sözlerindeki tüm gerçeğin ve düşüncelerindeki tüm gücün kaynağını savaşta bulduklarına; savaşla beslendiklerine ve barışla dumura uğradıklarına; savaşla eğitildiklerine ve barışla aldatıldıklarına; savaşla idmanlı hale geldiklerine ve barışla ihanete uğradıklarına inanıyorum; tek kelimeyle, büyük uluslar savaşın içinde doğmuşlar ve barışta ölmüşlerdir.’(Ruskin, John) 19. yy. da yaşamış olan John Ruskin her ne kadar savaşın ve çarpışmanın yaratıcılığı ve üretimi desteklediğini söylese de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası böyle bir durum ortaya çıkmamıştır. Dünya bu iki savaş sonrası ‘Soğuk Savaş’ denilen bir döneme girmiş ve dünya genelinde gerçekleşen olaylar bir karmaşa ortamı yaratmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Bu kaosun hakim olduğu ortamda artık batılılaşma diye bir sorunun ehemmiyeti de kalmamıştır. Çünkü Batı da, Avrupa da, dünya da hakikatin ne olduğu konusunda artık bir çözüm yolu bulamamaktadırlar. Bu açıdan Türkiye’nin batılılaşma yolu da kaybolup gitmiştir. Bunların sonunda önümüze tek bir soru gelmektedir. Hangi Batı?
    Fransa ayrıcalıklı, diğerlerine benzemeyen, kendi yaptıklarının anlaşılabilir ve doğru olduğu; fakat kendilerine benzemeyenler olduğunda onların yaptıklarını sübjektif bir tavırla kınamasını iyi bilen bir imaj çiziyor, Attila İlhan’ın gözünde. ‘Paris’ in İki Gözü İki Ayrı Renk’ bölümünde bu konu çevresinde yaşadığı anılar üzerinden durumu açıklamaya çalışıyor. Bir olayın üstüne İlhan’ın yüzüne bir şeyleri vurmak isteyen insanlara, İlhan onların yaptığı benzer bir olayı örnek olarak sunduğunda, aldığı cevap hep aynı oluyor: ‘Aaa, o başka!’
    O dönem Fransa’sı bilim, sinema, tiyatro, edebiyat alanlarında Avrupa’ da ve dünyada nasıl bir konumdaydı? Özellikle sinemanın burada doğmuş olması itibariyle durumunun iyi bir seviyede olması beklenmektedir. Uluslararası kimliği olan ve prestijli bir film festivali olan ‘Cannes Film Festivali’ bu ülkede yapılmaktadır. Attila İlhan ne diyor? ‘Peki, sinema diyeceksiniz? O ünlü ‘yeni dalga’ rejisörleri? Gelin de hallerini bir görün zavallıların: Kimisi prodüktör bulamıyor, televizyona kısa ve iddiasız kurdelalar yapıyor, kimisi can derdinde, işi cinai komedilere dökmüş?’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.46) İçinde bulunulan durum pek de parlak olmasa gerek. Aynı şeyleri müzik alanında sanatçıların isimlerinden dem vurarak söylüyor. ‘Amerikan etkisi demek istiyorum, o dokunaklı ve ne kadar duygulu Fransız şarkısını da ya ‘katletti’ ya etmek üzere. Alın size en genç Fransız şarkıcılarından birkaçının adları: Johnny Halliday, Richard Anthony, Sheila, Dick Rivers, Frank Alamo, Mont… Sadece adlarını sıralamak neyin nesi olduklarını ve ne şarkısı söylediklerini göstermeye yeter de artar bile. Bizim Aşık Veysel ne kadar Fransızsa bu delikanlı şarkıcılar da o kadar Fransız.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.47) Attila İlhan Avrupa’yı da etkileyen Amerika etkisinden söz ediyor. Hayatı her alanda etkileyen ve içlerine nüfus eden Amerika… Avrupa odağı, Amerika odağı olarak dönüşüm geçirmeye başlıyor. Bu bölümde Attila İlhan sözlerini bitirirken şu çarpıcı sözlerin ardından bir örnekte ekliyor. ‘Bana sorarsanız, bir iki kelimeyle durumu şöyle özetleyeceğim: Birinci savaş ertesinin Fransa’sı nasıl her sanat dalında birbirinden büyük ve şaşırtıcı ustalar verdiyse dünyaya, ikinci savaş ertesinin Fransa’sı öyle hiçbir şey veremedi. Ortada gördüklerimiz olağanüstü bir gücü olan kitap endüstrisinin, resim ticaretinin geçim derdine ayakta tuttuğu ‘fasarya’ şöhretler. Biliyorum böle bir yargı, size iddialı görünecek. Varsın görünsün. Ben size yine, yazın, Fransız sanatı üzerinde incelemeler yapan bir Alman kızının dediklerini ileteceğim, sözü bağlamak için: ‘Bu sanatçılar bir kere Fransız özünden, sonra herhangi bir beşeri özden, biçime soyutlanmışlar, bu zaten başlı başına bir kısırlık nedeni. Üstelik yenilerin kaynağı bile yabancı: Kafka, Joyce, Faulkner, bir de baba Dostoyevski! Oysa Balzac, Hugo, Flaubert, Stendhal, Zola vs. kendilerine hiç kimseyi örnek almıyorlardı. Şimdi mezarlarında öfkeden hop oturup hop kalksalar gerek.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.48) Verdiği örnekten de anlaşılıyor ki kendini ileride görüp sayan Batıcı ülkelerden Fransa’ da artık üretimi daha önce de sözü geçen ‘ulusal bileşimlerden ziyade hazır bileşimleri’ kullanarak ortaya koymakta olan bir yapı sergiliyor. Bu durumda özenilecek bir batının da ortadan yok olmaya doğru gittiğini söylemiş oluyor bize.
    ‘Bizim. Türkiye’nin her yanında herkesin Türkçe bilmemesinden ne türlü aşağılık duyguları çektiğimiz, malum! Bunun altında da işlerin ‘Batı’ da çok başka türlü döndüğünü’ sanmamız yatıyor besbelli. Batılı devlet ne demek: Din birliği, dil birliği, cart curt, falan filan… Yok efendim yok. Eğer Kürt Kürtçe, Laz Lazca, Fellah Arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz, ama yüzyılı bulan bir Türk yaşantısına rağmen onları zorlamamışız, baskı altına almamışız dillerini unutturmak için; suçumuz, demek ki Türkçeyi onlara iletmesini, öğretmesini bilememişiz, bütün ‘milliyetçilik’ palavralarımıza rağmen!... Amaç elbette herkesi Türkçe konuşturup yazdırıp okutmak olmalı; ama bölge dillerini unutturmak pahasına değil. Zira bu diller de bu toprağın zenginliği: Şarkıları, şiirleri, ağıtları ve küfürleriyle.’ (Fransız’ın Dilleri, s.54) Attila İlhan, bu alıntı da ve bölümün diğer noktalarında, Fransa’nın da dışarıdan kendi dillerine akın eden yabancı kelimelerin olduğundan, halkın tamamının dilini en iyi şekilde bilmediğinden, İngilizcenin Fransızca dilindeki söz kalıplarını değişime uğrattığı vs. anlatıyor. Hem orayı hem burayı gayet objektif bir tavırla değerlendiriyor. Kendimizin nerelerde yanlış yaptığı nerelerde doğruları uyguladığını kısa ve öz olarak sunuyor. Bir ülke içindeki insanların ortak bir payda oluşturabilmeleri için kesinlikle bir dili olmasının yanı sıra çok kültürlü bir yapısı olan ülkeler için, insanların atalarından getirmiş oldukları dilsel özellikleri devam ettirmeleri olumlu bir şeydir. Çünkü insanlar kültürleriyle ve kültürün çevrelediği ögelerle bütünleşir. Karşılıklı olarak hem etkilenir hem etkiler. Bu açıdan farklı dilsel özelliklerin bir arada bulunması birçok yönden avantaj sağlar.
