• 264 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    Patrick süskind’in okuduğum ikinci kitabıydı. İlki kontrbas(tiyatro oyununu da seyretmiştim, o da çok güzel tavsiye ederim). Süskind’in farklı, güzel bir tarzı olduğuna kanaat getirdim.

    Öncelikle kitapta uzun uzun betimleme cümlelerini bulabilirsiniz. Öyle ki bazen tek sayfa tek bir betimleme cümlesinden oluşabiliyor. Normalde bu kadar uzun betimlemelerden sıkılabiliyorum ancak kitap sizi kendine öyle çekiyor ki bu rahatsız edici olmaktan çıkıp, kitabın dünyasında kaybolmanıza sebep oluyor:)

    İnsanın varoluşu üzerine bir kitaptı. Doğumundan itibaren ötelenmiş, şanssız, kendi benliğini kazanmak isterken katil bile olmuş birinin hikayesi bu.

    Bazı kitaplar hayata bakışınızı güzelleştirir. Bence okumaya değer bir kitaptı, çok beğendim, hatta filmi de var, kitaptan sonra filmini de seyredip öyle incelemeyi tamamladım. Filminde tabi herşeyi anlatmak mümkün olmamış, kitabı daha güzeldi:)

    Burdan sonrasında spoiler içerebilir.

    Biraz da konusundan bahsedelim. Yokluğun ve şanssızlıkların içine doğan Grenouille herşeye rağmen hayatta kalmayı başaran enteresan bir çocuktur. Kendi kokusu olmadığı için diğer insanlar tarafından tuhaf görülüp zaman zaman da dışlanan bir karakter oluyor. Hor görülen, ilgisizlikle büyüyen karakterimizin burnu çok keskin koku almaktadır. Öyle ki kilometrelerce uzaktan insan, hayvan, nesneler, canlı cansız aklınıza ne geliyorsa her türlü kokuyu ayrıntılı algılayabilen bir burun düşünün:) Bu harika yetenegiyle parfüm dükkanında çalışmaya başlar ve olaylar gelişir.

    Spoiler buraya kadardı.

    Kitabı ve filmini de iç rahatlığıyla öneriyorum:)

    Keyifli okumalar dilerim:)
  • Yakın çevrem bilir, roman sanatı benim için bambaşkadır. Roman okumadan asla yaşayamam. Müziksiz belki bir ihtimal ama roman olmadan asla.
    Aşırı klasikçiyimdir. Özellikle Rus edebiyat klasiklerini dönüp dönüp okurum. Her okuduğumda farklı gözle, farklı heyecanla okurum. Eş, dost eleştirisini az önemseyim dedim kendi kendime, keza "klasiklere gömülüp kaldın az modern romanlara da bak" der dururlar nicedir. Haklılık payları da var. Modern romanları okudukça Tolstoy'a, Gorki'ye, Dostoyevski'ye, daha çok tapmaya başladım. Modern romanlar klasikçilerin değerini daha çok anlamamı sağlaması bakımından önemli benim için...

    Peki neden ille de klasikçiler?

    Güzel soru

    Öncelikle Yaşar Kemal cevabı vererek başlamak istiyorum. Ustanın dediği gibi "eski ustaların döneminde sinema kültürü yoktu. Bu yüzden onlar romanları yazarken okuyanın gözünde sinema ekranı yaratmaya çalışmadılar hiçbir zaman, onlar kendilerine has betimleme anlayışı ile okuyucunun iç dünyasına girip hayaller kurmasına vesile oldular." Bakın objektif düşünürseniz inanılmaz nokta atışı bir tespittir bu. Bir Dostoyevski'nin, Gogol'un eserlerini sinemaya çeviremezsiniz (denediler tutmadı) çünkü onların betimleme anlayışları o kadar soyuttu ki, sinemada bu betimlemeleri kullanamazsınız. Herkesin kendi hayalinde canlanan karakterlerdir o romanların kahramanları. Sinemada bir oyuncuyu kullandığınızda insanlar hayalimdeki böyle biri değildi ki der ve tat alamaz. Yaşar Kemal'e göre modern yazarlar sinema kültürü ile büyüdüğü için romanları da ister istemez senaryo-roman arasında bir şey oluyor. Çünkü klasikçiler gibi bir roman kavramı yakalayamıyorlar, romanı ele alış şekilleri, betimlemeleri hep sinema gösterimi vari bir tavırda... Bu kötü müdür, iyi midir tartışmasına girmiyorum sadece edebiyatta klasik eserler kadar hayal gücümüze dokunamıyorlar, bir karakteri hayalimizde yaratmamıza izin vermeyip nasıl hayal etmemiz gerektiğine kadar müdahale ediyorlar. Bu da bir yerden sonra nobran bir etki yaratıyor...

