• Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)
  • 160 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kitap, bir ulusun başka bir ulus tarafından asimile edildikten sonra farkli meslek ve uğraşlara sahip bir grup vatandaş ve aydin kesimin mücadelesi sonucu her türlü imkansizliğa, yoksulluğa ve elverişsiz doğa şartlarına rağmen bir bataklık ülkesi olan, Finlandiya'yi Beyaz Zambaklar ülkesine dönüştürülmesini konu alıyor.
    Yazarın hayatı, düşünce yapısı ve mücadelesi kitabına o kadar güzel yansımış ki! bu kitap ancak dertli bir adamin, dava adamının elinden çıkar! Dedirtiyor adeta.
    Ülkemizde de dünya çapında da ses getiren bir kitap olması hasebiyle herkes okumasa bile bir davaya, bir fikre mensup her insanın mutlaka okuması gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü kitap tam bir dava şuuru aşılıyor, derin ve sarsılmaz bir inanç sonucu önce kendinden başlayıp, halkı eğitmeye dayalı bir dünya öngörüyor. Halk kesimini görmezden gelip, tavandan tabana inme metod ve stratejilerin asla sonuç verilmeyeceğinin en güzel örneğini teşkil ediyor bu kitap. Kardeşlik ve birlik olmadan, ahlak, inanç, maneviyat, plan,program; eğitimsiz kitlelerle başarı elde edemeyeceğinin altı çiziliyor.
    Bir konuya daha temas etmeden de edemeyeceğim. Bir dönem Atatürk tarafından okullarin müfredatına konulması istenen bu kitabın, Atatürk'ün ilke ve inkılaplarına birçok noktada çelişkili yaptırımlar gözlerime çarptı. Örneğin, din meselesinde yazarin, dine bakış açısı ve önerileri asla ve asla mevcut inkilaplarla uyuşmamakta ve tezat düşmektedir. Yine halka verilen değer tek bir ferdi bile göz ardı etmemek, değerlendirmek ne olursa olsun sahiplenmek ama biz istiklal mahkemelerinde yargisiz infaz sonucu katledilen yuzlerce alime, aydina ve halka şahidiz . Yine Aydinlara değer verilen bir toplumu öngörse de biz aydınları, alimleri katledilen bir neslin devamıyız.! Yine eğitime çok fazla önem veren bu kitap, biz de bir gecede harf inkilabiyla cahil bırakılan bir toplum vb... vb ...
    Kitabı herkes kendince okur herkes kendi davasına, kendi görüşüne göre yorumlar ama dikkatlerimden asla kaçmayan bir konu daha var; bu kitabın önerdiği dünya, örnek gösterdiği ülke, yapmak istedikleri, takip edilmesi gereken yol, ancak ve ancak bir dinle hayata geçebilir ve hayata geçtikten sonra kalıcı olabilir. O da kitapla hemen hemen ayni düşünceye sahip olan Islâm ittkadidir. Kitabın vermek istediğinden fazlasına sahip. Halka bu kadar önem veren ve halkın değişmesini öngören bu kitaba yanıt, bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez ayeti olacaktır ve buna benzer yüzlerce sosyolojik ayet... Biz aslında daha güzeline en güzeline sahibiz dedim kitabin sonunda:) .
    Iyi okumalar.
  • 779 syf.
    ·2 günde·10/10
    Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
    gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
    onunla ben
    hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
    bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık
    .(Münacaat’tan… İsmet Özel)

    “İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz.
    Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.
    Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz.
    Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
    Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.
    Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir.
    Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.
    Sevgi asla son bulmaz. Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır.
    Çünkü bilgimiz de peygamberliğimiz de sınırlıdır.
    Ne var ki, yetkin olan geldiğinde sınırlı olan ortadan kalkacaktır.
    Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm. Yetişkin biri olunca çocukça davranışları bıraktım.
    Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim.
    İşte kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.”(Korintliler 13)

    Son Sahne ve Başlangıç
    Karanlık bir oda… İki âşık… Aşklarının mahiyetleri ateşle deniz kadar birbirinden farklı iki âşık. Hayat ateşleri sönmüş ve sönen mumun etrafında şaşkınlaşan pervaneler gibi yapayalnız kalakalmışlar. Hayatların maksadının yok olması boşluklarını ortaya çıkarmış kalplerinin. Birinin boşluğunu diğeri dolduruyor artık. Her ân sonsuz kadar uzun… Birazdan boşalacak merhamet damlalarını biriktiren bulutlar gibi kalpleri. Birisinin okyanus kadar derin ve geniş kalbi herkesi sevmeye teşne; diğeri, aşk ateşini merkezileştirmesiyle çılgın. Birisi sevginin ve aşkın imanına sahip; diğeri aşk ve tutku ateşinden imanını kaybetmiş.
    Birbirlerine ışık yılları kadar uzak olan iki âşık, bir gözyaşı damlasında birbirlerinde eriyecekler birazdan. İnsanın, en üstün varoluş hâli ile en aşağı hâlleri bir potada eriyecek. Sönen mumun etrafında oluşan sonsuz manevi hâl, en aşağıdaki ile en üsttekini bir noktada birleştirecek.
    Dostoyevski’nin büyük romanı Budala’daki Rogojin ile Prens Mişkin’dir sözünü ettiğimiz iki âşık... Mişkin, Korintliler’de bahsedilen sevginin ete kemiğe bürünmüş hâlidir adeta. Rogojin ise bir tutkun. Her ikisi aşkın değişik hâllerinin yalın hale indirgenemeyen engin karmaşıklığına sahiptir. Bu karmaşıklığı anlamak için Zweig’in Dostoyevski üzerine incelemesinde yaptığı türden indirgemelere başvurulur zaman zaman. Zweig, Dostoyevski incelemesinde(*) Dostoyevski’nin gerek kendisi, gerek de eserlerinin çok katmanlı yapısını oldukça derin analiz edebilmesine rağmen, kimi yerlerde bu türden indirgemelere başvurmadan edemiyor. Zira teşbih ile tenzihin birbirinden son derece ayrı olduğu bir medeniyet içinden bakıyor Dostoyevski’ye. Aşktaki tevhidin, en aşağıdakini en üstteki ile cem edeceğinin farkında elbette. Dostoyevski’nin çamurlar içinden mücevherler çıkardığının da bilincinde. Ancak en aşağıdaki ile en yukarıdakini, birliğin kapsayıcılığı içinde değil ama oluşun nihilizmi içinde aynileştirmeden de edemiyor. Üstelik Dostoyevski’nin de hiçbir ayrım yapmadan böyle yaptığını sanıyor. Hâlbuki aşk, o son bölümdeki bir gözyaşı damlasından ibaret bir ân’da dahi olsa, teşbih ile tenzihi cem eder ve en aşağıdakini en üste taşır.
    Rogojin’in Mişkin ile birlikte, Filipovna’nın cesedi başında geçirdiği gecede olan tam da budur. Zweig, Dostoyevski’nin verdiği “psikopatça mekanik” ayrıntıların kendi tezini desteklediğini düşünür. Ama olan bu değildir Dostoyevski’de. O ayrıntılar, manevi ortamı dağıtmak için değil; tam tersi bir amaçla ve belki de sezgisel olarak, maneviyatın, aşkın maneviyatının ve aktığı o yüksekliğin yanında başka her şeyin değersizleştiğinin iması olarak sunulurlar. Romanın başından sonuna kadar nefsinin tutkunu olarak görünen ve aşkını “elde etmek” için öldürecek kadar fütursuzlaşabilen Rogojin, döktüğü gözyaşı damlalarıyla temizlenir. Aşkı tam o anda anlam bulur. Her şeyi adeta manevi bir ilham gibi anlayan Mişkin, o yüzden öper Rogojin’in gözyaşı damlalarını. Onun temizlenmesine bir hediye olarak…
    Zweig, Nastasya Filipovna’nın Rogojin’i cinsel tutkuyla, Mişkin’i ise manevi bir sevgiyle sevdiğini söylerken tam olarak hakikati belirtmiyor aslında. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı sevmesinde ve peşinden delicesine koşmasında herhangi bir cinsel imaya rastlanmaz. Filipovna’nın Rogojin’e kaçmalarında da… Evet, birbirlerine nefslerinin alt basamaklarından sesleniyor gibi görünüyordur her ikisi de. Ama bu seslenişte bile çok daha yüksek bir şeylerin içten içe duyulan bir tınısı vardır. Filipovna’nın Mişkin’e olan sevgisi manevidir evet. Ama Mişkin’in Filipovna’ya olan sevgisi bambaşka bir şeydir. Aglaya’ya olan aşkı ile Filipovna’ya sevgisi farklıdır Mişkin’in.