    Bir ülkenin kalkınabilmesi, muasır medeniyet seviyesine gelebilmesinin bir diğer önemli yolu, içinde bulunan insanların çalışmaları ve ekonomik düzeylerini yükseltmeleri gerekir. Herkes bu çalışma düzeninin adil bir yapı üzerinde inşasını ister ya da öyle idealleştirir. Gel gelelim durum hiçbir zaman öyle olmaz. Hep ezilen ve gereğinden fazla çalışan işçilerin, emekçilerin üzerinde yükselir şaşaalı ülkeler. Bazen de ne kadar çalışılırsa çalışılsın hep ezilmeye mahkumdurlar bazıları. Diğer ülkeleri sömüren ülkeler genelde ‘batıcı’ dediğimiz ülkelerdir. Kendilerini bu kategoriden soyutlamaya çok da çalışmazlar. Alenen sürdürürler bu yapıyı ya da artık sürdürmek zorunda kaldıkları için ellerinden bir şey gelmez. Fransa bu ülkelerin içinde rahatlıkla yer alabilecek bir ülkedir. Attila İlhan’ da kitabın ‘Fransız’ a Çalışmak’ bölümünde yer verdiği şu pasajda içeriden bir gözlemci olarak açıklar: ‘Demek Fransız’ a çalışan bir değil, iki değil, üç değil, dört: İspanyollar, Portekizliler, Kuzey Afrikalı Müslümanlar, Zenciler! Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında, bir çeşit Alt-Proletarya tabakasını oluşturuyorlar. Bir Bakan’ın biraz da övünerek dediği gibi, Fransa’nın yabancı el emeğine ihtiyacı var; zira, Fransız işçileri bazı işleri haysiyetine uygun görmediğinden, istemiyor, çalışmıyor. Ne işleriymiş onlar? Merak ettiğiniz tabi: Çöpçülük, lağımcılık, inşaat işçiliği, hatta madencilik!’ (Fransız’ a Çalışmak, s.58) ‘Biliyorsunuz, gurbette olsun, sılada olsun, çalışmak ayıp değildir demiş eskiler. Belki de ayıp değil ama, böylesi acı; ve bunun günahı, vebali ve utancı, Türkiye Cumhuriyeti toprağında üç milyon işsiz birikmesine sebep olanların boynuna!..’ (Fransız’ a Çalışmak, s.60) Şimdiki hal ve durum da herhangi bir değişme yok. Zaman ileri akıyor; fakat bizler olduğumuz yerde kalmaya devam ediyoruz.
    Tarih konusunda anlatılanların objektif olması zor bir olaydır. Toplumlar kendi tarihlerini anlatırlarken kusurlarını en aza indirerek anlatma ihtiyacı güderler. Sıra başka bir toplumun tarihine geldiğinde ise, işler tersine döner. Ne kadar kusur varsa hatta olmayanlarda eklenerek aktarılır. Attila İlhan yine Fransa’ ya dönerek onların kendi tarihlerini ve bizim tarihimizin onların ağzından aktarımını ‘Laurence’ın Tarih Kitabı’ n dan öğreniyor. Kah sinirleniyor, küplere biniyor; kah şaşakalıyor gördükleri, okudukları karşısında. Türklerin halka nasıl yanlış lanse edildiğinden tutunda tarih kitabı olarak satışa sunulan aslı itibariyle siyasetten uzaklaşamamış içinde belli bir politika çevresini okuyanlara empoze etmek isteyen kitaplara kadar. Örnek olarak şu pasajı aktarabilirim umarım: ‘Üstelik, Türk tarihi ile ilgili ilk rastladığım kitaba el atıp ne görüyorum? Fakat durun; önce kitabın adına sanına bir göz atalım: ‘Mustafa Kemal ya da bir imparatorluğun batışı’ Yazarı Benoist-Mechin. Hemen söyleyeyim ki, bilimsel olmaktan çok siyasi bir kitap.’ (Laurence’ın Tarih Kitabı, s.66)
    Attila İlhan ‘Öteki Batı’ bölümüne, G. Balandier’ in şu alıntısıyla başlıyor: ‘Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: yükselme ve gelişme dönemine -doğru da sayılabilecek- bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun ne üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.’ (Öteki Batı, s.68) Avrupa refah seviyesini yükseltebilmek isteyen ve kendi çıkarlarını her daim daha önemli saymış ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler Atilla İlhan’ın da dediği üzere ‘sömürgeci, savaşçı, saygısız, barbar ve ırkçı vs.’ den oluşmaktadır. Bunları söyler ve her bir maddesi için vurucu örnekler sunar. Diğerlerinin yanında ilgi çekici bulduğum olanı ırkçılık ile ilgili verdiği örnektir. Şöyle der: ‘Siz ırkçılığın Batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına. Elbette, hayır. Irkçılık Batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sarılara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.’ (Öteki Batı, s.71) Batı, doğanın ve içindeki insanların sabrını sınamaya devam ettiği sürece kendisine olan geri dönüş o oranda olacaktır. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi sadece kendisinin değil, insanlığı riske sokacak sonuçlar doğuracaktır.
    Bir haber kaynağında bazı dokundurmalar, göndermeler olabilir. Bunları bir Fransız gazeteci yaparsa ne olur? Bir de Türk gazeteci ne olur? Attila İlhan ‘Çuvaldızı Kendinize’ bölümünde bu soruların cevabını örnek üzerinden giderek açıklıyor. Tabi ki diyor, Fransız’ın yapmış olduğu eleştiriler göz önüne alındırılıp değerlendirilir. Bir itibar görebilirken, Türk gazetecinin durumu aynı olmayacaktır. Bu durumda eleştirmeye hakkı olanlar ve olmayan ülkeler olarak bölünme kaçınılmaz olur; fakat bu Batı ülkeleri için bir sorun değildir.
