• Kitabımızın ana karakteri Ala çirkin ve suskun bir kızdır. Çocukluğunda yaşadıkları ve tanık olduğu travmatik olayların şu an ki durumuna etkilerini okuyoruz bol bol. Zorla da olsa terapiye gidiyor ve ve Gülseren Hanım'a gidene kadar diğerlerini canından bezdirdiğini okuyoruz. Başlarda sürekli susuyor ve O sustukça Gülseren Hanım çileden çıkmak yerine sabırla bekliyor. Ve çareyi Ala'ya hikaye-ler anlatmakta buluyor. Çirkin kızın hikayesi başlıyor. Seanslar boyunca firavun Tutankamon'un esrarı, Hitler ve Freud'un kişiliklerinden alıntılar, çariçe Katerina 'nın hayatı, Eva Peron ve Prenses Süreyya'nın hüzünlü hayat hikayelerinden parçalar paylaşıyor..

    Gerçek bir hikaye olması ve malum TV'de yer alan İstanbullu Gelin bu kitabı okumaya itti beni. Gülseren Budayıcıoğlu'nun okuduğum ilk kitabı ve dilini çok beğendim. Gayet sade ve yalın bir dille anlatmış. Kendi iç dünyasına, çocuklarına, eşinin hastalığına ve Aydın Bey'i kaybettiğinde hissettiklerine de yer vermiş. Heyecan hep tepede tutuyor. İlk 100, 120 sayfa boyunca İstanbullu Gelinden kimsenin adı geçmiyor zaten.
    İstanbullu Gelin" dizisiyle şu an için tek benzerlik Esma Sultan ve Süreyya adlı anne aynı. Onun dışında kitap ve dizi birbirinden tamamen farklı.
    Özcan Deniz Karakterini canlandıran kişi dizi de gayet evine, eşine bağlı biriyken gerçek hayatta alkoliğin teki mesela. (Gerçi son bölümde ters köşe yapıldı dizide de.)
    Dizide Süreyya bir kız bebek kaybediyor,kitapta 2-3 erkek bebeği ölüyor.
    vb...

    Bakalım ilerleyen bölümlerde eş değer gitmeye başlayacak mı yoksa ikisi birbirinden farklı mı olacak.

    Neyse genel itibari ile güzel bir kitaptı. :)
  • Kabuk Adam Aslı Erdoğan'ın ilk kitabı, roman, kısa roman, uzun öykü ya da novella olarak nitelendirilebilir. Kahramanı,tıpkı yazarın zamanında yaptığı gibi, yurt dışında fizik eğitimine devam eden ve bırakmayı düşünen genç bir kadın. Zaten birinci tekil şahıs açısından anlatıldığı için, ismini öğrenmiyoruz hiç. Böyle olunca da yazarın kendi hayatından esinlendiği fikri kitabın başından itibaren hiç aklımızdan çıkmıyor. Bir de, yazılan ilk roman hep yazardan bir şeyler taşır, diye bir söz hatırlıyorum hayal meyal. Acaba Aslı Erdoğan'ın da bir kabuk adamı var mı, bunlar bir şekilde gerçekten yaşandı mı, gibi fuzuli şeyleri bırakarak romana başlayalım isterseniz.

    #9835497 , vurucu cümlesiyle başlıyor kitap. Kitap boyunca bir çok güzel cümle var bunun gibi. Okyanus betimlemeleri, korkusunu anlattığı yerler, güzel tespitler ya da tek tek anlatmayayım, kitap içinde bir çok yerde nasıl da güzel yazmış diyeceğiniz cümleler var. Burada kişisel bir görüşümü belirtmeden geçemeyeceğim. Mesela #18910045 , bunun gibi güzel betimlemelerle dolu kitap. Yazar kelimeleri gerçekten usta bir silahşörün tabancasını kullandığı gibi kullanıyor. Alıntılar da gösteriyor bunu kitaptan yapılan. Ama ben sıkılıyorum bir süre sonra bunlardan. “Aa, ne kadar güzel, aa bu da güzel, evet bu da güzel” cümleleri sonsuza kadar gidemiyor bende ne yazık ki. Belki de Nazan Bekiroğlu'nun kitabından bu kadar kolay sıkılmamım sebebi de budur. Kıyaslamıyorum kat'iyen, farklı kulvarlar. Ama hikayelerde değer arttıran bir öge olan bu metaforlar, romana gelince güzel ayrıntılar olmaktan öteye gidemiyor bence.

