Melehat Akis, Hayata Dön'ü inceledi.
13 May 17:43 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabımızın ana karakteri Ala çirkin ve suskun bir kızdır. Çocukluğunda yaşadıkları ve tanık olduğu travmatik olayların şu an ki durumuna etkilerini okuyoruz bol bol. Zorla da olsa terapiye gidiyor ve ve Gülseren Hanım'a gidene kadar diğerlerini canından bezdirdiğini okuyoruz. Başlarda sürekli susuyor ve O sustukça Gülseren Hanım çileden çıkmak yerine sabırla bekliyor. Ve çareyi Ala'ya hikaye-ler anlatmakta buluyor. Çirkin kızın hikayesi başlıyor. Seanslar boyunca firavun Tutankamon'un esrarı, Hitler ve Freud'un kişiliklerinden alıntılar, çariçe Katerina 'nın hayatı, Eva Peron ve Prenses Süreyya'nın hüzünlü hayat hikayelerinden parçalar paylaşıyor..

Gerçek bir hikaye olması ve malum TV'de yer alan İstanbullu Gelin bu kitabı okumaya itti beni. Gülseren Budayıcıoğlu'nun okuduğum ilk kitabı ve dilini çok beğendim. Gayet sade ve yalın bir dille anlatmış. Kendi iç dünyasına, çocuklarına, eşinin hastalığına ve Aydın Bey'i kaybettiğinde hissettiklerine de yer vermiş. Heyecan hep tepede tutuyor. İlk 100, 120 sayfa boyunca İstanbullu Gelinden kimsenin adı geçmiyor zaten.
İstanbullu Gelin" dizisiyle şu an için tek benzerlik Esma Sultan ve Süreyya adlı anne aynı. Onun dışında kitap ve dizi birbirinden tamamen farklı.
Özcan Deniz Karakterini canlandıran kişi dizi de gayet evine, eşine bağlı biriyken gerçek hayatta alkoliğin teki mesela. (Gerçi son bölümde ters köşe yapıldı dizide de.)
Dizide Süreyya bir kız bebek kaybediyor,kitapta 2-3 erkek bebeği ölüyor.
vb...

Bakalım ilerleyen bölümlerde eş değer gitmeye başlayacak mı yoksa ikisi birbirinden farklı mı olacak.

Neyse genel itibari ile güzel bir kitaptı. :)

Erhan, Kabuk Adam'ı inceledi.
 07 May 23:24 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Kabuk Adam Aslı Erdoğan'ın ilk kitabı, roman, kısa roman, uzun öykü ya da novella olarak nitelendirilebilir. Kahramanı,tıpkı yazarın zamanında yaptığı gibi, yurt dışında fizik eğitimine devam eden ve bırakmayı düşünen genç bir kadın. Zaten birinci tekil şahıs açısından anlatıldığı için, ismini öğrenmiyoruz hiç. Böyle olunca da yazarın kendi hayatından esinlendiği fikri kitabın başından itibaren hiç aklımızdan çıkmıyor. Bir de, yazılan ilk roman hep yazardan bir şeyler taşır, diye bir söz hatırlıyorum hayal meyal. Acaba Aslı Erdoğan'ın da bir kabuk adamı var mı, bunlar bir şekilde gerçekten yaşandı mı, gibi fuzuli şeyleri bırakarak romana başlayalım isterseniz.

#9835497 , vurucu cümlesiyle başlıyor kitap. Kitap boyunca bir çok güzel cümle var bunun gibi. Okyanus betimlemeleri, korkusunu anlattığı yerler, güzel tespitler ya da tek tek anlatmayayım, kitap içinde bir çok yerde nasıl da güzel yazmış diyeceğiniz cümleler var. Burada kişisel bir görüşümü belirtmeden geçemeyeceğim. Mesela #18910045 , bunun gibi güzel betimlemelerle dolu kitap. Yazar kelimeleri gerçekten usta bir silahşörün tabancasını kullandığı gibi kullanıyor. Alıntılar da gösteriyor bunu kitaptan yapılan. Ama ben sıkılıyorum bir süre sonra bunlardan. “Aa, ne kadar güzel, aa bu da güzel, evet bu da güzel” cümleleri sonsuza kadar gidemiyor bende ne yazık ki. Belki de Nazan Bekiroğlu'nun kitabından bu kadar kolay sıkılmamım sebebi de budur. Kıyaslamıyorum kat'iyen, farklı kulvarlar. Ama hikayelerde değer arttıran bir öge olan bu metaforlar, romana gelince güzel ayrıntılar olmaktan öteye gidemiyor bence.

Biraz spoiler olacak haliyle, herkesin bu kadar beğendiği bir kitaba neden uzak kaldığımı başka türlü açıklayamam çünkü. Yazarımız, ya da kahramanımız, yurt dışında geçirdiği bunaltıcı fizik eğitimin bir bölümünde (yüksek lisans ya da doktora bilmiyorum), Karayiplerde küçük bir Amerikan adasındaki yaz seminerlerine balıklama atlıyor, ortamdan bir nebze uzaklaşmak için. Kendisi tam anlamıyla asi bir kadın. Kötü bir çocukluk geçirmiş, tecavüze uğramış daha sonra, intihar girişiminde bulunmuş. Adadaki lüks bir otelde başlıyor eğitimlere ve burasının da disiplin açısından, okuldan çok da farklı olmadığını anlıyor. (Bkz: #13047514)

İlk kısımlardaki ana tema, kahramanımızın korkunç geçmişi (ki ayrıntılarını öğrendiğimizde okuduğumuz bir çok kitaba göre yavan kalıyor), umutsuzluğu, bıkkınlığı ve kabuk adamın hayatına kattığı korku, huzur, büyü ve bilinmezlik karışımı bir şeyler. Otuzuncu sayfaya kadar acaba nasıl birisi bu kabuk adam beklentisine giriyoruz, hemen hemen her sayfada kendisi yaratıyor yazarın bu beklentiyi. Olabilecek en karanlık aynı zamanda en romantik olayların oluşmasını bekliyoruz.

Dediğim gibi kitabın başında "bir adam tanıdım, hayatım değişti" tarzı var hep ve biz de o adamı tanımaya başlıyoruz nihayet, kısa boylu, çirkin, meteliğe kurşun atan bir deniz kabuğu satıcısı bu adam (Kabuk Adam). Geçmişinde bir çok karanlık şey var (ki öğrenince bu karanlık şeyler de biraz yavan geldi bana). Kahramanımız (yazar dememeye özen gösteriyorum) iyi niyetli bir Türk olduğu için ilgi gösteriyor bu adama, adam da aşık oluyor hemen kendisine anladığım kadarıyla. Ama kahramanımız anlayamıyor tam, sürekli bir korku içinde. Bir şeyler hissediyor adama karşı- ne olduğunu anlayamıyor ama, dehşet de var içinde tutku da. Hatta tecavüze uğrayacağını veya öldürüleceğini bile bile adamı takip ediyor. Bunların hiçbiri olmuyor ama. Bir de kitabın başından sonuna kadar adanın aşırı tehlikeli bir yer olduğunu vurguluyor yazar ama nedense kitapta herhangi bir cinayet kavga, tecavüz ya da başka bir adli olay gerçekleşmiyor.

Neyse cesur kahramanımız, kabuk adam kendisine herhangi bir saldırıda bulunmayınca adama daha bir ısınıyor, bir nevi aşık oluyor ama bilmiyor ne olduğunu aslında. Kabuk adam göze girmek için her şeyi denese de arkadaş olmanın ötesine geçemiyor. İçini döküyor kızımız adama, ama birlikte olamayacağını da söylüyor.

Adadan gidene kadar ara sıra görüşüyorlar. Bu arada iki-üç adalıyla daha birlikte oluyor kahramanımız, cinsel birliktelik değil ama. Yaşadığı tecavüz dolayısıyla bu hislerinin köreldiğini söylüyor kahramanımız, ara sıra bazı uyanışlar yaşasa da.
Adadan ayrılana kadar bir çok tehlikeli ortama giriyor fizikçi, yazar, asi kızımız ve ayrılmadan önce kabuk adamı istemeden de olsa aşağılıyor. Sonra da ben ne yaptım diye kendini bırakıyor tamamen, fiziği bırakıyor, adamı idol haline getiriyor ve bitiyor kitap.