    ‘Şu son yarım yüzyılda sanatımızı Batı’ ya ayarlayacağız diye. Her on yılda bir kendimizi yadsıya yadsıya hacıyatmazlara dönmüşüz…’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.80) ‘Ben bunu bilirim bunu söylerim: Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur. Öğrenmek güzel, öğrendiğini cakalı satmak da güzel. Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka! Ne demiş eskiler, herkes kaşık yapar ama… Tanzimat’ tan beri sapını bir türlü ortasına getiremedik gitti.’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.83) Çizgi belirlemek de o çizgide ilerlemek de hem kolay hem zordur. Kolay olmasını sağlayacak olan şey, kendi öz değerlerinden beslenmek, dışarıya açık olmak, orijinal bir üslup yaratmaktır. Bunlar sağlandıktan sonrası için bozulma katsayısı düşer. Zor olan tarafı ise kolaylığı sağlayacak unsurların ortadan kalkması ve savunmasız bırakılmasıdır. Çizgiyi oluşturacak ana unsurlar çizgiyi oluşturanlarca özümsenip içselleştirilmemişse çizgi her daim yamuk olmak eğilimi gösterecektir. Her gelen düz çizgi çekmek istese de her defasında elini titretecek unsurlarla karşı karşıya kalacaktır. Yamalarla ayakta tutulan birtakım değerler bütünü hiçbir surette başarı düzeyinde çığır açamaz. Açsa dahi istikrar gösteren bir konumda olamaz.
    ‘Çinhindi’ n de tam Fransızlaşmak, tam Amerikanlaşmak için nasıl birtakım Kolu’ lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeye uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatının imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin. Onun beğenmesi de yarı yarıya alayla karışıktır.’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.94) Attila İlhan eleştirisine Türkiye’ ye Avcı Baytekin adıyla çevrilen ‘Flash Gordon’ kahramanının hikayesinden ve çizgi romanlar üzerinden belli görüşleri insanların beyinlerine erken yaşta sokmalarından devam ediyor. Çizgi romanlar hakkında şu ifadeyi dile getiriyor: ‘Günün birinde belki resimli romanların içindeki gizli zehrin farkına varanlarımız olacaktı, olacaktı ama, acaba kaç kişi?’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.92) Diğer milletleri hep kendilerine tabi tutma anlayışı içerisinde olan Batı ülkeleri, yaptıkları olumsuzlukları övünç kaynağı olarak göstererek insanlara eğlenceli ve macera teması içerisinde empoze edecekleri bir platform oluşturmuşlardır. Bu karakterler dünyayı, dünya dışı varlıklara karşı hep savunmaya ve korumaya çalışmışlardır; fakat hiçbiri dünyadaki sorunları çözme gibi bir görevi üstlenmemiştir. Üretilen kahramanların hepsi Amerika’ ya bağlıdır. Siyasi olarak birçok nüansı barındırdığını biraz düşünen insanlar görüp farkına varsalar dahi küçük yaşlara yönlendirilen çizgi romanlar kolaylıkla sindirilebilir. Bu durum yetişen her kuşakta hissetmese de Amerikan kültür değerlerini kendisinde görmeye başlar. Toz pembe duran hikayelerin ardındakiler uzun vadede toplumu dahi etkilerler ki buna olanak sağlaması için yaratılmamış olsalar bile sonradan bu şekle büründürülmüşlerdir.
    ‘…Atatürk, taklidi kopyayı sevmezdi.’ (İnönü, İsmet, Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.95) ‘Atatürkçülük emperyalizmle savaşarak onu yenmiş ve ülkesinden kovmuş bir ülkenin, az gelişmişlikten kurtulmak, ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmak mücadelesidir. Amaç ne, ‘çağdaş uygarlık çizgisi’; duruk, değişmez ve katı olmayan, tam tersine, esnek, ilerlemeye açık ve elverişli bir amaç bu. Atatürk çağında Batı uygarlığı temsil ediyordu bu çizgiyi, o da, haklı olarak ona ulaşmayı öngörmüş, onun için gerekli saydığı araçlara başvurmuştur. Bizim Atatürk devrimleri dediklerimiz bu araçlardır işte, yoksa Atatürk’ ün ‘nihai’ amacı değil. (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.97) Bu pasaj yanlış anlaşılan ve yanlış şekilde uygulanan batıcılığın anlaşılması için yerinde cümlelerden oluşmaktadır. Ne yazık ki bu anlayış çerçevesinde şekillenmemiştir, batıcılık anlayışı. Bu görüşlerin uygulanabilir olması ülke için bir ütopyadan öteye gidememiştir. ‘Zira batılılar, kendi ulusal bileşimlerini yaparlarken scolastique dönemlerinden gelen ulusal görenek ve geleneklerini atmamışlar, onları aklın ışığında değerlendirip bileşimleri içerisinde eriterek kullanmışlardır.’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.99) Burada öne çıkan anahtar kelime ‘akıl’ dır. Aklı merkeze alma meselesi bizde ne yazık ki değerini bulamamıştır. Din ve devlet işlerini kağıt üzerinde ayırmış olsak da kafalarda bir türlü ayrılamamıştır. Devlet adamları ya dini ortadan çıkarmaya ya da dini aşırı ölçütte içeri aktarmaya çalışmaları sonucu algısal olarak bir sistem belirleyememişlerdir. Bu durumda ulusal bir bileşimin varlığı da haliyle örselenmiş ve başını bir türlü yukarı kaldıramamıştır. ‘Ulusal nitelikleri es geçerek, eski Yunan, Latin Fransız zart zurt deyip de yapılacak batılılaşma, emperyalist batının sömürgelerinde ve mandat’ larında yaptığı batılılaşma oluyor. Bizim ‘ilerici’ aydınların çoğu nasılsa o çukura düşmüşler, utanmadan Atatürk’ ü de kendileriyle birlik gösteriyorlar. Atatürk, ulusal bilinç adamıydı, oysa yaptıkları batıcılık ulusal bilinci yok eden bir batıcılıktır, kopyadır, taklittir, bunların!’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.100) Manda yönetimini kağıt üzerinde kabul etmemekle sorunlar çözülmez. Önemli olan manda fikrinin derinliklerinde yatan empoze fikirlerin anlaşılıp onların kabulünün gerçekleşmemesi sorunları kökünden kazır. Yoksa sığ kararlar peşinde koşulup sığ önlemler geliştirmek her defasında kanamayı fazlalaştıracaktır. Yaraları geçici süre tutan yara bantları yetmemeye başlayınca hasta illa ki yatağa düşecektir.