    İkinci önemli sebep ise, kapitalist düzenin piyasacı anlayışı... Kimse kusura bakmasın günümüzün en büyük roman yazarlarının dahi yazdıklarını pazarlama derdi var. Çağ itibariyle durum bu. Hal böyle olunca romanların hali /çok haksızlık etmemekle birlikte/ pazarlamaya uygun, herkese ulaşabilme kaygısı güden bir hal alıyor. Peki bu hali alınca noluyor? Sanatçı gerçek yıkıcı felsefesini yapamıyor. Klasik romanlara bakın her biri felsefi bir metafor niteliğindedir. Vicdanı, adaleti, insanı, insan ve doğa ilişkisini öylesine felsefi bir derinlikte size sunar ki bunu yaparken de herkese ulaşayım kaygısıyla yapmaz. Bu felsefeyi alabilen alsın kafasındadır. Bu nedenle daha saftır, daha durudur, yıkıcıysa bile daha samimi yıkıcıdır...

    Tabi ki bu günümüzde güzel roman yok demek değildir. Roman sanatı öldü demek de değildir. Ama açık açık günümüzde bir Tolstoy, Dostoyevski, Gorki yok demektir.
  • 328 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Stephen King'in en sevilen kitaplarından olan Sis roman değil esasında bir öykü kitabı. Oldukça kısa sürede bitirdiğim kitabın ilk ve en uzun öyküsü olan Sis filme uyarlanmıştı ve süresi gayet uzun. Yorum yaparken elimdeki 328 sayfalık ilk basılan versiyonu üzerinden yapacağım. Yakın zamanda genişletilmiş hali çıkmıştı ve ben bu olaya oldukça gıcık olmaktayım. Çünkü her şeyi bildiğini zanneden bazı editör bozuntuları kalın olursa satılmaz bahanesiyle kitabı tam metin bastırmıyor. Maalesef aynı muamele O ve Mahşer için yapıldı. Ticari bir hamle belki ancak okuru kandırmak hoş değil gerçekten. Mesela Karamazov Kardeşler de kütük gibi kitap ama insanlar deli gibi alıp okuyor, demek bu politika yanlış. Kitap güzel olduktan sonra sayfa sayısı önemsizdir. Sis de bu kitaplardan biri bana göre. Stephen King tuğla gibi romanlarda gösterdiği başarıyı öykülerinde gösteriyor. Güzel bir anlatım biçimi ve betimleme yeteneğine sahip olan yazar bize hayali varlık ve olayları güzel hissettiriyor. Okurken olayların havasına giriyor ve kişilerin psikolojisine bürünüyorsunuz. 8 öyküden oluşan kitap genel olarak güzel ve sürükleyici bence. Öyküler en uzundan kısaya doğru sıralanmış kitapta, son öykü 7 sayfa gibi bir şeydi. Bazıları daha iyi elbette fakat hemen hepsinde belli bir korku çıtası var. Kimi zaman mide kaldırmayan sahnelerin olduğu öyküler arasında en güzel olanı Sis bana göre. Okurken tam bir Stephen King olduğunu hissettiren öykünün kitaba neden isminin verildiği net olarak anlaşılıyor. Son öykü çok kısa olsa da uzun romanlarına alıştığımız bir yazardan beklenmeyecek derecede iyi. Öykülerin hemen hepsinde baş karakterlerin geçmişlerine bir yolculuk var. Bu sayede karakteri daha iyi tanıyor ve olaya bakışını daha iyi kavrıyoruz. Stephen King'i tanımak için başlanabilir kitaba. Öykülerin bazıları bana ilk zamanlarında yazdıkları gibi geldi. Hepsinden tek tek bahsedemeyeceğim yoksa inceleme çok uzar, en güzeli kendiniz okuyup görün. Hatta bazı öyküler tek başına kitap olarak çıkabilirmiş gibi geldi bana. Gerilim ve korku seviyorsanız zaten ilginizi çekecek bir eser. Lütfen şu kitapları ya tam metin basın ya hiç basmayın sayın yayınevleri, tamam para kazanıyorsunuz da edebiyat böyle çakallıkların yeri değildir.