    Zweig’in sözünü ettiğimiz incelemesinde dediği gibi, Dostoyevski, sevgiyi ve aşkı, diğer tüm duygular gibi parçalarına böler ve her parça yeniden bölünür. Hiçbir duygu tek parçalı halde herhangi bir karakterde tümüyle temsil edilmez. Ancak Zweig’in bu parçalanmadan bir birleşme çıkarmadığını belirtmeliyiz. Tam tersi bir şekilde Dostoyevski eserlerinin, tümüyle çılgınca bölünme, parçalanma ve ârafta salınmasından ibaret olduğunu iddia eder Zweig. İyinin, yücenin içinde bayağılık, kötülük; kötülüğün içinde iyinin ve yücenin bulunmasıdır Dostoyevski’yi diğer tüm romancılardan ayıran. Ancak Zweig, diğer Batılı Dostoyevski eleştirmenlerinden bariz ayrılmasına rağmen, bir noktada onlarla benzeşir. Dostoyevski’yi aynı zeminde zikzaklar çizerek, iyiden kötüye, aşağıdan yukarıya ve kötüden iyiye, yukarıdan aşağıya amaçsızca dolaşır halde kurgular. Dostoyevski bir manevi sükûn noktası aramıyordur ona göre. Hakikat diye bir şeyin peşinde de değildir ona göre…
    Bu bakış, az önce sözünü ettiğimiz bir medeniyet içinden bakmanın sorunlarını içinde barındırır. Dostoyevski, tüm romanlarında kötülüğün içinde iyiyi; güzelin içinde çirkini arar da arar. Hiçbir yerde bir sükûn noktası bulamıyor görünür. Ancak bu görüntü sadece bir düzeyden bakınca öyledir. Biraz farklı bir perspektiften bakınca Dostoyevski’nin aynı düzlemde aşağı yukarı salındığını değil, adeta helezonlar çizdiğini görürüz. Dostoyevski her eserinde ve tüm eserleri düşünüldüğünde tüm hayatında, o helezonlar üzerinde hareket eder. Bir sonraki dönüş, bir öncekinin üstündedir muhakkak. Ve döne döne yükselir Dostoyevski. Zweig’in, yükselme ve düşüşleri, genel yükselmeden bağımsız ele alması, onun, Dostoyevski’nin hakîm özelliğini anlamak yönünde, kendi medeniyeti içinden bakmanın kimi eksikliklerini taşıdığını gösterir. Dostoyevski romanı, helezonlar çizerek Alyoşa’nın o müthiş zirvesinde bitirir serencamını. Budala’daki gelişim bile aynı yöndedir. Rogojin çok aşağılardan başlar dönmeye. Ama döne döne, öldürmenin çukurundan Mişkin’in yücelerinde bulur kendini, bir gözyaşı ânının sonsuzluğunda… “Sükûn yoktur ve öyle bir arayış da olmamıştır” demek, nihilizme hakikat payesi veren bir gelenek içinden yorumlamakla ilgilidir.
    Budala’nın son sahnesi, hem Dostoyevski poetikasını anlamak için bir başlangıç, hem de tüm köklerin birleştiği köke yönelik tefekkür etmenin bir çıkış yolu olabilir. Dostoyevski, Zweig’in, onu çılgın ve amaçsızca devinen bir romancı olarak göstermesine rağmen, “yukarıya” tutunmak için acı içinde merdiven atmaya çalışan bir şairdir. Tutunamaması bir şey değiştirmez. Merdiven atmaktan hiç vazgeçmez. Her seferinde biraz daha yukarı atar ve tutunmaya biraz daha yaklaşır o. Onun ruh sarraflığı Zweig gibi yazarların, onu bir psikolog olarak tanımlamasına, hatta “yeni psikoloji”nin başlangıcı olarak görmelerine sebep olmuşsa da, Dostoyevski’nin psikologluğu, onun, nefs-ilminin hikmetlerini sezgisel olarak kavrayan şairliği yanında çok önemli değildir.
    “…kahramanlarının her biri, bir kuyunun derinliklerin inercesine, bizi insanlığın şeytanî uçurumlarına doğru götürmekte, düşüncesinin en ufak bir kanat çarpması ise Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmektedir.”(1)
    Zweig, Dostoyevski’nin, karanlık kuyulardan Tanrı katına çıkan yükselme ve düşüşlerini elbette bir şair keskinliğinde tespit eder. Ancak onun yorumundaki hata, aynen Batılı çoğu Nietzsche yorumcusundaki hatalara benzer. Gidip gelişleri, velâkin yokluğu ve oluşu kutsayan bir nihilizmin yorumudur tüm bunlar. Hâlbuki ne Nietzsche, ne de Dostoyevski, nihilizmin içinde rahat değillerdir. Dönüşleri bir hakikat arayıcısının dönüşüdür. “Hakikat yönünde bir derdi yoktur” yorumu Dostoyevski’den çok azını kavramak olacaktır.
    Budala’nın son sahnesindeki durum, Zweig’dan alıntıladığımız cümlelerden hareketle söylersek, kuyunun en derinlerinden ve şeytanî uçurumlarından Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek gibi midir? En derin şeytanî uçurumlardan geçmek, kuyuların derinliklerine inmek evet… Ama Tanrı’nın yüzüne dokunup geçmek değil, Tanrısal olanda kalmaktır bu büyük şairin amacı. Bir dokunup geçmek değil, oralara kadar yükselmek. Dostoyevski’nin, hırsızlarda, katillerde, velâkin en aşağılık görünen insanlarda bulduğu yücelikler, onun, insana, esfel-i sâfilîn’e atılmış bir varlık olarak ahsen-i takvîm’den haber vermek için gösterdiği çaba anlamına gelir. Günahkârlarla özellikle ilgilenir o. Rogojin’in Mişkin yanında daha silik görünmesi, ya da Filipovna’nın Aglaya yanında kusurlarının çokluğu, onların önemini azaltmaz. Günahlarının kefareti olan acı çekme yoluyla yükseltmek, Dostoyevski’nin en önemli özelliğidir. Filipovna kendi günahlarının farkındadır ve Mişkin’le her karşılaşmasında, günahlarının acısını daha derinden hisseder. Ve bu acı, ona, fedakârlık ve sevdiği için kurban olmak anlamına gelebilecek büyük bir duyguyu öğretir. Günahın büyüklüğünün verdiği acı ve acıdan duyulan kefaret ve kurban olma isteği… Ancak bu günah, acı ve kefaret döngüsü Zweig’in belirttiği gibi, sürekli yatay bir zeminde hareket etmez. Zweig’in iddiasının aksine sürekli bir günah işleme hâli ve acı ve kefaretin sonunda aynı düzlemde aynı günahın tekrarı söz konusu değildir Dostoyevski’de. Helezon üzerinde dönülür günah-acı-kefaret üçlemesi yardımıyla. Ama bir sonraki dönüş, öncekinin üstündedir. Nastasya Filipovna’nın kefareti, günahlarının acısı olarak fedakârlık ve kendine daha en baştan layık gördüğü öldürülmektir belki de. Aynı öldürme eylemi, Rogojin ile Filipovna’yı helezonun ters yönlerinde hareket ettirir. Ama o helezonda Rogojin’in cinayet işleyeceğini, tüm ayrıntılarıyla adeta sezen Mişkin de vardır. Bu üçlü helezon, bir noktada, Budala’nın sonundaki o olağanüstü manevi atmosferde sonlanır. Kefaret tamamlanmış, Rogojin gözyaşlarıyla erittiği kalbini Mişkin’in yücelerine teslim etmiş; Filipovna, ölerek iki aşığın yükselmesine vesile olmuştur…
    Ân’ın önemi…
    Zweig’in Dostoyevski incelemesinde bizim de önemsediğimiz çok önemli bir tespiti vardır: “Bir dönüm noktası teşkil eden olaylar, hiçbir hazırlık safhası olmaksızın, bir anda olup biter; on veya yirmi saniyelik bir coşkunluk ya da kendinden geçme hâli ve sonra tam bir yıkılış bütün kaderini belirlemektedir; tıpkı sara nöbetleri gibi: Bir anlık kendinden geçme ve sonra korkunç bir yıkılma. Her türlü coşkunluk ya da kendinden geçme halinin arkasında ağır bir darbe yemiş olan duyarlılığın uğursuz alacakaranlığı fark edilmekte ve kapkara bir bulutun içerisinde öldürücü bir şimşeğin çakmak üzere olduğu hissedilmektedir.”(2)
    Dostoyevski kahramanları, adeta mistik bir ilhamla aydınlanmış gibi, ân içinde sonsuza yaklaşırlar. O bir ân, sonsuzun içinden süzülüp gelen o kutlu bilgi, insanın hayatı boyunca elde edebileceği tüm bilgilerden değerlidir. Mişkin’in, birkaç saniyede söylenip biten bir sözü ve bakışı üzerine Nastasya Filipovna’nın hayatının değişmesi gibi... O ân’da Filipovna, insanlara göstermek istediği maskelerinin hepsinden kurtulur ve çırılçıplak hisseder kendini. Adeta ruhunu bilmiştir Mişkin: “Niçin böyle yapıyorsunuz. Siz, görünmek istediğiniz bu insan değilsiniz”… Hâlbuki Mişkin tanımıyordur Filipovna’yı, o zamana kadar görmemiştir de. Ama yüzündeki acıyı daha ilk anda hissetmiştir. “… Ben bir hiçim. Sizse acı çekmiş ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmış birisiniz. Bu az şey değildir.”