    ‘Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur. Bunlar önerilirken onun onurunu çiğnemek en büyük yanlışımız. Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini, bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üstüne işemesin. Önce Türk olsun, Türk!.. Şevki bey’ i dinleyip içlenen, Nedim’ i okuyup hoşlanan, Ramazan gecelerinin uysal romantisme’ ini içi sıra yaşayıp, İslam filozoflarının onca işlenmiş iç gerçeklerini içinde damıtıp duran, aksi gibi de Batı’nın ve Batılının en sevmediği, Türk! Ben sanıyorum ki gerisi kendiliğinden gelecektir.’ (Bu Sözüme Mim Koyun, s.105) Bu değerlendirmeleri ve çözümleri sonrasında ki bölümde şunları da ekler: ‘Batı çizgisini sürdürmek isteyen yeni Türk sanatçısı içinde yaşadığı toplumla çelişiyor. Bu acı çelişmenin olağan sonucu iki yanın birbirine sırt çevirmesi. Halk sanatçıya küs, sanatçı, halka. Böyle soluk alma delikleri birdenbire tıkanıvermiş olan sanatçının, öz toplumundan ilgi göremediğinden ötürü ‘bunalması’ da pek olası. İlgi görmemek, anlaşılmamak, tam tersine horlanmak, aşağılanmak onu önce soyutluyor, sonra kendi üstüne katlanmaya, daha sonra da yozlaşmaya itiyor. (Hepimiz Yabancıyız, s.106-107) ’Ne kırk kuşağının, ne de elli kuşağının çabaları batılı olmak isteyen yeni Türk sanatını cumhuriyet toplumuna benimsetebilmiştir. Onun için, hepimiz yabancıyız. Bu yabancılaşma, Türk sanatçısında varoluşçu bir kavramın somutlaşmasından değil, bir devrim anlayışının ters uygulanmasından meydana geliyor. Kötümser olan yalnız gençler mi herkes kötümser. İyimser geçinenlerin iyimserliği de kof, göstermelik. Nazım’ da bile böyledir bu: En iyimser şiirlerini en tarifsiz hüzünlerle söylemiştir.’ (Hepimiz Yabancıyız, s.108) Yozlaşan bir sistemde varolan olumlu niteliklerin de kaybı bireyi daha önce de belirttiğim gibi istese de istemese de önce kendine sonra yaşadığı topluma yabancılaştırıyor. Attila İlhan’ın da dediği gibi kötümserlik azımsanmayacak ölçüde fazlalaşıyor. İnsanların geleceklerini kurgulamaları zorlaşıyor. Bireylerin kafalarında kurdukları ideal düşünceler, sistemler yerle bir oluyor. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmemek için sürekli kaçar durumda kalıyorlar. Bu durumda ayakları yere sağlam basan düşünceler üretmekten ziyade herkesçe kabul görenlere sığınma eğilimi baş gösteriyor. Küreselleşme hızına hız katıyor. Ulusal değerlerin hatları görünmez hale gelmeye başlıyor. Daha geniş ölçekte ‘değer’ kavramının içi boşalıyor. İnsanların ‘değer’ olarak görüp, anlam atfettikleri şeyler insanlara anlamsız gelmeye başlıyor. Çağ üst üste inşa etmenin değil her inşa edilenin sorgulanarak yıkımına karar vermekle sürmektedir. Temel olarak görülen kavramları, düşünceleri aşırı sorgulama döngüsüne sokarak yadsıma eğilimindedir. Çağ, kendini ifade eden kavramı bile sorgulayan ve belli bir temele dayanmasını güçleştiren çağdır. Attila İlhan o zamandan itibaren başlayacak olan ilk kıpırtıları sezmiş ve aktarmıştır. Şu an ise hissedilir seviyede gerçekleşir, postmodernizm ve onun getirdikleri. Bu anlamda kaygan bir zeminde düşüncelerin kök salmaları kolay olmamaktadır. Modern toplum nedir? Modern toplum ileri bir toplum yapısı mıdır? Gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler kategorileri hangi ölçütlere dayanarak oluşturulur? Kategorileştirmek doğru mudur? Gibi soruların çoğalması ve verilecek olan cevaplardan da yeni soruların oluşması sonu gelmez bir döngüsel hareket oluşturur. İleriye doğru uzamsal bir çizgi oluşturmaz. Bu durum insanın zamanı, yaşamı uzamsal anlar olmasından dolayı, çağa ayak uyduramamasına neden olur. Bu sadece bizim kültürümüz için değil, diğerleri için de geçerli bir durumdur. Attila İlhan’ın sorun olarak gördüğü meseleler şu an için anlamını yitirmiş de olabilir. Attila İlhan’ın yaklaşık elli yıl önceki zamanında kendisinin gözlemlediği sanat, bilim, iletişim, haberleşme, teknoloji, edebiyat çok hızlı değişimler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Bugünün düşüncesinin yarın bile eskiyor olduğu bir devirde ‘doğru’ ‘yanlış’ ‘hakikat’ ‘gerçek’ ‘güzel’ ‘çirkin’ ‘sanat’ ‘sanatçı’ vb. gibi çoğaltılabilecek çağlar boyunca tartışılmış ve muğlak da olsa ortak anlamlar atfedilebilmişken, şu an ise ‘post-truth’ ile birlikte doğruların, hakikatlerin, olguların önemini kaybettiği bir dönem yaşanmaktadır. Haberler, bilgiler kişilerin neye, nasıl doğru dedikleri üzerinden görece fazla farklılaşarak akmaktadır. Bunların yaşandığı bir çağ insan için yoruculuğunu her geçen gün arttırmaktadır. Çağ insanı, fazla çalışmasa da hep yorgundur. İşlerin yapılması teknolojiyle birlikte kolaylaştırılsa da insanlardaki yorgunluk azalma eğilimi göstermez.
    Attila İlhan kitabın son bölümünü Hilmi Ziya Ülken’ den yaptığı şu alıntıyla bitirir: ‘Görüleceği gibi Tanzimat’ tan sonra geçen yüzyıl içinde de Doğu ve Batı, eski ve yeni alaturka ve alafranga karşı karşıya geldiği halde, kafalarda bu hakiki bir dram yaratmadı. Uzun süre bu iki alem hiçbir senteze ulaşamadan aynı kafanın içinde yan yana yaşadı. Türk toplumunun en buhranlı problemi bir senteze ulaşamayan bu ikici (dualiste) görüşün devamıdır. Problem bugün de yine karşımızda duruyor ve yine cevap bekliyor... Tek bir cevap biliyorum. Ulusal bileşim.’ (Ulusal Bileşim, s.136) Bir türlü oluşturulamayan ulusal bileşim. Yani çözüm yollarını kendi kendine kapatmıştır sürekli, Türkiye.
    Hala daha açmazlarla uğraşmaktan global ölçeklerden bakamamaktadır, dünyaya. İnsan ister istemez ümitsizliğe düşüyor, Attila İlhan’ın da anlattıklarından sonra. Ümit dolması gerek diye düşünülse de gençlerin ümitsizlikleri gün geçtikçe artıyor. Arada kalmışlık bu coğrafya için normal mi yoksa değil mi tartışılır; fakat bu coğrafya tarihten bu yana siyasetine her daim dışarıdan bir müdahale de bulunulmuş yapıdadır. Bu anlamda belini uzun zamanlardan beri doğrultamamıştır.
    ‘Hangi Batı’ dönemin zihniyetini birincil ağızdan, doğrudan gözlemlerle iyi bir dil ve üslupla harmanlanarak kağıda aktarılmış, faydalı eserlerdendir. Döneminde de büyük ilgi görmüş ve üzerine birçok olumlu ve olumsuz eleştiri yazılmasına neden olmuştur.
  • Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.