  • 425 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Herkese merhaba.
    Hobbitin filmini defalarca izlemiş olmama rağmen karar verdim ve kitabını okumalıyım dedim. Ve sonunda okudum. İçim rahat artık okuduğum için. Film ve kitap karşılaştırmasını yapmadan önce kitabın konusunu sizlere anlatmak istiyorum. Hobbit kitabı bakıldığında basit bir konusu olan ama derin bir şekilde yazıldığı için basitlikten çıkıyor. Hobbit kitabı ana karakterimiz Bilbo Bagginsle başlıyor. Hobbitler cücelerden bile kısa boylu, yemeye, içmeye ve eğlenmeye düşkün, iyi yürekli, mutlu ve kendi küçük köylerinde her tür maceradan uzak yaşayan bir ahaliydi.Ta ki büyücü Gandalf onları ziyaret edene kadar. Bilbo Baggins, büyücü Gandalf ve cücelerle birlikte, cücelerin hazinesini kötü ejderha Smaug'dan geri almak için aslında hiç de istemediği bir yolculuğa çıkıyor. Ama yine de hobbitin içinde henüz keşfedemediği maceracı bir yan vardır. Yolculuk ilerledikçe Bilbo Baggins kendi cesaretinin ve gücünün farkına varmaya başlıyor. Bu şekilde olaylar başlıyor ve devam ediyor. Şunu söylemek isterim ki hobbit kitabını okuduğumda betimleme açısından sorun yaşadım. Okurken bazı anlamadığım sayfalar oldu. Bunun sebebini şu sekilde anlatıcam. Film ve kitap karşılaştırması olarak. Kitabın filmle alakası bazı sahneler hariç, kitapla ve filmle alakası hiç yoktu. Peter jackson kitapda olmayan karakterleri ve bazı sahneleri kurgulamış. Kitapda olduğu gibi kalabilirdi diye düşünüyorum. Ayrıca bazı sahneler kitapda ki gibi ilerlemiyor. Kitap da olan şey filmde farklı bir şekilde gösterilmiş. Ama bazı sahneler de olumlu baktım. Kitapda iki kelimede geçen sözler filmde çok güzel anlatılıyordu. Yani sizlere tavsiyem mutlaka önce kitabını okuyun ve sonra filmini izleyin. Ben kitabı okurken daha iyi anladım. Sizlerde okuduğunuzda daha iyi anlayıp ve film ve kitap karşılaştırmasını daha iyi anlayacaksınız. Tolkien sevenler, fantastik sevenler ve orta dünya sevenler mutlaka alıp okuyun. Tolkien'in dünyasına girmiş olun. Tavsiye ediyorum.
  • 303 syf.
    ·26 günde·Beğendi·10/10
    Veba bana göre Camus'un en zor kitaplarından biri olarak geliyordu. Okumaya başladığımda ilk bölümün sanki bir hikaye anlatıyormuşcasına sade olması ön yargımı biraz kırsa da bölümler ilerledikçe pek de haksız olmadığımı anladım. Yapılan betimlemeler yer ye o kadar derindi ki bazen anlamakta daha doğrusu anlamlandırmakta güçlük çektiğim için tekrar tekrar okuduğum oldu. Ki Camus'un betimleme konusunda ne kadar iyi olduğunu söylemeye gerek dâhi olmadığını düşünüyorum. Kendisi Nobel Edebiyat Ödülü sahibi. Ve bu kitapta da bir kez daha Camus'a hayran olduğumu dile getirmeden edemeyeceğim.

