• Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;
    Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;
    Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.
    Yanıyor bin kollu şamdanı, tutuşuyor
    Ufkunuzda camları göksel konağının
    Ve bir yaz akşamı buhurdan gibi tüten
    Hanımellerinin morumsu buğusunda
    Bekliyor bahçenize dönük balkonunda
    Sarmaşık gülleri kokladıkça kırmızı
    Hüzünler, japonfenerleri arasında.
    Öyle günler var, öyle anlar, hiç bitmeyen!
    Nasıl bir ışık emmişler ki sevginizden
    Ansızın başka bir yüzle güzel, kopmuşlar
    Büyük Irmak'tan, ayrı düşmüşler desteden
    Yağmışlar ilkyaz yağmurlarınca ve özlem
    Açmış yaban çiçeklerini tarlanızda.
    Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen;
    Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen;
    Uzay ötesi ovalar, ayak değmemiş;
    Başka bir mevsim, başka bir dal, başka yemiş.
    Esrir kim bassa o toprağa ve kim tatsa
    O yemişten. Balla dolar testi, açılır
    Açılmayan kilit, çiçeğe durur badem
    Dolanır bilgelikle mutluluk yüreğe.
    Ak bir bulut bekler üstünüzde havada
    Kuşlar iner, devinme birden bitiverir
    Çıt çıkmaz evrenden. İşte ortadasınız
    Havuz, ağaç, deniz, ne varsa size göre.
    İşte aydınlık size göre. Kısarsınız
    Güneşi, gökyüzünü yakarsınız. Neden
    Sonra, uzaklarda çektirilmiş bir resim
    Gibi kalır aklınızda, gölgeniz, duru
    Küçük bir bahçede susar gibi yaparak
    Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.
  • Yağmurlara açık bir sokağın kaldırımlarında ayak izlerimin bıraktığı buğu
    Gökyüzünde bedenimin çizdiği çığlık
    Gide gele yalnızlığa, gide gele ölüme ve acıya yoruldum artık
    Su olsaydım donardım, hiç değilse kendi sınırlarımın bilincine varmak için
    Ateşleri ayrı, külleri ayrı yerlerde saklardım
    Ömrüm eksilere, artılara teşne
    Parmak hesabıyla bilgisayarların nasılsa aynı sonuca vardığı bir işlemde
    Bir çocuğun unuttuğu şeyleri sanki bir başka çocuk anımsıyor boyuna
    Aklımda ne yaz günleri, ne de zeytin ağaçları kaldı
    Ellerimle kürek çeker gibi yürüyorsam ve bunu gören Mersinli olduğuma yoruyorsa
    Dünya bir deniz diyorum, insanlar kaya parçası
    Mersin bir deniz feneri olur olsa olsa
    Toprakla gökyüzü arasında, yerçekiminden kaçanları uyaracak
    Ömrüm, benim ömrüm hangi mezar taşına sığacak
    Keşke bir mermerci olsaydım Müftü Köprüsü’nün orada, kendi yazıtımı denize, gökyüzüne bakarak kazısaydım
    Bu dünyada o kadar çok şey yaşadım ki, bana hiçbir şey yaşamamışım gibi geliyor
    Her hücrem yüzlerce anıyı bir barajın kapaklarını açması gibi bırakacak
    Yağmurların yağdığı bir Ankara akşamı
    Mersin’in görüntüleri olur olmaz bir yerde Ankara’nın görüntülerine karışıyor
    İkisini de sevdiğimi geç anladım
    Mersin’de doğduğumu nasıl biliyorsam, adım gibi biliyorum Ankara’da öleceğimi
    Her insanın gerçek kenti anılarının kentidir
    Nüfus müdürlüklerini asıl insanın belleğine kurmalı

    Annemin bile Mersin deyince hala gözleri dolar
    Babam yaşasaydı Fedai Mustafa’yı sokak ortasında nasıl kovaladığını anlatırdı, o Toto Kazım’ın barında şarap içer, iki dirhem bir çekirdek
    Kentim benim, kentim benim kentim!
    Her sokağı gökyüzüne açılan

    Kaya ağabeyi kimse tanımaz, tam yirmi beş yıl Kanada’da kalmış bir adam
    Geldi, gelir gelmez bana Mersin’i anlattı, iyi mi
    Bütün güzel insanları Mersin’de toplamak gibi bir gücüm olsaydı
    Denizi sabah akşam turuncuya boyardım, varsın gökyüzü aynı rengiyle kalsın
    Kaya ağabey benim amcamın oğlu, Pavase’nin Güney Denizlerinde anlattığı amca oğlunun hık demiş burnundan düşmüş
    Bir kentin yüzü uzaktan bakınca bir insanın yüzüne benzer
    Acı çeken, sarsak, çizgi çizgi
    Kendi yüzümü aynada görünce çığlık çığlığa sokaklara dökülmediysem bunda Mersin’in payı var
    Bu şiir de bir gün elbet yorar beni
    İlk yağmur damlası düşünce tufan kopacağını anlarım ve çekip giderim

