• Eğer vakti geldiyse gitmenin şimdi en güzel vaktidir o sövmelerin.
    Gecenin sabahi bekleyişi değil bu. Ve yahut toprağın yağmuru.
    Öyle gideceksin ki mevsim sonbahar ardında kırılmış dallar ve yapraklar.
    Yok hayır beklemeyeceksin ne kış'ı ne yazı. Titreyecek yokluğunda. Ve eriyecek gözlerinde nasil bir bil.
    Kalkipta hani düşünmeyeceksin gözlerinden sileceksin. 
    Eğer vakti geldiyse o gitmelerin şimdi en güzel vaktidir o sövmelerin.
    Dilinde yalancı bir bahar gelecek der o mesut yillar.
    İnanipta aldanma gelmeyecek o havalar ardi sıra palavralar.
    Unutmaki esmer bir geceye gebe bu anlar adimla adinla sonsuza dek mutluluklar! (E.Ö)
  • Karşımda yarı çıplak gülümseyen güzel kadın daha şimdiden benim için uzak bir hayal olmuşa benziyordu. Bu bahar sabahı sisli denize bakarak onu beklediğim bu sıcak, güzel ve tenha apartman, onun ömrümde görmediğim eşyası, bu mahremiyet, daha arkada asıl hayatımı yapan bir yığın şeyler beraber gidebilirdi. Selma’nın gelirken getirdiği, kendi eliyle vazolarına yerleştirdiği bahar çiçekleri bir lahzada solmuş gibiydiler.
  • Köprülere bir çok metin söz şiir yazılmıştır;sevgi, ihanet, dostluk, arkadaşlık içeren bir çok deyim Atasözü ve filozof sözleri günümüze kadar gelmiştir, bende kendimce bir köprü kurdum bir kaç cümle ile bakalım ruhum geceye ne bırakacak köprüyü geçecekmi duygular yoksa tahta aralarına sıkışacakmı nameler, buyrun.
    Ne kadar gitsemde karşılara ulaşamaz insan bir köprünün sırtı olmasa neleri getirir neleri geçirir sen gibi ben gibi biz gibi, kırk yıl eşeği ile kasabaya inen Rüstem Ağa bugün ağa lütfu var ise köprünün hürmetine dua etmelimi yoksa eşşeğemi? İlk önce köprüye çünkü o eşşeğin doğumu karşı ahırda bir bahar sabahı Rüstem Ağanın koşarak sese hızlı adımlarla o köprünün üstünden o zor sancılı anasının veteriner ile kurtarıldığı gerçeği şimdi Eşşekmi köprümü? Hep hayatımızda bir çok köprüler war Rüstem Ağa daha o hasat ve ürün zamanlarında o eşşeğe ne kadar şükretse azdır, yalnızca üstünden geçilen değil üstünden geçindiğin o nacizane canlıda senin ilk adımlarındaki Ağa sıfatının sana sunulmasına köprü olmuş o güzel nalların eseridir.
    Bugün burda bir kaç cümle yazı vs. Yazıyoruz isek İnstagram ailesi ve bize sunulan bu köprüde bir nimet, şimdi diyorumki ey Nazım Hikmet ey Orhan Veli gibi güzel ruhlu insanlar sizler bu köprüler olmadanda nerelerden geçmişsiniz, bizler şu an ayak ayak üstüne atıp burda köprülerden geçip milyona koşuyoruz anlıyoruzki bu büyük zatlar köprüleri zaten çoktan atmışlar günümüze. Çok teşekkür ediyorum ruhları şad olsun.
  • ..
    aynı tastan yemek yemeye de başladık
    kardeşlik de bundan öte nedir ki?

    diyor Fikret Kızılok Katerina şarkısında.

    Aylar aylar evveline gitmek istiyorum. Elif ve Mazlum ile Yaşar Kemal için ne yapsak ne etsek derken aklımıza bu fikir düştü. Düşer düşmez hazırlıklarımızı yapmaya koyulduk. Bu yolda iletilerimizi canlı tutup, katılımı artırmaya ve güzel dostluklar kurma hayalimiz için elbirliği ile çalışmaya başladık. Ve bugün dostlar, bu etkinliği yaşamış olmanın mutluluğu ve sarhoşluğu içindeyiz. Ortak paydamız olan Yaşar Kemal bizi birleştirdi. “Yaşar Kemal’in birleştirici gücü olduğuna inanıyorum” demişti Elif. Hakikaten öyle. Bu sözü yine doğrulamış bulunuyoruz.

