• Teslim olmuyoruz, teslim alıyoruz...!

    Gürkan uygun;
  • 304 syf.
    Fantastik türü sevdiğimden midir bilmiyorum okurken fazlasıyla keyif almıştım. Lise sonda dershaneye gidip gelirken otobüste tüm seriyi okuyup bitirmiştim. Belki yaşıma pek uygun bir kitap değildi ama sınav stresinden biraz da olsa uzaklaştırmıştı. O süreçte akıl sağlımı korumama yardım ettiği için bende yeri çok ayrıdır. Açıkçası kitaplığımda ne zaman görsem gülümsememi sağlıyorlar. :) Fantastik türünü seviyorsanız ve sınava hazırlanıyorsanız bir şans vermenizi tavsiye ederim.
  • Dijital Sanatlar Yapımevi'nin yeni projesi "Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu" adlı filminin oyuncu kadrosu açıklandı.

    Genç oyuncu Hayat Van Eck'in Naim Süleymanoğlu'nu canlandıracağı filmde, Yetkin Dikinciler, Selen Öztürk, Gürkan Uygun, Uğur Güneş, İsmail Hacıoğlu, Renan Bilek, Barış Kıralioğlu, Bülent Alkış, Mehmet Esen, Evren Erler, Mustafa Kırantepe ve Kerem Atabeyoğlu rol alacak.

    Dikinciler filmde Süleymanoğlu'nun babasını, Selen Öztürk annesini, Gürkan Uygun ise Süleymanoğlu'nun halter sporuna yeteneğini fark eden ve onu dünya arenasına taşıyan ilk antrenörü Enver Türkileri'yi canlandırıyor.

    Senaryosunu Barış Pirhasan'ın kaleme aldığı filmin yönetmen koltuğunda Özer Feyzioğlu oturuyor.

    Müziklerini Fahir Atakoğlu'nun hazırlayacağı filmin danışmanlığını ise Naim Süleymanoğlu gibi halter sporuna emek vermiş ve olimpiyat şampiyonu sporcular yetiştirmiş ağabeyi Muharrem Süleymanoğlu gerçekleştiriyor.

    Çekimleri, Türkiye'yle birlikte Bulgaristan ve Azerbaycan'da yapılacak film, 25 Ekim'de izleyicilerle buluşacak.

    Kaynak: AA
  • 288 syf.
    ·7 günde·8/10
    Türk devlet tarihinin figürleri, yalnız Anadolu coğrafyasıyla sınırlandırılmamış. Bilge Kağan'dan Atatürk'e uzanan çizgide Timur da dahil edilerek daha Turancı bir tarih anlayışı nakledilmiş. Çeşitli sorular eşliğinde bölümler ve tarihi kişilikler konuşulmuş, tabii ki devirlerinin önemli olaylarıyla birlikte.

    Kitabın en muhteşem yanı, konuyla ilgili tarihçilerin röportajlarının olması.

    *Bilge Kağan bölümünde; Göktürklerin kuruluşunu, Bilge Kağan'ın hakan unvanı içindeyken gösterdiği kişisel veya genel davranışları ile tabii ki kalıcı imzası olan Göktürk Kitabeleri'ni de konuşuyor.

    *Nizamülmülk, Selçuklu tarihini yansıtan bir vezir olarak çok kıymetli bir yere sahip, bunun farkındayım. Ancak "Türklerin Büyükleri" isimli bir kitapta, Sultan Alp Arslan'dan önce yer alması beni çok şaşırttı. Faşizan bir söylemde bulunduğumu sanmıyorum, kitabın bu yönden bir çelişkisi olduğunu düşünüyorum. Bölümde; vezirin asıl adından, sıfatlarından, devlet için öneminden bahsediliyor. Tabii ki kitabı Siyasetname'ye de atıfta bulunulmuş. En önemli ikinci eserinin Nizamiye Medreseleri olduğu vurgusu ve öldürülmesi süreciyle ilerliyor bölüm.

    *Sultan Alp Arslan, kitapta ilgi çekici bir bölüm oldu. Bizim 26 Ağustos 1071'i zafer nidalarıyla kutlamamıza " Açılın, ben tarihçiyim ve bu zafer kutlanamaz." gibisinden bir cevap veriyor. Elbette ki tarihi çerçeveye uygun anlatılıyor ancak ben okuduğumda bu hisse ulaştım ve arka planını, yani Alp Arslan'ın Mısır niyeti olmuyor, kısmetine Malazgirt düşüyor(Cihan Piyadeoğlu hoca da benzerini söylüyor). Oldukça tabu yıkan ve şaşırtan bir bölümdü.