    İşin kolayına kaçıp, herkesin bir Mersin’i vardır derim, kurtulamam
    Herkesin bir burcu, bir adresi, bir adı... ne bileyim ben, bende olan ya da olmayan yığınla şeyi
    Ama herkesin Mahmudiye mahallesinde 8 nolu bir evde bırakılmış bir çocukluğu yok, olması da gerekmez
    Ama bütün çocukların bir uçurtması vardır nasılsa
    Gökyüzü ta ufuk çizgisine kadar geçmiş boynuma
    Boğuluyorum ve bundan yakınacak, dövünecek değilim şimdi
    Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur
    Anne niye bir tek Ahmet Erhan olarak doğurdun beni?
    Hücre hücre olsaydım, köpük köpük, çizgi çizgi
    Dünya kadar Mersinim olurdu, dünya kadar düşüncem, sevgilim, umudum, umutsuzluğum, gözüm, kulağım, elim
    Paris’teki ağabeyimle el sıkışırken, bir elim Ankara’da onun için şiir yazardı
    Adını bile anmaya korktuğum ağabey, nasılsın, sana bu şiirde bir yer vermemek olmazdı
    Defter çökerdi ya da kendi kendini dürerdi bir çarşaf gibi
    O çarşafta özlem var bunu bil, o çarşafta dinmeyen gözyaşlarının buğusu
    Akranlarımla oynamayı sevmezdim ben çocukken, bunun bir açıklaması olmalı
    Şimdi de en yakın dostlarım benden en az on yaş büyük ya da ufak
    Konuşamıyorum, kimseyle barışamıyorum, aynadaki yüzümle bile
    Ve ancak her sabah cam kırıklarından onu yeniden yarattıktan sokağa çıkabiliyorum
    Neden bilmem biri enseme vurmuş gibi dönüp ardıma bakarak, günler geceler boyu oturdum Mersin için bu şiiri yazdım
    Ne ben tilkiyim, ne de Mersin kürkçü dükkanı
    Ölüme mi yaklaşıyorum, yoksa bir an durup da ufuk çizgisine bakma isteği mi bu?
    Artık ne olacaksa olsun, dindi türkü, atlastaki Mersin haritasını bıçakla oyup çıkardım
    Ve odamın duvarına astım
    Sustu ölüm. Sustu yaşam. Bir yorgunluk.
    Beni anlamasanız da olur artık
    Sekiz şubat bindokuzyüzellisekiz . Ölüm nedeni: Bilinmiyor. Ülkesi: Akdeniz.
    Kova burcundan bir çocuk
    Taammüden intihardan sanık...

    Ahmet Erhan
  • Yazmak için güzel bir gece huzurlu bir yaz akşamı. İnsanı alıp uzaklara götüren tatlı bir esinti. Bir bardak çay bir bardak kahve ve yanında çikolata tadında kısa süreli yalnızlıklar. Kendine ayırdığın vakit hayattan çalınan en güzel zamanlardır. Ey üç beş takipçim!Buradan size, çok dar olan kitleme sesleniyorum. Kendinize serin bir yaz gününde bir saat ayıramıyorsanız yaşamanın ne önemi var? Kendinizle yeniden tanışıp kendinize selam verin kendi ellerinizle kahvenizi yapın ve uzun uzadıya sohbet edin varlığınızla. Huzur gök yüzüdür. Huzura bakın.
  • O zaman, akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Deli Rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı Leylâ kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan ve Ercan’la birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta ve bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gâvur diye ve kambur diye horlanan Altan ve Altan’la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla Evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar Cemil (Uluer) Turan ve Mimar Cemil’le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı Ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan Rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında veremden ölerek bizleri ve ailesini elemlere boğan ve Albay Sait Beyin biricik oğlu ve liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şöför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terkedilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz Orhan ve Orhan Beyle birlikte, Orhan Beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve elkapısında dünyaya gözlerini açıp ve kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetlerin üçüncü hizmetçisi Kezban yargıç kürsüsünde bulunacağız.
    Mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar, yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler, yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar.
    Ve biz onlara diyeceğiz ki:
    Hesaplaşma günü geldi. Şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler, zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarınıza baktınız. Hatta gene sizlerden, sizin gibilerden, büyük düşünürler çıktı ve bu kitapların bizleri uyuşturmak için yazıldıklarını ileri sürdüler. Biz zavallılar, ya bu düşüncelerden habersiz kaldık, ya da bunları yazanları bizden sanarak alkışladık. Yani uyuttular alkışladık, uyandırıldık alkışladık. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmamasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünyada bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda her zaman kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzemeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabii sizler de bu arada boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık: kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik (sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes birşeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için birşeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
    Aramızda hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanıkların kendilerini savunmalarına izin verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanıkların ellerinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.
    Oğuz Atay
    Sayfa 222 - İletişim
  • Yazar:Semih
    Hikaye Adı : Resim
    Link: #31516329
    Müzik Parçası : Stationary Traveller

    Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.
  • Camel – Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s

    İlkokuldan beri resim yapmayı çok severdi. Bütün dersleri zayıftı; ama resim derslerinin tartışmasız yıldızıydı. Hiçbir arkadaşıyla kavga ettiği, hiçbir öğretmenine küstahlık ettiği görülmemişti. Sessiz ve içine kapanık bir çocuktu. Mecbur kalmadıkça gülmezdi. Zaten gülümsediğinde de acı bir ifade belirirdi yüzünde. Gevşemeye alışık olmayan yüz hatları, her güldüğünde yüzünde derin izler bırakırdı. Hiç yakın arkadaşı da olmamıştı. Tıpkı bu dünyaya gelirken olduğu gibi yaşamı boyunca da yalnızdı.