Kötü bir kitap değil kesinlikle, akıcı, kolay okunuyor, çarpıcı tespitler, mükemmel betimlemeler, bizim hikaye etkinliğimizdeki gibi bir kaybediş var. Kabuk adamdan çok kendini kaybediyor ama yazar. Kitabı adeta yaşadıklarını söylüyorlar bazı okurlar, ben aynı şeyleri hisedemedim ama. Kahramanı hayatın sillesini yemiş bir kadın olarak da görebilirdim şımarık bir kız olarak da. Nedense ben ikincisini tercih ettim. Yeterince samimi gelmedi bana yazar bilmiyorum neden. Erkek olduğumdan, duygusuz olduğumdan , ya da bir çok sebepten olabilir. Zaten diğer incelemelere baktığımda kendimden utandım biraz, bu insanların gördüğü şeyleri ben neden anlayamadım diye.

Belki de doğru zaman olmayabilir. Bazen doğru anlarda Kapital bile içinizdeki duyguları alt üst edebilir, bazen de ne bileyim "Eternal Sunshine" gibi bir film akşam haberleri sıkıclığı yaratabilir. Her şey doğru zamanla, doğru anla ilgili. Aşk da böyle bir şey belki. Kahramanımız da uygun ruh halinde olmasa, doğru anı yakalamasa belki sadece başka bir Karayipli olarak kalacaktı kabuk adam hatırlamayacağı.

Neyse uzun ve karışık bir yazı oldu. Kafam da karışık. Bazılarının dediği gibi yazarı Oğuz Atay'la kıyaslayamam kesinlikle.Ama gözümü de karartmadım. Mucizevi Mandarin'i okurum gibi geliyor ileride, hikaye yazarlığına daha fazla uyum sağlayabilirim Aslı Erdoğan'ın belki. Sadece buradaki incelemelerin çoğuna hakim olan, başkalaşma, yabancılaşma, kendini yeniden bulma ve binlerce duyguyu uyandırmadı bende bu kitap.Umarım sizde uyandırır.

Bir de bir etkinlik vardı, kadın yazarlarla ilgili, oraya dahil edecektim. Kaybolmuş galiba, ayın temasına uyup o da. Devam ettirmek isteyen varsa etkinliği haber verirse sevinirim:)

Iki Hikâye Iki Kahraman 1. Bölüm
Not: Dört bölüm tek bölüm haline getirildi. Bu uzunlukta daha üç bölüm daha çıkacak diye düşünüyorum ama bilmiyorum, kestiremiyorum nereye varacak, ne olacak.. Bu bölümden sonra şimdiye dek hiçbir yerde kullanılmayan bir yöntem kullanacağım... Bu yeni yönteme güveniyorum şimdilik. Tabi iyi bir teknikle yazabilirsem ve dramayı verebilirsem çok iyi olacak...

Adı Suat Karasaçan, kavurucu bir yaz günü, aydınlık bir evde 1955 yılında İstanbul’da doğdu. Doğarken kahkaha atıyordu. Babası doğarken kahkaha atmasına anlam veremediği için üç beş ay korkudan çocuğu kucağına alamadı. Bir cami önünde bırakmak istiyordu ama annesi sevmişti çocuğu. Annesinin ona ilk öğrettiği kelime ''anne''.. Sokaklarda koşmadı, dışarıda pek gezmedi, dizi kanamadı, toprağı yemedi, kaçak göçek yapılardan nefret etti. Çünkü o evlerden çıkan çocuklar onu hep dövüyordu. Bütün derdi kendine ait bir ev, bir bahçe olsun istiyordu. On altı yaşında babasının tapularını çalıp babasının tapu üzerindeki ismi çizip kendi ismini yazdı.. Bağıranları hiç sevmiyordu, sessiz bir kaplan gibi avını saatlerce bekleyebiliyordu. Mahalledeki çocuklar toplanıp onu dövüyordu o da köşe başlarında gizli gizli saklanıp herkesi tek tek yakalayıp dövüyordu.. Elbebek gülbebek sıcacık evinde büyüdü. Liseyi çok iyi bir dereceyle bitirdi. İlkokuldan üniversiteye kadar aldığı bütün takdirleri ve karnelerini sakladı, özenle korudu. Hukuk kazandı. Aslında anlatılacak pek mühim bir hikâyesi yok. Babası da hâkimdi, oğlunun da hâkim veya savcı olmasını istiyordu. Yemek istedi, önüne koyuldu. Mutfağa gidip hazır yemek bile almadı. Dert yandığı pek bir şey olmayınca, soru da sormazdı. Kahramanımıza gelecek olursak Adı: Ulaş Soysöken. Anlatacak çok şeyi var. Çünkü mutfağa değil çarşıya inip bir şeyler alıyor, mutfağa getiriyor, onları birleştiriyor/karıştırıyor sonra yemek denilen bir şeyi yapıp yiyordu ailece. Bir kış gecesi, yıkık dökük, karanlık; sekiz kişilik bir evde doğdu. O da İstanbulluydu, 1955 yılında İstanbul’a bağlı bir köyde doğdu. Doğarken normal bir insan gibi o da ağlıyordu. Çirkin bir yüzü vardı, hem de fakfakirdi. Babası onu sekiz ay boyunca kucaklamadı, o kadar çirkindi. Köy okuluna giderdi, paltolunun paçaları hep çamurluydu, ayakkabıları yırtık olmasa da yırtılıyordu çarçabuk, annesinin ördüğü eldivenleri giyerdi, haylazın tekiydi. Annesinin ona öğrettiği ilk kelime ‘’yap’’. Kendisinin cevizleri yoktu, ara sıra komşusundan çalıp bakkala götürüyordu. Sadece cevizlerle kalsa iyi, kendisinde olmayan her şeyi çalıyordu. Mesela: Şeftali, can eriği gibi şeyler. Sattığıyla içinde dert olan çikolatalar, şekerler falan alıyordu. Liseyi dışarıda çorap, leblebi, tıraş bıçağı falan satarak okudu. O da hukuk bölümünü okumaya başladı. Tercih etmesinin nedeni de devamsızlık sorunun olmaması. Böylece hem çalışabilir hem de okuyabilirdi.

Yıllardan bir yıl, günlerden bir gün Ulaş İstanbul'a geçirdiği dördüncü yılın sonuna doğru dolandırıldı. Beş parasız ortada kaldı. Hem ağlama tuttu hem de öfke. Ne yapıp edip para kazanması gerekiyordu. Düşündü, çok düşündü ama işin içinden çıkamadı..

Ulaş, yağmurlu bir sabah uyandı yatağından takvimler 29 Nisanı gösteriyordu. Karnı açtı, yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Yatağın kenarında duran tütünü aldı önüne, bir sigara sarmaya başladı. Bir an durup düşündü, gece yarı aç uyumuştu. Hala kendisini dolandıran adamı düşünürken buldu kendini. Nasıl bulacağını, bulduğunda ne yapacağını düşünüyordu. Şöyle boş bir arsada bulsam dedi. Arkasından yavaşça, sessizce yanaşsam ve birden omuzlarına ağır bir darbe indirip bütün gücünü, direncini bir anda tüketsem ve üzerinde duran tomar tomar paraları alsam dedi.. Sonra vazgeçti bu düşünceden. Gerçekleşmeyecek hayallerle düşünüp moralimi daha da bozmamalıyım dedi. Açtı, neyi görse saldıracak bir ruh haline giriyordu. Sigarasını ateşleyip ateşlememe arasında kaldı. Açlıktan karnından sesler geliyordu. İçse belki kusar ve daha da kötü olmaktan korkuyordu. Midesi bulanacaktı ama içinde bir şey olmayınca daha da kötü olurdu. Tekrar başını yastığa gömüp hayaller âlemine daldı. Bir lokantadan karnı tok çıkıp bir bisikletle parkları dolaştığını hayal etti önce. Bisiklet belki onun sevincinin bir sembolü olduğundan bisikleti düşündü. Neden bir arabayı düşünmedim diye bir düşünce geçmedi aklından ama bisiklet belki de bir mutluluğunun sembolüydü onun için. Bilmiyordu bunu, düşünmedi sembolleri, anlamları, imgeleri… Bir süre parkları dolaştıktan sonra durup bir kahvehaneye geçmek ve orada konuşulan her şeye kulak kesilip notlar tutmayı düşündü. Notlarına türlü türlü şeyler yazacaktı… Kimisi akşam dövdüğü karısını anlatacaktı, kimisi yeni doğan çocuğunu, kimisi evlenmek istediği kadını, kimisi yeni gireceği işi, kimisi haylazlıklarını, kimisi yalnızlıklarını anlatıp duracaktı. Diğer taraftan ülke sorunlarını dinleyecekti, İstanbul ve ülkede nam salan kabadayıları, kumarhane sahiplerinin raconları da elbette düşecekti muhabbetlere, oradan da kağıtlara.. Gazete köşelerinde iş arayanlar da oturur muydu kahvehanede? Otururlardı elbette. Kendisi de hikayeleri not alacaktı.. Gözlerini odasında tekrar gerçeklere açınca bu düşünceden de vazgeçti. Bir gece kulübesinde olduğunu hayal etti. Sol ya da sağ elini kaldırmayı hayal etti. Fark etmezdi onun için hangi elini kaldırdığı sadece eğlenmek, karnı tok bir şekilde çılgınca eğlenmeyi hayal ediyordu. Bulutları kendine basamak yapıp yarabilirdi bütün yıldızları, gezegenleri. Güneş de yakamazdı o zaman Ulaş’ı, dev göktaşlarını elinin tersiyle de itebilecekti. Gözlerini kapatıp başını omuzlarından geriye doğru çekip çılgınca oynamak, hiç durmadan, hiç nefes almadan kendi başına ritimsiz ve ahenksiz oynamak istiyordu.. Gözlerini tekrar odasında gerçeklere açtı ve ne yapacağını bilemeden yerinden kalktı mutfağa doğru gitti. Yalnızdı ve dolap en soğuk yüzüyle karşıladı...