    Biraz spoiler olacak haliyle, herkesin bu kadar beğendiği bir kitaba neden uzak kaldığımı başka türlü açıklayamam çünkü. Yazarımız, ya da kahramanımız, yurt dışında geçirdiği bunaltıcı fizik eğitimin bir bölümünde (yüksek lisans ya da doktora bilmiyorum), Karayiplerde küçük bir Amerikan adasındaki yaz seminerlerine balıklama atlıyor, ortamdan bir nebze uzaklaşmak için. Kendisi tam anlamıyla asi bir kadın. Kötü bir çocukluk geçirmiş, tecavüze uğramış daha sonra, intihar girişiminde bulunmuş. Adadaki lüks bir otelde başlıyor eğitimlere ve burasının da disiplin açısından, okuldan çok da farklı olmadığını anlıyor. (Bkz: #13047514)

    İlk kısımlardaki ana tema, kahramanımızın korkunç geçmişi (ki ayrıntılarını öğrendiğimizde okuduğumuz bir çok kitaba göre yavan kalıyor), umutsuzluğu, bıkkınlığı ve kabuk adamın hayatına kattığı korku, huzur, büyü ve bilinmezlik karışımı bir şeyler. Otuzuncu sayfaya kadar acaba nasıl birisi bu kabuk adam beklentisine giriyoruz, hemen hemen her sayfada kendisi yaratıyor yazarın bu beklentiyi. Olabilecek en karanlık aynı zamanda en romantik olayların oluşmasını bekliyoruz.

    Dediğim gibi kitabın başında "bir adam tanıdım, hayatım değişti" tarzı var hep ve biz de o adamı tanımaya başlıyoruz nihayet, kısa boylu, çirkin, meteliğe kurşun atan bir deniz kabuğu satıcısı bu adam (Kabuk Adam). Geçmişinde bir çok karanlık şey var (ki öğrenince bu karanlık şeyler de biraz yavan geldi bana). Kahramanımız (yazar dememeye özen gösteriyorum) iyi niyetli bir Türk olduğu için ilgi gösteriyor bu adama, adam da aşık oluyor hemen kendisine anladığım kadarıyla. Ama kahramanımız anlayamıyor tam, sürekli bir korku içinde. Bir şeyler hissediyor adama karşı- ne olduğunu anlayamıyor ama, dehşet de var içinde tutku da. Hatta tecavüze uğrayacağını veya öldürüleceğini bile bile adamı takip ediyor. Bunların hiçbiri olmuyor ama. Bir de kitabın başından sonuna kadar adanın aşırı tehlikeli bir yer olduğunu vurguluyor yazar ama nedense kitapta herhangi bir cinayet kavga, tecavüz ya da başka bir adli olay gerçekleşmiyor.

    Neyse cesur kahramanımız, kabuk adam kendisine herhangi bir saldırıda bulunmayınca adama daha bir ısınıyor, bir nevi aşık oluyor ama bilmiyor ne olduğunu aslında. Kabuk adam göze girmek için her şeyi denese de arkadaş olmanın ötesine geçemiyor. İçini döküyor kızımız adama, ama birlikte olamayacağını da söylüyor.