    Heine’nin en ilgi çekici metinlerinden birisi de, 1823 yılında yayınlanmış olan Almansor’dur.1 Almansor, köklü Endülüs şehri Granada’nın 1492’de İspanya Krallığı tarafından işgal edilmesi sonrasında yaşananları konu eder.

    Krallığın şehrin ilhakıyla birlikte ilk eylemi, yerli halkı din değiştirmeye zorlamak olmuştur. Bu dayatmayı reddeden binlerce insan engizisyon eliyle katledilirken, kaçabilen az sayıda kimse de dağlara çekilir. Olacakları öngörenler ise şehrin işgalinden çok önce evlerini terk etmişlerdir. Ailesinin kararıyla şehri terk etmek zorunda kalanlardan birisi de Almansor’dur.

    Almansor, Fas’a henüz vardıkları günlerde önce annesini, ardından kısa süre sonra babasını kaybeder – daha doğrusu anne ve baba bildiği kimseleri. Fas’ta bir başına kalmıştır. Bir yandan Granada’yı, bir yandan sevdiği kadını özlemektedir. Böylece kendisine daha fazla mani olamaz ve din değiştirerek şehirde kalabilen ve statüsünü koruyabilen varlıklı bir ailenin kızı, Zuleima’ı bulmak için şehre geri döner. Hikâyenin sonraki kısımları ilgi çekici bir aşk hikâyesinin parçalarından oluşur.2 Ne var ki hikâyenin içine yerleştirilen birtakım anlatılar çok daha önemlidir. Bu anlatıların çoğu zaman hikâyenin önüne geçtikleri söylenebilir…