Hazırlanmaya başladı, üzerine hiç dikkat etmeden bir şeyler aldı. Sokağa fırladı, sokak kalabalıktı, sokak nefes alıp veriyordu, sokak herkesin korkusuzca gezeceği bir yer değildi. Anarşizm ve faşizm kavgası sokaktaydı. Gece sığınak değil bir kaçıştı. Ama öğle vaktiydi ve güvenli olduğunu düşünüyordu. Herhangi bir marketten geçerken dışarıda duran meyve-sebze kasalarına yaklaşıp bir iki domates, biber, salata veya başka bir şeyler de olabilir hemen ellerini uzatıp, kaçırıp bir köşede yemek istiyordu. Bunu canı pahasına yapacaktı ama nasıl? Hırsızlık yapmak hak yemektir diye bir düşünce geçti kafasından. Sonra bu hırsızlık değil adil olmayan durumda adaleti sağlamaktır dedi kendi kendine. Kendini böyle ikna edebildi, etmeliydi. Hırsızlık yapmak için böylece kendini cesaretlendirebilirdi. Ama bunu nasıl dışarıya anlatabilecekti ki.. Anlatsa dahi anlarlar mıydı? Birisi çıkıp her aç olan çalsa memleket ne olacak dese ve onun peşinden binlerce paralı, tam para ümidini taşıyan yarı paralı ve yarı para ümidini taşıyan parasız insan koşmaz mıydı? Etraf dolandırıcılarla, hırsızlarla kaynıyordu. Köylerden şehirlere ekmek peşinden gelen nice insan telef olup gidiyordu. Kimisi para kazanıp köyüne evlenmek için dönmeye niyetliydi, kimisi babasının borçlarını ödemeye niyetliydi, kimisi ailesine para göndermeye niyetliydi, kimisi kendine yeni bir hayat kurmaya niyetliydi, kimisi kan davasından kaçıp şehre sığınmıştı... Herkes bir dertle gelmişti İstanbul'a.. Sokaklar dert yanıyordu, İstanbul bir canavardı, öldürmeye, ağlatmaya hazır bir canavardı. Polisler canavardı, halk canavardı, ama ortada canavar yoktu. Köylüler dolandırılıyor, şehirliler ise en kurnaz rollerine bürünüyordu. Sokaklar bölüşmüş, bölüştürülmüş; caddelerin bir tarafı alınmış diğer taraf savaş yeriydi. Onların dışında duranlar ise dava uğruna her yeri yakıp yıkmaya gönüllü birer nefer-idiler. Duvarlara direniş yazıları yazılıyordu. Köylü-emekçi yazıları, faşizm yazıları, şeriat yazıları, laikçi yazıları... Her türden yazılar vardı. Kim haklı, kim haksız bilemiyordu. Bilmek istemiyordu. Başını bunlarla yoracak ne zamanı ne de kafası vardı. Basit düşünüyordu çünkü basit yaşadı. Karın doyurmak meseleydi ve karnını doyurmak istiyordu. Bir grup insan bir duvarın kenarında oturmuş yemek yiyorlardı. Hallerinden belliydiler, işçilerdi. Yanlarına yanaştı, açım demeden işçiler yemeğe davet etti. Oturdu sofraya birlikte yemek yediler. Yemek yerken işçilerden biri onun lokmalarını sayıyordu. Bir lokma fazladan alsa sanki yemek biter ve aç kalacak gibi bir korku taşıyordu. Gözü onun lokmalarındaydı. Bir başka işçi bunu fark etti ve onu gözleriyle uyardı. Ne de olsa aynı toprağın insanlarıydılar ve birbirlerini anlıyorlardı.. Karnı doyduğu için mutluydu. İşçilerden birine ben de çalışmak istiyorum burada, siz ne iş yapıyorsanız ben de o işi yapmak istiyorum dedi. İşçiler biz bilmeyiz onu patron bilir dediler. Öğle paydosu biter bitmez patron gelecek ona bir sor istersen dedi işçilerden en yaşlısı, hallinden belliydi ki en tecrübelisi de o idi. Beş dakika geçmeden geldi patron. Hızlıydı, takım elbisesi ayna gibi parlıyordu, bakışları sertti. İşçilere baktı sonra duvara baktı, ''duvar bitmemiş siz burda ne halt yiyorsunuz, yevmiyeyi iki katına mı çıkaracaksınız'' diye biraz azarladı. En yaşlı olan patrona karşı eli bağlı bir şekilde durumu izah etti ve patronu gülümsetmeyi de başardı. Yeni gelen genci de söyledi. Patron hiç düşünmeden kabul etti. Ve öğleden sonra çalışmaya başladı. Gün bitiyordu, akşama alacağı üç beş kuruşla iki günlük yeme içme parasını çıkardığını düşünerek mutlu bir yüz ifadesi yerleşti her hücresine..


Akşam işçilerle beraber oturup beklemeye koyuldular patronu. Bir saat önce patron iş sahibine gidip yevmiyeleri alacaktı ama daha gelmedi.. Beklediler gelmedi, beklediler gelmedi... Yatsı oldu, yatsı bitti. Ama patron gelmedi, gelmiyordu bir türlü. İşçiler, ''eve gidelim, yarın sabah yine geliriz buraya, patronun işi çıkmıştır'' diyerek dağıldılar. Karnı acıkmıştı, dükkânlar kapanıyordu tek tek. Karanlığı bir mağara sığınağı gibi gördü. Bir marketin önünden geçerken, marketin içine kasaları taşıyan tek bir işçi vardı. Market işçisi, marketin içindeki kasaları düzenliyordu, dışarıda bir domates kasası duruyordu. Gözüne kestirdi, kaçıracaktı o kasayı. Fazla gecikmeden hızlıca kasaya koştu. Aldığı gibi koşmaya başladı kasayla. Bir yandan kaçırırken diğer yandan bir kasa domatesin ona kaç gün yeteceğini düşünüyordu. Kaç kez somunla domatesi yiyeceğini düşünüyordu. Sabahları tok karnıyla rahat bir sigara da içecekti… Koşarken düşünüyordu bunları. Domatesler de kan kırmızısı gibiydi, belli ki köy domatesleri, belli ki taze domateslerdi. Market işçisi peşine düştü. Olabildiğince hızlı koşuyordu fakat ayağı kaldırımla yolun arasındaki boşluğa denk geldi, bütün hızıyla düştü. Hemen toparlanıp birkaç domatesi eline aldı, tekrar koşmaya başladı. Market işçisi, Ulaş’ın peşinden gitmekten vazgeçip domatesleri karanlıkta toplamaya çalıştı. Küfürler yağdırıyordu hırsıza, bunu patronuna nasıl açıklayabilecekti? Geride marketi açık kalmıştı, patlamamış domatesleri kırık kasaya toplayıp markete doğru hızlı adımlarla yürüdü. Markete vardı ve marketteki eşyaların yerli yerinde olduğundan emin olmak için hemen her yanını dolaşıp her yeri kontrol etti. Şükürler olsun dedi ve hemen orada duran sandalyeye attı kendini. Gece tenhaydı. Sokak aralarında kayboldu. Eve ilk suçuyla döndü. Hukukçu olmakla, hırsız olmak arasında duran o ince çizgide yürüyordu. Belki de böyle daha iyi bir hukukçu olabilirdi. Açlığı görmeyen hukukçu, tam bir hukukçu olabilir miydi? Olmazdı elbette. Kan/ter içinde kalmıştı, hem korku hem de tarif edemediği inanılmaz bir duygu vardı üzerinde. Odasına geçti gaz lambasını yaktı ve domatesleri yemeğe koyuldu. Yedikten sonra yatağının başında oturup birkaç dal sigara içti ard arda. Sabah alacağı paranın ümidiyle uyudu...