    Acı çekmek ve korkunç bir cehennemden tertemiz çıkmak… Hiç cehennem görmemiş olmakla cehennemden tertemiz çıkmak arasında fark gözetir Dostoyevski. Aynı, kendi hayatında yaşadığı cehennemden kurtulmasının hayatını değiştirmesi gibi… İdam mahkûmu olan Dostoyevski’nin son anda Çar’ın emriyle kurtulması, adeta, onun tüm romanlarının altında akan nehir olmuştur. O, tüm romanlarını idam mahkûmu bir adamın son anlarındaki hisleriyle yazar. Ölümle yüzleşmeden hayatın farkına varılamayacağını bilen hakîmler gibidir o. Hz. İlyas’ın (a.s.)indiği cehennemlerden Hz. İdris’in (a.s.) çıktığı yücelere yollar olduğunu adeta mistik bir ilhamla bilir. Hz. İlyas’la, Hz. İdris’in “birlikteliğinin” hikmetini buluruz Dostoyevski’de. Mişkin’in Filipovna’ya söylediği sözler, kadının içindeki İdris’i ortaya çıkarır. O âna kadar İlyas gibidir ve Hızır’ını arıyordur Filipovna. Mişkin’in Hızır’ı olduğunun farkına varmasıdır onu tepeden tırnağa değiştiren…
    Dostoyevski’nin asıl büyüklüğü tam da buradadır. Nastasya Filipovna’nın, korkunç acılar çekmiş bu “düşmüş” kadının içindeki yüksekliği bütün karmaşıklığı içindeki tertemiz sadeliği ile ancak Dostoyevski ortaya çıkarabilirdi. Hem de hiçbir yol işareti vermeden… Suç ve Ceza’daki Sonya’da bir Meryem yatması gibidir Nastasya Filipovna’nın hâli. Neden sevdiği halde Mişkin’den kaçıyordur ve neden aşağıladığı halde her seferinde Rogojin’e geri dönüyordur o? Ve neden adeta bir vasiyet gibi, Mişkin’i Aglaya’ya teslim eder? Ve Aglaya ile tartıştığı o gecede, Filipovna’nın içinde neler olmuştur ki fedakârlığından vazgeçip Aglaya’ya emanet etmek istediği sevdiğini geri istemiştir? Ve neden öldürüleceğini bile bile Mişkin’le evleneceği gün Rogojin’e kaçmıştır yine?
    Zweig’e göre Dostoyevski’nin poetikasının asıl unsuru “duymak”tır. Yani ona göre, Dostoyevski, duyarak, kelimeleri işiterek karakterlerini var eder. Gerçekten de Dostoyevski, karakterlerini, mesela Tolstoy gibi, görsel yönleriyle uzun uzadıya anlatmaz. Onlar, Zweig’in dediği gibi konuşmaya başladıklarında, zihnimizde oluştururlar kendilerini. Ve bu oluşma hâli, yine ân içinde adeta bir şimşek hızıyla gerçekleşir. Nastasya Filipovna, Mişkin’in “Bu siz değilsiniz...” sözlerine karşılık, döktüğü iki damla gözyaşı ve sonrasında dönüp Ganya’nın annesinin ellerini öperek “Haklı, bu ben değilim” diyen kişidir tümüyle. Tam o ân, Filipovna’nın portresi zihnimizde tüm ayrıntılarıyla görünür olur. Tüm hâlleriyle bu küçücük ân içinde oluşur kalbimizde. O âna kadar sadece “çok güzel” olduğunu bildiğimiz Filipovna’nın yatay boyutlarına dikey bir boyut daha eklenir ve zihnimizde çok boyutlu hâle gelir o.
    Ân, Dostoyevski’de ebediyeti yüreğinde barındırır. Kelimelerin ve duymanın da ötesinde bir şeyler vardır o ân içinde. Çerçöpün içinden ayıklanacak bir şeyler. Samanlar içinde aranan mücevher gibidir “duyulacak” olanın seçilmesi. Bu seçme işlemi, Dostoyevski romanlarını asıl zor yapan şeydir. Zira birkaç boyutu ve perspektifi olan ve devamlı değişen bir yapıya bakmak gibidir onun romanları. Nerden, ne zaman ve nasıl bir ruh hâliyle baktığımıza ve medeniyet birikimimize göre şekillendirir kendini. Budala’yı ilk okumalarımızda, Zweig’in yaptığı gibi, Rogojin’i şehvet düşkünü ve nefsinin kurbanı bir insan olarak görebiliriz. Ancak sonraki okumalarımız, Rogojin’in daha önce göremediğimiz yönlerini açığa çıkarır. O da, aynı Filipovna gibi, sonunun ölme/öldürme olacağını bile bile aşkı ve tutkusu için kendini kurban edenlerdendir aslında. O son anda, gözyaşları içinde teslim olduğu sükûnet ve atladığı deliliğin şefkatli kucağı, ancak biraz daha derinden bakınca anlamını açar. Mişkin’le Rogojin’in o son andaki birlikteliği romanın aktığı okyanustur. O okyanusu anlamlandıramadan Budala’dan pek fazla şey anlaşılamaz.
    Her noktası birbirine bağlı ağ…
    Mişkin’in, Aglaya ve Nastasya Filipovna’ya hissettikleri arasında fark vardır. Aşkın ve sevginin değişik türden görünümleri bu iki sevgi türünde ortaya çıkar. Ama bu sevginin mahiyetini, Dostoyevski’nin, romanlarında bir örümceğin ağını kurduğu hassasiyetle kurduğu bağları anlayamadan kavrayabilmek zordur.
    “Deli o…” Mişkin, Nastasya Filipovna’ya kötü sözler söyleyen Aglaya’ya söyler bu sözleri. Filipovna, acılar ve aşağılanmalar içinde biridir ona göre. Ve onca insan arasında Filipovna’nın yüreğinin uçurumlarını ve engin yüksekliklerini bir tek o anlar. Aynen İsviçre’de hastanede tedavi görürken yaşadığı köyde herkes tarafından aşağılanan kıza gösterdiği şefkat gibidir Mişkin’in Filipovna’ya sevgisi. O köydeki zavallı kızı, annesi dâhil herkes aşağılarken, şefkatle yaklaşmış ve kızın onca aşağılama içinde bir vaha gibi sığındığı liman olmuştur Mişkin. Ve bir başka yaralı yürek, acılar içinde kıvanırken, fedakârlıktan başka yapacağı bir şey kalmamış kadın, Mişkin’e, benzer bir susuzlukla sarılır. Filipovna’nın fedakârlığı ve çektiği engin acılar, onun için günahlarının kefareti olduğu kadar, bir aşk hâlinin çıktısı olur zamanla. Aşkına “layık olmanın” tek yolu da ondan vazgeçmenin fedakârlığına sahip olmaktır. İç içe girmiş ve çoğunlukla çelişir görünen duygular ve her bir duygusal gerilimde bir üst kademeye atlama hâli, Dostoyevski’nin romanda kurduğu ağın temel özelliğidir.
    Budala’daki bağlantılardan birisi de Hans Holbein’in Hz. İsa’nın Cesedi tablosudur. Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla Rogojin ve Mişkin’in sevgi ve aşkları arasındaki farkları ifşa eder adeta.
    “‘Sana ne zamandır sormak istediğim bir şey var, Lev Nikolayeviç. Tanrı’ya inanır mısın?’
    ‘Ne tuhaf bir soru bu böyle. Ve… Bakışların ne tuhaf.’ dedi Prens.
    Rogojin sorusunu unutmuş gibi susup bir süre resme baktıktan sonra ‘Bu tabloyu seyretmeyi severim.’ diye mırıldandı.
    Prens sanki ani bir ilhamın etkisiyle:
    ‘O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir’ dedi.
