• 90 syf.
    ·Puan vermedi
    “Bir şey yap, huzura vesile olsun”(15)

    Bir şeyler yapmalı, Mustafa Kutlu’nun dediği türden bir şeyler, huzuru getirecek bir şeyler.

    Mesela açmalı kitabın kapağını, Seyfettin’i sevmeli. Baharı insanlar getirir. Seyfettin baharın müjdecisidir. İyi adamdır. Onu sevmeli. Sade onu mu? Yolda geçen adamı sevmeli, parkta oynayan çocuğu sevmeli, balkonda çamaşır asan teyzeyi sevmeli...sayayım mı sabaha kadar? İnsan sevmeli işte. İnsan severken erik dalları çiçek açar, mart 21 olur, bahar gelir...

    Bir şey yapmalı, sonu selamet olan bir şey. Sabretmeli, beklemeli...Mesela Manzum Mücahit’i beklemeli. Rüzgâr kaputunu savursa da olanca şiddetiyle ve yine aynı rüzgar aylar sürdürse de gelişini Mücahit’i beklemeli.

    “ Namertlik aldı yürüdü diye mertlikten vaz mı geçeceğiz?” (20)

    Bir şey yapmalı, namerdin biri musluğu söktü diye, bağrımızdan suyu eksik etmemeli. Cevat’ı örnek almalı bu noktada. Direnmeli. Tekrar tekrar takmalı musluğu yerine. Su kopup giderse bağrımızdan kuşlar küser, ağaçlar küser, dalın üstündeki uğur böceği küser...Küstürmemeli. Bağrımızı kavurmamalı ateşte.

    Bir şey yapmalı. “Doğru soruyu sormak, cevaptan önemlidir.” Sorgulamalı. Sormalı. Aslını bulmalı. Birinin, bir yerin, bir eşyanın, bir geleneğin, sokakta söylenen bir sözün aslını...Kendi aslını bulmalı.

    Bir şey yapmalı. Umutlu uyumalı ki mutlu uyanılsın. Masal dinlemeli. Ninni söylemeli. Bir güne veda ederken, geceyi doğururken mutlu olmalı. Güzel rüyalar
    görmeli.

    Bir şey yapmalı. Bağırmalı...Sesinin kısılacağını bile bile...Bağırmalı açıp camları. Eski dünyayı, eski güzelliği çağırmalı gittiği yerden. Güzel insanları götüren atlara duyurmalı sesimizi.

    Bir şey yapmalı. Şiir okumalı. İçinde bahar olan, baharda sevmek olan bir şiir. Şiir bizi ele verir. Şiir okumalı, kendini bulmalı. ‘Gönlüm, dokunuyorum sana usulca, aç kendini al içine güzel olanı. Güzel kal, güzelleştir beni’ demeli...

    Bir şey yapmalı. Yıllar önce unuttuğun bir yere gitmeli. Ya da yıllardır bilmediğin bir yere. Bir dut ağacının dibine oturup radyo dinlemeli orada. Kendini dinlemeli. Benliğinde çalan ezgiyi yeniden doğurmalı. Radyocuya selam etmeli. Selama karşılık hikayesi olan bir ezgi çalmalı radyocu o anda. Hikayeyi o dut ağacının altında tekrar yaşamalı.

    Bir şey yapmalı. Öyle bir şey ki Selahattin ölmemeli. O mahalle maçı kazanılmalı. Dilek tutup, uçurduğumuz uğur böceği uğrunu getirmeli...