Evin sessizliği, sabahın şerri, ruhun sıkıntısı, bedenin zayıflığı, zamanın uzunluğu, kalbin sabırsızlığı, kabusların işkencesi doluşmuştu odaya.. Bütün korkuların, arzuların, özlemlerin, isteklerin içinde gözlerini tekrar hayata yani gerçeklere açan Ulaş. Ulaş, neredeydi? Kimdeydi? Ulaş, dünyanın neresindeydi? Ulaş'ın varlığı ile yokluğu insanlara anlam veriyor muydu? Verse dahi ne zaman ve nasıl verecekti? Ulaş, elbette bunları düşünmüyordu, elbette bu soruların farkında değildi ama yaşıyordu, içindeydi. İçinde olduğundan dolayı nerede olduğunu da bilmiyordu ya... Birisi Ulaş'ın hem içini hem de dışını görerek gözetleseydi dışarıdan, Ulaş'a söyleseydi bütün olup bitenleri.. Ulaş inanır mıydı? Tanrı hangi eliyle dokunmuştu Ulaş'ın hayatına? Ulaş, sadece sabah gözlerini açtı yatağında, aylardır yıkanmamış kirli yatağından, haftalardır yıkanmamış elbiselerini giymeye çalışıyordu. Aklından geçen tek düşünce yarım yevmiyesini almak ve bir güzel karnını doyurmaktı. Manayı aramıyordu, zira kendisi manaydı.


Suat Karasaçan ise derslerine yetişme heyecanıyla yataktan çıktı. Gece boyu ders çalışmıştı. Yorulmuştu ve şimdi de derse yetişmeye çabalıyordu... Bütün gece ders çalışıp sokakları kirletenlere karşı mücadele vermek istiyordu. Sokakları savaş alanına çeviren anarşistlerden nefret ediyordu. Ülkede var olan en büyük tehdit önce anarşizmdi sonra hırsızlık sonra gettoya dönmüş mahalleleri medenileştirmek, iyileştirmek bunlara yönelik önlem niteliğinde kanunlara ya da mahkeme kararlarına imza atmaktı. Haklıydı, sokaklardan geçilmiyordu. Her yerde ölümler, cesetler, öldürmeler, intiharlar, çılgınlıklar, cinnetler, haraç kesenler, kabadayılar, mafyalar, çeteler, askerler, polisler... Bu sokakların bir an önce temizlenmesi gerekiyordu. Suat, geçmişte tokat yediği sokaklardan intikam almak istiyordu. Artık intikamını kişisellikten çıkarıp memleket meselesine dayandırmıştı. Medeni duruşu, üslubundaki naziklik, efendi tavırları, ağır başlılığı ile hocaların ve arkadaşlarının gözdesiydi. Her türlü örgüt Suat'ı kendi safına çekmek istiyordu ama o hepsini geri çeviriyordu. Hiç şüphesiz korkusuzdu, cesareti ile de ön plandaydı. Memleketin en gözde kurumuna girecek, en hızlı yükselecek olan ender adaylardan biriydi. O nedenle derse geç kalmamıştı hiçbir zaman ve hiçbir zaman notsuz, hazırlıksız gelmemişti derslere. Askeri düzen Suat'ta tezahür ediyordu. Üzerini hızlıca giydi, pijamalarını özenle düzenli bir şekilde dolaba yerleştirdi. Kalemlerini aldı, notlarını çantasına sıkıştırdı, anahtarları her zaman çantasındaydı. Giyinip çıkması on dakikadan az sürdü. Bu da olağan-dışı bir durumdu Suat için ve yeterli bir şekilde hazırlanıp hazırlanmadığı sorusu kafasını meşgul etse de çıktı evden.


Evin altında işlek bir market vardı. Marketten meyve suyunu, peynirini aldı, hemen diğer yanında duran pastaneden simidini aldı ve otobüs durağına geçti. Otobüs durağında beklerken kahvaltısını yaptı. Otobüs geldi, bindi ve otobüste eksik bir şeyler var mı endişesi ile korkusunu bir anda yaşayarak çantasını kontrol etti. Unuttuğu veyahut eksik bir şey yoktu. Dersin olduğu sınıfa girince sınıfı boş buldu. Kantine indi, bir çay içmek istiyordu canı. Sabah kahvaltısını çaysız yaptığından midesini iyi hissetmiyordu. Kantinde çayını alıp oturacak bir yere aradı. Köşede boş bir yeri bulur bulmaz oraya yöneldi. Tam oturacakken yanından geçen birisi ona omuz atarak geçti. Çayı yere döküldü, hiç ses etmeden geriye dönüp baktı. Baktığı yerde kendisini korkunç bir şekilde kestiren uzun saçlı, top sakallı, esmer yüzlü bir gençle göz göze geldi. Suat ''abi biraz daha dikkat etseydin, az daha sıcak çay üzerime dökülecekti'' der demez karşıdaki hazırlamıştı lafını. Kalın ve gür bir sesle ''etmezsem ne olacak lan''.. Suat, üzerine gitmek istedi fakat ideallerini düşündü ve geri çekildi hiçbir şey demeden. Türkçesinden belliydi ki adam Kürt'tü, bu da potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Suat'ın kaybedecekleri vardı. Hiç şüphesiz ki orada bakan kişinin de idealleri vardı ama önem derecesi değişiyor. Suat, şahıslarla muhatap olup ideallerinin gerisine düşmek istemiyordu.. Onun ideali ülkenin en üst makamlarında oturanları muhatap alıp, onları yenmekti, yıkmaktı ve kendi düşüncesine göre toplumu biçimlendirmekti. Bütün bunları düşündü, biraz bekledi sonra tekrar bir çay daha aldı. Oturdu boş bulduğu ilk yere çayını yudumlarken ağzı biraz yandı. Elleri ve parmakları hala titriyordu, içi öfkeyle, kızgınlıkla doldu bir an.. Onu orada boğazlasaydı hiç pişman olmazdı ama yapmadı, yapamadı. Zayıftı, kaybedeceği çok şey vardı. İdealler bazen insanı çok zayıflatıyor diye düşündü.. Bir kalem ve defter çıkarıp karalamaya başladı.. Başlığı atmıştı çoktan: ''İdeallerin Büyüklüğü ve İnsanın Zafiyetleri'' başını kaldırmadan yazmaya koyuldu. Öfkeyle, hırçın bir şekilde yazıyordu. Yazmak ona kuvvet veriyordu, avunacak en büyük tesellisiydi. Omuzuna dokunan bir elle kendine geldi. Sınıf arkadaşı Resul idi. Resul'le merhabalaştıktan sonra sınıfın neden boş olduğunu sordu. Resul de hocanın 1 Mayıs etkinliğine katıldığını söyledi. Suat, hocanın dersleri boş verip böyle bir etkinliğe katıldığı bilgisi karşısında apışıp kaldı. Ki, hoca derslerinde bir dakikayı bile boş geçirmiyordu. Derslerini sıkı sıkı işliyordu, hocanın bir felsefesi vardı kendine şiar edindiği: ‘’Ülkesini en çok seven, işini en iyi yapandır’’ sözü onun için her şeyi özetliyordu… Böyle bir hocanın gün süresince bütün derslerini bırakıp alana gitmesine önce inanmadı sonra bilginin kaynağını sordu. Resul de ''ocakta toplantıdaydım, ocaktakiler söyledi, onların eli uzun oğlum, biliyorlar''.. Resul'un söyledikleri karşısında ve biraz önce yaşadığı olay karşısında daha da öfkelendi, daha da kızgınlıkla doldu... Kendi kendine ''hoca da dersleri bırakıp alana gidiyorsa ya bunlar çok güçsüzleştiler ya da çok güçlüler ki kendilerini korumaya bile ihtiyaç duymuyorlar'' dedi. Resul bunu duyunca ''öyle, bizimkiler çalışmıyor, okumuyor abi'' diye sitem etti. Bir anda sessizlik oluştu aralarında. Resul, Suat’a bakarak neler yazdığını sordu. Suat, hiçbir şey demeden devam etti yazmaya. Resul, biraz daha sessiz kaldıktan sonra tekrar Suat’a bakarak ‘’Suat senin aramızda olmaman, ocakta bulunmaman büyük bir kayıp, gel bize katıl. Bizim senin gibi okuyan, çalışan, uğraşan kişilere çok ihtiyacımız var’’ dedi, kendinden emin bir dille… Resul, böyle amaçları peşinden koşan, didinen bir arkadaşla arkadaş olmaktan gurur duyuyordu. Bir de kendi davasına çekebilseydi ömür boyu onunla dost olup asla bırakmamaya kararlıydı. Böyle insanlarla kolay kolay tanışılmıyor olduğunun farkındaydı ve bu şansını kullanmak için çırpınıyordu. Dört yıl boyunca hiç bıkmadan, usanmadan davet ediyordu. Suat, biraz durup bekledikten sonra Resul’e baktı ‘’abi, ben böyle iyiyim sizi anlıyorum hatta iyi işler yaptığınızı da biliyorum ama ben tek kalmak istiyorum’’ dedi. Suat’ta kendinden emin bir şekilde konuştu ve kesin bir yüz ifadesiyle dile getirdi. Resul, tekrar selam verip yerinden kalktı ve çıktı kantinden. Suat, ardından uzun uzun baktı, düşündü, tekrar yazıya gömüldü daha hızlı düşünüyor, daha hızlı yazıyor, daha hızlı öfkeleniyordu... Okumak, çok okumak; düşünmek, çok düşünmek; çalışmak, çok çalışmak... Bütün hayatını bu doğrultuda çiziyordu.