    Almansor Granada’ya döndüğünde, daha önce bildiği yüzlerden yaşananları dinler. Ona öfkeyle, krallıkla anlaşarak eski varlıklarını koruyanlardan, yeni egemenler safına katılanlardan bahsedilir. Halka yaşatılan baskı, işkence ve katliam anlatılır. Almansor’a konuşan yüzlerden birisi de ailesinin eski yardımcısı Hassan’dır.

    Hassan yaşananlara karşı dağa çekilen ve krallığa karşı çıkan savaşçılardan biridir. Karşılaştığı haksızlıkları hararetle Almansor’a aktarır ve bir diyalog içinde, engizisyonun binlerce kitabı ve kütüphaneleri yakmasına atfen söylediği şu ifadeler geçer: “Bu sadece bir başlangıçtı, kitapları yakmış oldukları bu yerde, sonunda insanları da yakacaklar.”3
    Hassan’ın ifadesi, “zamanın ötesinde” bir eleştiri olarak kendini ortaya koyar. Bu eleştiri örneğin Granada’nın İspanya Krallığı öncesi ilhakını da kapsar. Öyle ki Endülüs Devleti’nin ilhak sırasında yaptıkları, İspanya Krallığı ile aynı noktadadır. Bunun belki de en iyi tanıkları yakılan kitaplardır.

    Heine Almansor’da, egemen ideolojinin dinsel kimlikler üstünden örttüğü toplum ilişkilerini teşhir eder; onları olduğu gibi sergilemeye çalışır. Bunu özellikle karakterlerin hikâye sırasında edindikleri farkındalıklar marifetiyle aktarmaya çalışır. Karakterler söz konusu farkındalıklar sayesinde, ayrımların ötesindeki gerçeklikleri görme olanağına kavuşurlar. Her ne kadar dinsel örtüden büsbütün sıyrılamazlarsa da, bir esinti misali örtüyü kaldıran farkındalıklar, hikâyenin gidişatında etkili olurlar.