    Adadan gidene kadar ara sıra görüşüyorlar. Bu arada iki-üç adalıyla daha birlikte oluyor kahramanımız, cinsel birliktelik değil ama. Yaşadığı tecavüz dolayısıyla bu hislerinin köreldiğini söylüyor kahramanımız, ara sıra bazı uyanışlar yaşasa da.
    Adadan ayrılana kadar bir çok tehlikeli ortama giriyor fizikçi, yazar, asi kızımız ve ayrılmadan önce kabuk adamı istemeden de olsa aşağılıyor. Sonra da ben ne yaptım diye kendini bırakıyor tamamen, fiziği bırakıyor, adamı idol haline getiriyor ve bitiyor kitap.

    Kötü bir kitap değil kesinlikle, akıcı, kolay okunuyor, çarpıcı tespitler, mükemmel betimlemeler, bizim hikaye etkinliğimizdeki gibi bir kaybediş var. Kabuk adamdan çok kendini kaybediyor ama yazar. Kitabı adeta yaşadıklarını söylüyorlar bazı okurlar, ben aynı şeyleri hisedemedim ama. Kahramanı hayatın sillesini yemiş bir kadın olarak da görebilirdim şımarık bir kız olarak da. Nedense ben ikincisini tercih ettim. Yeterince samimi gelmedi bana yazar bilmiyorum neden. Erkek olduğumdan, duygusuz olduğumdan , ya da bir çok sebepten olabilir. Zaten diğer incelemelere baktığımda kendimden utandım biraz, bu insanların gördüğü şeyleri ben neden anlayamadım diye.

    Belki de doğru zaman olmayabilir. Bazen doğru anlarda Kapital bile içinizdeki duyguları alt üst edebilir, bazen de ne bileyim "Eternal Sunshine" gibi bir film akşam haberleri sıkıclığı yaratabilir. Her şey doğru zamanla, doğru anla ilgili. Aşk da böyle bir şey belki. Kahramanımız da uygun ruh halinde olmasa, doğru anı yakalamasa belki sadece başka bir Karayipli olarak kalacaktı kabuk adam hatırlamayacağı.

    Neyse uzun ve karışık bir yazı oldu. Kafam da karışık. Bazılarının dediği gibi yazarı Oğuz Atay'la kıyaslayamam kesinlikle.Ama gözümü de karartmadım. Mucizevi Mandarin'i okurum gibi geliyor ileride, hikaye yazarlığına daha fazla uyum sağlayabilirim Aslı Erdoğan'ın belki. Sadece buradaki incelemelerin çoğuna hakim olan, başkalaşma, yabancılaşma, kendini yeniden bulma ve binlerce duyguyu uyandırmadı bende bu kitap.Umarım sizde uyandırır.

    Bir de bir etkinlik vardı, kadın yazarlarla ilgili, oraya dahil edecektim. Kaybolmuş galiba, ayın temasına uyup o da. Devam ettirmek isteyen varsa etkinliği haber verirse sevinirim:)
  • Mehmet Akif Ersoy

    İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy… “Kahraman Ordumuza” başlığı ile kurtuluş savaşından çıkmış bir millete bu adla şiirini hediye etmişti. Şiirini safahat adlı kitabına koymamıştı. Bunun nedeni kendine sorulduğunda: “Bu benim değil, milletimin malıdır.” Diyordu. Bu marşı yazan şair, sadece yazmamakla kalmayıp bunu bir milletle beraber yaşamıştı. Ben şahsım adına onu erken tanıma şerefine nail olmuş bir insan olmanın gurunu yaşıyorum. Ben Akif’i İstiklal Marşı ile tanımadım. Mehmet Akif’ten bize geriye kalan sadece bir kitap vardır: “Safahat”… Ancak Mehmet Akif çoğu kişinin yapamadığı bir şey daha yapmıştır. Safahat dışında bize başka bir kitap daha armağan etmiştir: kendi hayatı… Çoğu kişi kitap yazabilir fakat çoğu kişinin hayatı bir kitap olamaz. Mehmet Akif’in sadece kişiliği başlı başına bir kitaptır. Kendisini en çok tanıyacağımız eseri ise Safahat adlı şiir kitabıdır. Ben lise yıllarımda okumaya başladım Safahatı. Daha sonra sürekli okumaya devam ettim. Hala okumaya devam ederim. Çoğu şiirini ezbere bilirim. Mehmet Akif’i okumaya başladıkça iki şey fark ettim. Bunlardan ilki onu okudukça kendi fikir dünyam oluşmaya başladı. Evet evet fikir dünyamın yapı taşları tamamen safahat kitabındaki şiirler ile döşendi. O zamanın güncel sorunlara dönük şiirler yazmış Mehmet Akif… Bunların hepsi günümüz de bile ders niteliğinde… İkinci olarak keşfettiğim şey Akif’in çok ileri görüşlü biri olduğudur. Çünkü onun yazdığı şiirler günümüz Türkiye’sindeki bütün sorunlara çözüm mahiyetindeki fikirlerdir. Ben onun şiirlerin hepsini okuduğum anda, şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer biz öğrencilere Mehmet Akif’i ve onun fikirlerini düzgün anlatabilirsek ve gençlerimiz bu fikirleri anlayabilirlerse ilerleyen dönemlerde ülkemizde şuan olan sorunlar büyük ihtimalle sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ne yazık ki biz Mehmet Akif’i tanıtmaktan ve anlamaktan çok uzağız. Ortada söyle bir durum var: Okullar olarak her sene hem ölüm yıldönümünde hem de 18 Mart’ta Mehmet Akif’i her sene düzenli olarak anarız. O tarihlerde andığımız Mehmet Akif’i ne yazık ki bir türlü anlamayız. Bu yolda çok çabuk adım atmamamız gerekiyor. Yeterince geç kaldığımızı düşünüyorum. Özelikle Mehmet Akif ile ilgili sadece İstiklal Marşı hakkında bilgi veriyoruz. Ne istiklal marşı anlatılıyor ne de ondan bağımsız olarak Mehmet Akif… Bu durum ciddi anlamda ülkemiz eğitim sistemi açısında koca bir eksiklik çünkü istiklal marşını ve onun yazarını ezbere bilen, her hafta iki kere okuyan, her yıl düzenli onun anan bir gençliğimiz var. Fakat istiklal marşı ve Mehmet Akif mücadeleden ruhundan tamamen uzak bir gençlik yetişiyoruz. Bu birleri yapmıyor. Ben yapıyorum sen yapıyorsun… En kısa zaman kurtuluş ve istiklal ruhu ile büyüyen bir neslin hayali dileğiyle.

    Kitaba dönecek olursak kitap bu konuda az da olsa bir eksikliği gidermiş. Hem kısa şekilde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak Akif’in hayatı güzel bir şekilde işlenmiş. Hem de hayatından bazı bölümler hikâye edilerek okuyucuya sunulmuş. Aynı zaman da uzun süredir neden yok diye düşündüğüm bir işe giriş yapmış. Safahattaki bazı şiirler basit bir şekilde hikâye edilerek sunulmuş. Kitap aynı zamanda 94 sayfa ve fiyat olarak 3 lira… Tüm bunları birlikte düşünürsek kesinlikle 3.sınıf ve daha üst kademelerdeki öğrencilerimize (4.5.6) okutmamız gereken bir eser diye düşünüyorum. Mehmet Akif’le küçük yaşta tanışma açısından güzel olacaktır.

    Peki, kitap bu konudaki boşluğu doldurmuş mu? Kesinlikle hayır. Çünkü safahattan birkaç şiir sadece hikâye edilerek verilmiş. Kitabı ilk elime aldığımda aklıma baya bir şiir geldi. Heyecanla açıp okumaya başladım. Acaba hangileri hikâye edilmişti. Hikâye ediliş tarzı nasıldı? Çünkü bu şeklide bir fikir çok güzeldi. ( Netice safahattan orijinal haliyle şiirleri günümüzde yetişkin kişilerin bile anlaması zor.) Fakat kitabın bu bölümü beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü seçilen şiirler hem az hem de ders verici nitelikten çok uzaktı. İnşallah en kısa zamanda bu konuda yeni çalışmalar yapılır. Bu durumun böyle olması kitabın alınıp okunması engel değil… Benim şahsi fikrim alıp tüm öğrencilerimize okutmalıyız.

