• 408 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Dün itibari ile bitirdim kitabı..effiye karşı nasıl bir his besleyeceğimi bilemedim..kitabın arka kapağındaki gibi bir konuya katılıyorum effi ailesi tarafından her istediği yapılmış bir çocuk olarak yetiştirildi ve kesinlikle çok erken bir yaşta zengin kariyerli yükselecegi mevkilere inanarak ve annesinin geçmişi olan bir kaymakamla evlendirildi..effiye gelince de bu evlilik konusunda ailesi ile aynı düşüncelere sahip olarak “16 yaşındaki bir kız çocuğunun sahip olamayacağı mevki makam zevk eglence düşüncesiyle itirazsız evlendi”..instentene gelince ona haksızlık yapıldığını düşünüyorum onun ilgi eksikliğini, çalışma hırsızının, yükselme azmi yüzünden evliliğini bu gidişata sürükledigini anlatıyor ama ben katılmıyorum çünkü instenten karısını seven , kısıtlamayan , sahip çıkan, her halini olgunlukla karşılayıp saygı duyan ve seven bir adamdı tek farkı ilkeleri vardı ve o ilkeleriyle sevıyordu effiyi..sonu kötü ve hazin bitti ..instenten kendi ilkelerine bağlı olarak kendisine yakışan hareketi yaptı..ve çok güzel bir noktaya getirdi dedi ki;”belki suç işleyen birine karşı nefret , intikam gibi duygular beslemedigin halde her suçun bir cezası olmalı diyerek toplumun bize baskı yaptığını empoze ettiğini ve bunu yapmalısına inandırıyor” günümüzde de böyle degil mi toplum baskısı herşeyi kısıylıuor yada suç a teşvik edıyor neden beni yargılayan ben miyim yoksa toplum mu??
  • 148 syf.
    ·8 günde·7/10
    Selam. Konusundan, kapak tasarımından etkilenip aldıgım , güzel çıkmazsa canım sağolsun dediğim, çocuk edebiyatı ödüllü bir kitap yorumu ile sizlerleyim. Kitabımız tipik çocuk karakterlerin çoğunlukta olduğu, Hollywood yapımı Amerikan filmi tadında. Zaten epey sevilen bir de filmi varmış. Başlarda konusu sıradan geldiğinden sıkılır gibi oldum. Fakat yazar beklenmedik finali ile geçer not almayı ve kalbimi burkmayı başardı.

    Konusu kisaca ;Jess Aarons, içine kapanık bir çocuktur ve neredeyse hiç arkadaşı yoktur. Onu mutlu eden iki şey vardır: resim yapmak ve koşmak. Okuldaki koşu yarışında birinci olmak için bütün yaz antrenman yapar ancak okula yeni gelen bir kız, Leslie Burke, onu ve herkesi geride bırakarak birinci olur. Jess, Leslie’yle arkadaşlık kuracağını hiç düşünmezken bu iki “farklı” çocuk birlikte Terabithia adlı hayali bir sihirli diyar yaratırlar ve zamanla aralarında güçlü bir bağ oluşur.

    Denk gelirse bi fırsat verin derim. Tavsiyemdir efendim.

    Hadi iyi okumalar
  • 132 syf.
    ·3 günde
    Hanım Ananın Cenaze töreni kitabında okuduğum öyküler bana sürpriz olmadı. Çünkü daha önce Albaya Mektup Yazan Kimse Yok kitabında okuduğum öykülerin bire bir aynısıydı.

    Peki bu neden kaynaklanıyor? Can Yayınları’nın Albaya Mektup Yazan Kimse Yok ismiyle çıkan eski basımlı kitaplarında kitaba ismini veren öykü ile birlikte 9 öyküye daha yer verilmiş. Bir süre sonra çıkan Albaya Mektup Yok isimli yeni baskılarda ise sadece ilk öyküye yer verilmiş kalan dokuz öykü ise Hanım Ananın Cenaze Töreni isimli yeni bir kitap halinde basılmış. Bu nedenle kitabı iki kez okumuş gibi oldum.

    Bu yüzden bu kitapların ikisini de okumak isteyenlere tavsiyem Albaya Mektup Yok kitabının yeni baskısını okusunlar.

    Geçelim kitaba. Marquez denildiği zaman akla gelen ilk şey ''büyülü gerçekçilik'' fakat ben hâlâ büyülü gerçekçiliğin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamış değilim. O nedenle bu kitapta var mı yok mu bilemedim. Ancak okurken insanı içine alan, sonu ummadığın bir şekilde biten, Macondo’nun bunaltıcı sıcağını hissettiren anlatıma büyülü gerçeklik deniliyorsa bu kitapta fazlasıyla vardı ondan.

    Öykülerden bahsedecek olursam kitaba ismini veren öyküyü sona saklamışlar. Hanım Ananın Cenaze Töreni; Macondo’nun topraklarının büyük bir bölümünün sahibi, ailesindeki herkese akraba evliliği yaptırarak herkesi bir konağın çatısı altında tutmayı başarmış, doğum gününü haftalar boyunca süren şenliklerle kutlayan bir manyağın dokuz gün süren cenaze törenini ve onun öncesinde uzuuunca bir süreyi kapsayan hazırlık dönemini anlatıyor. Manyaklığını bir kenara koyacak olursa anaerkilliği biraz da olsun sempati oluşturmadı değil hani :))

    Marquezden okuduğum dördüncü kitaptı. Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk gibi hacimli eserlerini anlama konusunda hazırlayıcı nitelikte lduğunu düşünüyorum bu kitapların. En azından Macondo ile ilgili bilgi sahibi olmanızı sağlıyor.