    Nazilerin Heine karşıtlığı
    Nazilerin sansür listesinin ilk sıralarında Heine de vardı. Birçok yasaklı yazara dair açıklama ihtiyacı duyulmazken, Heine için Nazilerin resmi günlük gazetesi Völkischer Beobachter’da kapsamlı yazılar kaleme alınmıştı. Bunun nedeni Heine’nin sanatının halk nezdindeki yaygınlığıydı. Örneğin bir halk söylencesine ilişkin yazdığı Lorelei isimli şiiri oldukça seviliyordu. Bu şiir bestelenmişti; insanların sıkça mırıldandığı bir şarkı haline gelmişti. Bu yaygınlığı kırmak için Naziler, Heine’nin yaygın eserleri üstünde bilhassa duruyor, onları “kötülük” kavramıyla özdeş tutan yazılar yazıyorlardı.4
    Nazilerin adeta dinsel birer ayine dönüştürdükleri kitap yakma eylemlerinin en büyüğü 10 Mayıs 1933’te, Berlin - Opernplatz’ta5gerçekleşmişti. Silahlar eşliğinde toplanmış, rastgele üst üste yığılmış yirmi beş bin kitap içinde Heine’nin metinlerine de özel bir ilgi vardı. Bu ilgide Heine’e yönelik yazılarının katkısı büyüktü.


    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.


    Nazilerin kitap yakma eylemi ve döktükleri kanla kurdukları ilişki, Heine’nin haklılığına işaret ediyordu. Kaldı ki Heine’nin yaklaşık bir yüzyıl önce Hassan’ın ağzından sarf ettiği sözcükler esasen bir öngörüydü. Almanya’nın o günkü ayrımcılık pratiklerinin ulaşabileceği aşırı noktaların ne gibi sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyordu. Heine, Hassan’ın ortaya koyduğu farkındalık üstünden, kitapların yakılmasının nedenlerine dikkat çekmek istiyordu.

    Kitapları neden yakarlar?
    Kitaplar belirli bir sınıfın fikirlerini içeren, o sınıfın bakış açısından doğal ve toplumsal gerçekliği açıklayan ve yorumlayan mevzilerdir. İçerdikleri düşünceler bir sınıfın kendilik bilincini oluşturmasına yardımcı olan en etkin araçlardan biridir. Bu noktada emek sömürüsüne dayanan sınıfların çıkarlarına aykırı düşen ve daha önemlisi düzeni tehdit eden metinleri hedef almaları, hasımlarını mümkün olduğunca bu araçtan yoksun bırakmaları beklenir.6

    Naziler Heine’nin kitaplarını yakarak düşüncelerinin bireylerden topluluklara yayılmasını engellemeyi amaçlamışlar; ayrıca, yasaklanan düşüncelerin hâlihazırda bulunduğu mevcut zihinleri sessiz kalmaları ve bildiklerini unutmaları için tehdit etmişlerdi. Buna karşılık, Heine’nin düşünceleri hem Almanya’da hem de başka ülkelerde yayılmayı sürdürüyordu.

    Örneğin Sabahattin Ali o günlerde Heine okuyor, kimi metinlerinin çevirilerini yapıyordu.7 Heine, Ali’nin en sevdiği yazarlardan biriydi.

    Ali de Heine gibi, ülkesinin yasaklı yayın listesine dâhildi. Örneğin başyazarı olduğu, çok kez kapatılmış olan Marko Paşa’nın onlarca sayısı toplatılmıştı. Yine birçok çalışması defalarca yasaklanmış, toplatılmış ve yakılmıştı. Ne var ki Ali’nin etkisi engellemelere rağmen durdurulamamıştı. Bu nedenle önce gündelik yaşamı üstünde baskı kurulmuş, sonra bu kuşatmanın yetmediği noktada kendisine doğrudan saldırılar yönelmiş ve en sonu çeşitli hapishanelerde alıkoyulmuştur. Alıkoyulmasının başlıca amacı, düşüncelerinden vazgeçmeyeceği aşikâr olan Ali’nin en azından sessiz kalmasını sağlamaktı. Ne var ki Ali tüm bu süreçlerde de üretimde bulunmayı sürdürmüştür. Bedelleri pahasına düşüncelerinde ısrarcı olmuş ve neticesinde katledilmiştir – Hassan bir kez daha haklı çıkmıştır.

    Başarabilirler mi?
    Ali’nin katledilmesiyle halk nezdindeki etkisinin yiteceğine, düşüncelerinin yayılmasının sona ereceğine inanılmıştı. Bu inanç Opernplatz’ta, Goebbels tarafından dile getirilenden çok da farklı değildi. Ne var ki kitaplarının basılması engellenirken, binlercesi yakılırken, Ali’nin etkisi daha da büyümüştü. Bunun karşılığı ise okurlar üstündeki baskının artması olmuştur.

