• Başa dönelim biraz da,
    Hep başa döneriz;
    Belki bir çay bardağına,
    Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya.
    Ne güzel anımsarız geçmişi,
    Kendi yalanımızla.
  • 298 syf.
    ·8/10
    Kerem Bozkurt'un deneme-inceleme türünde yazdığı Ustalara Soruyorum(*) kitabı tek kelime ile mükemmeldi.Okurken keşke bitmese dediğim,ve özellikle yıllardır severek ve büyük bir saygı duyarak takip ettiğim ustaların sayfalarını tekrar dönüp okuduğum doğrudur.

    Edebiyat,sinema,tiyatro,müzik ve bilim alanında birbirinden değerli ve birbirinden önemli birçok ismi konuk etmiş çok içten ve samimi bir sohbetle kitabına.

    Neler konuşmamışlar ki;sevgiden,aşktan,şefkatten,güzelliklerden,estetikten,insandan,edebiyattan,müzikten,

    sinemadan,tiyatrodan,sanattan,bilimden...Ben de kahvemi alıp,bir köşeye çekilip keyifle ve büyük imrenmelerle onları zevkle dinledim.Ayla Algan'ın oyunculuk serüvenini,Attila Dorsay ile sinema üzerine yapılan o güzel sohbeti,Metin Akpınar ve Müjdat Gezen ile tiyatro üzerine yapılan sohbeti,Mario Levi ile edebiyat üzerine yapılan sohbeti,Jehan Barbur'un hayata olan direnişini..bu güzel insanlarla yapılmış o güzel sohbetleri okumak benim için büyük zevkti.Daha nice güzel insanlar var kitapta:Macit Koper,Feride Çiçekoğlu,Altan Erkekli,Osman Sınav,Ali Nesin,Rasim Öztekin,Ercan Kesal,Ahmet Ümit,Ezel Akay,Murat Baç,Levent Tülek,Derviş Zalim,Hakan Bilgin,Yekta Kopan,Aslı Tunç,Bennu Yıldırımlar,Levent Üzümcü,Burak Göral,Şevket Çoruh,Tuna Kiremitçi gibi...

    Ustaların konuşmalarından altını çizdiğim o kadar çok cümle oldu ki ve aynı zamanda etkilendikleri,sevdikleri film ve kitap isimleri...Hepsini tek tek not aldım.

    Sizlere de tavsiye ederim efendim..."Dünyayı okuyan, filmler seyreden ve böylelikle dönüşen insanlar değiştirir."

    (*)Kitap Ayzıt Yayınevi tarafından basılmış ve 297 sayfa
  • - Bilimin ortaya çıkışına, alternatif dünyaların, bu dünyadaki yaşam kalitemizi arttırmada kifayetsiz olduğunun fark edilmesi neden olmuştur. İlk Çağ Yunanlıları, Zeus' a ne kadar boğa kurban edilirse edilsin, fırtınaların karada ve denizde afetler yaratmaya devam ettiklerini, Poseidon' a ne kadar yakarılırsa yakarılsın, depremlerin şehirleri insanların başına yıkmayı sürdürdüklerini görerek, bu tanrılara ve sözüm ona onlara ulaşmayı sağlayan dinlere olan inançları azalmıştır. Eski Çağ literatürü, Miletos'lu Tales'in (olgunluğu MÖ 575 : Mısır'a gittiğini ve orada, Nil sellerinden sonra kadastrocuların arazi tespitlerini yenilerken bazı geometrik kurallar kullandığını görerek bunların aslında ispat edilebilecek ilişkilerin ifadeleri olduğunu fark ettiğini yazar. Tales ispat edilebilecek bu ilişkileri teorem haline getirmiş, bu bilgiye de bu dünya dışından hiçbir müdahale yapılmadan, yani alternatif bir dünyadan medet umulmadan varıldığını göstermiştir. Bu çok önemli bir adımdı, çünkü Tales'e, başkaları tarafından tanrılardan medet umularak çözülmesi düşünülen sorunlara da yalnızca insanın olanaklarını kullanarak çözme girişiminde bulunmak cesaretini vermiştir. Bu şekilde Tales, fırtınalara, depremlere vb. olaylara da doğal çözümler aramaya başlamıştır. Elimize geçen belgeler, Tales'in depremlere şöyle bir neden önerdiğini yazıyor: Dünya bir tepsi