    Zaman zaman yalnızlığını iki kişilik yalnızlığa çevirmek için fırsatları olmuştu elbet. Fakat hep gidenlerin arkasından hüzünlü gözlerle bakan biri olmaktan kurtulamamıştı. Ne yaptıysa onu anlayan ve terk etmeyen biri çıkmamıştı karşısına. Hayatta hep terk edilen, bırakıp gidilen olmuştu. Bundan daha ötesine geçememişti.

    Yediği darbelerden sonra, hayatla tek bağlantısı olan ve onu yaşama bağlayan sebebine, resim yapmaya da küsmüştü. Bir gün ya çizdiği resimler de onu terk ederse diye çok korkmuştu. İşte o karanlık günlerden birinde çizdiği bütün resimleri ateşe vermiş, arkalarından tek bir gözyaşı dahi dökmemişti. O gün bu gündür eline ne bir kara kalem ne de bir fırça almıştı.

    Bugünse deli gibi resim yapmayı arzulayan bir his belirmişti içinde. Yeniden yaşamaya başlamak, yeniden doğmak gibi bir histi bu. Bu zamana kadar süregelen bütün hissizliğini ve acılarını bir kenara bıraktı. Yıllardır dolabında duran, elini dahi sürmediği eski kara kalemini ve temiz bir sayfayı sakince çıkarıverdi. Eski kalemini parmaklarının arasında yeniden hissetmek yangına su dökmek gibiydi. Gözlerini parmaklarına çevirdi. Sanki yıllardır bu özlemle yanıp tutuşmuşlardı. Bugünse yangının söndüğü gündü. Kararını verdi. Bir resim çizecekti.

    Tam kalemini tertemiz sayfanın üzerinde gezdirmeye başlayacaktı ki, aniden duraksadı. Bugünün hayatında yeni bir başlangıç olduğunun farkındaydı. Ve bu yeni başlangıcı eski kalemiyle yapmak istemiyordu. Sanki yeni sayfaya eski kalemiyle çizmeye başladığında her şey yeniden eskiye dönecekmiş gibi hissetti. O an aklından, ne kadar yeni başlangıç yaparsak yapalım başlangıçları yapan biz olduğumuza göre hiçbir şey eskinin bir tezahürü olmaktan ileri gidemeyecektir diye geçirdi. Kendisi eski bir kara kalemdi. Yeni başlangıçlara yelken açacaksa bile eski benliğinden vazgeçemezdi…

    Yıllardır pas tutan parmaklarıyla hızlı bir giriş yaptı yeni hayatına. Önce güzel bir yaz akşamı çizmeyi düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Vakit, güneş doğmadan hemen öncesi olmalıydı. Başlangıçlara en çok yakışan vakit bu vakitti çünkü. Sonra etrafında kırmızı, sarı ve mor çiçeklerin olduğu bir tren rayı çizdi. Yıllardır içinde kaybettiği benliğine giden yol olmalıydı bu yol… Hemen peşinden rayların üstüne yepyeni bir tren yerleştirdi. Trenin içerisinde bu zamana kadar sevdiği ve kalbine giren insanların olduğunu hayal etti. Annesini, babasını, eski aşklarını, bir de ona resim çizmeyi öğreten öğretmenini yerleştirdi içine. Çizdikçe açılan parmakları yavaş yavaş bütün resmi istediği gibi şekillendirmeye, rengarenk bir mutluluk tablosunu tamamlamaya başladı. Adeta yıllardır dingin bir şekilde içinde uyuyan canavar canlanmıştı. Coştukça coşuyordu. Hayattan aldığı tüm darbeleri kaleminin ucuyla yepyeni sayfasına iade ediyordu. Her kalem darbesinde sanki bu zamana kadar çektiği acıların intikamını alıyordu. O an onu dışarıdan izleyen birisi resim çizmiyor da birini bıçaklıyormuş hissine kolaylıkla kapılabilirdi.

    Sonra aniden duraksadı. Bütün resim bitmişti. Peki ya ben bu resmin neresindeyim diye düşündü. Bütün resmi o kadar doldurmuştu ki kendisini koyacak tek bir boşluk kalmamıştı. Zaten yeni bir insan çizmeye gücü de takati de kalmamıştı. Karar verdi, resmin en boş köşesine iki çift göz koyuverdi. Benim hayattaki değişmeyen yerim işte tam burası dedi.