    Ali’nin kitaplarını bulundurmak uzun bir dönem suç kabul edilmiştir. Bu kitapların başında da Sırça Köşk gelmektedir. Sırça Köşk’ten neden bu kadar korkulduğu, kitabın başlığıyla aynı isimli öykünün satırlarında bulunabilir. Ali, “Sırça Köşk”ün bulunduğu toplumlarda yaşanan sömürü ve baskı koşullarını eleştirmektedir. Öykünün son satırında ise Sırça Köşk’e dair çağrı niteliğindeki şu belirlemeyi yapmaktadır:

    “Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”8

    Ali’nin deyişiyle Sırça Köşk’ün sakinleri, ne o gün ne de sonrasında onunla başa çıkabilmiştir. Heine gibi Ali de bugün halk tarafından en çok okunan yazarlardan biridir. Her ikisinin de düşünceleri hem kendi dillerinde hem de başka dillerde, ilerledikçe büyüyen kartopları misali halkın zihninde dolaşmayı sürdürüyorlar.

    Bu sürekliliğin başlıca nedeni halkın kendisine ait olanı sahiplenmesidir. Öyle ki tarih, yeri geldiğinde yasaklanan kitapların duvarlara yazıldığına, elle çoğaltıldığına ve hatta ezberlendiğine dahi tanık olmuştur. Bu iki yazarın hikâyesi ise, küçük bir kartopunun, tüm engellemelere rağmen, Heine’nin şiirlerini Nazi devriyeleri gölgesinde ısrarla duvarlara yazan öğrencilerden, Ali’nin kitaplarından çıkardığı alıntıları 12 Eylül günlerinde elle çoğaltarak arkadaşlarına dağıtan işçilere kadar binbir emekle, halkın elinde nasıl bir çığa dönüştüğünü anlatır.

    1 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, Heinrich-heine-denkmal, 2011,

    2 Almansor’a dair bir özet ve ayrıntılı bir inceleme için bkz. Marianne Anderson, “An Analysis of Heinrich Heine’s Dramatic Works: ‘Almansor’ and “ ‘William Ratcliff’ “, All Graduate Theses and Dissertations, 4568, 1980, ss.

    3 Heinrich Heine, “Almansor: Ein Tragödie”, s. 21: “Das war ein Vorspiel nur, dort wo man Bücher verbrennt, verbrennt man auch am Ende Menschen.”

    4 Bkz. “Nazis Ban Song ‘Lorelei’ Because Heine Wrote It”, New York Times, 15.11.1938.

    5 Opernplatz 31 Ağustos 1947’de faşizme karşı kazanılan zaferin ardından Almanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi liderlerinden August Bebel’in anısına Bebelplatz olarak isimlendirilmiştir ve bugün bu ismini korumaktadır.

    6 Ki burada başlıca hasım elbette emeğine dayanan sınıflardır.

    7 Örneğin bkz. Heinrich Heine, “Mahpusun Şarkısı”, Çığır, sayı 15-16, çev. Sabahattin Ali, Temmuz-Ağustos 1934.

    8 Sabahattin Ali, Sırça Köşk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016, s. 141.



    Önder Kulak - Dr., Felsefe
  • Günün bilgisi: Hüseyin Rahmi Gürpınar
    Yaşadığı dönemde oldukça bilinmesine ve sevilmesine karşın sonraki nesillerin çok tanımadığı bir yazardır Hüseyin Rahmi. Yaşamının son 31 yılını Heybeliada’nın tepesinde manzaraya nazır bir köşkte geçiren Gürpınar, temizlik hastasıydı. Mikrop kaparım korkusuyla eldivenleri olmadan sokağa çıkmaz, dört mevsim eldivenle dolaşırdı. Yazarın ilginç yönü sadece bununla da sınırlı değildi. Örgü örmeyi çok seven Gürpınar, Avrupa’dan model bile getirtirdi. Kendi ördüğü takkeleri giyer, yazmaktan sıkıldığı zaman mutfağa inip erik reçeli ve dondurma yapardı. (listelist.com)

    Günün şarkısı: https://www.youtube.com/watch?v=9Pes54J8PVw

    Günün şiiri:
    "Yerçekimli Karanfil", Edip Cansever

    Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
    Oysaki seninle güzel olmak var
    Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
    Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
    Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
    Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
    O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
    Derken karanfil elden ele. Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
    Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
    Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
    Birleşiyoruz sessizce.
  • Günün bilgisi;
    Abibliofobi: Okunacak kitap kalmamasından, her şeyi okuyup tüketmekten duyulan korku. Kitapkolikler arasında bunu yaşayanlar olabilir. Yunanca “Abibliophobia”dan gelmiş.

    Günün şarkısı;
    https://www.youtube.com/...oy_tkcbkNv7OIcaPQMp-

    Günün şiiri;
    Yaşamak güzel şey doğrusu
    Üstelik hava da güzelse
    Hele gücün kuvvetin yerindeyse
    Elin ekmek tutmuşsa bir de
    Hele tertemizse gönlün
    Hele kar gibiyse alnın
    Yani kendinden korkmuyorsan
    Kimseden korkmuyorsan dünyada
    Dostuna güveniyorsan
    İyi günler bekliyorsan hele
    İyi günlere inanıyorsan
    Üstelik hava da güzelse
    Yaşamak güzel şey
    Çok güzel şey doğrusu.

    Melih Cevdet Anday - Çok Güzel Şey