gibi düz olup her şeyin temel unsuru olan su üzerinde yüzen bir diskten ibarettir. Bu suda, yani okyanusta, şiddetli bir fırtına olduğu zaman bu disk de sallanır ve biz bu sallantıyı deprem olarak algılarız. Tales bu fikirleri kuşkusuz Mısır'dan ve Mezopotamya'dan öğrenmişti. Ama oralarda bu fikirler binlerce yıldan beri geçerliliklerini koruyan dinsel efsanelerin parçalarıydılar. Tales'in orjinalliği, bu fikirleri yalnızca varsayımlar olarak ele alıp bunların gözlemle denetlenmesini istemesiydi. Bunu hemşehrisi, arkadaşı ve hatta belki de bir tür öğrencisi olan Anaksimandros' a anlatarak, Anaksimandros'tan eleştiri istemiş olmalıdır; çünkü Anaksimandros derhal biri gözlemsel, diğeri ise tamamen mantıksal iki itirazda bulunmuştur: 1) Dünyamızı oluşturan taşlar suda yüzmezler. Dolayısıyla dünyanın su üzerinde yüzen bir disk olduğu varsayımı bu gözlemle çelişir. 2) Bir an için bu gözlemsel itirazı düşünmesek bile, dünyanın altındaki suyu ne tutmaktadır sorusuna nasıl cevap verebiliriz? Ona bir cevap bulunsa bile, bu sefer suyun altındaki desteği tutan destek nedir sorusu karşımıza çıkar. Böylece problemin, bir çözüme hiç yaklaşılamadan sonu gelmeyen bir geri çekilmesiyle karşılaşırız ki, bu mantıklı bir yaklaşım olamaz. Bunun üzerine Tales, Anaksimandros' a kendisinin bir çözümü olup olmadığını sormuş olmalıdır ki, Anaksimandros şu tarihi cevabı vermiştir: "Dünya boşlukta duruyor." Tales niçin böyle düşündüğünü sorunca, Anaksimandros "Çünkü dünyanın oraya veya buraya gitmesi için bir neden yok." demiştir. Bu muhteşem cevap, hiç kuşkusuz, insan aklının tarihte atabildiği en büyük adımdır.? Bu adım o kadar büyüktür ki yanında Newton'un veya Einstein'in buluşları bile pek mütevazi kalır. Anaksimandros, Tales'in dünyanın suyun üzerinde yüzdüğü fikrinin, problemin çözümüne hiç yaklaşılamadan sonu gelmeyecek bir sorgulamaya neden olacağını görerek çok radikal bir çözüm önermiştir. Önerdiği çözüm, büyük düşünürün "aşağı", "yukarı", "yana'', "öne" gibi kavramların tamamen bağıl kavramlar olduğunu kavrayarak dünya dışındaki evrende bu kavramların hiçbir anlamı olamayacağını anlamış olduğunu gösterir. Dolayısıyla dünyanın altı, üstü, önü, arkası, olamaz. Bu nedenle de dünyanın "aşağı" düşmesi gibi bir şey bahis konusu değildir. Onun için dünya boşlukta durabilir. Üstelik dünyanın boşlukta durduğu fikri gözlemle denenebilir de. (Gerçekten de bu denetleme daha sonra yapılmış ve doğru olduğu görülmüştür). Dünyanın boşlukta durduğu fikri o kadar muhteşem bir fikirdir ki, bunu daha sonra Tevratın Eyyüb kitabının 26. bölümünün 7. beytinde tekrar görüyoruz:
    Kuzeyi boşluğun üzerine çekti
    Dünyayı hiçliğin üzerine astı
    Dinsel geleneğe göre Tanrı'nın ilham ettiği düşünülen bu kitap, gerçekte Anaksimandros'tan bir yüzyıl sonra yazılmıştır ve hiç kuşkusuz, burada alıntılanan beyit Anaksimandros'un sözlerinin bir iktibasından başka bir şey değildir! Bunu şuradan anlıyoruz ki, bu sözler Eyyüb'un kitabında sırıtmaktadır. Eyyüb kitabının yazarı olan kişi Anaksimandros'un yazdığını bildiğimiz kitabıyla Akdeniz dünyasına yayılan bu sözlerini duymuş ve bu kadar muhteşem bir düşüncenin ancak bir tanrı tarafından gerçekleştirilebileceği düşüncesiyle bunları kitabına almıştır. Ancak kitabının geri