    https://ibb.co/gEfBnT

    Öncelikle bu etkinlikte birlikte olduğumuz Mazlum Kaplan ve Roquentin e sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. ( Bana da tabi :D ) Bizim çağrımıza kulak verip gelen dostlarımız Meltek ve Ferhat, Samet Ö. , Nuri , İbrahim (Sisifos) , Ulaş , sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Samimi ve sıcak bir dostluk ortamını bizlere yaşattığınız için ne kadar teşekkür etsek az olacaktır.

    https://ibb.co/ceRTZ8
    https://ibb.co/cn0BnT

    Hepimiz farklı yerlerden, kültürlerden geldik ama aynı potada eriyip dostluk aşını pişirdik. Hani insan ilk gördüğü birini, yıllardır göremediği bir dostu gibi görüp direk muhabbete başlar ya, o hesap. İlk dakikadan itibaren sürüp giden neşeli ve eğlenceli muhabbetleri paylaştığımız için çok mutluyuz. Bir yandan da üzüntümüz var elbet. Aramızda olmayı isteyip de aksiliklerden dolayı katılamayan https://1000kitap.com/neslihaaann , Mahir , Rıdvan ve Ayşe* e ilgilerinden dolayı teşekkür ediyoruz. Keşke aramızda olsaydınız. İnanıyorum ki mutluluğumuz katlanacaktı. Ama olsun. Bir dahaki sefere ön koltuklardan yeriniz ayrıldı efenim :)

    Öylesine dolu dolu 4 gün geçirdik ki sormayın gitsin. Sormasanız bile anlatacağım ben.

    Evvela çadırlarımızı kurduk ve Yaşar Kemal flamamızı ağaca astık. Astık ki onun o tatlı gülümsemesini yoldan geçen herkes görsün. Ne güzel gülüyor yahu tonton amca desin bilmeyenler. Hemen altına fırdolasını yani rengarenk rüzgar gülünü diktik. Yel vurdukça döndü durdu heyecanla, sevgiyle. Ona bakıp bakıp mutlu olduk. Çadırın fermuarını açıp onla güne başlamak inanılmazdı.

    https://ibb.co/nCTQE8
    https://ibb.co/eVM6Mo

    İlk günün akşamında, Mazlum Kaplan ın enfes tavuk sotesi, Roquentin ‘in külçe kararındaki pilavı ve şahane salatasıyla yemeğimizi yedik.

    https://ibb.co/b7ZRMo
    https://ibb.co/bBRvE8

    Gecesine ise ilk etkinlik olarak Yaşar Kemal bilgi yarışması düzenledik. Çok eğlenceli, komik yer yer tartışmalı ama bir o kadar da mutlu geçti yarışmamız.

    Gruplarımız:

    Lüzumsuz Adam
    Samet Ö.
    İbrahim (Sisifos)
    https://ibb.co/dr3mMo


    Fakir Mühendisler
    Meltek
    Ferhat
    https://ibb.co/j8BZ7T


    Elitler
    Nuri
    Ulaş

    https://ibb.co/ggZFE8
    https://ibb.co/csx2u8


    Bu yarışmanın kazananı Fakir Mühendisler oldu efendim :) Ayrıca herkese Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne kitabını hediye eden Meltek ‘e ayrıca teşekkür ediyoruz :)

    Ertesi gün Roquentin pek çoğumuzu ses bombasıyla uyandırdı sağ olsun. Hangi bomba mı? Bu:

    https://youtu.be/zSadTJ5LL-8

    Uyanıp güne başladık. Öğleye doğru
    Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor kitabını uzun uzun konuştuk. Anılarını paylaştık alıntılarını okuduk. Güldük duygulandık İnce Memed çaldık ama kimse söylemedi :/ :D Olsun maksat muhabbet değil mi zaten :)

    https://drive.google.com/...f8YbO3Jrd3pX4yN8eDWc

    Yalnız edebiyat mı yaptık? Tabiki hayır. Doğanın içinde onunla ilgilenmemek olur mu? Ülkemizin güzide köşelerinin tüm imkanlarını kullanmaya çalıştık. Güneşin kavuşmasını denize girerek bertaraf ettik, bulunduğunuz şehrin özel yerlerini keşfe çıktık, buz gibi zeus mağarasında yüzdük. Maviyi yeşile, yeşili güneşe, güneşi güzel günlere günlere kovaladık, ardı sıra koştuk, elimizde rüzgar gülü ve yaz ile.