    Rogojin de hemen onayladı onu:
    ‘Çıkardı bile’ “ (3)

    Tablo Hz. İsa’yı çarmıhtan hemen indirildikten sonra elleri ve yüzü morarmış halde, adeta sefil bir şekilde göstermektedir. Sefilliğin, çöplüğün içinde tanrısal olanı arayan Dostoyevski, bu tablo aracılığıyla insan olarak Hz. İsa’yı “Tanrısal olanla ilgili olan Hz. İsa”nın karşısına koyar ve iki seçenek koyar insanın karşısına. Ya Rogojin gibi imanını kaybedecek, ya da Mişkin gibi insanî olan içinde tanrısal olanı bulacaktır. Rogojin’le Mişkin’in aşkları arasındaki fark da temelde bundan kaynaklanır. Rogojin’in yukarıyla bağlarını koparması, onun aşk ve tutkusunu uçuruma kadar götürür. Sınırları zorlar Rogojin’le Dostoyevski. Mişkin ise, yukarı ile bağını her daim sağlam tutar. Aynen Alyoşa Karamazof gibi… Ve bu inanç, alıntıladığımız İncil ayetlerinde (Korintliler 13) olduğu gibi sevgi ile imanı ve umudu bir arada tutar. Bunlardan birisinin koptuğu noktada “her şey mubah hâle gelir”. Rogojin’in engel olunamayan kopuşu, bununla ilgilidir. İmanın koptuğu ortamda sevgi, dizginlenemez bir öldürme tutkusuna dönüşür…
    Ancak Zweig’in incelemesinde belirttiğinin aksine, Tanrıya iman veya inanmamak meselesi bir doğrusallık taşımaz Dostoyevski’de. Varlık içinde yokluk, yokluk içinde varlık, kötülük içinde iyilik bulunduğu gibi, Tanrının yokluğu ve varlığı arasında da bağlar vardır Dostoyevski’nin kurduğu ağ üzerinde. Ama Zweig’in zannettiği gibi o ağ üzerindeki her şey serbestçe ve amaçsızca salınmaz. İnançsızlıkta inanç, inançta inançsızlık görünmesi, daha önce de belirttiğimiz gibi bir yatay düzlemde gerçekleşmez.
    “Ey iman edenler, iman ediniz…”
    Kuran’ı Kerim’den yukarıda alıntıladığımız ayetler Zweig’in anlamakta zorlandığı bu iç içe geçmişliği anlamamız yönünde yol gösterici olabilir. İman, tek bir katman ve ölçekte sonlandırılabilen bir şey değil, aynen helezon gibi yükselen bir durum arz eder. Bu helezon her bir düzeyinde bir alt düzeyin imanından yüksek bir takva mertebesi taşırken, bir yukarıdakine ulaşmak yönünde bir susuzluk barındırır içinde. İbn Arabî’nin İbn Rüşd’e verdiği cevabındaki “evet ve hayır birlikteliği” gibidir Dostoyevski’nin çıktığı helezonlar. Hem “evet” hem “hayır”… Bu helezonda “evet” ile “hayır” her zaman iç içedir. Bir düzeydeki “evet”, öteki düzeyin “hayır”ını bünyesinde barındırır. O “hayır”a bir üst düzeyde verilen “evet” cevabı o düzeyin de üstünde bir başka “hayır”ı doğurur. İnsan, imanını asla tam göremez. Tam göremediği ve hakikati tüm unsurlarıyla elinde tutamadığı için bulunduğu konumdaki durumuna şüpheyle bakar. Bu sonsuz bir yükseliş arzusudur. Dostoyeski’nin inanan karakterlerinin, kimi zaman inanç krizine girmesi, onların bulundukları düzeydeki “kefeni yırtıp” bir üst düzeyde yeniden doğmaya yönelik bitmek tükenmek bilmez iştiyaklarından kaynaklanır. İmanı olmayanlarının içindeyse, bir ân içinde filizlenip kocaman bir ağaç olabilecek inanma potansiyeli vardır. Zweig’in manevi atmosferin gitmesi olarak yorumladığı o son gecede olan, Zweig’in iddia ettiğini tam tersidir. Rogojin, o son noktada Mişkin’in imanına ve aşkının hakikatine yöneldiği için gözyaşı döker ve Mişkin bu sebeple onun gözyaşlarını şefkatle öper… “Sarhoş ve zayıf kalplerin neler gizlediğini bir Tanrı bilir!”
    “İlk kez çocuğunun kendisine gülümsediğini gören bir ananın sevinci, gökyüzünden yere baktığında bir günahkârın bütün içtenliğiyle kendisine duaya durduğunu gören Tanrı’nın sevincine benzer”(4)
    Günahları yüzünden acı çeken ve kefaretini ödemeye razı olan insanlardır Dostoyevski’nin kahramanları. Onlar, derin uçurumlar üzerinden atlar, düşer, tekrar çıkar ve tekrar büyük bir tutkuyla atlarlar. Her günah, acı ve kefaretin bir üst boyutuyla tanıştırır insanı. Rogojin’in Nastasya Filipovna’yı öldürmesi ve bu en büyük günahı sonrası en derin acılarla yüzleşip, en yüce duyguları keşfetmesi bundandır. Uçurumun derinliği, çıkılacak yüksekliği de belirler. Ama bu, Zweig’in iddia ettiği gibi kesintisiz bir süreç ve “birliğin” hiçbir zaman yeğlenmemesi değil, çıkılacak yüksekliğin çok olmasından kaynaklanan bir titreşim hâlidir. Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede bu titreşim hâlinden birliğin sükûtuna varabilmeleriyle, Dostoyevski’nin, sükûta olan bitmek tükenmek bilmez arayışını temsil ederler.
    Sara ve hakikatin anlık görünümleri
    Dostoyevski romanlarının en yüksek manevi anları, adeta bir sara krizinde yazılmış gibidir. Sara, Dostoyevski için kutsal bir hastalık, insanın normal zamanlarda anlayamayacağı hakikatlerin bir anda sır gibi kendini ifşa ettiği bir şey olarak hediye gibidir onun için.
    “Bunun gerçekten ‘güzellik ve ibadet’, gerçekten ‘yaşamın en yüksek sentezi’ olduğundan en küçük bir kuşkusu yoktu, olamazdı da. O anda, esrar, afyon ve şarap gibi bilinci bulandıran, ruhu çarpıtan şeyler alındığında görülebilecek türden gerçek dışı, anormal hayaller değildi gördüğü. Hastalık hâli geçtikten sonra son derece sağlıklı değerlendirmede bulunabiliyordu o ana dair. Şiddetle kendini fark etme, kendini şiddetle algılama süreci olarak tanımlanabilirdi belki o ân… ‘Bu ân bütün bir hayata değer’ diyebildiğine göre, bunun doğru olduğuna, o ânın tek başına bir hayata değdiğine kuşku yoktu. Yine de çıkarsamasını diyalektik açıdan savunmuyordu. Ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık, o ‘yüceler yücesi ân’ın, o ‘doruk ânı’nın pırıltılı sonuçları olarak önündeydiler… ‘O ân’ demişti bir gün Rogojin’e Moskova’dayken olağan görüşmelerinden birinde ‘o ân, artık zaman olmayacak’ sözleri benim için anlaşılmaz olmaktan çıkıyor, tümüyle açık, duru bir niteliğe kavuşuyor… ‘Herhalde saralı Muhammed de, devrilen testideki suyun bile tümüyle boşalamadığı bu ân içinde göğe yükselip Tanrı’nın katını ziyaret etti…”(5)
    Yukarıdaki alıntılar, Zweig gibi Dostoyevski’yi hemen hemen anlamaya çok yaklaşmış olan oldukça değerli yazarlar da dâhil olmak üzere, Batılı düşünürlerin anlayabildiği ile anlayamadığı Dostoyevski’nin görünümünün ipuçlarını verdiği için önemlidir. Dostoyevski, kutsal bir sara nöbetine dışardan bakan bir ruh hâliyle anlaşılamaz. “O ân, artık zaman olmayacak” sözleri, onun poetikasının ana çizgisini verir. Kutsal anlar üzerinde yükselir Dostoyevski. Bu anlar kimi zaman bir çöplüğün, izbe bir evin içinde, kimi zaman bir hırsızın günahına kefareti olarak kendisini aşağılamasında, kimi zaman dökülen iki damla gözyaşındadır. Bu anlarda, artık bildik anlamda zaman yok, ebediyet vardır. Hakikat arayışının tüm boyutlarıyla anlaşılması bu anların onun poetikasındaki mahiyetini anlamaktan geçer. İdam sehpasındaki bir adam, sara krizinin tam ortasındaki bir insan… Şair ve hakîm Dostoyevski budur… Ve onun salınımlarını, çılgınca baş döndürücü dönüşümlerini, iyiyle kötünün iç içe geçtiği hakikatin görünümlerini, Dostoyevski’yi anlamaya çalışan yazarların kahir ekseriyeti (Zweig da kısmen dâhildir buna) yanlış anlarlar. Onun “sara hâlini” ahmaklık, ruhun karanlığa gömülmesi, budalalık olarak görüyorlardı belki de. Ya da kötülüğe veya bir yerde sükûn içinde kalamayan nihilizme övgü… Ama aslında o ân’lar “Yüceler Yücesi”nin peşinde yüceler yücesi anlardı.