kalan kısmının bu muhteşem düşünce düzeyinde olmadığı görülmektedir ki, zaten Tevratın değişik kişiler tarafından yazılan ve yer yer birbiriyle çelişen Orta Doğu putperest din geleneğinin ürünü metinlerden oluştuğu 19. Yüzyıl'dan beri yapılan detaylı tarihsel ve metin eleştirisi araştırmalarıyla ortaya çıkarılmıştı. Eyyüb kitabının eski ibrani şiir geleneğinin en güzel örneklerinden biri olduğu söylense de, metnin elimizdeki durumu, papirüs ve deri üzerine yazılan metin parçalarının daha sonra bilgisiz kopyacılar tarafından gelişi güzel çoğaltılmış olması nedeniyle çok fenadır. Eyyüb, Tevratın peygamberlerden sonra gelen azizlerle ilgili kısmında (=Ketuvim) yer alır, ancak değişik Tevrat geleneklerinde Ketuvim içindeki yeri değişiktir. Aslında Eyyüp diye bir kişinin yaşayıp yaşamadığı bile belli değildir. Babil Talmud'unun Nezikin (=Zararlar) kısmının (=sedarim) "Son Kapı" (=Baba Bathra) adı verilen bölümünde (Mana risalesi) bildirilen bir geleneğe göre, Eyyüb bildirisi ders alınması gereken bir masal olarak sunulmuştur. Tam bu belirsizliklere rağmen, kitabın MÖ 4. yüzyılda yazıldığı kesindir. 26. Bölüm'deki 7. beytin kendisinden önce ve sonra gelen beyitlerde de Anaksimandros'un fikirlerine benzeyen, ancak onların yanlış anlaşılmasından türediği izlenimini veren ifadelerin yer alması {örneğin, Ay tutulmasının bulutların Ay'ı örtmesiyle açıklanması), kozmoloji ile ilgili beyitlerin Anaksimandros'un eserinden mülhem olduğu izlenimini güçlendirmektedir. Eyyüb kitabı en geniş olarak M Ö 600 ile 200 arasına tarihlenmekte ise de en yetkili tarihçiler, bu aralığı 400-300 olarak kabul ederler. Bu konuda ancak Anaksimandros'un çözümü, bu sefer depremlerin kökeni sorusunu cevapsız bırakmaktadır. Gerçekte Anaksimandros bu soruya Tales'inkinden değişik fakat daha kapsamlı bir cevap vermiştir. Bu cevap, aynı zamanda Miletos civarında görülen fosillerin kökenini de açıklayan bir cevaptır. Anaksimandros, Miletos civarında bugün denizlerde yaşayan canlılara benzeyen canlı kalıntılarının kayaçlar içerisinde bulunduğu ve (Büyük Menderes deltasının sürekli ilerlermesi nedeniyle ki bunu Anaksimandros bilemezdi eskiden suyla kaplı yerlerin karalaştığı gözlemlerinden hareketle denizlerin sürekli bir çekilme içerisinde olduklarını, bir diğer deyişle, dünyamızın giderek kuruduğu kanısına varmıştı. Bu yüzden kuruyan dünya giderek gevrekleşiyor ve gevrekleşip kuruyan kayaçlar zaman zaman ufalanarak çöküntülere ve depremlere neden oluyorlardı. Üstelik bugünkü sürekli su çekilmesi, eskiden her yerin sularla kaplı olduğuna işaret ediyordu. Eğer bu böyleyse, diyordu Anaksimandros, ilk canlılar insan olamazlardı. İlk canlılar bir tür balığa benzer şeyler olmalıydılar. Bunlar daha sonra kabuklu kara canlılarına dönüşmüş, onlardan da sonunda insanlar türemişti. Bu şekilde Anaksimandros yaşamın evrimi konulu ilk kuramın da kurucusu olmuştu. Anaksimandros, dünyamızın davul şeklinde olduğu kanaatindeydi. Bu davulun yüksekliği ile çapı arasındaki oran 113 idi. Anaksimandros' a göre davulun bir yüzünde biz yaşıyorduk; diğer yüzünde yaşayanlar olabileceğine, ama bu konuda bilgimiz olmadığına da değindiği söylenir Anaksimandros'un. Anaksimandros astronomik bir model de geliştirmiştir. Davul şeklindeki dünyanın çevresinde