    Bir şey yapmalı. Bahar dalını koynunda taşımalı. Gülmeli ağız dolusu. Yağmurları yakalamalı. Kalbinin sesini dinlemeli. Karahindibalardan, uğur böceklerinden, Hıdırellez’de gül ağaçlarından uzaklaşmamalı. Öyle bir şeyler yapmalı ki; dünya değişmeli. Umutlu günler gelmeli.
    Hadi...durma, bir şey yapalım!
  • 164 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Anlatıcı Rasim bey eski arkadaşı Hamdi bey vasıtasıyla bir bankada memur olarak işe başlar. Aynı odada çalıştığı ve karşı masada oturan Raif bey ile çok fazla muhabbet etme fırsatı elde edemez. Çünkü Raif bey, daha çok kendi içine kapalı fazla konuşmaktan hoşlanmayan tıpkı bir makine edasıyla kendisine verilen işleri yerine getiren, sakin, suskun, her şeyi kabullenen bir karaktere sahiptir. Fakat Rasim bey, Raif beyi ilk zamanlarda çok merak etse de bir zaman sonra artık kendisini sıkıcı bulmaya başlar derken sık sık rahatsızlanan Raif Bey tekrar hasta olur ve eve kapanır. Yapılacak işleri Rasim bey evine götürür ve aile yaşamını görür. Aile çok kalabalık ve sadece Raif bey aileyi geçindirmekte, adamcağızı ezmektedirler. Fakat Raif bey buna her zamanki gibi karşı gelmez ve durumu çoktan kabullenmiştir. Ölüme yaklaştığı zaman Rasim beyle arası çok iyidir ve kendisine ofisteki çekmecede yer alan kara kaplı defteri getirmesini ve yakmasını ister. Fakat Rasim bey ısrar ederek kendisinden bu defteri incelemesini ve okuma iznini alır. 10 sene evvel Almanya'ya giden Raif bey orada bir sergide yer alan resime tutulur kalır. Her gün saatlerce resim karşısında bekler ve resmin her noktasını belleğine kazır. Resimdeki kürk mantolu bir kadındır. Bu öyle bir kadındır ki Raif'in yıllardır arayıp da bulamadığı, bu zamana kadar istediği özelliklerin hepsinin bir arada olduğu cezbedici bir kadındır. Ve bu kadın, resmi çizen kadının kendi portresi olduğunu öğrenir ve bu kadını aramaya başlar. Maria Puder adındaki kadınla bir gece karşılaşır ve ertesi akşam tekrar karşılaşmak için Raif aynı yere gider ve Maria Puder yine oradan geçmektedir ve onu takip eder. Kendisi gazinoda şarkı söylemektedir. Tanışırlar ve Raif ona aşık olur haliyle. Fakat Maria dost kalmakta ısrar etmektedir ve Raif'e güvenmek istese de güvenememektedir ve bu durumu kendi sorunu olarak görmektedir. Günler, aylar geçtikçe Raif ona daha çok bağlanır ve yaşadığının farkına varır. Yıllarca sakin suskun hayat yaşayan adam bu aşk ile sanki yeniden doğar. Hayatının en güzel 3-4 ayını geçirir. İnsan olduğunu ve hayatın güzel yanları olduğunu görür. Raif'in babası ölür ve Raif Türkiye'ye dönmek zorunda kalır. Maria'da Prag'a annesinin yanına gider ve giderken Raif'e ne zaman nereye çağırırsan gelirim der. Maria gitmeden az evvel hastalanmıştı zaten hastaydı ve hastayken yanı başında hep Raif vardı. Böylece Maria artık aşkını saklayamaz ve Raif'e itiraf eder. Ne var ki bu yolculuklar aşklarına kısa bir ara vermektedir. Mektuplaşırlar uzun bir müddet. Fakat mektuplar birden kesilir ve Maria cevap vermez olmuştur. Raif artık yalnız kaldığını ve Maria'nın onu sevmediğini birden iletişimi kestiğini düşünür ve ona kırılır. Yine eskisi gibi hatta eskisinden de daha kötü bir duruma döner ve hiçbir insana güvenemez. Ona yaklaşanlar olsa da Maria aklına gelir ve o hepsinden daha yakındı o bile böyle yaptı diye düşünür. Yeis içinde kalır. Fakat tam 10 yıl sonra gerçek ortaya çıkmış. Almanya'daki pansiyon sahibi kadın ve yanındaki küçük 8-9 yaşlarındaki kızı görünce öğrenir tüm gerçeği. Maria ölmüştür. Ve tren hareket etmezden az evvel bu küçük kızın kendi küçük kızı olduğunu öğrenir fakat tren çoktan hareket etmiştir artık. Raif ise pişmanlık içinde nasıl olur da aşkını böyle bir kırgınlıkla kızgınlıkla Maria'yı suçlamıştır. Halbuki hiç düşündüğü gibi olmamış çok büyük yeise kapılmıştır. Sonra da zaten buna daha fazla dayanamayarak ölmüştür.

    ---

    Bu zamana kadar okuduğum kitaplar içerisinde Suç ve Ceza çok büyük etki etmişti bana. Fakat bu kitap daha büyük etki etti diyebilirim. Sabahattin Ali öyle güzel yazmış ki yani o duyguları bir insanın yaşamadan hayal gücüyle, betimlemelerle bu derece gerçekçi ve dokunaklı yazması olağanüstü bir güç. Belki de bu durumu yaşadı o yüzden bu kadar gerçekçi ve her ayrıntısını dokunaklı yazabildi bilemiyorum fakat bildiğim bir şey varsa da bu kitabı bu zamana kadar okumadığımın üzüntüsünü duydum.
  • 99 syf.
    ·4 günde·9/10
    Birçok eser çağımızın çeşitli tasvirlerinden meydana gelmiştir. Bu tasvirleri eserde hem kısa bir metnin içerisine sığdırabilmek, hem de bunu yaparken yoğun konulara değinebilmek gerçekten meşakkatli bir meseledir. Kabaca ifade edecek olursak, bu eserde Camus'un yaptığı da budur aslında. Çağlar hakkında uzun uzadıya eserler yazılabilir; belki de bu da diğer uzatılması, derine inilmesi en olası olan konulardan bir tanesidir. Çünkü modern çağ hakkında öylesine fazla yanılgı, yanlış anlaşılma, sorun vardır ki, bunların hepsine hakkını vererek değinebilmek birçok modern çağ filozoflarının, düşünürlerinin ve yazarlarının biricik amacı haline bile gelmiştir. Aslında bu mesele yalnızca modern çağa özgü bir şey de değildir. Her çağda, yaşadığı çağın üzerine incelikli bir biçimde düşünen birçok düşünce insanı vardır. Bu düşünce insanları gerek düşünmemeleri için ölümle tehdit edilmişlerdir, gerekse de ağır eleştirilere maruz kalmışlardır. Camus da elbette bu düşünce insanlarından biri. Eserlerinde çağın genel durumunu bizlere hatırlatmakla kalmıyor, yoğun meseleleri kısa metinler içersinde de aktarabiliyor bizlere.