    Mehmet Akif’in günümüzdeki sorunlara ta o zamandan çözüm bulmuş birkaç şiirini buraya almak istediğim… Bu şiirleri sizlerle paylaşmak beni çok mutlu edecektir.


    İşte, ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal,
    Seni tahrik eden üç beş alığın ma'rifeti!
    Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?
    Hani, milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne!
    Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
    "Arnavutluk" ne demek? Var mı Şeriat'te yeri?
    Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,
    Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
    Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
    Müslümanlık'ta "anasır"mı olurmuş? Ne gezer!
    Fikr-i kavmiyyeti tel'in ediyor Peygamber.
    En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;
    Adı batsın onu İslam' a sokan kaltabanını
    Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,
    Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
    Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
    Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
    N e Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
    Dinle Peygamber-i Zişan'ın İlahi sözünü.
    Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!
    Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
    Veriniz baş başa... Zira sonu hüsran-ı mübin:
    Ne Hilafet kalıyor ortada billahi, ne din!
    "Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
    Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,
    Arnavutlar size ibret olacakken, hala,
    Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da'va?
    Görmüyor, gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
    Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
    Bunu benden duydunuz, ben ki, evet, Arnavudum ...
    Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!

    ******************************************

    Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak. ..
    Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
    Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
    İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
    Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok hareket yok, acı yok. . Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
    Atiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbabı elinden atarak ye'se yapıştın.
    Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan,
    Tek bir ışık olsun bulu ver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,
    Varken, hani herkes gibi azminde sebatın?
    Ye's öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
    Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yfis olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
    La'netleme bir ukde-i hatır ki: Çözülmez...
    En korkulu c ani gibi ye' sin yüzü gülmez!
    Madam ki alçaklığı bir, ye's ile çirkin;
    Madam ki ondan daha m el 'un, daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i iman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'fid-i Huda'dan
    Hüsrana rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, eviadını yakma!
    Evler tünek olmuş, ötüyar bir sürü baykuş...
    Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
    Lakin hani, milyonlan örten şu yığından,
    Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
    Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.
    Feryad ile kurtulması me'mfil ise haykır!
    Yok yok! Hele azınindeki zincirleri bir kır!
    "İş bitti... Sebatın sonu yoktur!" deme; yılına.
    Ey millet-i merhum e, sakın ye' se kapılma.

    ********************************************

    Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
    Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
    Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
    Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

    İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
    Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
    İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
    Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
    Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
    Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
    Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
    Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
    Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
    Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
    Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
    Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
    Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
    Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...
    "His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
    Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


    Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
    Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
    Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
    Sanki tavşanmış gelen yahut kılıksız köstebek!
    Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
    Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...
    Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
    Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
    Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
    Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
    Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
    Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
    Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
    Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira halimiz:
    Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
    Davranın zira gülünç olduk bütün bir âleme,
    Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
    Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...
    Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
    Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.


    Bu hikayeye çok güzeldi üstelik o şiir muhabbeti çok iyidi bir şiirin buraya kadar gelmiş olması gerçekten çok şahane:)
  • Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

    Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

    ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

    Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

    İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

    İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

    Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.
  • Mehmet Akif Ersoy

    İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy… “Kahraman Ordumuza” başlığı ile kurtuluş savaşından çıkmış bir millete bu adla şiirini hediye etmişti. Şiirini safahat adlı kitabına koymamıştı. Bunun nedeni kendine sorulduğunda: “Bu benim değil, milletimin malıdır.” Diyordu. Bu marşı yazan şair, sadece yazmamakla kalmayıp bunu bir milletle beraber yaşamıştı. Ben şahsım adına onu erken tanıma şerefine nail olmuş bir insan olmanın gurunu yaşıyorum. Ben Akif’i İstiklal Marşı ile tanımadım. Mehmet Akif’ten bize geriye kalan sadece bir kitap vardır: “Safahat”… Ancak Mehmet Akif çoğu kişinin yapamadığı bir şey daha yapmıştır. Safahat dışında bize başka bir kitap daha armağan etmiştir: kendi hayatı… Çoğu kişi kitap yazabilir fakat çoğu kişinin hayatı bir kitap olamaz. Mehmet Akif’in sadece kişiliği başlı başına bir kitaptır. Kendisini en çok tanıyacağımız eseri ise Safahat adlı şiir kitabıdır. Ben lise yıllarımda okumaya başladım Safahatı. Daha sonra sürekli okumaya devam ettim. Hala okumaya devam ederim. Çoğu şiirini ezbere bilirim. Mehmet Akif’i okumaya başladıkça iki şey fark ettim. Bunlardan ilki onu okudukça kendi fikir dünyam oluşmaya başladı. Evet evet fikir dünyamın yapı taşları tamamen safahat kitabındaki şiirler ile döşendi. O zamanın güncel sorunlara dönük şiirler yazmış Mehmet Akif… Bunların hepsi günümüz de bile ders niteliğinde… İkinci olarak keşfettiğim şey Akif’in çok ileri görüşlü biri olduğudur. Çünkü onun yazdığı şiirler günümüz Türkiye’sindeki bütün sorunlara çözüm mahiyetindeki fikirlerdir. Ben onun şiirlerin hepsini okuduğum anda, şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer biz öğrencilere Mehmet Akif’i ve onun fikirlerini düzgün anlatabilirsek ve gençlerimiz bu fikirleri anlayabilirlerse ilerleyen dönemlerde ülkemizde şuan olan sorunlar büyük ihtimalle sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ne yazık ki biz Mehmet Akif’i tanıtmaktan ve anlamaktan çok uzağız. Ortada söyle bir durum var: Okullar olarak her sene hem ölüm yıldönümünde hem de 18 Mart’ta Mehmet Akif’i her sene düzenli olarak anarız. O tarihlerde andığımız Mehmet Akif’i ne yazık ki bir türlü anlamayız. Bu yolda çok çabuk adım atmamamız gerekiyor. Yeterince geç kaldığımızı düşünüyorum. Özelikle Mehmet Akif ile ilgili sadece İstiklal Marşı hakkında bilgi veriyoruz. Ne istiklal marşı anlatılıyor ne de ondan bağımsız olarak Mehmet Akif… Bu durum ciddi anlamda ülkemiz eğitim sistemi açısında koca bir eksiklik çünkü istiklal marşını ve onun yazarını ezbere bilen, her hafta iki kere okuyan, her yıl düzenli onun anan bir gençliğimiz var. Fakat istiklal marşı ve Mehmet Akif mücadeleden ruhundan tamamen uzak bir gençlik yetişiyoruz. Bu birleri yapmıyor. Ben yapıyorum sen yapıyorsun… En kısa zaman kurtuluş ve istiklal ruhu ile büyüyen bir neslin hayali dileğiyle.

    Kitaba dönecek olursak kitap bu konuda az da olsa bir eksikliği gidermiş. Hem kısa şekilde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak Akif’in hayatı güzel bir şekilde işlenmiş. Hem de hayatından bazı bölümler hikâye edilerek okuyucuya sunulmuş. Aynı zaman da uzun süredir neden yok diye düşündüğüm bir işe giriş yapmış. Safahattaki bazı şiirler basit bir şekilde hikâye edilerek sunulmuş. Kitap aynı zamanda 94 sayfa ve fiyat olarak 3 lira… Tüm bunları birlikte düşünürsek kesinlikle 3.sınıf ve daha üst kademelerdeki öğrencilerimize (4.5.6) okutmamız gereken bir eser diye düşünüyorum. Mehmet Akif’le küçük yaşta tanışma açısından güzel olacaktır.