    Akşamına ise köylüyü köylüye kırdıran hinlik oyunu “Papaz Kim” oynadık. Aramızdaki gizli papazları bulmak için her türlü çirkefliği ve pisliği yaptık. Ama bu kadar eğlendiğim bir etkinlik olmamıştı uzun zamandır. Tüm arkadaşlar da benim gibi eğlendi, kahkahalara boğduk kamp yerini. Nasıl geçtiğini bilmediğimiz 3 saatin ardından papaz olduk resmen. Güldük eğlendik tartıştık ama neticede yine mutlu olduk. Bu kadar güzel insan bir araya gelir de nasıl mutlu olunmaz ki, ilahi Li-3 . Ettiğin de laf mı!



    Bu kadar insan gelir de bir araya sanattan filmden müzikten konuşmaz olur mu? Şiirler okuduk, Nazım’dan, Orhan Veli’den, Cemal Süreya’dan ve nicesinden. Uzaklardan ama bir o kadar da yakından bize bağlanıp şiirler okuyan
    Rıdvan , sen ne güzel insanın yahu! Ahmed Arif’i bu kadar içten ve özümsemiş olarak okuyan biri daha yok sanırım. Sesine yüreğine sağlık.

    Yaşar Kemal’ şiirleri okunmaz olur mu beee! Ne şiir gecesiydi! Kırmızı Deynek’i çember halinde okumanın verdiği tadı veren başka bir şey var mı bilmiyorum. Diyeceğim şu ki, Marlin Monronun gözleri, işte o kadar!

    https://ibb.co/fwNkE8

    Cumartesi günü Elif’in öncülüğünde yapılan,
    Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitap atölyemiz ise kelimenin tam anlamıyla şahaneydi. Çoğumuzun hayatındaki ilk kitap atölyesi olmasının verdiği heyecanla tamı tamına dört saat boyunca konuştuk kitabı. Duygularla eşleştirdik cümleleri. Alıntılarımızı okuduk. Tartıştık fikir alışverişinde bulunduk. Kitabın aklımıza dahi gelmeyen yerlerine yolculuk yaptık enfes bir müzik sonrası.

    https://drive.google.com/...0ZSWdkFeUH17FaagrE0k

    https://ibb.co/mL947T
    https://ibb.co/dBjnST
    https://ibb.co/nt6O1o
    https://ibb.co/f9K47T
    https://ibb.co/fgrj7T
    https://ibb.co/g7BHST

    Akşamına dedik ki “güneşi denizde batıralım be!”. Gittik teknelerin oraya. Baktık kişi başı 10 TL. Dedik pazarlık yapalım. Pazarlık için öncü birlik yola koyuldu. Başlarında ise Nuri vardı. Dokuz kişi 80 TL olur dedi kaptan. Ama bu cevap Nuri’yi tatmin etmedi ve kaptana gönül koydu. Tekneye de gelmedi :/ Ne ettik ne dediysek Nuri ile kaptanın arasını düzeltemedik :D Neticede ise 8 kişi 80 liraya tura katıldık. Yani pazarlık yaptık ama aynı fiyatta anlaştık. Bu konu ise 2 gündür dilimize makara oldu. Her yerde konuştuk ve ilk anki gibi eğlendik :D

    https://ibb.co/gkVNu8
    https://ibb.co/mG9nST
    https://ibb.co/i7xwMo
    https://ibb.co/hiXrnT
    https://ibb.co/h4gdZ8
    https://ibb.co/k70BnT

    Gece ise bizi bir diğer yarışma bekliyordu. Genel edebiyat bilgi yarışması. Bu turda da pek çok yeni bilgi öğrendik. Yanlışlarımızı doğrulttuk.

    Bu turun kazananı ise Lüzumsuz Adam oldular efendim :) Kazananların ödülleri adreslerine postalanacaktır. Katılan herkese ise özel bir sürpriz olacak. Ne mi? Yaşar Kemal baskılı tişört. Bunu ise bize sağlayan Rıdvan’a özel teşekkürlerimizi sunarız. Kahkahaların ve şiirlerin susmasın emi :)

    https://ibb.co/j6pMnT

    Daha sonrasında herkes kendince bilgi verdi ve bilgi havuzu oluştu. Kana kana daldık havuza. Jüri ekibi olarak kısa bir yarışmaya katıldık. Ne heyecanlıymış yahu! Son gecemiz olması hasebiyle hafif bir burukluk ile çadırlarımıza dağıldık.

