• Yazar:Semih
    Hikaye Adı : Resim
    Link: #31516329
    Müzik Parçası : Stationary Traveller

    Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.
  • Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.
  • Seni arıyordum Güzel Adam...Ne zamandır arıyorum bilmiyorum...Sanırım insanlar kalbimin odalarındaki kapıları kapattığından beridir...Ama sonunda buldum seni ve şimdi yaklaşık 1 sene geçti üstünden...

    Bir yaz akşamı ile başladı sana olan  platonik hikâyem...Seni onca insanın arasında ilk fark edişimdi ve sana mektup yazdım o akşam.İşte o zaman başlamıştı pulsuz adressiz ve çaresiz mektuplarım.Günler geçti farkına vardım ki ellerim kâğıt kalemden ayrılmıyor kalbim senin fotoğraflarında yürürken aklım yüzünün merdiveninde adım sayıyor mektuplar duruyor hala bir köşede gün geçtikçe artıyor.

    Çocuk aklımla bir gün mektuplarımı okuyacağını sanırdım.Oysa ne pulum vardı mektuba yapıştıracak ne de adresin vardı çarem yoktu işte.Seni ilk fark ettiğim günden tek hatırladığım kimsede olmayan gözlerindeki kusursuz gamzeler ve etrafa bakarkenki gülüşündü.Sen güldün içim biraz üşüdü meğer doğruymuş insanın karnında kelebeklerin uçuşması pek inanmazdım bu hikâyeye Oğuz Atay'ın da dediği gibi: "Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım." 

    Senin hoşlandığın kadınlardan nefret etmezdim yani bazılarından...Seni mutlu eden bir insanı da severim ben.

    Platonik hikayeme devam ederken aşkın ne olduğunu aynaya baktıkça anladım.Ne zaman aynaya baksam gözlerim olta oldu seninle aynı olan gülüşümüzü aynadan alıp yüreğime koydu.İnancım tamdı sen bir gün beni tanıyacaktın.

    Ve acıklıydı çoğu insanın aşk hatırası ama benim ki şöyleydi; Sen lunaparktın bende onlarca jetonum varken kalabalık etmemek için korkarak senden uzakta beklediğim bir sokak lambası yanındaki kız çocuğu.

    Bir yaz akşamı gördüm seni kalbimin odaları dar iken içine kimseyi almazken gözlerinle koca bir çiçek bahçesine çevirdin yorgunluktan çölleşmiş kalbimi...O gün anladım ki onca insan doğduğuna pişmanken ben ilk defa 10 gün sonraki doğum günümde senin sayende 'iyi ki doğmuşum' diyeceğim.

    Seni anlatmakta zor oluyor dudaklarım değil düşüncelerim titriyor yazdığım her kelimemde.

    Yanımda olmadığını hatırlayınca onlarca düşünce kalbimi tırmalıyor...Sen yokken çayı şekersiz içmek istiyorum,şu çocuk kalbimle ne düşünüyorum biliyor musun? Ben oruç tutarken senin olduğun şehirde iftar ne zaman oluyorsa o zaman orucumu açmak istiyorum lakin insanlar bana deli gözüyle bakar diye biraz korkuyorum.Ve oruç tutuyor musun? Bilmiyorum.

    Seni hissedebileceğim bir şarkı aradım kendime bir gün nasıl oldu hatırlamıyorum seni hissettiğim sanki bize yazılmış olan bir şarkı buldum.

     

    Ve Jehan Barbur şarkıya şöyle başladı;


    Güzel Adam büyür müsün benimle?
  • Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesinde oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklar ko utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.
    O zaman, akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Deli Rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı Leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır ve onunla birlikte orta okulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boya ile yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan ve Ercan'la birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilk okul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gavur diye ve kambur diye horlanan Altan ve Altan'la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşi ile ve annesi ile ve babası ile ve teyzesi ile ve dayısı ile Evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilk okuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılık sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar Cemil (Uluer) Turan ve Mimar Cemil ile birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzü ile ve akıllı sözü ile beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı Ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisi ile yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan Rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve Albay Sait Beyin biricik oğlu ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şoförü muavini iken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz Orhan ve Orhan Beyle birlikte, Orhan beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve el kapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetlerin üçüncü hizmetçisi Kezban yargıç kürsüsünde bulunacağız.
    Oğuz Atay
    Sayfa 222 - İletişim yayınları
  • Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

    Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

    Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

    Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

    Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

    Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

    Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

    En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

    Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

    Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

    Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

    Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

    Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

    Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

    Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...
  • Olacak. Olacak. Hepimiz dünya gözüyle göreceğiz, her şey yerini bulacak, herkes anlayıp anlaşılacak, sevdiğimiz özlediğimiz herkesle eninde sonunda bir yaz akşamı sarı ampullerle aydınlatılmış bir bahçede oturup yemek yiyip şarkılar söyleyeceğiz ve ayrı gayrı kalmayacak. Kalplerin gizleri ortaya dökülecek. Herkes her şey bir olacak.
    Bir damlacık yüreği insafı olan kimse buna karşı çıkmaz, çıkamaz. İyi olan güzel olan doğru olan her şey gibi bunun da zamanı gelecek ve hepimize nasip olacak. Hepimize.
    Sezen Ünlüönen
    Sayfa 212 - İletişim Yayınları
  • …bir kadının Shakespeare’in çağında Shakespeare’in oyunlarını yazmış olabilmesi her yönüyle ve tümüyle olanaksızdı. Gerçeklere ulaşmak olağanüstü güç olduğundan, izin verin, düş gücümü harekete geçirip Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım. Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince –Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı. Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenlerden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı. Bu felaket, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında nöbet tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahtaların üzerinde uyguluyor, zekâsını sokaklarda kullanıyordu; kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti. Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım. O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık gibi bir olanağı dahi yoktu. Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu. Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu. Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı –hatta büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklamak ya da yakmak durumunda kalmıştı. Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi? Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu. Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu. Kanişlerin dans etmesi ve kadınların oyunculuk yapmasıyla ilgili bir şeyler böğürdü, hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi. Bir şeyler çıtlattı –ne olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip geceyarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu. Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? –bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.
    Eğer Shakespeare döneminde bir kadın Shakespeare'in yeteneğine sahip olsaydı hikaye aşağı yukarı böyle olurdu, diye düşünüyorum.
    ...
    Shakespeare'in kızkardeşi hakkında uydurduğum hikayemi gözden geçirirken bana doğru gelen şuydu: On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi. Yeteneğini şiirde kullanmayı denemiş olan üstün yetenekli bir kızın başkaları tarafından kösteklenip engellenince, acı çektirilince, kendi çelişkili dürtülerinin arasında kalınca ruh ve bedeb sağlığını mutlaka kaybedeceğine emin olmak için psikoloji konusunda uzman olmak gerekmez. Şiddet görmeden; akıldışı olabilir ama acılar çekmeden hiçbir kız Londra'ya gidip bir tiyatronun sahne kapısında duramaz ve aktör -yönetmenlerin karşısına çıkamazdı- çünkü iffet bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş olsa bile bir kadının öyle olması istenirdi