• 118 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Yazarın toplam yedi yazısından oluşan güzel ve düşündürücü bir deneme kitabı, yazılanlar tabi ki yazarın hayatından kesitler de sunuyor okuyucuya. Kitaplar ve Sigaralar (kitapla aynı adı taşıyan ilk yazı) çoğu kişinin bildiği gibi kitaba ve sigaraya verilen parayı kıyaslıyor. Sigaraya zam üstüne zam gelmeden önce de kitaba verilen para sigaraya verilen paradan daha azdı elbette. (Kitaba para vermekten imtina edip ondan bundan kitap isteyen insanları da bu yüzden anlamıyorum sanırım.) Çevremden de gördüğüm kadarıyla gerçekten okumayı seven ve bunu hayat tarzı haline getiren birey, kitabı emanet almayı sevmiyor, benim kitabım istediğim gibi altını çizeyim, notlar alayım diye düşünüyor. Yazar da kitap almama bahanesi olarak pahalı olduğunu öne sürenleri yazmış yıllar önce. Yazar yıllar önce kullanılan “kitap fişi”nden bahsettiğinde güzel bir kitap satın alma sitesi geldi aklıma. Bu yazıda insanların kitaba para vermekten kaçınıp başka şeylere rahatlıkla para harcadığını güzel bir şekilde okuyoruz. İlk yazıyı gerçekten çok beğendim, kısa ama dopdolu. Kitapçı Anıları; okurken yer yer tebessüm ettiğim bir yazı oldu. Adından da anlaşılacağı üzere yazarın anılarından bahseden bir yazı, sahafta çalıştığı sırada edindiği izlenimleri çok güzel bir şekilde aktarmış. Kitap okumayı ve almayı bilmeyenlerin geldiği bir mekan olarak özetlenebilir kısaca; ilk baskı züppeleri, (genelde) hediye almak isteyen kafası karışık kadınlar, (çok yaygın) yatalak biri için kitap isteyenler gibi. Özellikle kırmızı kapaklı kitap arayan kadına güldüm. (Acı ama gerçek, ben de Elif Şafak’ın “Aşk” ve “Ustam ve Ben” kitabını çalışma masasında aksesuar olarak kullanan {renk uyumundan dolayı}birini tanımıştım.) Peter Pan yergisi, Hemingway övgüsü dikkatimi çekti. Yazıyı okudukça neredeyse seksen beş yıl geçtiği halde çok da değişen bir şey olmadığını anladım. Bir Kitap Eleştirmeninin İtirafları: Okurken çok düşündüğüm bir yazı oldu, çoğu eleştirmenin böyle olduğunu düşünüyorum zaten. İllaki işini titizlikle yapanlar olacaktır ama sanırım onlar da istisna. Bu yazıda sırf yapmış olmak için yapılan eleştiri anlatılıyor aslında ve kitap okumayı seven birinin bile üzerinde “kitap okuma zorunluluğu” olduğunda nasıl bir ruh haline geleceği. Yazının Korunması: Totaliterizm çok güzel bir şekilde eleştirilmişti. Yoksulların Ölümü: X Hastanesi örneğiyle 1929 tarihinde Paris’teki hastane hayatını yaşanmışlıklarıyla anlatmıştı yazar. Gerçekten acı verici ve düşündürücü yaşanmışlıklardı anlatılan. Ne Günlerdi, kitaptaki son ve en uzun yazı. Yazar St Cyprian’s yatılı okulunda yaşadıklarını anlatmış. Flip ve Sambo ile yaşanan korkunç anılarını okurken çokça düşündüm. Kesinlikle okumanızı tavsiye edeceğim bir kitap.
  • 174 syf.
    ·10/10
    Bir gün o büyük diriliş günü gelecek.
    .
    Sezai Karakoç'un kitapları benim için çok ayrı olmakla birlikte, bu kitabı da düşüncelerimin devamı niteliğindedir. Sezai Karakoç'un insanlığa ışık tutacak önemli tespitleri, öldükten sonraki hayat hiç bu kadar güzel anlatılmamıştı diyebilirim.
    .
    Ruhunuzun dirilmesi, Diriliş Sitesi'nin insanı olmak ümidi ile...
  • GRAFFİTİ ŞEHRİ; ŁÓDŹ