    “Dostoyevski’nin sırrı budur işte; Tanrı’ya ihtiyaç duymakta, ama ona ulaşamamaktadır; bazen onunla birleştiğini sanmaktadır; büyük bir coşkunluk kaplamaktadır benliğini. Aynı anda inkâr etme ihtiyacı onu tekrar yere vurmaktadır” (6)
    Zweig’in yukarıdaki yorumları bir perspektiften bakınca doğru, ama bir başka açıdan yanlıştır. Onun “kutsal sara krizine” dışardan bakan ve krizini “budalalık” ve “geçici sarhoşluk” olarak gören bir bakışın daha derin bir versiyonudur bu bakış. Hâlbuki nefs bilgisinden haberdar olan bir kişi, onun bu salınımlarını, yukarı tırmanan ve her durakta vardığı yerden mutmain olmayıp biraz daha tırmanmaya duyduğu aşkla, acılar içinde tekrar tırmanmaya başlayan olan birisi olarak tanımlardı Dostoyevski’yi. Ama mutmain olunan mevkie doğru helezonik bir yürüyüş vardır her halükarda.
    Zweig, Dostoyevski’yi ve onun tüm eserini Sisyphos’un macerası gibi görür. Tepeye kadar bin bir zorlukla taşıdığı kocaman kayayla tekrar aşağı düşen ve tekrar en baştan başlayan Sisyphos’un… Hâlbuki Dostoyevski ve onun eseri Sisyphos değil, Mantık-ut Tayr’ın kuşları gibidir. Her vadide farklı bir düşme ve yükselme mevcuttur. Ama artık eski vadinin düşmeleri sözkonusu değildir erişilen yeni menzilde. Her düşme ve yükselme o vadinin mahiyetini de bünyesinde taşır. Görünümleri, amaçları ve erişebilecekleri menziller de farklıdır.
    Aglaya(Aglea) ve Nastasya Filipovna…
    Aglaya ile Nastasya Filipovna, yukarıda sözünü ettiğimiz yürüyüşün değişik mertebeleri olarak Mantık-ut Tayr’ın aşk yolundaki kuşlarındandır. Üstelik birbirine çok benzeyen iki kuş… Farkları, ikisinin farklı vadilerde olmalarından kaynaklanır. Ama yönelişleri aynı yöne doğrudur. Bu yüzden, günahlarından büyük acı duyan ve kendisini Mişkin’e layık görmeyen Filipovna, Mişkin’i adeta Aglaya’ya doğru iter. Zira Mişkin’in aşkına layık görüyordur onu. Kendisini olanca acımasızlığıyla aşağılarken, Aglaya’yı, günahlarına karşılık fedakârlık yapabileceği bir insan olarak kutsar. Gururla fedakârlık, kendini aşağılamayla manevi bir sığınak arayışından ibarettir adeta Nastasya Filipovna. Delicesine ruh hâllerinde salınımlarıyla Rogojin’e benzer. Aşkı için fedakârlık edebilmesiyle Mişkin’e… Rogojin’e âşık mıdır? Yoksa onu Mişkin’e zarar vermemek için ve kendisine benzediği için bir sığınak olarak mı görür? Ama Mişkin de başka tür bir sığınaktır onun için. Ama bunun Zweig’in iddia ettiği gibi cinsel dürtü-maneviyat ikilemiyle açıklanabilecek bir görünümü yoktur. Zira Filipovna, Rogojin’e o yönde bir umut veriyor görünmez. Filipovna ile Rogojin aynı vadinin farklı kuşlarıdır aslında. Filipovna’nın yönelimi fedakârlığıyla genellikle “yukarıya”, Rogojin’in yönelimi ise, elde etme ihtirasıyla genellikle “aşağıya” doğrudur.
    “Her an taşkın bir öfkeyle kendinden geçmiş gibi suçsuzum ben diye haykırıyor; başkalarının kurbanıyım, bir ahlâksızın, bir caninin kurbanıyım diye haykırıyor. Ama ne söylerse söylesin, söylediklerine ilkin kendisi inanmıyor; hatta tersine bütün yüreğiyle suçun kendisinde olduğuna inanıyor. Onu içinde bulunduğu bu karabasandan kurtarmak istediğimde öylesine acı çekmeye başlıyordu ki, o korkunç anları unutana dek yüreğimin bungunluğu dinmeyecek. Hiç geçmeyecek bir yara açıldı sanki yüreğimde. Benden niye kaçıyor biliyor musun? Kendisinin ne kadar bayağı biri olduğunu bana kanıtlamak için! Ama burada asıl dehşet verici olan şu: O bana bir şey kanıtlamak için kaçtığını sanıyor, ama asıl, ayıplı bir iş yapmak, daha sonra kendini ‘işte yeni bir bayağılığın daha… Ne kadar aşağılık bir yaratık olduğunu anla’ diye suçlamak için kaçıyor ve kendisi bunun farkında değil”(7)
    Nastasya Filipovna, Dostoyevski’nin en büyük karakterlerinden birisi olarak onun karakterlerinin ruhunda ve nefsinde yaşadıkları iç çatışmaları bütün boyutlarıyla içinde barındırır. Bir yanı devamlı aşağı çekerken, diğer yanı acı çekme isteği ve sonrasındaki fedakârlıklar aracılığıyla ödeyeceği kefaretle gönlünü bir nebze olsun sükûnete terk edebilmenin umuduyla yaşar Filipovna. Mişkin, Hz. İsa benzeri bir iyilik ve inanma timsali olarak, Filipovna’nın ruhundaki gitgelleri ve dayanılmaz acıyı yüreğinde en derinden hisseder. Bu yüzden, Filipovna’yı görünce içinde derin acılar oluşur. Adeta onu görmeye dayanamıyordur.
    Kendini aşağılamak için dayanılmaz bir arzu duymak! Dostoyevski karakterlerinin belki de en önemli özelliği budur. Ancak bu aşağılanma, içinde bir yükselme barındırır. Gururla aşağılanma daima iç içedir. Günahlarının farkına varmak ve günah aracılığıyla kurtuluşa ermek… Paradoks görünse de Dostoyevski gibi bir hakîm için paradoks değildir bu. Bulunulan her durum için “evet” ve “hayır” kelimelerini bağrında saklar Dostoyevski. Her “evet” bir “hayır” barındırırken; her “hayır” bir “evet”i doğurur. Nastasya Filipovna’nın derin çelişki olarak görünen durumu bu evet ve hayırlar arasındaki hiç tükenmeyen dönüşümdür. Bir yandan Mişkin’e âşıktır ve onun mutlu olmasını ister. Öte yandan, kendisi gibi günahkâr birisinin ona acıdan başka bir şey veremeyeceğini bilir ve fedakârlık ederek onu, mutlu olacağını düşündüğü Aglaya’ya doğru iter. Kendini ne kadar aşağılarsa, hem kendini hem de Mişkin’i “kendisinin ona layık olmadığına” o kadar inandırabilecektir. Âşık olduğunun âşık olduğuna da âşıktır o.