    Bizim şahsi hayatlarımız yaşadığımız çağ açısından ne kadar yerinde olursa olsun yine de birilerinin çağımız üzerine kafa yorması gerekmektedir. Kafa yoran kesimin bir amacı da çağın gidişatına yabancı olan insanlara bazı şeyleri anımsatabilmektir. Bu açıdan, her çağda yaşamış olan düşünce insanlarının, halk dediğimiz kesime bir hatırlatma görevi de vardır aslında. Yasalarla belirlenmiş katı görevler gibi değil bu bahsettiğim; sorumluluklarımız gibi. Bilgiye ulaşan, bilgiyi derinlemesine inceleme şansı bulan insan içinde bilgiyi aktarabilme ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaç, eğer bilgi derinlemesine sağlıklı bir şekilde inceleniyorsa şahsi açıdan bir sorumluluk halini de alabilir. Bu bağlamda meseleye göz attığımızda gönüllü bir sorumluluk alma ile karşı karşıya kalırız. Bu da insanın bilgi aktarmasını tetikleyen en güzel ve yerinde etmenlerden biridir. Toplumda düşünürlerin yeri bu açıdan her zaman çok önemlidir. Çünkü başka hiçbir kesim düşünürler kadar gönüllü bir sorumluluk alma davranışına erişemez. Evet, mesleğini severek yapan birçok mühendis de vardır, ama düşünür olmanın kendisi gönüllü bir sorumluluğu içerir; mühendislerin hepsinin de gönüllü bir sorumluluk aldığını söyleyemeyiz. Ayrıca düşünür olmak için, 'düşünür meslek yüksek okulu' gibi okullara da ihtiyaç yoktur, düşünür olacak kişinin kendisi de o gönüllü sorumluluğu alabilme yetisine erişene dek çaba sarf etmelidir.

    Peki tüm bunların Düşüş ile ne alakası var? Düşüş, modern çağa kısa bir metnin içinden derin bir bakıştır aslında. Eski avukat Clamence'ın 99 sayfalık monoloğunun ardından bir bakış attığımız modern çağ. Kitabın belki de en önemli noktalarından biri de hiçbir düşünce akımını öne çıkarmaya çalışmamasıdır. Evet Camus'un kendi de belirli düşünce akımlarıyla ilgili kimi eserler yazmıştır ama toplumda filozofun veya düşünürün önemli özelliklerinden biri de, yeri geldiğinde kendi şahsi düşüncesini de bir kenara bırakabilme yetisidir. Tam da bu yüzden toplumdaki düşünürün yerini açıklamaya çalıştım. Camus'un kaleminin ardından çağa kendi hayatı üzerinden göz atan Clamence'ın kendi de bir düşünürdür aslında. Avukat ya da yargı kurulundan biri olması onun bir düşünür olmasını engellemez. Zaten düşünür olmak için de belirli mesleklere ihtiyaç yoktur. Düşüş belirli bir akımı öne çıkarmak için yazılmış bir eser değil, tamamen modern çağın bir tasviridir. Eserin kendisi bir monologtan ibarettir. Clamence karşısında biriyle konuşur elbette ama karşısındaki kişinin konuşmalarına hiç yer verilmez. Burada dikkat edilmesi gereken husus, karşı tarafın hiç konuşmayan, daimi dinleyici olan biri değil, konuşan, cevap veren biri olmasıdır. Ama bu verilen cevaplara eserde yer verilmez. Mesela herhangi bir soru sorar Clamence, cevabını da alır, "demek böyle diyorsunuz" şeklinde konuşmasını devam etmesinden anlarız bunu. Bu açıdan bomboş bir duvara konuşulmuş hissi uyandıran diğer hissiz monolog metinlerinden çok daha farklı bir yere sahiptir Düşüş.