    Kimilerine göre “Eğitim” şehri, kimilerine göre “Erasmus deyince akla gelen ilk şehir”,kimilerine göre “Tekstil” şehri olarak adlandırılsa da, bana göre “Graffiti”nin şehri o; ŁÓDŹ
    İlginçtir ki Krakov gibi Gdansk gibi ve hatta Poznan gibi akla nüfus açısından ikinci gelen şehirler olsa bile Łódź, Polonya'nın nüfus bakımından en büyük ikinci şehridir (2016'te 698.688 idi).
    Łódź Lehçede (Polonyaca) "sandal,kayık,bot" anlamlarına gelip armasında da sandal resmi bulunur. Zamanında şehrin sular içinde olup, bir sandala benzediğinden aldığına inanılır bu ismi.
    Polonya’nın üçüncü büyük kenti olan Lodz (Łódź), başkent Varşova’nın yaklaşık 135 kilometre güney batısında kalmaktadır. Yani Varşova’dan 1.5 saatte rahatlıkla ulaşabileceğiniz bir şehirdir.
    Bir endüstri şehri olan Lodz, üç büyük imparatorluğun sınırları içinde yer almıştır: Rusya, Avusturya ve Prusya. Şehir, yüzyıllar boyunca fakir bir kent olarak kalmış; ancak 19. yüzyılda, Rönesansdan sonra çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Lodz, Polonya’nın merkezinde, birçok önemli Avrupa yolunun geçiş noktası üzerinde yer almaktadır. Şehirde Leh, Alman, Rus ve Yahudi kültürü iç içe yaşanmakta; bu çok kültürlü yapı, şehre eşsiz bir karakter kazandırmaktadır.
    Lodz, günümüzde sadece büyük ve dinamik bir sanayi kenti değil aynı zamanda yerli ve yabancı yatırımcılar için çok önemli bir ekonomi ve ticaret merkezidir. Eskiden beri gelen tekstil alanında dinamikliğini korumaktadır. En büyük ticaret ve alış veriş merkezi Ptak’tır. Şehrin yıllardır en gözde caddesi Piatrkowska caddesidir. Bu caddede gezmek bile başlı başlına ayrı bir keyiftir. Caddede şehrin ünlü piyanisti Arthur Rubenstein’in heykeli ile Lodz şairi Julian Tuwin’in heykelleri sizi selamladan bırakmaz. Grand Hotel önündeki “Walk of Fame” yani Hollywod’daki gibi meşhur isimlerin yerlerdeki yıldızlara yazıldığını da görürseniz şaşırmayın. Ayrıca ülkedeki tek Sinema Okulunun, üniversitesinin burda olduğunu da unutmayalım. Bundandır ki buraya Hollywuç’da denir.
    Lodz çok farklı kültür, din ve milletten insanın barış içerisinde yaşadığı bir şehirdir. Fakat şehrin hemen her yerindeki büyük binaların duvarlarında göreceğiniz “Graffiti’ler sizi bir geçmişe bir geleceğe alıp götürür. Hayran kalacağınız, renk armonisinde gözlerinize ve gönüllerinize bayram yaptıracağınız birbirinden güzel Graffitilerin dünyasında kaybolmanın keyfine varırsınız. Hatta Lodz’a sadece bunun için bir gezi yapsanız, çok abartmış olmadığımı görüp bana bir kez daha hak vereceksiniz. Çok bekletmeye gelmez, ne dersiniz?
    Dr. Ahmet Aydın
    Daha detaylı bilgi için İnternet sitesi: http://www.uml.lodz.pl
    Derleme Wikipedia
  • 479 syf.
    Tarık Buğra, ismini romancılıkla duyuran, modern Türk romanının seçkin isimlerinden biridir. Beşir Ayvazoğlu'nun tabiriyle de, edebiyatımızın Büyük Ağası'dır. Zira Küçük Ağa'yı "hayatımın romanı" diye nitelendiren, "Kâğıda dökülmesi her ne kadar 2,5 ay sürse de ben bu romanı üç buçuk yaşımdan beri yazıyorum.” diyen Buğra, hayata bakışı ve edebiyat anlayışıyla gerçekten de edebiyatımızın Büyük Ağasıdır.

    Yine Beşir Ayvazoğlu'nun tabiriyle "Daktilo tuşlarına vurmaktan şahadet parmakları kütleşmiş, yani ömrünü yazarak tüketmiş" bir edebiyatçıdır Buğra.