    *Timur - ya da Emir Timur- bölümünde, Orta Asya merkezli bir devlet kurulduğunda üzerindeki biricik baskının Cengiz Han soyundan olmak ya da olmamak şeklinde iki farklı ucu olduğunu anlıyorsunuz. Öncenizdeki mirasla özdeşliğiniz kurulmaması da imkansız hale geliyor. Timur, bir cihangir olmak istiyor ve başarıyor da. Bölümün ortasında Timur'un da herkes gibi iktidar kıskancı bir adam olduğunu öğreniyoruz. Hayata tutunma mücadelesinin rivayet edildiği kısım, hepimiz için gerçek bir ders olarak kalıyor. Bunun yanı sıra, tarih sahnesinin kimlere açık olduğunu da gösteriyor.

    *Barbaros Hayreddin Paşa bölümü öncesinde bir Osman Gazi veya Orhan Gazi olsa, Türk büyüklüğü ve Türklerin devlet kurma bilincini yansıtması bakımından çok iyi olabilirdi. Ancak olmadı, sağlık olsun. Biz de Barbaros bölümüyle Orta Çağ Akdeniz tipi korsancılık geleneğini, korsanlık ve piratlık karşılaştırması üzerinden Emrah Safa Gürkan aktarıyor. Piratlık, yağma sistemiyle denizde ilerlemek; korsanlık, bir limana bağlı yapılan bir şey. Bu terminoloji, dönemdeki korsanların aslında karizmatik adamlar olduğunu da gösteriyor. Denizcilik zor bir meslek olduğundan, yetişmiş eleman sıkıntısı da es geçilmemiş. Turgut ve Uluç Reis'ler, Barbaros Hayreddin Paşa ve kıyaslamalı olarak Andrea Doria üzerinden dönemin deniz savaşları anlatılıyor.

    *Kanuni Sultan Süleyman bölümünde; eğitimi, babasının ona olan tavrının yansımaları, Hürrem Sultan ile birlikteliğinin dizilerdekinin aksi bir şekilde daa resmi ve tek eşli bir çizgide olduğunu, Hürrem - Maktul İbrahim Paşa hizipleşmesi gibi hem derin hem de cevap bekleyen sorular yönetilmiş. Ortada Kanuni varsa, Şehzade Mustafa vakası olmazsa olmazdı. Devlet aygıtının devamlılığının esas olduğu Osmanlı tarzı devletlerde böyle olayların yaşanması normaldir tezini ispatlıyor Feridun M. Emecen. Ayrıca "Oğluna nasıl kıyar?" sorusunun buraya yakışmadığını hem Şehzade Mustafa vakasından hem de Fatih Kanunnamesi'nde kardeş katline izin verilmesinden de anlayabiliyoruz. Bence en önemli ayrıntı, Kanuni sıfatının işlevi ve neden Batı seferine yöneltiği kısmıydı. Çünkü babası kadar Doğu meselesiyle ilgilenmeyen ama Batı'daki çekişmelerde söz sahibi olmuş bir adamdır Kanuni. Bu yönleriyle doyurucu bir bölümdü elbette.

    *Kitabın "beni kanser eden" bölümü Sultan II.Abdülhamid kısmı oldu. Gelenekçiliğinin yan ısıra modern unsurlarının olduğunu anlatmaya çalışırken hem dinin hem de Batı anlayışının gereklerini layığıyla yerine getirmesi kısmındaki açıklamalar oldukça şahane. Ancak, Osmanlı tarihinin bu dönemine yaklaşımı bu şekilde yanlış kuranın eski İttihadçı, yeni Cumhuriyetçi kadroların olduğunu söylemesi ve bu bakış açısının Demokrat Parti'den Adalet ve Kalkınma Partisi'ne kadar uzanan sağ-muhafazakar partilerce değiştirildiğini söylemesine kesinlikle katılmıyorum. Tarihçilerin değiştirmesi, objektif çalışması gereken bakış açılarını siyasetçiler değiştiriyorsa orada bir aksama var demektir. Her iki unvanını da kullanmanın sağlıksız olması kısmı başarılıydı. Kişisel özelliklerinde yer verdiği şüpheciliğin, dönemin jurnal sistemini kuran temel olduğunu anlıyorsunuz. Ayrıca Panislamcı olmadığına ikna edilebilmeniz için çok uğraşıyor Necmettin Alkan ama başaramıyor. Gaspıralı İsmail'i kabul etmemesi veya Cemaleddin Afgani'nin peşine hafiyeler takması onun İslamcı olmadığı manasına gelmez. Ayrıca "Panislamist" terimi ithal ise, bunun karşısına daha tarafsız bir terim yerleştirilebilir. II.Abdülamid'in polisiye kitap, ve "sinematoğraf" dediği sinemayı sevmesi güzel özelliklerinden. Ben de öğrendiğim için mutluyum. II.Abdülhamid, Jön Türklere direnmeyip de daa erken meşrutiyet ilan etmese veya hiç meclis-i mebusanı kapatmasa çok daha başarılı bir siyaset izleyebilirdik.