    İlk olarak, haksız olmanın farkında olmanın getirdiği çıldırtıcı tutum ele alınıyor. Modern çağda insanları umutsuzluğa sevk eden önemli etmenlerden biri de budur. Modern insan haksızlığa uğramış haldeyse, hatta bunun farkındaysa bile bundan başkalarının da farkına varması için amansız bir çaba gösterir. Ama modern çağda farkında olan insan çoğunlukla yalnızdır. Bu açıdan yine modern çağda farkında olan insan ile farkında olmayan insan arasında uçurumlar vardır. Bu uçurumları aşamamak, aşamayarak da bu uçurumların aşılmasının imkansız olmasının daha da açığa çıkması modern çağda farkındalık içinde olan insan için çıldırtıcıdır. Bu açıdan belki de Clamence çıldırmıştı, diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de karşısında konuştuğu hiç kimse yoktu ve metin boyunca kendi kendine konuşuyordu. Sonuçta bu denli değişmiş ve birçok şeyin farkında olan insan çıldırmamak için kendini zor tutamaz mı? Gerçekten de modern çağ hakkında kimi ufak gerçekler bile bizi derinden sarsarken, salt bu farkındalık işiyle uğraşan toplumdaki düşünürlere ne demeli? Bir anlamda da 'delirmeme çabası' da denebilir mi düşünürlerin yaptığı şeye?

    Modern çağda tutku ve zevk kavramı yok olmaya mahkumdur. Tutku kavramının yerine açgözlülük geçmiştir artık. İnsanlar normalde tutku ve karşılıksız hisler ile yapacakları şeyleri bile açgözlülüğün vermiş olduğu körlükle, başka insanlara bir şeyler kanıtlamaya çabalayarak yapıyorlar. Zaten modern çağda 'karşılıksız hisler' ile yapılan şeylerin bir değeri de kalmamıştır artık. Karşılıksız yapılan bir şey modern çağda, zarar edilen bir durumdur. En basitinden aşk konusu bile modern çağda salt bu yüzden bile çarpıtılmıştır diyebiliriz. İlişkiler karşılıklı çıkar meseleleri haline gelmiştir modern çağda. Çıkar meselelerinin açığa çıkarılmasını zorlayan kimi günler icat eden modern çağ, elinde olsa bir yıldaki bütün günleri çeşitli özel günler ilan ederek bu çıkarları daha fazla daimi hale getirmekten çekinmeyecektir. Başka bir tabirle siz modern çağa imkan verin, (ki imkan da aslında her zaman vardır) o size onlarca çeşit '14 Şubat' çıkarır. İlişkileri bir kenara bırakalım. Mesleki alanda tutku ile yaptığımız bir şey kaldı mı? Büyük bir çoğunluk sabah işe giderken yorgun ve bıkmış hissetmiyor mu? Belki siz, bu incelemeyi okurken ben işimi severek yapıyorum deseniz dahi, işini aslında nefret ederek yapan milyonlarca insan yine olacaktır. Zaten modern çağın, modern insanı içine soktuğu en zor durumlardan biri de amansız bir rekabet hissidir. Çünkü çağın kendisi bir rekabet üzerine kurulmuştur. Rekabet, insan doğasındaki kötücül tarafa en kolay adapte olan olgu olduğundan bu hiç de zor olmamıştır. Neden daha fazla zengin olmak istiyoruz? Neden diğer bir üst model telefonu satın almak istiyoruz? Neden moda kavramının önümüze çıkardığı şeylere itaat ediyoruz? Neden bazı restoranlara sırf paylaşım yapmak için gidiyoruz? Neden sosyal ortamlarda daha fazla beğeni almak bizi daha da çok memnun ediyor? İnsan, doğasında bencildir. Bencillik de rekabeti getirir. İşin kötü yanı bencilliğin açığa çıkardığı rekabet de asla temiz bir rekabet olamaz. Altta kalanın, yere düşenin üstüne basarak yükselmeye çalıştığımız kirli bir rekabet ortamı sunar bu da bizlere.