    Onun fikir inşasının temeli samimiyet ve hakkaniyettir.

    Hayata karşı dik duruşu, romanlarında da varlığını kuvvetli bir şekilde göstermiştir; Küçük Ağa'da Ali Emmi'nin ölmeden önce gözlerini son kez açıp sürekli söylediği "Zaferi görmeden ölmem ben"lerle, Yalnızlar romanında Murat'ın babasının nasihati olan "Düştüğün yerden bir avuç toprakla kalkacaksın"larla ve "Yazarın mekânı tavan arasıdır. Kaderi yarı aç yarı tok yaşamaktır." deyiş ve kabullenişleriyle...
    Yaşarkenki dostlarından olan Faruk Şüyün, ölmeden önce Tarık Buğra'ya ziyaretini şöyle anlatmıştır: "Maltepe'deki Sanatçılar Sitesi'nde, bir mütevazı kooperetif evinde, mütevazı yaşam düzeninde kabul etmişti beni. Bir aylık ömrü kaldığını öğrenmişti doktorlardan ama dimdikti. Tüm yaşamında olduğu gibi. Yaşanamayacak ölüme meydan okuyordu sanki."

    Bu dik duruşla birlikte, karakterindeki insan sevgisi, eserlerinde bireyi temel alan ve bireyle topluma ulaşmayı amaçlayan bir sanat anlayışı gütmesine neden olmuştur. Zira o, insanın hürlüğüne, güzelliğine, insanın kalıba dökülmeyeceğine inanır; insanın iyi taraflarını, güzel ve yapıcı taraflarını benimser. Çabası, insana büyüklüğünü anlatmaktır. Sanatta çıkış noktası insandır. Bireyin toplumla, öteki insanlarla, tabiatla çelişkileri, çatışmalarıdır. "Ona göre insan hür olduğu için değerlidir." der eşi Hatice Bilen. Ve sanatı bağımsız tutabilme bilinci, hür ve bağımsız kafaların eserleriyle, hür insanı yetişiteren sanatla olacaktır ancak. Eserlerinde "Sanat için sanat" anlayışını benimsemesinin dayanağını oluşturur belki de bu. Sanatı, sanat için yapmayı ancak bu anlayışla topluma ulaşabileceğini düşünür Tarık Buğra. Sırça köşkünde yaşayıp sadece estetik haz duymak için yazmaz; temeli birey olsa da, kaleminin ulaştığı nokta yine toplumdur. Örneğin Küçük Ağa'daki Çolak Salih karakteri, aynı zamanda Osmanlı'nın o vakitlerdeki durumunu göstermektedir okuyucuya. Salih, aslında Osmanlı'nın yansımasıdır.
    Romanın başında Salih savaştan sağ kolunu kaybederek dönmüştür. Fakat sağ kolunu kaybeden sadece Salih değildir; Osmanlı da, savaştan sağ kolunu yitirerek dönmüştür. Salih'in çocukluk dostu Niko'yu kaybedişi gibi, Osmanlı da topraklarında yaşayan azınlıkların mazisini kaybetmiştir. Salih gibi Osmanlı da bitkindir ve yeniden doğuş içindedir. Buğra, bireyin ruh tahlilini yaparken, aslında arka perdede toplumun da tahlilini yapmaktadır ve topluma da ulaşmaktadır. Nitekim kendisi de,

    "Sanat, sanat için demek toplumun inkârı değildir. Tam aksine sanatın, bu büyük gücün, topluma ancak bu düstûr ile yararlı olabileceğini kavramaktır." demiştir.

    Topluma ulaşmaya çalışan Buğra, eserlerinde ideolojik kaygı ve amaç gütmemiştir. Buğra, bir sanatçıda taraftarlığın bağımsız kafaya engel olduğunu düşünmüş, bu düşünceyle kendi değer yargılarından sıyrılmamıqş; aksine, sımsıkı bağlandığı değerler ve inançlarla ayakta kalmıştır. Bunların başında Türkiye sevgisi, düşünceye saygının geldiğini söylemiştir. İdeolojilerin sanatını gölgelemesine izin vermemiş, politize edilmiş edebiyata karşı çıkmıştır. Bu, yaşadığı dönemde alışılagelmiş bir durum olmasa da, doğru bildiği fikir yolundan hiçbir zaman sapmamıştır. Bu nedenle Türkçe üzerine düşüncelerin toplandığı ve adına "Düşman Kazanmak Sanatı" koyduğu eserinin ismi gibi, Buğra'nın sanatı zaman zaman bir düşman kazanmak sanatı olmuştur; çünkü o, fikren bağımsız ve düşündüğünü söylemekten korkmayan bir yazardır.