    Aglaya, Mişkin’in ruhunu ilk anda “tanıması” ve aşkın mucizesini yaşamasıyla Filipovna-Mişkin ilişkisinin tersi bir ilişkiye sahip Mişkin’le. Filipovna, özlediğini ve kendinde olmayanı bulduğu için Mişkin’e âşık. Aglaya ise, kendinde olanla Mişkin’de olanın müthiş uyumunu gördüğü için… Aglaya Filipovna gibi “düşerek yükselen” Dostoyevski karakterlerinden değil; Mişkin, Alyoşa, Zosima Dede gibi kendinde olanın fıtrî olarak yükselttiği karakterlerinden birisi. Nastasya Filipovna’nın düşman kardeşi gibi… Filipovna, yüreğinin derinliklerinde yaşadığı ve günah sonrası kefaret ve fedakârlığın zevk veren acısını yaşadığı için, düştüğü kadar yükselebilen birisi. Derinlikleri yüksekliklerinin kanıtı… Aglaya ise Filipovna’nın yüksekliklerine çıkmak için düşmeye muhtaç değil… Mişkin’in âşık olduğu kadın o. Ve “aşkını tek başına yaşayabilme gücü ve sır tutabilen gururuyla” en az Filipovna kadar önemli bir karakter. Diğer insanların budala olarak tanımladıkları Mişkin’in, onların düşlerinde bile görmeyecekleri bir akla, “asıl akla” sahip olduğunu, Mişkin’inkine benzer bir ilhamla gören birisi…
    Dostoyevski, hemen hemen tüm romanlarında birbirlerine düşman kardeşler kadar benzeyen karakterleri bir çatışma alanında bir araya getirir. Tüm taşların döküldüğü, nefsin en alt katmanlarıyla, insan ruhunun en yücelerinin kıvılcımlar hâlinde ardı ardına döküldüğü alanlardır bunlar. Filipovna ile Aglaya’nın karşılaştığı ve Rogojin ile Mişkin’in onların “düellosuna” şahit oldukları o ilk an; Filipovna’nın da Aglaya’nın da karşı tarafta hissettikleri yücelikleri (ve kendi yüceliklerini) yerle bir etme çabasıdır adeta. Bu da Dostoyevski’ye has bir kendini aşağılama eylemidir adeta. Aglaya, o zamana kadar bir gurur abidesi olan Aglaya, o sırada Filipovna’ya söyledikleriyle ve nefsinin alt basamaklarının “acımasızlığının” dizginlerini açmasıyla Filipovna’nın yaptığına benzer bir kendini aşağılama eylemi yapmıştır aslında. Filipovna’nın Aglaya’ya yönelik his ve düşüncelerinin hüsrana uğraması ve fedakârlıktan vazgeçip kadınlık gururunun kamçıladığı bir savaşa girmesi, “kendinde olmayana” sahip olduğunu düşündüğü Aglaya’da, tam da “kendinde olanı” bulması yüzündendir.
    O ân, artık zaman olmayacak… Budala sinemaya nasıl uyarlanabilir(di)?
    Budala, diğer önemli Dostoyevski romanları gibi, kâmil bir sinemanın açılabileceği katmanları bünyesinde barındırmasıyla, sinema için de önemlidir. Budala’nın her katmanı, oluşturduğu her yeni perspektif, farklı bir algı ve anlayış düzeyinde yeniden inşa edilebilir ve bu inşa süreci Dostoyevski eserinin helezonik yükselme kabiliyetini tüm unsurlarıyla içinde barındırabilir. Ancak sinema, edebî yapıların kopyalanmasıyla kurulamadığı içindir ki, Dostoyevski uyarlamalarının çoğu gibi, Budala uyarlamaları da genellikle kötü sinema eserleri olarak kalıyorlar.
    Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak isteyecek yönetmenin ilk anlaması gereken şey, Dostoyevski’yi bir bodrum katı psikologluğuna, ya da Zweig’ın yaptığı gibi “yeni psikolojinin” kuruculuğuna indirgememe gereğidir. Dostoyevski, psikolog, düşünür, romancı ya da bilim adamı değil, her şeyden önce bir şair, bir hakîmdir. Bunun bilinmesi Dostoyevski’yi uyarlamanın birinci adımıdır bana kalırsa. Dostoyevski’nin, çoğunluğu Batı eleştirmenlerinin etkisinde gelişen kötücül yorumları, onun hakîm yönünü göz ardı ederek, Dostoyevski’yi bir tür “kötülük romancısına” indirgiyor. Ya da Zweig’ın yaptığı gibi, hakikat derdi olmayan ve oluşun akışına kendini bırakmış bir nihiliste… Hâlbuki Dostoyevski’nin en önemli özelli çamur içinden mücevher çıkarabilme kabiliyetidir. Ama çıkardığı mücevheri Zweig’in ima ettiği gibi tekrar çamur yapmak için değildir, bu mücevher çıkarma çabası…
    Bu anlamıyla Dostoyevski, Hz. İlyas(a.s.) ile Hz. İdris(a.s.) arasındaki hikmetli ilişkiyi anlayabilen birisidir bana kalırsa. Budala, çoğu eleştirmen tarafından, aynen diğer büyük Dostoyevski eserleri gibi, ilk düzeylerde kalır, ama o son müthiş düzeye asla ulaşamayan bir şekilde yorumlanır. Hâlbuki ilk düzeyler, sonraki yükselişi ima etmesi amacıyla oluşturulmuştur. Peki, nedir Budala’daki son düzey?
    Budala’nın son sahnesi, Rogojin ile Mişkin’in Filipovna’nın ölü bedeninin başında olduğu o sahne, Budala’nın son düzeyini oluşturur. Bu düzey Zweig’in belirttiğinin aksine, manevi tüm olasılıkların yok edilmesi değil, maneviyat dışında bir şeyin, birliğin dışında herhangi bir şeyin öneminin kalmaması meselesidir. Bir nefs mahpusu Rogojin’le Hz. İsa benzeri bir karakter Mişkin, o son sahnede aynîleşmiş, gözyaşlarının eriticiliğinde birleşmiştir adeta. Nastasya Filipovna, son kurban olma eylemiyle Rogojin’i bile mahpusluğundan kurtarmıştır.
    Akira Kurosawa’nın Hakuchi/ Idiot filmine kısa bir bakış, Budala uyarlamalarındaki ana sorunu görmemiz açısından önemli olabilir. Hakuchi, belki de en değerli Budala uyarlamasıdır. Ancak diğer birçok uyarlama gibi Kurosawa’nın uyarlaması da fazlasıyla “edebidir.” Dostoyevski, benzersiz ruhsal atmosferini, onca konuşma içinde, ancak gönlü açık olanın seçebileceği birkaç kelime, bir kıvılcım olarak akan birkaç cümle ile kurar. Ân içinde ebediyet oluşturur ve tüm roman o ebediyet içine akar, okyanusa akan nehirler gibi... İdam cezasını çekmek üzere idam sehpasında bekleyen bir adamın ruh hâliyle… Ya da saralı bir adamın sara krizi sırasındaki aydınlanma ânında… Sadece form değil, zaman da yoktur artık burada.
    “O ân, artık zaman olmayacak!” Dostoyevski’yi sinemaya uyarlamak için, ebediyetin, içinde gömüldüğü bu kısa, şimşek gibi kıvılcımlar saçan o ânların hikmetli diyarına yolculuk edebilmek ve form ve normların kaybolduğu o ânı, zamana geri taşıyarak, edebî formun dışında bir forma büründürmek gereklidir. Dostoyevski ilhamının oluşturduğu formun değil, o ilhamın kendisini yakalamaya çalışmak…
    Hakuchi’de Kurosawa, Dostoyevski’nin edebi dilinin ardındaki ilhamın peşine koşmak ve onu kendi diliyle zamana geri taşımak yerine, formu ve dili tekrar ediyor görünüyor. Bu da her kelimesinde ebediyet kadar bir zaman bulduğumuz o kutsal ânları, kısacık zaman dilimleri içinde önemsiz ayrıntılara çeviriyor.
    Sezai Karakoç’un bir yazısında sanat eserleri bağlamında söylediği gibi, yapılması gereken, öncelikle Dostoyevski’nin dilini musalla taşına yatırmaktır. Musalla taşında öldürülen “dile”, Lazaruz’u dirilten Hz. İsa gibi ve Dostoyevski’nin ilhamına benzer bir ilhamla yeni bir nefes üflemek gerekir. Artık eski dil ölmüş, yerine yönetmenin nefesini taşıyan yeni bir dil “yaratılmıştır”. Hakuchi’de Kurosawa, o son müthiş sahne hariç buna yaklaşabilmiş gözükmez. Dostoyevski’nin “diline” sadakat, sinemada, Dostoyevski’ye ve onun ilhamına sadakat anlamına gelmez. Hakuchi, forma olabildiğince sadık kalarak, ama ruhu ve ilhamı kurutarak, ân içinde sonsuzluğu taşıyan Dostoyevski ilhamına sadık kalmış görünmez.
    Hakuchi’de, Rogojin’le Mişkin’in olduğu o son sahne, belki de Dostoyevski ilhamına en çok yaklaşan sahnedir. Ancak orada da asıl sorun ebediyeti içinde taşıyan dürülmüş ân’ın, sinema diline taşınmasındaki sorundur. Kurosawa, planları oldukça çok keserek, sürekliliği ve hâlin derinliğini azaltmış görünüyor.
    Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda, Nastasja filminde, Budala’dan sadece son sahneyi almıştır. Ancak Wajda’nın yaptığı şey büyük oranda, Nastasya Filipovna, Rogojin ve Mişkin’in helezonik yolunda yükselişlerini göz ardı etmek ve genellikle psikolojinin yüzeyselliğine teslim olmaktır. İki Japon kabuki oyuncusunun Mişkin’le Rogojin’i oynadığı film, “artık zaman olmayan ân’ın” sinema diline tercümesinde Hakuchi’den daha başarılı görünür. Belki de Budala’yı filme uyarlamak için, Dostoyevski’nin “kutsal sara” hastalığına içerden bakabilecek bir ilham ve gönle sahip olmak gerekiyor kim bilir…
    Hâlbuki film sanatı, tercüme edilemediği söylenen “edebi şiirleri” dahi görüntü şiirine tercüme edebilme potansiyeliyle önemlidir. Zaten asıl önemi tam da burada yatar. Bunu yapabilen yönetmenler vardır aslında. Ermeni yönetmen Sergei Paradjanov, Ermeni şair Sayat Nova ve şiirlerini adeta görüntü diline tek kelime etmeye dahi ihtiyaç duymadan çevirmeyi becerebilmiştir.
    Son tahlilde söylememiz gereken şey, Dostoyevski ile ilişki kuracak yönetmenin, bu ilişkiyi sadece onun dili üzerinden değil, anlamı ve ilhamı üzerinden kurabilecek bir algı ve “görü”ye sahip olması gerekliliğidir. Dilin açılımlamaya çalıştığı hakikat düzeyini, o edebi dilin üzerine bir başka dil ile kurmaya çalışırsa, hakikatle arasında perdelerin sayısını artırmaktan başka bir şey yapamaz yönetmen. Ancak dili, hakikatin bir perdesi olarak görür, dil yerine işaret edilen hakikate yönelirse ve o hakikatin belki bir başka form, dil ile yeniden inşasını düşünecek olursa, yapacağı Dostoyevski uyarlaması, direk edebi bir uyarlamadan çok daha değerli bir uyarlama olacaktır.




    (*)Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan); Doğu Batı
    Yayınları; İstanbul; 2011

    (1) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.106
    (2) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.117
    (3) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 269-270

    (4) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. S 272
    (5) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s. 278
    (6) Zwieg, Stefan; Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski(Çev. Ayda Yörükan),; Doğu Batı Yayınları; İstanbul; 2011; s.206
    (7) Dostoyevski, Fyodor; Budala (Çev. Mazlum Beyhan); İletişim Yayınları; İstanbul;
    2003;s..504
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • 336 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Yazarın anlatım şekliyle başlamak çok mu adil olur bir kitaba? Misalen, ilk kitabı Sapiens’de insanın maymundan başlayarak nasıl dünyanın efendisi olduğunu anlatması, ikinci kitabı Homo Deus’ta insanların Tanrı gücüne ulaşması ile zeka ve bilincin doğası derken bu kitabında da günümüze yakın bir bakış açısı ve durumunu sorgulayıcı niteliğinden söz etmek haksızlık mı olur? Önce içerikle mi başlasaydık, bilemedim. Tabii o bir Yahudi. Yani biraz taraflı bir yorum olacak, ona göre sonradan fırça yemeyelim.
    Kitap aslında soru cevap gibi ilerliyor desek yeridir. Tabi sorular gözükmüyor. Önceden sorulmuş sorulara cevap niteliği taşıyor. Misalen şu soruların cevaplarını arayabiliriz. Günümüzde Dünyada Neler Oluyor ve Bu Olayların Altında Yatan Anlam Ne? Bu genel sorunun özele giden şeklini de soralım. Trump nasıl böyle yükseldi, Yalan haber salgınlarının nedeni, Liberalizm niye tehlike içinde, Tanrı, Dünyaya Hakim Medeniyet (Batı, İslam, Çin) ve Göçmenler (son dönemde takıldığım husus) ile Milliyetçilik. Bunları çoğaltabiliriz tabi okudukça.
    Kitabın iç kısımlarına odaklanalım. Yani içeriği neler, kaç bölüme ayrılmış bunu inceleyelim. Kitap 5 kısımdan oluşuyor. Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bunların içeriklerini de sırasıyla inceleyeceğiz.
    TEKNOLOJİK ZORLUK: İçerisinde Uyanış, İş, Özgürlük ve Eşitlik bölümlerini barındıran kısım. Abraham Lincoln örneğini görüyoruz burada. Tüm insanları bir süre kandırabilirsiniz, birtakım insanları sürekli kandırabilirsiniz, tüm insanları sürekli kandıramazsınız. Oldukça özgür bir Uyanış sözü kanımca. İnsanlara evrensel temel gelir (kapitalist cennet) sağlanması mı, evrensel temel hizmet (komünist cennet) sunulması mı daha iyidir? Oldukça kararsız bıraktıracak bir seçim aslında.
    1938 yılında Komünizm, Faşizm ve Liberalizm mizaçtadır. 2. Dünya Savaşı ile Faşizm çöker. SSCB sonrası Komünizm çöker. Sene 2016 olduğunda Liberalizm krize girer ve çöker. Tüm dünyada egemen olan bir güç vardır ama herkese değil sadece zenginlere paralarına para katsınlar diye bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Bildiniz! Kapitalizm. Ancak bunun da büyük bir devrimi olduğu açıktır. Devrim, en büyük gücüne ulaşmıştır. Che, bile bu kadar güce ulaşmamıştır. Yapay Zeka ve İnternet Devrimi! Bilgiye en sadık Millet olarak tanımladığımız Japonlar bile artık Tokyo Metrosunda telefonlarından oyunlar oynamaktadır. İşte devrim budur.
    Hadi gelin bir de Özgürlük kuramından değerlendirelim bunu. Yapay Zeka, bir insanın ruhsal durumunu hiçbir koşulda taşımayacağından yapan mühendis de buna dikkat ederek yaparsa harika seçimler yaparak hayatımızı kolaylaştırır. Misalen bir kitap baktınız, aradığınız sitede fiyatı 35 TL olarak gözüktü. Google size bu konuda yardımcı olarak girdiğiniz sayfalara aynı kitabın reklamını farklı sitelerde 25-30 TL olarak gösterebilir. Bu size yapay zekanın bir faydasıdır. Hadi bir de olumsuzuna bakalım ama basitin de basiti bir örnekle değil. Yani işte 2 yapay zekaya sahip araba çarpışacaksa çarpışmalı ve sürücüler (yani içinde bulunan siz) mi ölecek yoksa karşıdan gelen yaya mı şeklinde bir yazı değil bu. Alt paragrafı ayıracağım buna.
    Yazarın Yahudi olmasına istinaden bunu örnek vereceğim. Mesela Filistinli bir işçi Facebook ya da Instagram sayfasında bir resim paylaşsın. Yanında da Dozer olsun. Sadece Günaydın yazsın. Yani ‘Ysabechhum’ ama Yapay Zeka bunu ‘Ydabachhum’ olarak algılasın ve bilinen anlamıyla ‘Saldır’ komutu olduğuna karar versin. Bir intihar saldırısı olacağını ön görüp her tarafı uyarıya geçirsin. Bunun sonunda ne olacak? İşte bu tehlikeli.
    Eşitlik kısmı da önemli. Taş Devri dönemine kadar uzanıyor bu. Kimi mezarlarda altınlar gümüşler inciler cirit atarken kimi mezarlar sadece boş çukur niteliğinde. Örneğe buradan başlayarak anlatınca durum değişiyor tabi. İnsan en başından beri hak veriyor. Yazarın en hoşuma giden cümlesi: Malvarlığı uzun süreli eşitsizliğin önkoşuludur, cümlesiydi.

    SİYASİ ZORLUK: Bu kısım da kendi içerisinde Topluluk, Medeniyet, Milliyetçilik, Din ve Göç başlıklarından oluşuyor. Topluluk kısmında günümüzde internet kullanıcıların neredeyse tamamının gördüğü bir cümle oldukça dikkatimi çekti. “Dolayısıyla insanlar her zamankinden daha bağlantılı bir gezegende her zamankinden daha yalnız hayatlar yaşıyor.” Aslında bu tarz cümlelerden her kısımda incelerken birer tane bulmak çok iyi. Misalen Medeniyet bölümünde de bir örnek vereceğim. Ne kadar haklı bir isyan değil mi? “Avrupa Medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ve Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, 14. Louis ile Napolyon’u ve son olarak Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi?” diyordu yazar cümlesinde. Hak verdiğim bir cümle oldu bu da.