    Ölen bir insan, ölerek daha iyi biri mi olmuştur? Ölüm kavramına mantıksal bir şekilde yaklaşamamamız bizleri gülünç şeyler uğruna çabalamaya zorluyor. Ölen kişinin ardından iyi şeyler konuşmak zorunda hissetmemizden ve bunun da beraberinde getirmiş olduğu gülünesi çaba da eserde bahsediliyor. Modern çağ, bizi bu gibi çeşitli zayıf konularda da belirlenmiş şeyleri yapmaya zorlar. Bu zorlama gerek ölen kişinin ardından iyi konuşma zorunluluğu hissetmektir gerekse de kimi sahte duyguları kendimize gerçekmiş gibi kabul etmektir. İnsanların çağımızda muzdarip olduğu biricik şey can sıkıntısı diyor Clamence. Modern çağın bize yaşatmış olduğu boğucu can sıkıntısını başka şeylere yormaya çalışmamız da gerçekten mühim bir mesele. Modern çağ, bizi boğazımızdan tutup öyle şiddetli sıkar ki nefessiz kalmaya başlarız. Bu nefessiz kalma anının daimi olması karşısında sürekli bir can sıkıntısına düşen insan, bu can sıkıntısını başka duygularmışcasına yaşamaya çalışır. Bu aslında acınası bir çabadır. Etrafınıza bir bakın. Can sıkıntısı gerçekten de modern çağın büyük bir sorunu değil mi? Nefret ettiği işlerinden eve yorgun argın gelen insanlar eve geldiğinde de televizyon karşısında canları sıkılmıyor mu? Ya da çocuklar, okula bir noktadan sonra zevkle mi gidiyorlar? Okulda çocukların canı niçin sıkılır? Modern çağ aslında birçok şeyin en ideale yakın olan şeklini yapmasını biliyor: Öğrencilerin daima öğrenme hevesi ile dolup taşacakları okulların nasıl yapılacağını da, insanların kendi zevk alacakları mesleklere nasıl yönlendirileceğini de; ama bunu yapmıyor. Belki bazı yerlerde modern çağın aksine bu tür şeyler yapılıyor. Mesela diyoruz ki Japonya'da eğitim ne kadar da güzel, öğrenciler hiç sıkılmıyor, onlarca imkan sunuluyor onlara. Ama bu sitemde bulunurken yine nefret ettiğimiz işlere, okullara gidiyoruz. Çünkü can sıkıntısı daimi olmalıdır. Modern çağ ancak böyle çalışır. Modern insan kimi duyguları keşfeder, mesela aşkı; aşıkmış gibi davranmaya çalışıp buna sırf can sıkıntısı geçsin diye kendisi de inanmaya başlar. Ama gerçek çok daha sonradan ortaya çıkar; karşılıksız şeylerin modern çağda aptallık olduğunun da bilincine varıldığında insanlar birbirlerine düşman olurlar, ilişkiler biter, evlilikler bozulur, yeni büyüyen çocuklar ortada kalır; modern çağın karanlığında kaybolmak için.

    Modern çağda güven kavramı o denli yozlaşmıştır ki, güven artık bir korku halini almıştır. İnsanlar birbirlerine güvenmekten o denli aciz duruma gelmişlerdir ki, kendilerine karşı içten olmaya çalışmaları bile yalnızca yine birbirleri hakkında iyi fikirlerinin süreceği beklentisinden dolayıdır. Bu beklenti de öylesine güvensizdir ki, sürekli birbirlerinin birbirlerine güvenmelerini sahte duygularla geçici olarak sağlamak onların endişesini ve kaygısını her seferinde daha da fazla artırmaktadır. Tıpkı ağızda çıkan bir yaranın oynandıkça daha da büyümesi gibi. Bu yüzden modern çağda artık güven diye bir şey yoktur. Güven sadece isimde kalan, uğruna halen daha çabalanan, ama elde edilen şeyin güven olmadığı bir geçicilik halini almıştır. Elde edilen şey, insanların birbirleri hakkındaki iyi düşüncelerinin sürdürülebilmesi kaygısı olmuştur. Yani güven kavramının içine, güveni zaten en başta yok eden etmen olan kaygı ve endişe zaten girmiştir. Bu yüzden de birçok insan için tek önemli olan şey, kendisi hakkındaki iyi düşüncelerin sürüp sürmeyeceği kaygısı haline gelmiştir. Bu uğurda da insanlar her türlü şeyi göze alabilirler. Gerek birbirlerini ezerler, gerekse de başkalarını gözlerini kırpmadan üzerler.