    Emekçi bir edebiyatçıdır Buğra. Hatice Buğra Bilen'in bir konferansta Tarık Buğra'ya olan özlemini gözlerinde yaşla ve titreyen bir sesle anlatışı bunu açıklamaktadır aslında.
    "Tarık Buğra'yı okurken," demiştir.
    "Okuduğum her cümlede, yazı üzerine eğilmiş ak saçlı güzel başını, yazı yazmaktan yamulmuş ince uzun parmaklarını, o parmakların tuşlarda çıkardığı sesleri, erimiş akide şekerlerini andıran yeşil ela gözlerini daha çok özlerim. Tarık Buğra, kendi ışığı olan taşlar gibi, içinde daima beyaz parıltısını saklar ve onu, her şeye rağmen okuruna yansıtmaktan vazgeçmez, beni avutan da budur."

    Bunu dinledikten sonra Tarık Buğra'yı her okuyuşumda, yazı yazmaktan yamulmuş ince uzun parmaklarının daktiloya dokunuşunu düşlerim. O, hayatını edebiyata adamış ela gözlü bir yalnız adamdır.

    Toplumuna, insanlarına ışık tutmak, zihinlerini aydınlatmak istemiştir.

    Televizyon kanalları, filmler, çeviri romanlar, renkli basın vasıtasıyla beyinlerimizin, kişiliklerimizin, benliğimizin yağmalandığını düşünür Buğra. Ve bizi, bu saldıraya karşı tek silaha davet eder. Bu silah, edebiyattır. Ona göre geçmişin bütün ruhu kitaplardadır.

    Bununla birlikte,
    "Allah acısın." demiştir.
    "Hakikî sanat ve edebiyat adamları yetiştiremeyen veya onlara sırt çeviren toplumlara, gruplara... Ama acımaz ki."

    Düşündüğünü söyleyen, inandığını yazan, çağını aşan edebiyatın Büyük Ağasını tanımak günümüzde değeri azalmaya başlayan edebiyatımıza karşı her okuyucunun manevî borcudur.

    Zira Buğra'yı okurken, Atay'ın o kırgın cümlesi geliyor aklıma.

    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

    "Buradayım." diyenlerin ve edebiyat silahının en güçlü kurşunları içinde barındırdığını anlayanların çoğalması dileğiyle... Bu dünyadan iyi ki bir Tarık Buğra geçmiş ve kendini eserlerine bırakıp gitmiş...
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sırtımızı yasladığımız kocaman dağdır babalarımız. Varlığı güç verir bizlere. Kendilerine has kişilikleriyle hepimiz benzer bir şekilde anlatırız onları. Yazar HASAN ALİ TOPTAŞ öyle güzel anlatmış ki bazı özellikleriyle işte benim babam diyebiliriz. Kuşlar Yasına Gider Okunası bir kitap. Hemen hemen her okurun böyle, kendisini kimsenin anlamaması için uğraşan bir büyüğü vardır. Son derece sıradan gözüyle bakılan karakterler, yazarın soyutlama ve sıra dışı betimleme tekniğiyle özel tiplere dönüşmüş. Kitabın içindeki sesler canlanmış, okurun kulağına gelmiş, yürek sızıları, yürekleri yakmış, varlıklar canlı haliyle resmedilmiştir. Anlatıcının hayal dünyasının genişliği hiç yadırganmamış, aksine, kitabı okunur kılmıştır. romanına ilişkin yazımı Eleştiri Haber Kültür-Sanat Sitesi nde okuyabilirsiniz.

    ”Babasının elini öperken, aklındaki paltonun yeşiliyle eğilip öpüyor. Babanın sol bacağı kesiktir. Genellikle roman bu sol bacak görseliyle ilerler. Bacağının eksikliğini yaşantısında hiç bir şekilde dolduramayan bir adamı görürüz. Taa derinden hissederiz hareketlerindeki anlamı. “Kalbi elindeymiş gibi, inanılmaz bir şefkatle, tatlı tatlı dizini ovuşturdu yine.” Diye anlatır oğul.”