Ulaş, evden hızlıca çıktı… Güzel yapılmış bir kahvaltının hemen arkasında iyi sarılmış bir sigara içmek onu gün içinde iyi hissettirmesine yetecekti. Evden çıkınca kalabalığa karıştı. Hızlı adımlarla dün çalıştığı yere gitti. Vardığında diğer işçilerin çoktan bekliyor olduklarını gördü. Kimisi simit yiyor, kimisi çayını yudumluyor, kimisi sigara sarıyor, kimisi sigara içiyor, kimisi başını iki avucunun arasına yerleştirmiş caddeye bakıyor, kimisi duvarın kenarında oturmuş aralarında konuşuyorlar.. Vardı ve selam verdi. İşçilerden birkaçı başını sallayarak karşılık verdi. O da bir köşeye geçti beklemeye koyuldu. İşçilerin halini süzdü, kimsede neşeli bir yüz görmedi. Ulaş da oturup okulunu düşündü, son senesiydi. Mayıs ayının sonunda finalleri vardı ve finallerden sonra rahatına bakabilecekti. Öyle ümid ediyordu. Köyüne döndüğünde belki de bir avukat olarak dönebilecekti. Dersleri iyi olmasa da sınıfı geçmesi ve mezun olması ona yetiyordu şimdilik. Bütün hayatı boyunca duvarda, inşaatta, fırında, bahçede çalışmayacaktı ya. Babasına da yardım ederdi böylece, edebilirdi. Böylece önce kendi karnını doyuracak, sonra aileninkini sonra da varsa bir düşüncesi gezebilecekti istediği yerleri. Başka derdi yoktu, olmaması gerekiyordu. Çünkü gözlerini açtığından beri yoksulluk vardı, bir ekmeği kazanmanın derdi vardı. Bütün derdi bu olunca herhangi bir düşünce ve fikir peşinden de koşamadı. Düşünceler ve fikirler karın tokluğundan sonra başlayan bir şey. Bekliyor, okulun biteceğini düşündükçe ara-sıra gülümsüyor kendi kendine. İstanbul’un güzel bir yerinde bir daire tutacağım dedi, daireyi bürom olarak kullanacağım, ayda on dava alırsam bu işi götürürüm diye düşündü. Belki de Ankara’da kurulmuş olan barolar birliğine üye olacaktı, baronun amaçları ve faaliyetleri hoşuna gidiyordu. Genç bir baroydu altı yedi yıllık ya vardı ya da yoktu. Genç olduğu için şimdiden orada yer almak istiyordu. Hızlı yükselirdi, daha çok para alabilecekti. Düşünüyordu bütün her şeyi. Ama şu iki ayın geçmesini bekliyordu. Mayıs-Haziran bir geçseydi. Bir an önce kavuşsaydı sonuna..


Bekliyorlar, bekliyorlar… Hemen duvarın dibinde oturan bir işçi içlerinden en tecrübeli ve yaşça en büyük olan işçiye seslenerek ‘’Ali abi bunlar gelmedi, bunların yerini yurdunu da bilmiyoruz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle’’.. Soru Ali abiyi sıksa da ümitli olmaya çalıştı, biraz gülümsedi, geriye dönüp soruyu soran zayıf, esmer işçiye baktı ‘’gelecekler, gelmez olurlar mı, patronumuz iyi adamdır, disiplinlidir. Patron gelmemezlik etmez, gelip en azından bizi bilgilendirir’’ dedi. Buna kendisi inanıyor muydu hiç bilmiyorum ama bu sözleri ettikten sonra işçi derin bir nefes çekti ya.. Yaşlı işçi bir sigara daha yaktı. Ayakta bekliyordu, patronun gittiği yöne bakıyordu. Belki tekrar oradan döner, bilmiyoruz. Dakikada yüzlerce insan oradan görünüyor, geliyor ve geçiyor.. Sanki herhangi bir surat kaçırırsa patronu kaybedecek gibi bakıyordu. O gelen insanlardan biri de patron ve patronun yüzünü ilk o görmek istiyordu. Belki de patron oradan görünür de duvara bakarsa bizim burada olduğumuzu da görsün gibi bakıyordu. Bir süre sonra korkmaya başlamış olmalı ki yerinde duramaz oldu ve gidip gelmeye, etrafımızda volta atmaya başladı. Bir sigara daha yaktı. Orada bulunan yirmi işçinin gözü yaşlıdaydı, çünkü o bu işi bulmuştu ve onları yaşlı işçi çağırmıştı. Bekliyoruz, sigaralar yanıyor, son paralarla son çaylar alınıyor, ağaçların gölgeleri kısalıyor, herkesten sesler yükselmeye başladı. İşçilerden biri yaşlı işçiye doğru yanaşarak, yaşlı adamın ellerinden tuttu ve yüzüne zavallı bir ifadeyle baktı, ağlamaklı konuşmaya başladı ‘’abi yemin billah üzerimde beş kuruş yok, on gündür bu işte çalışıyoruz, bütün biriken paramı de bu on günde yediğimize, içtiğimize harcadım, şimdi bir çay yok ki içeyim’’ diye sitem etti. İki dizinin üzerine çömelip ağlamaya başladı. Diğer işçilerden bazıları kızmaya başladı, bazıları bağırmaya, bazıları da izlemekle yetindi. Gücü kuvveti yerinde olduğu görünümünü dışarıya veren heybetli duruşuyla insanları etkileyen işçilerden biri yaşlı işçinin üzerine yürüyerek ‘’ulan bu işi alırken yerini yurdu hiç mi sormadın, dolandırıcı mı değil mi hiç mi bakmadın. Sen nasıl bir işçisin sen nasıl bir iş buldun bizi de kendini de yıprattın, öldürdün be’’ yaşlı işçi ile diğer işçinin arasına diğer işçiler girdi. Sinirler gerginleşti, öfke kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Artık yaşlı işçiye yaşından ve tecrübesinden dolayı bir güven kalmadığı gibi bir bağlılık da kalmadı. Saygınlığını da hepten kaybetti. İşçilerden biri on dokuz yaşındaydı, yerinden kalkıp Ali abinin karşısına geçti ve yüzüne bakarak ‘’Ali bizi mahvettin’’ diye bağırdı. Kimse ne yapacağını bilemedi, tartışmaya başladılar aralarında… Kim ne diyor, neyi konuşuyor anlaşılamıyordu.