    Pazar sabahı gidenler oldu uğurladık. Kalanlar ile kahvaltı yapıp “evli evine köylü köyüne” gibi olmadı elbet ama ayrılmak durumunda kaldık.

    https://ibb.co/d1TE7T
    https://ibb.co/ewKRMo
    https://ibb.co/gK9t1o
    https://ibb.co/eSLY1o
    https://ibb.co/nmgTZ8
    https://ibb.co/eESP7T
    https://ibb.co/gTxfgo
    https://ibb.co/eZpRMo
    https://ibb.co/gJ9Ago
    https://ibb.co/nCTQE8
    https://ibb.co/juAGMo
    https://ibb.co/eAHP7T
    https://ibb.co/i20u7T
    https://ibb.co/m6dQE8
    https://ibb.co/mP9Xu8
    https://ibb.co/npwdZ8
    https://ibb.co/g3Fu7T
    https://ibb.co/eG0i1o
    https://ibb.co/fodsu8
    https://ibb.co/n8D31o
    https://ibb.co/eSosu8
    https://ibb.co/bV61nT

    Ne mi oldu? Güzel anılar, fotoğraflar, şakalar, bilgiler, dostluklar biriktirdik heybemizde.

    Aşçımız Mazlum Kaplan ‘a,
    Anaç ve konuşkan Roquentin ‘e,
    Dostonun ve Sait Faik’in yan komşusu İbrahim (Sisifos) ‘ a,
    Çiçeği burnunda yazar Ulaş ‘a,
    Doktor adayımız, en gencimiz sevecen Samet Ö. ‘e,
    Taze mühendis hanım Meltek ‘e ve Ferhat’a,
    Dıştan pazarlıkçı ve matrak Nuri ‘ ye,
    Sözsüz-Sazcı ve YOblomov Li-3 ‘ e,
    Uzakları yakın eden gönül insanı Rıdvan ‘a
    sonsuz teşekkürlerimizi iletir ve dostluğumuzun daim olmasını temenni ederiz. Bu dört günlük ortak yaşam bize çok şey kattı. Bir diğer etkinliği şimdiden iplerle çeker olduk. Diğer etkinlikte görüşmek üzere esen kalınız dostlar :)

    Herkese bol teşekkürler, var olun esen kalın :)))
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Kız Kulesi
    Link: #31078975
    Müzik Parçası : Karışık (5 ayrı parça)

    1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL

    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...
  • 1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL


    Kısa oldu ama  :)


    ~~ Kız Kelesi~~


    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...

    ~ SON ~





    Bütün bir saygınlığımla (Saygımla).
    Zamanınızı aldım. Kusuruma bakmayın.
    Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim...

    K.TATAROĞLU
  • Uzaklığı kilometrelerle mi ölçmek lazım?
    Yoksa çaresizliğin şiddeti midir insanı canından ayıran?

    Bütün zamanların ötesinde mevsimleri, ayları, günleri isimsiz bırakan..
    Bütün duvarlarını yıkan koskoca bir şehrin..
    Bütün bekleyişleri ayaklarına savuran..

    Ya da bir sızı mıdır, acısının şiddetiyle en amansız hastalıklara kafa tutan?
    Bir cehennemde her zerresine kadar yanıp yok olduktan sonra, ertesi sabah gözünü yine aynı cehenneme açtıran..
    Bir Hıdrellez dileği midir yoksa, gül ağacının dibinde, en güzel bahar yağmurlarıyla ıslanan?
    Yorgun bir yürek midir ;düştü düşecek, çaresiz? Bir başka yüreğe yaslanan..

    Gözlerimi asırlık akşamlara diken suskun bir umuttum ben. Bir bekleyiştim, yıkıldı yıkılacak..
    Hayal kırıklıklarım olmadı hiç, hayallerim de.
    Susuzluklarım olmadı hiç, suya kanışlarım da..
    Bahar çiçeklerinden öğrendim zamanın çabuk geçtiğini.
    Hayat, öylesine ürkek duruyordu yakamda..
    Seslerin şaşaasından sıyırdım zamanı. Damlaların izlerini söktüm topraktan. Bir avuç kor aldım, ateşlerin en tutsağından. Bin nefes verdim ölümüne hasret bir cana. Ağaçlar meyveye durdu, dallar çiçeğe. Ben siyah bulutlarda demlenen baharları sevdim.

    Şimdi gidersen, bir çığ gibi saplanır hasretlerim, bekleyişlerin yüreğine.
    Kalırsam, zamanların ötesinde yepyeni bir iklim başlar hepimiz için..
    Başlarsan huzurla yudumlarım her sabahı.
    Bitirirsen keskin bir sızı düşer, iyileştiğini sandığım bütün yaralarımın üzerine.
    Anlarsan anlatırım, sustalı bir yalnızlığa benzeyen gecelerimi.
    Konuşursan dinlerim ; hiç bıkmadan, usanmadan.
    Verirsen saklarım kilitli sandıklarda.
    Tutuşturursan yanarım, hiç korkmadan..
    Seversen ;
    Küçülürüm,
    Ufalırım,
    Yok olurum sende...