    Clamence'ın kendisi de ünlü bir avukat olduğu zamanlarda birçok sahteliği yaşamış bir insandır aslında. Bu açıdan geçmişini tekrardan gözden geçirmek ona modern çağın kesitsel olarak değerlendirilmesini sunar. Bunun ismi de aslında Düşüş'tür. Sahtelikleri anımsamak, farkında olmak insanı karanlık bir boşluğa düşürür. Clamence'ın birçok şeyin farkında olmasının biricik sebebi de bu Düşüş'tür aslında. Farkındalık kazanmak için düşmeye hazır olmalıdır modern insan. Çünkü modern çağ, modern insanı sahte bir yüksekliğe çıkarmıştır, modern insanın da o yükseklikten kendini aşağı atması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir şeylerin farkına varılabilir. Düşüş ile. Ama daha az önce farkındalığın modern çağda çıldırtıcı bir tutum olduğundan bahsetmiştik. Bu noktada karşımıza büyük bir ayrım çıkıyor belki de. Mutlu bir şekilde modern çağın diğer robotları gibi yalanlarla yaşamak mı, yoksa kendini aşağı atıp, düşerek, çıldırma uğruna bile olsa gerçeklerle yaşamak mı?
  • 304 syf.
    ·11 günde·Beğendi·5/10
    İyi geceler...
    Tamam biliyorum hep diyorum ki, bir daha aşk kitapları okumayacağım. Ama her seferinde yeminine inat kendini okurken buluyorum.
    Ama uzun süre kişisel gelişim kitaplarından sonra boyle molaya ihtiyacım varmış. Zaten okurken asla sizi zorlamıyor... Tabiri caizse pembe dizi tadında.
    İtiraf ediyorum sözümü her fırsatta tuttuğumu... 🤦
    ---
    #Okudumbitti
    ---
    Puanım 5/10
    ---
    Her yaz tatil için halasının yaşadığı Sand Harbor kasabasına giden Alexa'nın problemli bir aile hayatı vardır. Annesi ve babası sürekli kavga halindedir. Yazın Sand Harbor'da geçirdiği günler Alexa için mutluluk verici ve huzur dolu zamanlardır. Orada yakın arkadaş olduğu Braden ile yaz tatilinin bütün zamanlarını birlikte geçirirler ve sonunda birbirlerine aşık olurlar. Fakat hayat yollarını birbirlerinden ayırır ve her ikisi de kendi yoluna giderler, aradan geçen 15 yılın sonunda Alexa bir yetişkin olarak Sand Harbor'a geri döner ve Braden ile karşılaşırlar. Aradan çok zaman geçmiştir ve ikisi de artık eski gibi değildir .
    beklentinizi çok yüksek tutmayın, bu tarz '' pembe '' tabir edilen aşk hikayelerini ve romantik kitapları okumayı seviyorsanız, bir şans verin.
    Kitapla kalın güzel insanlar...
  • 416 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kısacık cümlelerin üstümdeki sarsıcı etkisi beni hep hayrete düşürmüştür. Bu kadar az ve öz bir sözle tüylerimi diken diken etmeyi nasıl başarabildi bu insan diye. Aklıma hemen düşen üç örnek var bu sarsılışlarla ilgili:

    İlki, her fırsatta ‘benim miladım olan kitap’ dediğim Martin Eden’dan: “Ben hastayım, çok hasta...”

    Bir diğeri, Albert Camus’nün henüz okumamış olsam da alıntılarıyla çok sık karşılaştığım, videolarda denk gele gele hakkında kitabı okumuş biri kadar fikir sahibi olduğum romanı Yabancı’dan: “Bugün annem öldü. Belki de dün. Bilmiyorum.”

    Sonuncusu ilk iki örneğimden biraz farklı. Kitap alıntısı değil öncelikle. “Eyyûb sabrı” diye bir deyim var hepimizin bildiği. Beni sarsan deyimin kendisi değil tabi. Hz. Eyyûb’ün hikâyesini bilen bilir. Bilmeyenler için hızlıca özet geçelim... Hayatı boyunca gerek canı (evlatları) gerek malı gerekse sağlığıyla imtihan olmuş, nerdeyse çekmediği eziyet kalmamış bir peygamberdi. Peygamberlerin Allah katında makamlarının ne kadar yüksek olduğunu ve dualarının da ivedilikle kabul edildiğini biliyoruz sanırım. Hz. Eyyûb’ün eşi de bunu biliyordu ve sıhhatinin yerine gelmesi için dua etsin diye ona diretiyordu. Ama Eyyûb peygamber ömrünün sağlıklı geçen kısmına minnet duymayı tercih etti. O rahat geçen günleri ona yaşatan Rabbine nankörlük edip şimdi bozulan sağlığından şikâyetçiymiş gibi düzelmesi için dua etmeyi kabul etmedi. Ne zaman ki hastalığı o kadar ilerledi; diline ve hatta kalbine varıp Allah’ı zikretmesini engelledi, o zaman şu cümleyi kurdu: “Rabbim zarar bana dokundu.” Şifayı da yine sadece Allah’a şükredebilmek için istedi. Sonra da duası zaten kabul oldu. Burada da o “Rabbim zarar bana dokundu”daki o adanmışlık, o sadakat ve artık son raddeye varmış olan o çaresizlik beni darmadağın etti.

    Örnekleri çoğaltabilirim ya da sizi daha fazla sıkmamak için yapmam gerektiği gibi bu anlattıklarımı kitaba bağlayabilirim. O zaman bağlayayım.