Ulaş, baktı ve tekrar dolandırıldığını iyiden iyiye anladı ve terk etmek için yerinden kalktı, ardına bile bakmadı. Biraz uzaklaşınca işçilerin daha şiddetli tartıştıklarını duydu ve seslerden biri kulağına geldi ‘’Ali bizimle oyun oynadı, o da bu dolandırma işinin içinde’’ dedi. Ulaş bunu duyunca tekrar döndü. Bu defa kim tarafından dolandırıldığını biliyordu ya.. Peşini bırakmamaya kararlıydı. Gerçekten dolandıran kişi belli miydi…

Şeyhmus Bera OKUYUCU, bir alıntı ekledi.
26 Tem 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İyi bir kitap
Mehmet Akif Ersoy

İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy… “Kahraman Ordumuza” başlığı ile kurtuluş savaşından çıkmış bir millete bu adla şiirini hediye etmişti. Şiirini safahat adlı kitabına koymamıştı. Bunun nedeni kendine sorulduğunda: “Bu benim değil, milletimin malıdır.” Diyordu. Bu marşı yazan şair, sadece yazmamakla kalmayıp bunu bir milletle beraber yaşamıştı. Ben şahsım adına onu erken tanıma şerefine nail olmuş bir insan olmanın gurunu yaşıyorum. Ben Akif’i İstiklal Marşı ile tanımadım. Mehmet Akif’ten bize geriye kalan sadece bir kitap vardır: “Safahat”… Ancak Mehmet Akif çoğu kişinin yapamadığı bir şey daha yapmıştır. Safahat dışında bize başka bir kitap daha armağan etmiştir: kendi hayatı… Çoğu kişi kitap yazabilir fakat çoğu kişinin hayatı bir kitap olamaz. Mehmet Akif’in sadece kişiliği başlı başına bir kitaptır. Kendisini en çok tanıyacağımız eseri ise Safahat adlı şiir kitabıdır. Ben lise yıllarımda okumaya başladım Safahatı. Daha sonra sürekli okumaya devam ettim. Hala okumaya devam ederim. Çoğu şiirini ezbere bilirim. Mehmet Akif’i okumaya başladıkça iki şey fark ettim. Bunlardan ilki onu okudukça kendi fikir dünyam oluşmaya başladı. Evet evet fikir dünyamın yapı taşları tamamen safahat kitabındaki şiirler ile döşendi. O zamanın güncel sorunlara dönük şiirler yazmış Mehmet Akif… Bunların hepsi günümüz de bile ders niteliğinde… İkinci olarak keşfettiğim şey Akif’in çok ileri görüşlü biri olduğudur. Çünkü onun yazdığı şiirler günümüz Türkiye’sindeki bütün sorunlara çözüm mahiyetindeki fikirlerdir. Ben onun şiirlerin hepsini okuduğum anda, şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer biz öğrencilere Mehmet Akif’i ve onun fikirlerini düzgün anlatabilirsek ve gençlerimiz bu fikirleri anlayabilirlerse ilerleyen dönemlerde ülkemizde şuan olan sorunlar büyük ihtimalle sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ne yazık ki biz Mehmet Akif’i tanıtmaktan ve anlamaktan çok uzağız. Ortada söyle bir durum var: Okullar olarak her sene hem ölüm yıldönümünde hem de 18 Mart’ta Mehmet Akif’i her sene düzenli olarak anarız. O tarihlerde andığımız Mehmet Akif’i ne yazık ki bir türlü anlamayız. Bu yolda çok çabuk adım atmamamız gerekiyor. Yeterince geç kaldığımızı düşünüyorum. Özelikle Mehmet Akif ile ilgili sadece İstiklal Marşı hakkında bilgi veriyoruz. Ne istiklal marşı anlatılıyor ne de ondan bağımsız olarak Mehmet Akif… Bu durum ciddi anlamda ülkemiz eğitim sistemi açısında koca bir eksiklik çünkü istiklal marşını ve onun yazarını ezbere bilen, her hafta iki kere okuyan, her yıl düzenli onun anan bir gençliğimiz var. Fakat istiklal marşı ve Mehmet Akif mücadeleden ruhundan tamamen uzak bir gençlik yetişiyoruz. Bu birleri yapmıyor. Ben yapıyorum sen yapıyorsun… En kısa zaman kurtuluş ve istiklal ruhu ile büyüyen bir neslin hayali dileğiyle.

Kitaba dönecek olursak kitap bu konuda az da olsa bir eksikliği gidermiş. Hem kısa şekilde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak Akif’in hayatı güzel bir şekilde işlenmiş. Hem de hayatından bazı bölümler hikâye edilerek okuyucuya sunulmuş. Aynı zaman da uzun süredir neden yok diye düşündüğüm bir işe giriş yapmış. Safahattaki bazı şiirler basit bir şekilde hikâye edilerek sunulmuş. Kitap aynı zamanda 94 sayfa ve fiyat olarak 3 lira… Tüm bunları birlikte düşünürsek kesinlikle 3.sınıf ve daha üst kademelerdeki öğrencilerimize (4.5.6) okutmamız gereken bir eser diye düşünüyorum. Mehmet Akif’le küçük yaşta tanışma açısından güzel olacaktır.

Peki, kitap bu konudaki boşluğu doldurmuş mu? Kesinlikle hayır. Çünkü safahattan birkaç şiir sadece hikâye edilerek verilmiş. Kitabı ilk elime aldığımda aklıma baya bir şiir geldi. Heyecanla açıp okumaya başladım. Acaba hangileri hikâye edilmişti. Hikâye ediliş tarzı nasıldı? Çünkü bu şeklide bir fikir çok güzeldi. ( Netice safahattan orijinal haliyle şiirleri günümüzde yetişkin kişilerin bile anlaması zor.) Fakat kitabın bu bölümü beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü seçilen şiirler hem az hem de ders verici nitelikten çok uzaktı. İnşallah en kısa zamanda bu konuda yeni çalışmalar yapılır. Bu durumun böyle olması kitabın alınıp okunması engel değil… Benim şahsi fikrim alıp tüm öğrencilerimize okutmalıyız.

Mehmet Akif’in günümüzdeki sorunlara ta o zamandan çözüm bulmuş birkaç şiirini buraya almak istediğim… Bu şiirleri sizlerle paylaşmak beni çok mutlu edecektir.


İşte, ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal,
Seni tahrik eden üç beş alığın ma'rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?
Hani, milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
"Arnavutluk" ne demek? Var mı Şeriat'te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,
Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık'ta "anasır"mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel'in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslam' a sokan kaltabanını
Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
N e Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zişan'ın İlahi sözünü.
Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!
Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa... Zira sonu hüsran-ı mübin:
Ne Hilafet kalıyor ortada billahi, ne din!
"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,
Arnavutlar size ibret olacakken, hala,
Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da'va?
Görmüyor, gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duydunuz, ben ki, evet, Arnavudum ...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!

******************************************

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak. ..
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok hareket yok, acı yok. . Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
Atiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbabı elinden atarak ye'se yapıştın.
Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun bulu ver... Kalma yolundan.
Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebatın?
Ye's öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yfis olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
La'netleme bir ukde-i hatır ki: Çözülmez...
En korkulu c ani gibi ye' sin yüzü gülmez!
Madam ki alçaklığı bir, ye's ile çirkin;
Madam ki ondan daha m el 'un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i iman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'fid-i Huda'dan
Hüsrana rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, eviadını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyar bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lakin hani, milyonlan örten şu yığından,
Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.
Feryad ile kurtulması me'mfil ise haykır!
Yok yok! Hele azınindeki zincirleri bir kır!
"İş bitti... Sebatın sonu yoktur!" deme; yılına.
Ey millet-i merhum e, sakın ye' se kapılma.

********************************************

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.


Bu hikayeye çok güzeldi üstelik o şiir muhabbeti çok iyidi bir şiirin buraya kadar gelmiş olması gerçekten çok şahane:)

İstiklal Marşı Yazılıyor, Kasım Göçmenoğluİstiklal Marşı Yazılıyor, Kasım Göçmenoğlu
Cem, Yaza Yolculuk'u inceledi.
 19 Haz 2017 · Kitabı okudu · 11 günde · 10/10 puan

Bu sabah hava durumunda gerçek yazın yarın başlayacağını söyledi sunucu: uzun zamandır aralıklarla süren yağışlar ve sağanaklar, bulutlar artık sonbahara dek kayboluyormuş gözden, beklenen ve özlenen Afrika sıcakları kapıdaymış... annem sevindi, sıcağa çok düşkün çünkü. Bahçedeki ağaçları düşündüm, çok geçmeden susuzluktan yılacaklar, bitap düşecekler. Her gün su versem bile pek birşey değişmeyecek.