    *Kitabın kapanışını ulu önderimiz Atatürk bölümü ile yapıyoruz. 2018'deki Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabı ile pek çok soru işaretini aydınlatmıştı İlber hoca. Buradaki bölümde de hem o soruları yeniden ve daha hızlı cevaplandırıyor, hem de İnönü - Sakarya muharebelerinden ölümüne kadar giden süreci küresel ve yerel süreçte inceliyor. En hayran olduğum cümlelerin ilki, Lozan'ın bir uzlaşma olması; ikincisi Atatürk'ün sanıldığının aksine bencil veya diktatör birisi olmadığı. İlber hoca, dönemin otoriter sistemlerinin içerisinde kalan Türkiye'nin de bu otoriteye ihtiyacı olduğunu ve Ata'nın buna bir noktada mecbur kaldığını söylüyor.

    İyi okumalarınız olsun. :)
  • Yalancı Bahar

    Stalinizm Dönemi, nasıl ki, kendinin tek ve mutlak haklı olduğunu; bütün edebî, felsefî, İktisadî, siyasî doğruların yegâne dimağı olduğunu savunuyor idiyse; en güçlü temsilcisi Stalin’in ölümünden sonra gelenler de aynı savunmayı kendileri için yapacaklardı. Bu tarihin diyalektiği olmalıydı. Bir Binbaşı, Stalin’in ölüme gönderdiği ünlü Mareşal Tuchacevski’ye, «Dün bir Kahraman, fakat bugün bir hiç. Tarihin diyalektiği bu Mareşal yoldaş» diyerek, bu diyalektiği açıklar. (V. Aleksandrov, «Bir Mareşalin Ölümü», çev. Em. Gen. Çelil Gürkan.)

    Şimdi anlatacaklarımız için de, elbette, önce bu diyalektiği kabul etmek gerekir.

    Stalin, Lenin’in yanlışlarını ortaya çıkarmıştı. Belki de Lenin kurucu büyük olmasa, yanlış çıkarma başka bir biçime dönüşecekti, iktidar kavgalarının yol açtığı bir kaos döneminden sonra Kruşçef, kendi döneminin doğrularını duvara astı; Stalin’inkileri rafa kaldırdı. Yalancı bir bahardı gelen. Çok dondurucu bir kıştan sonra buzların gevşemesi. Soljenitsin bu dönem için, «biz bu kadarına bile alışık değildik» diyor.

    Yalancı Bahar, 1956’da Soljenitsin’i sürgünden kurtardı. Ryzan adlı bir taşra kentinde fizik öğretmenliğine döndü. Karısı, kaynanası ve onların iki akrabasıyla üç odalı bir apartman dairesinde yaşıyordu. (Mülkiyet problemi Sovyetlerde) Eserlerini burada yazmaya başladı.

    Stalin’in hatırasına bir darbe indirmek ve o dönemin acılarını barındıran halk üzerinde sempati toplamak amacıyla olsa gerek, Soljenitsin’in, ivan Denisoviç’in Hayatı’nda Bir Gün adlı eserinin basılması uygun görüldü. Eser, Stalin dönemini bir sosyalizm yozlaşması olarak değil; kötü, düzensiz ve haksız bir sistemin eleştirisi olarak yorumluyordu.

    Bu eserin yayınlanmasına izin verilişi de bir başka yönüyle ilginçtir. Sovyet bürokrasisi yönüyle. Kitabın 20 adet özel baskısı yapılır, Prezidyum’un üyeleri için. Ancak onlar okuduktan sonradır ki, baskıya geçilir. Gerçekten okurlar mı, yoksa uzmanların okuduktan sonraki yorumlarına katılmak için sunî bir gösteri midir bu?

    İşin burası önemli değil. Okur veya okumazlar. Ama yanlarına alırlar. Çünkü, parti ilmin de, edebiyatın da ve her şeyin de dimağıdır.