    Yani günlük hayatımda, okumalarımda ve izlediklerimde tek tük karşılaştığım bu sarsıcı cümlelerin düzinesiyle tek bir kitapta çarpıldığımı hayal edin. O kitap bu kitap. Bilmiyorum çok mu abartıyorum ama Tuco Herrera’nın Toprak Ana kitabına yaptığı incelemede attığı başlık var ya “Kitap mı Okudum, Dikenli Tel mi Yuttum...” Bu kitabı bitirdiğimde bende uyanan his buydu.

    Arka kapakta kitap da yazar da o kadar güzel özetlenmiş ki, o yazılmış olan yazılmasaydı benim bu incelemem ona yakın bir şey olurdu. Şimdi tekrara düşmemek için kitabı çok tarif etmedim ama kitapla henüz karşılaşmamış, bir rafta görüp elinizd alıp arka kapağını okumamışsanız diye ben o özeti buraya kopyalayacağım. Belki birilerinin okumasına vesile olurum. Benim incelemem burda bitiyor. Kitabı veya arka kapağını okumuş olanlar da bu yazıyı okumayı burda bırakabilirler. Son iki paragraf kitapla henüz tanışmamış olanlar için... İyi okumalar, kitapla kalın.

    ******

    Galeano’dan her günd bir masal değil, her güne bir gerçek


    Bir takvim formatında yazılan Ve Günler Yürümeye Başladı, 1 Ocak’tan 31 Aralık’a her gün için yakın tarihte ya da eski çağlarda o gün yaşanan özel bir hikâye anlatıyor. Eduardo Galeano, Aynalar’da olduğu gibi kadın, erkek, iktidar, yerliler, ırkçılık, emperyalizm, kültürler, daldan dala atlayarak; değinilmedik konu, ulaşılmadık coğrafya, çoğaltılmadık ses bırakmıyor. Sürekli daha ileriye taşımaya çalıştığı minimalist stili ise zirvede. Fazladan tek bir sözcük bile kullanmak istemiyor, her şeyin özüne inmeye çalışıyor: konunun, insanın, sözcüğün, tarihin... Söylemek istediğini mümkün olan en kısa biçimde aktarmak; herhalde Galeano edebiyatının en güzel özeti budur.

    Hüzünlü sayfaların ağırlığı kaçınılmaz olsa da geleceğe yönelik umudu her satırda hissettirerek “dünyanın vicdanı” yakıştırmasını Eduardo Galeano’nun ne kadar hak ettiğini, bu kitap bir kez daha teyit ediyor.
  • 415 syf.
    ·8 günde·10/10
    Kitabı satın alıp okuyacağımı söylediğimde bir çok kişi tarafından 'çok sıkıcı o kitap boşa para vermişsin' duyumlarını aldım. Neyse ki kimsenin fikirlerini önemsemediğimden okumaya başladım. Kitap çok akıcı şekilde ilerlemiyor, çünkü dili bazı yerlerde ağır sayılabilecek düzeyde fakat belirli bir sayfaya geldikten sonra öyle güzel öyle hızlı ilerliyor ki şimdiye kadar ben nerdeymişim neden okumamışım bu kitabı diyorsunuz. Şimdi gelelim konuya.

    Baş kahramnımız Mümtaz, babasının Rum askerler tarafından öldürüldüğüne şahitlik ediyor. Şehrin düşeceğini anladıklarında annesi ve komşularıyla birlikte akdenize doğru göç ediyorlar. Çok geçmeden annesini de kaybeden mümtaz İhsanın yanına yerleşiyor. İhsan ve eşi, Mümtaza her türlü yardımı yapıyor, onun eğitimi için elinden geleni esirgemiyorlar. Günler böyle geçip giderken bir gün Nuranla karşılaşıyor. nuran çocuklu dul bir kadın. Mümtaz ve Nuran iyi anlaştıklarını birbirlerini sevdiklerini anladıktan sonra evlenmeye karar veriyorlar. Nuran ben çocuklu dul bir kadınım diye çekinceleri olsa da Mümtaz bunların önemli olmadığını onu sevdiğini belirtiyor. (Ben mümtaz kadar güzel seven biri görmedim. okurken duyduğu o kaybetme korkusunu, kimi zaman güvensizliklerini, ne olursa olsun sevmekten hiç vazgeçmeyişini en içinize kadar hissedeceğinize eminim.) Evlenmeye karar veriyorlar fakat Fatma(Nuran'ın kızı) Mümtazı sevmiyor, istemiyor. Hal böyle olunca da sürekli huzursuzluk çıkarıp ağızlarının tadını kaçırıyor.Mümtaz ve Nuran evlenme sürelerini biraz uzatıyorlar. Evlenme süresini uzattıklarında bazı olaylardan ötürü araya şüphe giriyor evlenelim artık biran önce deyip son hazırlıkları tamamlıyorlar. Nikahtan iki gün önce eve geliyorlar kapıyı açtıklarında Suatı kendini asmış olarak buluyorlar.(Suatın kim olduğunu da bir zahmet okuyun artık canım) Bunun üzerine Nuran evlenmek istemediğini söyleyip Mümtazı terk ediyor ve eski kocası Fahir'e dönüyor. Mümtaz bu ayrılıktan çok etkileniyor ama kendisini bırakmaması gerektiğinin farkında olduğu için hasta olan İhsanın iyileşmesine adıyor kendini. Olaylar yaşanırken Suatın hayali, Mümtazı bir an bile yalnız bırakmıyor. (Hayal ve gerçek çatışmasının en güzel temsilcilerinden biri sensin Mümtaz.)