Ben yazı sevmiyorum. İstanbul'da yazın güzel olduğu dönemler, otuz sene öncesiydi belki. Hani kışın haftalarca sürdüğü, karın siyaha kestiği, çamur ve karın içiçe geçtiği o uzun haftalardan sonra, ılık ve kemik ısıtan, ışıltılı güzel baharın ardından küçük adımlarla gelen o yaz: denizi masmavi, suyu temiz ve berrak, şeffaf, hepimizin plajlara koşuştuğu ve hacı amcanın plajın önündeki mayo standında çalışmıyorsak kumplaja daldığımız, denizde bata çıka açıldığımız o çocukluk, ergenlik günleri, işte o zamanlardı yaz mevsimi, ve o zamanlar güzeldi, ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü çocukluk ve ergenlik hayatımda hayata, dünyaya ve zamana oradan bakıyordum, ama şimdi, artık şu yaşımda geriye dönerek, gözlerimi de kısarak baktığımda, seneler art arda, fazla birşey göremiyorum: yazları sevmiyorum, güneşi sevmiyorum, yaz aylarında hatta daha bahardan sıklaşan mangalcılar ve tepelerden inenlerle huysuz bir ihtiyar olma yolunda attığım adımlarımla bana hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: çocuklu aileler, güneş gözlükleriyle afili babalar, eşlerine sevgiyle bakan kadınlar, sahilde yavru kedilere birşeyler veren çocuklar, az ilerde denizden yunuslar geçerken merakla ve çığlıklar atarak hemen fotoğraf çeken yeniyetme sevgililer... parıldayan ve sıcacık güneşin altında hepsi ışıl ışıllar. Bu mutluluk hissi ve bu cıvıl cıvıl hayat güneşe yakışıyor: güneş betonu ve toprağı, hepimizi öldüresiye ısıtırken, nazlı bir sevgilinin kaprisi gibi boyun eğiliyor, katlanılıyor ona; her yerden ama her yerden hayat fışkırıyor. Gölgelere çekilen tek ben değilim elbette, önceden giden herkes gibi, nihayetini merak ederek ama bir yandan da kabullenerek elimde kitabımla oralarda olacağım elbette...bir iki haftaya.

ama şimdi... şimdi koca kara bulutlar ve onların yağmur dolu elleri salkım saçak iniyor her bir yana, ve deniz mavi değil, griden açık siyaha açıp sönerek bakıyor, uzanıyor önümüzde. Sandallarda inatçı adamlar var, iki sevgili el ele yürüyor yağmuru umursamadan. Bu loşluk, ışıksız bu grilik, karaya yakın bu beyazlık öyle güzel ki, kendimi öyle iyi hissediyorum ki burada, çayım da aralıklarla geliyorsa, ve kimse bana ilişmeden kitabımı okuyorsam, tebessüm etme zorunda olmadan, şakalardan uzak, içimde katmer katmer birikmiş yaşlarımla ben ve kitabım bu sonsuza dek sürsün istediğim gölgeli diyarda kalabilsek keşke diye ümit ediyorum. Ama hayat var. İşler var. Güçler. Meseleler. Bitirilmesi gereken nice şey. Kitabı bu halde bitirdim işte. Tomris Uyar'ın ilk kitabını da karanlık bir günde, akşam üzerimize inerken okumuştum. Dizboyu Papatyalar, diz boyu hüzün ve kederle sarmalamıştı beni. Bir güz kitabıydı, bir ilk kış kitabıydı o. Yaza Yolculuk kitabıysa yaza sıkışmış, neşeli görünen ama keder ve bezmişlik, yarım kalmışlık dolu hikâyelerle dolu. Otuz yıl önce yazmış Tomris Uyar bu hikâye kitabını. Otuz sene sonra buluşmuşuz ve ne güzel ki benim gibi yaz'ı sevmeyen ya da sevemeyen bir kalemin hikâyesi bu kitaptakiler. O otuz sene öncesinde geçmişiyle, bozulmuş yıpranmış ilişkilerle hesaplaşırken ben de geç gelen bahara veda etmiş oldum, bu yağmurlara, bu büyük siyah bulutlara. Yaz Şarabı, Küçük Kötülükler, Düzbeyaz Bir Çağrı adlı hikâyeleri birkaç saat zihnimde dolandı, onları arada sırada yeniden okumak için bir kenarına not ettim zihnimin. Bir iki saat daha oyalandım tek başıma, yağmur durduktan sonra, bir an için bulutlar aralandığında kalktım yerimden ve eve döndüm.

Mahallemiz artık inşaat şirketlerinin ve demiryolu çalışmalarının beraber hunharca ter döktüğü dev bir inşaat sitesine dönüştü. 45 senedir yaşadığımız yerde, artık güneş göremeyeceğimiz yükseklikte binalar yapıyorlar hemen yanıbaşımızda. Yeni yapılan evlerdeki kiraları duyunca inanamıyor insan. Yüzlerce işçi görüyoruz her gün, toz toprak ve beton arasında koskoca ömrümüz ve hikâyemiz başka birşeye dönüşüyor, ufalanıyoruz besbelli.Yazarın anlattığı küçük kötülüklerdeki serzenişi düşünüp ne kadar masum buluyorum onu. Burada büyük kepçelerle götürülüyor toprak ve hikâyemizin eski mekânları. Az ileride yıkılacak yeni binalar boşaltılıyor. Sıra henüz bizimkine gelmediği için bahçemizle biz cennetten bir köşe gibiyiz, her gün bir başka yabancı görüyoruz ama: bir gün araplar, bir gün iranlılar, bir gün çinliler geliyor, yardım etmek istiyorum, el sallıyorlar tebessüm ederek. Üst katta apartman yöneticisi Yurdagül abla balkondan uzanıyor hafifçe, ne olacak sonumuz diyor, hepimiz yaşlandık, kırk beş küsur senedir burada hep beraber yaşayan bizler, yaşlandık, Veli amca yürüyemiyor artık, kapı komşumuz Resmiye teyze kapıda beni görünce daha iyi misin, diye soruyor, Aynur abla Amerika'ya taşınmaya karar vermiş, Nüveyra teyze ise burası yıkıldıktan sonra bir daha nasıl göreceğiz birbirimizi ,diye soruyor. Her zaman çok duygusal bir kadındı.

İftara bir saatten az kaldı. Annem önce olmaz dedi, ama tohumları alalı üç gün oldu, hem o da yanımda olsun istiyorum. Elimizde su ve tohumlar, aşağı iniyoruz. Tren yolunun genişlemesi sebebiyle apartmanın önünden istimlâk edilen yer bizi doğrudan bahçeye inmeye zorluyor: dağınık, çöplerin de karıştığı, karman çorman bir yer bahçemiz bizim, aralara beton parçaları bile düşmüş durumda artık. Annemin elini tutuyorum, alışık değil o, sağdan soldan uzanan ağaç dalları, dikenli dikensiz çiçekler ve yer yer yemyeşil, yer yer yolunmuş, koparılmış çimenler arasında yürüyoruz; burasının adını annem bilmiyor elbette, ama burası Kral Luis'in küçük elleriyle çiçeklere dokunarak yürüdüğü ve bir gün acıyı keşfeden abisinin ona hayatı öğrettiği orman işte, başlarını yukarı kaldırırlarsa Luciano'yu, az ileri bakarlarsa koşumlarıyla mazlum ve masum bekleyen Minguinho'yu gördükleri yer. Ben de annemin elini tutarak çimenlerin üzerinden ya da yanından, sağdan soldan düşmüş çöplere, kağıt parçalarına çarpmadan yürümesi için yardım ediyorum. Beraber dalları neredeyse bizim balkona değecek olan çirkin incir ağacının hemen önünde büyükçe taşlarla etrafı çevrilmiş çemberin yanına gidiyoruz. Eğilip bekliyorum biraz. Annem susuyor, hem ağlamasını istemiyorum. Paketi açıp tohumları çıkarıyorum ve toprağı eşeliyorum iyice... küçük küçük yeşil fidanlar var, minik minik...tohumları arka arkaya küçük çukurlara yerleştiriyorum. Annem kızıyor hafiften, aksileşecek birazdan, yorulmak istemiyor çünkü, bu yüzden altı küçük çukur kazıp tohumları koyduktan sonra üzerlerini örtüyorum.

İşte bu, senin hayatındı. Herşey senelerdir korktuğum gibiydi. İşte bu da benim hayatımdı. Hiç bir şey beklediğim gibi değildi. Hepsi bir çırpıda geçiverdi.

Yarın yaz geliyor. Her yer güneş olacak. Odamda perdeleri çekip oturacağım. Yeni bir kitaba başlayacağım hem. Edebiyat tesellidir, değil mi? Yarın her yere güneş vuracak; betonlara, yeni binalara, eski binalara, yollara, bahçemize, ağaçlara, inatçı incir ağacına ve toprağa. Kırmızılı sarılı çiçekler açacak, öyle yazıyor, ancak gölgede büyüyormuş bu çiçekler. Boyları on beş yirmi santim uzuyormuş. Bakana huzur ve rahatlık hissi veriyorlarmış. Annem, herşey güzel olacak, diyor; hayat böyle, diyor. Buruşuk elleri, masmavi gözleriyle toprağa bakıyor, başını ağaçların çok olduğu kısma çeviriyor. Ağlıyor, biliyorum, görmemi istemiyor. Ben de başımı çeviriyorum, onu huzursuz etmemek için. Yengem pencereden seslenene dek, sessizce, hiç konuşmadan, bahçede, taşların üstünde oturuyoruz.