    Peki, kitap bu konudaki boşluğu doldurmuş mu? Kesinlikle hayır. Çünkü safahattan birkaç şiir sadece hikâye edilerek verilmiş. Kitabı ilk elime aldığımda aklıma baya bir şiir geldi. Heyecanla açıp okumaya başladım. Acaba hangileri hikâye edilmişti. Hikâye ediliş tarzı nasıldı? Çünkü bu şeklide bir fikir çok güzeldi. ( Netice safahattan orijinal haliyle şiirleri günümüzde yetişkin kişilerin bile anlaması zor.) Fakat kitabın bu bölümü beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü seçilen şiirler hem az hem de ders verici nitelikten çok uzaktı. İnşallah en kısa zamanda bu konuda yeni çalışmalar yapılır. Bu durumun böyle olması kitabın alınıp okunması engel değil… Benim şahsi fikrim alıp tüm öğrencilerimize okutmalıyız.

    Mehmet Akif’in günümüzdeki sorunlara ta o zamandan çözüm bulmuş birkaç şiirini buraya almak istediğim… Bu şiirleri sizlerle paylaşmak beni çok mutlu edecektir.


    İşte, ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal,
    Seni tahrik eden üç beş alığın ma'rifeti!
    Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?
    Hani, milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne!
    Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
    "Arnavutluk" ne demek? Var mı Şeriat'te yeri?
    Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,
    Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
    Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
    Müslümanlık'ta "anasır"mı olurmuş? Ne gezer!
    Fikr-i kavmiyyeti tel'in ediyor Peygamber.
    En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;
    Adı batsın onu İslam' a sokan kaltabanını
    Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,
    Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
    Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
    Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
    N e Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
    Dinle Peygamber-i Zişan'ın İlahi sözünü.
    Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!
    Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
    Veriniz baş başa... Zira sonu hüsran-ı mübin:
    Ne Hilafet kalıyor ortada billahi, ne din!
    "Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
    Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,
    Arnavutlar size ibret olacakken, hala,
    Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da'va?
    Görmüyor, gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
    Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
    Bunu benden duydunuz, ben ki, evet, Arnavudum ...
    Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!

    ******************************************

    Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak. ..
    Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
    Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
    İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
    Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
    Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
    His yok hareket yok, acı yok. . Leş mi kesildin?
    Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
    Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
    Atiyi karanlık görüvermekle apıştın?
    Esbabı elinden atarak ye'se yapıştın.
    Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan,
    Tek bir ışık olsun bulu ver... Kalma yolundan.
    Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
    Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
    Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,
    Varken, hani herkes gibi azminde sebatın?
    Ye's öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
    Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
    Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
    Me'yfis olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
    La'netleme bir ukde-i hatır ki: Çözülmez...
    En korkulu c ani gibi ye' sin yüzü gülmez!
    Madam ki alçaklığı bir, ye's ile çirkin;
    Madam ki ondan daha m el 'un, daha çirkin
    Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i iman,
    Nevmid olarak rahmet-i mev'fid-i Huda'dan
    Hüsrana rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
    Kendin yanacaksan bile, eviadını yakma!
    Evler tünek olmuş, ötüyar bir sürü baykuş...
    Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
    Lakin hani, milyonlan örten şu yığından,
    Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
    Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
    Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
    Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.
    Feryad ile kurtulması me'mfil ise haykır!
    Yok yok! Hele azınindeki zincirleri bir kır!
    "İş bitti... Sebatın sonu yoktur!" deme; yılına.
    Ey millet-i merhum e, sakın ye' se kapılma.

    ********************************************

    Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
    Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
    Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
    Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

    İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
    Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
    İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
    Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
    Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
    Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
    Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
    Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
    Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
    Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
    Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
    Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
    Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
    Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...
    "His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
    Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


    Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
    Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
    Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
    Sanki tavşanmış gelen yahut kılıksız köstebek!
    Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
    Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...
    Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
    Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
    Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
    Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
    Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
    Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
    Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
    Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira halimiz:
    Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
    Davranın zira gülünç olduk bütün bir âleme,
    Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
    Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...
    Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
    Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.