    Yine bir gün Mümtaz İhsana ilaç almak için dışarı çıktığında Suatın hayali onu rahat bırakmıyor ağzı burnu kan içinde eve dönüyor. Radyoda savaşın başladığı haberlerini duyuyorlar ve kitap bitiyor.

    Elbetteki benim anlattığım 410 sayfalık bir kitabın özeti niteliğinde değil çok kabalama bi ön bilgi niteliğinde. Yazarın cümleleri anlatım derinliği hayal gerçek vurguları o kadar güzel ki...
    Kitap bundan 30 yıl kadar önce kaleme alınmış olmasına rağmen günümüzde aşamadığımız sorunlarımıza değiniyor. Okurken hiç sıkılmadım çünkü günümüzdeki sorunları bir başkasından dinlemek ve onlara aradığı cevaplar beni mutlu etti. Üzüldüm çünkü; hala aynı sorunlarla cebelleşiyoruz bir tık ilerleme kat edememişiz.

    Kitabın ismiyle ilgili bir şey söyleyecek olursam, kitabı almadan önce çok keyifli bir roman okuyacağımı düşünüyordum ama okuduktan sonra sadece şunu söyleyebilirim, kitapta biri mutlu ve huzurluysa anne ve babasının barışmasına sevinen Fatma'dır o kadar.

    Keyifli okumalar.
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkese selam Bugün sizlerle güzel bir kitabın yorumunu paylaşmaya geldim. #dogannovus yayınlarından çıkan #Arzuakgun kaleminden #sonuctaerkek kitabını okudum bitirdim. Bakalım neler varmis bu güzel kitapta.
    Öncelikle şunu belirteyim. Kitabi özellikle kadınlar mutlaka okusun derim. Neden derseniz; içinde tam 40 farklı erkek karakterini ele almış sevgili arzu. Onların karakteristik yapısını alıp masaya yatırmış, bize de alın size gözünüzde o çok buyuttugunuz erkek milletinin iç yüzü demiş. O karakterleri okurken zaman zaman aaaa bu benim eski sevgilim, ay bu aynı benim komsum, eşim, abim, babam vs diye kendi kendinize hayretler içind e kalacaksiniz. Çünkü bu tip erkeklere emin olun hayatimizin bir yerinde mutlaka denk geliyoruz. Çevremizde, evimizde, iş yerimizde varolan adamlar bunlar.
    Karakterleri okurken zaman zaman kahkahalarla gülerken, bazen kızıp ofkelenip, bazen de kendinizi sorgulayıp ahhh diyorsunuz bende aynı salakliklari yapmıştım ne aptalmisim diye kendinizle yuzlesiyorsunuz. Kitabın en güzel ve en faydalı kısmı ise sizi bunlarla yüzleştirirken aynı zamanda da bir rehber niteliğinde yol gösterip farkında olmadığımız bir çok guclu yanlarımızı bize gosteriyor. Bir nevi kadın dayanışması diyeyim. Hayatımızdaki erkekleri inceden döverken, bizde bıraktıkları yaraları, acıları sarıp sarmalayan , kol kanat geren bir dost niteliğinde olmuş.
    Ben kitabı okurken sanki karşımda bir dostumla dertlesir gibi, ahh merve bak bu adamlar bizim hayatımızda hep varolacak ama sen güçlü bir kadınsın gereğini yapmasını bilirsin diyen bir dostun sıcaklığında okudum.
    Arzu ile konuşurken şunu demistim; kitap anlatıdan ziyade bir rehber gibi olmuş. Ama iyi ki de olmuş. Ve iyi ki yazmissin En ilginç kısmı bir kadın gözünden etkenlerin bu kadar net olarak analiz edilmiş olması idi. Ki biz bunu cengelkoyde kahve içerken detaylıca konuşacağız arzuyla
    Son olarak; uzun zamandır belki ilk defa kendimle bu kadar net yüzleştim diyebilirim. Biten aşkım, kalp sizilarim, acılarım hep bendenmis meğerse. Geç olsa da öğrendim ya çok şükür. Sevgili arzu bu güzel kitap için bir kez daha sana teşekkür ederim. Kalemin yolun açık olsun. Hepinize keyifli günler dostlar.