Hüseyin DEMİR, İstiklal Marşı Yazılıyor'u inceledi.
 19 Şub 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Mehmet Akif Ersoy

İstiklal marşı yazarımız Mehmet Akif Ersoy… “Kahraman Ordumuza” başlığı ile kurtuluş savaşından çıkmış bir millete bu adla şiirini hediye etmişti. Şiirini safahat adlı kitabına koymamıştı. Bunun nedeni kendine sorulduğunda: “Bu benim değil, milletimin malıdır.” Diyordu. Bu marşı yazan şair, sadece yazmamakla kalmayıp bunu bir milletle beraber yaşamıştı. Ben şahsım adına onu erken tanıma şerefine nail olmuş bir insan olmanın gurunu yaşıyorum. Ben Akif’i İstiklal Marşı ile tanımadım. Mehmet Akif’ten bize geriye kalan sadece bir kitap vardır: “Safahat”… Ancak Mehmet Akif çoğu kişinin yapamadığı bir şey daha yapmıştır. Safahat dışında bize başka bir kitap daha armağan etmiştir: kendi hayatı… Çoğu kişi kitap yazabilir fakat çoğu kişinin hayatı bir kitap olamaz. Mehmet Akif’in sadece kişiliği başlı başına bir kitaptır. Kendisini en çok tanıyacağımız eseri ise Safahat adlı şiir kitabıdır. Ben lise yıllarımda okumaya başladım Safahatı. Daha sonra sürekli okumaya devam ettim. Hala okumaya devam ederim. Çoğu şiirini ezbere bilirim. Mehmet Akif’i okumaya başladıkça iki şey fark ettim. Bunlardan ilki onu okudukça kendi fikir dünyam oluşmaya başladı. Evet evet fikir dünyamın yapı taşları tamamen safahat kitabındaki şiirler ile döşendi. O zamanın güncel sorunlara dönük şiirler yazmış Mehmet Akif… Bunların hepsi günümüz de bile ders niteliğinde… İkinci olarak keşfettiğim şey Akif’in çok ileri görüşlü biri olduğudur. Çünkü onun yazdığı şiirler günümüz Türkiye’sindeki bütün sorunlara çözüm mahiyetindeki fikirlerdir. Ben onun şiirlerin hepsini okuduğum anda, şöyle bir şey düşünmüştüm: Eğer biz öğrencilere Mehmet Akif’i ve onun fikirlerini düzgün anlatabilirsek ve gençlerimiz bu fikirleri anlayabilirlerse ilerleyen dönemlerde ülkemizde şuan olan sorunlar büyük ihtimalle sorun olmaktan çıkacaktır. Fakat ne yazık ki biz Mehmet Akif’i tanıtmaktan ve anlamaktan çok uzağız. Ortada söyle bir durum var: Okullar olarak her sene hem ölüm yıldönümünde hem de 18 Mart’ta Mehmet Akif’i her sene düzenli olarak anarız. O tarihlerde andığımız Mehmet Akif’i ne yazık ki bir türlü anlamayız. Bu yolda çok çabuk adım atmamamız gerekiyor. Yeterince geç kaldığımızı düşünüyorum. Özelikle Mehmet Akif ile ilgili sadece İstiklal Marşı hakkında bilgi veriyoruz. Ne istiklal marşı anlatılıyor ne de ondan bağımsız olarak Mehmet Akif… Bu durum ciddi anlamda ülkemiz eğitim sistemi açısında koca bir eksiklik çünkü istiklal marşını ve onun yazarını ezbere bilen, her hafta iki kere okuyan, her yıl düzenli onun anan bir gençliğimiz var. Fakat istiklal marşı ve Mehmet Akif mücadeleden ruhundan tamamen uzak bir gençlik yetişiyoruz. Bu birleri yapmıyor. Ben yapıyorum sen yapıyorsun… En kısa zaman kurtuluş ve istiklal ruhu ile büyüyen bir neslin hayali dileğiyle.

Kitaba dönecek olursak kitap bu konuda az da olsa bir eksikliği gidermiş. Hem kısa şekilde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik olarak Akif’in hayatı güzel bir şekilde işlenmiş. Hem de hayatından bazı bölümler hikâye edilerek okuyucuya sunulmuş. Aynı zaman da uzun süredir neden yok diye düşündüğüm bir işe giriş yapmış. Safahattaki bazı şiirler basit bir şekilde hikâye edilerek sunulmuş. Kitap aynı zamanda 94 sayfa ve fiyat olarak 3 lira… Tüm bunları birlikte düşünürsek kesinlikle 3.sınıf ve daha üst kademelerdeki öğrencilerimize (4.5.6) okutmamız gereken bir eser diye düşünüyorum. Mehmet Akif’le küçük yaşta tanışma açısından güzel olacaktır.

Peki, kitap bu konudaki boşluğu doldurmuş mu? Kesinlikle hayır. Çünkü safahattan birkaç şiir sadece hikâye edilerek verilmiş. Kitabı ilk elime aldığımda aklıma baya bir şiir geldi. Heyecanla açıp okumaya başladım. Acaba hangileri hikâye edilmişti. Hikâye ediliş tarzı nasıldı? Çünkü bu şeklide bir fikir çok güzeldi. ( Netice safahattan orijinal haliyle şiirleri günümüzde yetişkin kişilerin bile anlaması zor.) Fakat kitabın bu bölümü beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü seçilen şiirler hem az hem de ders verici nitelikten çok uzaktı. İnşallah en kısa zamanda bu konuda yeni çalışmalar yapılır. Bu durumun böyle olması kitabın alınıp okunması engel değil… Benim şahsi fikrim alıp tüm öğrencilerimize okutmalıyız.

Mehmet Akif’in günümüzdeki sorunlara ta o zamandan çözüm bulmuş birkaç şiirini buraya almak istediğim… Bu şiirleri sizlerle paylaşmak beni çok mutlu edecektir.


İşte, ey unsur-i isyan, bu elim izmihlal,
Seni tahrik eden üç beş alığın ma'rifeti!
Ya neden beklemiyordun bu rezil akıbeti?
Hani, milliyetin İslam idi... Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
"Arnavutluk" ne demek? Var mı Şeriat'te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,
Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;
Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık'ta "anasır"mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel'in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslam' a sokan kaltabanını
Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
Artık ey millet-i merhume, sabah oldu uyan!
Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?
N e Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!
Dinle Peygamber-i Zişan'ın İlahi sözünü.
Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der, delidir!
Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa... Zira sonu hüsran-ı mübin:
Ne Hilafet kalıyor ortada billahi, ne din!
"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;
Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,
Arnavutlar size ibret olacakken, hala,
Ne bu şuride siyaset, ne bu fasid da'va?
Görmüyor, gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...
Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!
Bunu benden duydunuz, ben ki, evet, Arnavudum ...
Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!

******************************************

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak. ..
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.
Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle:
İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok hareket yok, acı yok. . Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?
Atiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbabı elinden atarak ye'se yapıştın.
Karşında ziya yoksa sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun bulu ver... Kalma yolundan.
Âlemde ziya kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebatın?
Ye's öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yfis olanın ruhunu, vicdanını bağlar,
La'netleme bir ukde-i hatır ki: Çözülmez...
En korkulu c ani gibi ye' sin yüzü gülmez!
Madam ki alçaklığı bir, ye's ile çirkin;
Madam ki ondan daha m el 'un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i iman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'fid-i Huda'dan
Hüsrana rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, eviadını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyar bir sürü baykuş...
Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"
Lakin hani, milyonlan örten şu yığından,
Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.
Feryad ile kurtulması me'mfil ise haykır!
Yok yok! Hele azınindeki zincirleri bir kır!
"İş bitti... Sebatın sonu yoktur!" deme; yılına.
Ey millet-i merhum e, sakın ye' se kapılma.

********************************************

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir;

İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana...
Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar,
Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar.
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız:
Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına?
Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi?
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan...
Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan! ...
"His" denen devletliden olsaydı halkın behresi:
Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi!


Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lakin aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen yahut kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! ...
Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok:
Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;
Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz...
Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira halimiz:
Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın zira gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram! ...
Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa istikbalinizden korkulur, pek korkulur.