tekerlek şekilli içi boş borulara benzer bulutlar farz etmiş, bu bulutların içlerinin de ateşle dolu olduğunu varsaymıştı. Bu tekerlek şekilli, buluttan borulardaki deliklerden içlerindeki ateş görülüyor, biz de bunları yıldızlar olarak algılıyorduk. Anaksimandros'un fikirleri muazzam bir kozmoloji oluşturur. Anaksimandros tüm mitolojilerin ve dinlerin kabul ettiği "dünyanın yaradılışı" fikrini de mantıksız bulmuş olacak ki, reddetmiştir. Ona göre her şey "sınırsızdan" (=apeiron) geliyordu. Yani evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardı ( herhalde başlangıcının olduğu fikrinin, başlangıçtan önceki şeyin başlangıcı sorusunu davet ederek yine problemi çözüme yaklaştırmayan bir sürekli sorgulama sürecini başlatacağını görmüş olmalıydı). Anaksimandros aynı zamanda doğa olaylarının belirli kanunlara göre cereyan ettikleri fikrini de ilk kayda geçiren insanoğludur. Bu şekilde Tales ve Anaksimandros, bugün bilim diye bildiğimiz faaliyetin ilk habercileri olmuşlardır. Onların kendimiz, çevremiz ve içimizde yaşadığımız evren hakkında sorulan sorulara verdikleri cevapların, dinlerin, mitolojilerin vb. verdikleri cevaplardan farkı, bu cevapların kendi içlerinde mantıken tutarlı ve gözlemle denenebilir ifadeler olmalarıdır. İlginç olan, Yunan literatürü tarihçilerinin Anaksimandros'un kitabını ilk nesir eser kabul etmeleridir. Fikirlerini kitap haline getirerek yaymak düşüncesi hiç kuşkusuz Peisistratos'tan İyonyaya gelmiş bir gelenektir. Atina'da Homeros destanlarını halka ulaştırmak için ortaya çıkan "halk kitabı" kavramı, Miletos'ta bir bilim insanının düşüncelerini halkıyla paylaşmak için başvurduğu bir vasıta halini almıştır. Anaksimandros'tan sonra bilimsel kitap yazma geleneği hızla gelişmiş ve hemen her önemli Yunan düşünürü bir veya birkaç kitap yazmıştır.
  • 236 syf.
    ·7/10
    Okul kütüphanesinde gördüğüm ve aldığım bir kitap hikaye oldukça güzel kitabın anlatımı iyi karakterler güzel yazılmış hepsi kitapta var olduğunu hissettiriyor kitabın tek kusuru berbat finaliydi o kadar heyecanlı olaydan ve çatışmadan sonra böyle bir final kitaba yakışmadı oldukça sönük ve eee bumuydu lan şimdi tepkisi verdiren ve kitabı okuduğunuza deymeyen bir final bunun dışında iyi bir kitaptı
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • Bir papağan iki çocukla arkadaş olur. Ama bir süre sonra her ne kadar çocuklar onu mutlu etmek için ellerinden geleni yapsalar da kendini bir türlü iyi hissetmez. Çocuklar ona güzel, geniş ve büyük bir kafes alırlar ama o diğer kuşlar gibi değildir. Özgür olmak ister.
    Öykünün teması özgürlük. Özgür yaşamak herkesin hakkı, ancak hava kadar doğal kabul edilen bu hakkın değeri ancak kaybedildiğinde anlaşılıyor. Kim olursa olsun özgürlüğünü yitirdiğinde buradaki kuş gibi “şarkılarını”, daha doğrusu “düşlerini ve neşelerini” kaybedebiliyor.
    Güçlü bir tema olması ve yalın bir dil kullanılması, metni etkileyici bir hale getiriyor; ancak bir faktör daha var ki en az tema kadar güçlü ve etkileyici: İllüstrasyonlar. Çinli tasarımcı ve illüstratör Yu Rong, desenlerin yanı sıra geleneksel Çin kâğıt kesme tekniğini kullanmış. Söz konusu teknik, metin ve desenlerle birlikte inanılmaz bir uyumla kullanılmış, kitaba farklı bir boyut katmış.