    Milliyetçilik ise çok farklı konuların birleşimini oluşturuyor. Ülkemizi ve geleceğimizi kurtarmak da milliyetçilik değil mi? Sadece üzerinde yaşadığı toprağa körü körüne bağlanmak mı Milliyetçilik yoksa Vatan, Bayrak, Devlet üçgeninin karşısına gelecek kuşakları kurtarmayı, günü değil geleceği kurtarmayı da eklemek Milliyetçilik sayılmaz mı? Bence güzel bir yaklaşımdı. Peki bu nasıl olabilir örneklendirelim. Bir fabrika var. Sürekli olarak havaya karbon salınımı yapıyor. Denize atık salarak canlıları katlediyor. Hava kirliliği bizim oksijenimizi azaltıp aynı anda suyun kirlenmesi de ağaçları yani oksijen kaynağımızı azaltırsa bu üzerinde yaşadığımız hem besin hem de yaşam kaynağı olarak kullandığımız kaynakları tüketmez mi? Bunları savunmak da büyük milliyetçilik ve milletçiliktir. Peki, ne yapabiliriz? Karbon salımına vergi getirebiliriz. O zaman görelim bakalım neler oluyor. Tamam ya çevreci falan deyip linç etmeyin.
    Din kısmına da ayrı bir paragraf açacağım. Yazar, dinlerde Ekonomiyle ilgili yerler olmadığını, günümüze dair ekonomik kısımları içermediğini anlatıyordu. Çok aklıma takıldı bu konu. Ekonomi deyince parasal dengeler geliyor benim aklıma. İşte Dolar ve TL karşılaştırması değil bu. Mesela şirketler, hatta esnaflar dahi devlete bir vergi veriyor değil mi? (Daha geçen ay 700 lira ödedim oradan biliyorum) Yani bir ülkede yaşıyorsan o ülkeye vergi vermen gerekiyor. İşte bir dine inanıyorsan onun da vergisi var. İslamiyet’te İslam’ın 5 şartından biri olan Zekat Vermek mesela. İşte bu kadar basit bir durum. Bir insanın karnı açsa onu doyurmak, hastaysa doktora götürmek de bir zekat. Kendi ekonominle onu desteklemek. Kaçınız komşusu rahatsızlandığında hastaneye götürebilecek kişiyken duymamazlığa verip yatabiliyor? Vicdan rahat bırakmaz. Buradan başlayan bu usul ticarete kadar gidiyor ve yaptığınız ticaretin bile dinde kuralları var. Ayetleri dahi var. Sadece İslam için değil. Misalen İncil’i (evet okudum) örnek verelim. Ne diyor Yaratılış 34’te: “Ticaret yapın, mülk edinin (10). Topraklarımız geniş, onlara da yeter bize de (21).”
    Göç kısmında da yazar çok detaya giriyor. Ancak Irkçılık bitse de bunun yerini alan başka bir kavram var. Kültürcülük. Doğudan Batıya gelen birisine herkes kötü gözle bakıyor. Yani illa bunun merkezine bizi koyalım biz ezilelim değil. Afrika Amerika göçü de değil. Örneğin bir Afgan gelip Almanya’ya gidiyor ve orada kültürsüzlükle, bağnazlıkla, kıyafetiyle sorgulanıyor. Aynı Afgan, Türkiye’ye gelip o sert ve kara bakışlı karakteristik özelliğini yansıttığında burada da Kültürsüzlükle karşılanıyor. Tabi bir de bunun illa da kötü niyetli olmadığını belirtmek gerek. Niye mi? Hayatı boyunca sertlikle ve açıkça kendini ifade etme kültürüyle yetiştirilmiş Alak ülkesiyle; kolu kopsa ‘Ayyy 1 tane daha var o bana yeterrr’ diyen Balak ülkesinin insanları birbirlerinin ülkelerine göç ettiklerinde Kültürel karmaşa içerisine giriyor. Tabi akıllara hemen hoşgörü gelebilir. Bunun da karmaşası mevcut. Hoşgörü dediğimizde 16. Yüzyıl Batı Avrupası mı yoksa Osmanlısı mı diye sorarlar adama ya da Çağdaş Danimarka ve Taliban yönetimindeki Afganistan mı kıyas alınacak. Bu tamamen beynin merkezinde yerleşmiş temel inanç akidelerine bağlı kanımca.

    UMUT ve UMUTSUZLUK: Bu kısım da Terörizm, Savaş, Alçakgönüllülük, Tanrı ve Laiklik olarak 5 bölümde inceleniyor. Terörizm’in bir zihin kontrolü aracı olduğunu ve farklı bir bakışla dünyada Trafik Kazaları ve Salgınlarda ölenlerinin her yıl Terörizm’den ölenlerden kat be kat fazla olduğuna dair kanıtlanmış belgeli yazılar görüyoruz. Şöyle diyelim. Son 15 yılda 25 bin kişi terör yüzünden hayatını (buna ülkelerin savaşlarda karşılıklı olarak kaybettikleri söz konusu değil) kaybederken her yıl Trafik kazasında 1.25 Milyon, Diyabet ve Şekerden 3.5 Milyon ve Hava Kirliliğinden ölen 7 Milyon insan var. Evet, hava kirliliğinden. Asıl terör soluduğumuz havaya yapılıyor ama kimseye kabul ettiremiyoruz. Bazılarına bunu kavrattırabilmek için -çok acı ama- ailesinden veya yakınlarından birini aynı sebeple yitirmesi gerekiyor.
    Savaşlar çok farklı bir durum. Kimileri, bizzat yazarın ülkesi çeşitli bahanelerle bu savaşı sürdürürken kimileri zorunlu bir durumdan hatta kimileri -Okyanus Ülkeleri- de sırf can sıkıntısından bu savaşın hazırlıklarını yapıyor. Ancak orada yazarın bir sözü vardı. Erdoğan gibi Milliyetçi kişiler her ne kadar dünyaya karşı sert dursalar da bir savaşın getirisini ve zorluğunu biliyorlar cinsinden. Haklı bir söz. Bende savaş olmasın, kardeşim huzur içinde evinde otursun, yanımda olsun istiyorum ama Şırnak’ta işte. İnsan hüzünleniyor ama işte…
    Alçakgönüllülük kısmını çabuk geçeceğim. Sorsanız herkes böyle ama kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ne hallere giriyoruz hepimiz biliyoruz. Son olarak Tanrı ve Laiklik bölümleri kalıyor bizlere. Tanrı’nın adını ananların başka Tanrı veya Tanrılara inanları gördüğünde aldığı tutumdan yakınıyor aslında yazar. Açıkçası yazarın bu bölümde anlattığı Tanrı ve Laiklik kısımlarına bakışlarını yazarın eşcinselliği ile bağdaştırıyorum. Bu konuya benim de sıcak bakmadığımı belirtmek istiyorum. Sonuçta insanlar bir şeye inandıklarını veya sevdiklerini özgürce belirtebiliyorsa bende hiçbir şiddet ve aşağılayıcı unsuru içermeden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. Maddesine dayanarak “Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır” görüşüne dayanıyorum.

    HAKİKAT: Cehalet, Adalet, Hakikat Sonrası ve oldukça merak uyandıran başlığıyla Bilimkurgu içeriğini barındıran kısım. Hepsini tek bir cümlede özetleyebilir miyiz peki? Özetleriz. “Benliğin sınırlı tanıtımından kaçmak, 21. yüzyılda hayatta kalmak için zaruri bir yetenek haline gelebilir.”

    Direnç: Bu son kısımda Eğitim, Anlam ve Meditasyon üzerine durularak kitap sona eriyor. Bir soruyla başlıyoruz. Eski anlatıların çöküp, yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır? Eğitimin önemini evden dışarı çıkıp bir yere çay içmeye gittiğinizde hatta bir sahilde oturup çekirdek çöplerinizi poşete atarken diğer insanları gördüğünüzde bile net bir şekilde anlayabilirsiniz. Anlama gelince, Ben Kimim, sorusuyla başlayan ve verilecek her cevapta aslında bu sorunun cevabına nokta koydurmayan bir sorunla karşılaşıyoruz. Her seferinde farklı cevaplar verebileceğimiz bir soru bu. Haliyle cevaplar da birbirinden farklı ve 7 milyar insanın kaç tane cevabı olacağını hayal edin.
    Anlam konusu oldukça uzun ve detaylı ama güzel bir hikayeyle ben bu konuyu halledeceğim. Yaşlı bir bilgeye hayatın anlamı hakkında ne öğrendiği sorulmuş. “Valla,” demiş adam, “bu dünyaya başka insanlara yardım etmek için geldiğimi öğrendim. Henüz çözemediğim şey diğer insanların neden burada olduğu.”
    Kitabın anlatısı fena değildi. Bana hitap eden de etmeyen bölümler de mevcuttu. Fena olmayan bir tartışma kitabı. İyi okumalar diliyorum. Akşam 2 temsilcimizin de maçları var. 2 takıma da başarılar diliyorum..