    Aslında bu kitaptan çıkaracak birkaç sonuç var. Veba ne kadar çabalarsan cabala bazı şeylerin kendiliğinden düzeleceğini gösteren bir hastalık ama aynı zamanda insanların içindeki umudun ölmesini istemeyen bir doktorun mücadelesi.
    Şehirden belki de hiç çıkmamış insanlar, şehir karantina altına alındığında özgürlük istiyorlar. Bunu da çok güzel anlatmış yazar.
    Sevdiği için kaçmayı düşünen bir gazetecinin sonunda mücadeleye ortak olması ve aslında en güzel veba tanımını yapması da.
    Hiç ummadığı anda eşini, çocuklarını kaybeden aileler bunun yanında hastalığa hiç yakalanmasa dâhi bu durumun içinde kısılıp kalmış insanların çaresizliği de var bu kitapta.
    Bir papazın tanrıyı eleştirisini de görüyoruz, bir doktorun inancının tanrıya değil de insanlara olmasını da.

    Kısacası Camus bize çok güzel bir varoluşçuluk ve umut harmanlanması sunmuş. Okuyun, okutturun..
  • 444 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabı. Aşağı yukarı bir ay olmuştur bu kitabı okuyalı ama hala etkisinden kurtulabilmiş değilim. Nerde Proustla ilgili yazı yada video görsem çok tanıdık birini görmüş gibi heyecanlanıp mutlu oluyorum , çünkü onu okurken kendinizi buluyorsunuz onda.. Adını bir türlü koyamadığınız ama tıpa tıp yaşadığınız olayları yada duyguları , en güzel şekilde dile getirdiğini görüyorsunuz.. Alain de Botton'un da dediği gibi, Proust'u okuduktan sonra kendi romantik soytarılığımızın (başka bir tabirle arabekse bağlamalarımızın) , acayip bir ördeğinkine çok da benzemediğini farkediyoruz. İşte o zaman yalnız olmadığımızı , aynı acıları bir başkasının da aynı sebeple çekebileceğini ve en önemlisi de hayatta kalmayı başardığını görmek bizi rahatlatıyor.. Avutuyor ..
    Çoğu yerinde gülerek "evet aynı şeyleri ben de yapmıştım yada hissetmiştim " diyorsunuz . Proust çok farklı şeyler anlatmıyor bize, daha önce hiç bilmediğimiz yada duymadığımız şeylerden bahsedip bizi şaşırtmıyor , sıradan olan şeyleri muhteşem bir betimleme ile gözümüzün önüne seriyor ve işte o zaman anlıyorsunuz ki "herkes aynı"... Kaçıncı yüzyılda yaşıyor olduğunun, kadın mı erkek mi olduğunun yada hangi sınıfa ait olduğununun hiç bir öneminin olmadığını..
  • 360 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın yazarını yıllar önce hikâyelerimi yazdığım büyük bir sitede tanımıştım. Kitabın hikâye halini da orada görmüştüm ama okumamıştım. Fakat kitap olunca ve de yine arkadaşım bu kitabi isteyince ona göndermeden önce bir tadına bakayım dedim  Hep beleşçiyim, heeep!
    Kitabın konusu şu; Nazlı karakterimiz kocasının onu aldatmasının ardından boşanıyor ve yarım bıraktığı okulunu okumaya dönüyor. Orada onu bekleyen 2 sürpriz var;
    1. Geçmişte çok da sevmediği (aslında hiç mi hiç sevmediği) üniversite arkadaşının karşısına öğretmeni olarak çıkması
    2. Best Model Of The Turkey Barış 
    Biri Allah'ın lütfuyken diğeri Allah'ın belası yani. Kıza sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.
    Nazlı, pastanesinde Barış'ın kızı Peri'yle tanışıyor falan orada Barış'la kaynaşıyorlar. Bir elektriklenme oluyor.
    Yazarın kaleminden bahsedecek olursam... Kesinlikle Burçin'e komedi yazmak her şeyden daha çok yakışıyor, bu bir gerçek. Gerçi onun dilinden dram kitabı okumadığım için çok da büyük konuşmak istemem, belki o türde de çok başarılıdır. Ama mizah konusundaki yeteneği ortada. Öyle güzel ve komikti ki anlatamam gerçekten... Hiçbir sayfasında sıkılmadım. Mizah kitaplarında aşırı betimleme insanı sıkar, bu kitapta öyle bir şey olmadığı için sıkılmadan okudum ve hemen bitirdim. Kısacası çok beğendim, gayet güzel bir kitaptı.