    Okuma sırası ile ilgili bir fikir edinmek için (bkz: Gabriel Garcia Marquez'in eserleri hangi sıraya göre okunmalı?)

    ***** bol spoilerli kısım ******


    İlk iki öykü fazla bir etki yaratmadı bende hatta olmasa da olur tadındaydı. Ancak uzadıkça uzayan, acaba hiç bitmeyecek mi diye sorduran ve yüreğim ağzımda okuduğum ‘’Bu Kasabada Hırsız Yoktur’’ öyküsü bir başkaydı. Sanki bilardo toplarını çalan Damaso değil de benmişim gibi bir yakalanma korkusu yaşadım öykü boyunca. Hatununun sözünü dinlemeyen Damaso’nun sonu ise tam da olması gerektiği gibiydi. Bu yüzden ne yapıyoruz hatun sözü dinliyoruz beyler ;)

    Bilardo toplarının sahibinin Damaso’ya söylemiş olduğu tokat niteliğindeki cümleyi öğrenmek için ise kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

    Yaptığı görkemli kafesi güzel bir paraya satmak dururken onu Pepe’ye hediye eden ve cimri Jose Montiel’i oracıkta kapak eden Balthazar’a yürekten sevgiler. Sonradan etrafın gazına gelip de o kadar içip dağıtmasaydı daha iyi olacaktı ama neysehh!..

    Montiel’in Dul Karısı için ise diyecek bir şey bulamıyorum. Kötü insanların yaşattığı acıların intikamı olayla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen onların yanında –mecburen- bulunanları yakmasaydı keşke.

    Kitaptaki öykülerle ilgili diğer düşüncelerim ise şurada #37373892
  • Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün. Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende. Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum. Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim. ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan. Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor. ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı. Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum. ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı! ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı. ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’ Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim. Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*. ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru. ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın. Tıslamaya benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim. Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim. Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı. Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı. ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm. Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım. Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.
    -Baba Haldun
  • 424 syf.
    ·9/10
    Kitap bittiğinde ben tek damla göz yaşı dökemedim.Okuduğum yorumlardan deli gibi ağlayacağım sonucuna varmıştım oysa ki. Yosun'un ağlaması yasak diye sanırım boğazıma bir şey oturdu, ağlamak üzere gibiyim ama ağlayamıyorum. Ben Büşra'ın kalemi ile bu kitapta tanıştım, bundan sonra okur muyum derseniz; okurum. Etkileyici bir kalemi vardı. Birde ilk sayfalardan itibaren hissedilmeye başlayan bir duygu; hüzün mü desem bilemedim. İnsan havanın yoğunlunu hissediyor çünkü. Her ne kadar mantıklı bakmak istesenizde bakamıyorsunuz; kitabın havası, yazarın dili, özgür, yosun, tilki, balık derken bir şekilde kitabın içinde kayboluyorsunuz. Ben bu tarz hikayeleri pek sevmem aslında, hayata biraz fazla benziyorlar. Sonu öyle bir şekilde bitti ki ikinci kitabı merakla bekliyorum. Bence Wattpad önyargısını kırabilecek bir kitaptı. Adam kırık, kadın kırık, kendilerine cam kırıkları üstüne bir dünya inşaa etmeye çalışıyorlar. Ne yana dönseler kırıklar size batıyor.İşte böyle bir şeydi. Kitabı okurken güldüğüm yerlerde oldu; hepsinde Anıl'ın vardı. Sanırım benim en sevdiğim karakter Anıl. Ortalığı toparlayan bir anne gibi arkasını topladı hep yosun ile Özgür'ün, kendi bildiği yöntemlerle olsa da. İyi çocuk işte,ikinci kitapta onunla ilgili daha çok şey okumak isterim açıkçası. Konusunu bilmeyen var mı bilmiyorum ama biraz bahsetmek istiyorum. Yosun kendini öldürmek üzereyken, bir takım adamlardan kaçan özgür saklanmak için onun dairesini seçiyor. Yosun, Özgür'ü ilk gördüğünde aşık oluyor. Ölümü isteyen küçük kızın ölüme aşık olması ile başlayan bir Okyanus masalı bu kitap. Ölüme aşık oldukça bir parçasının daha çok yaşamak için direttiği bir kız, ne kadar yaklaşırsa o kadar tehlikeli olan ölüm. Peri masalları gerçek olur mu bilmem güzel rüyaların kabuslardan kötü sayıldığı bir Okyanus masalı yaşayamıyorsanız da okumaya değer. Bu kitap Okyanus'un canını acıtmaya başarabilen küçük turuncu bir balıkla ilgili biraz da.

    Son olarak ;
    "Bir balığa yürüyemezsin demişler. O da yürüyemiyorsam uçarım demiş "
  • 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri.
    Yeraltından notlar-Alıntılar

    "Tek başımayım, ama onlar hep birlik."

    ***

    Kimseyle konuşmak istemezken
    birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle
    yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek
    istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk
    birden kayboluyordu. Kgkjhgk

    Bizim romantik, geniş bir
    adamdır, aynı zamanda madrabazın
    madrabazıdır...


    Bizde düşüşlerinin son
    basamağında bile ideallerini kaybetmeyen o
    "geniş yaradılışlılar"ın bu kadar çok olması da
    bu yüzdendir.


    Evet
    efendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruh
    bakımından son derece namuslu kalabilmeleri
    ancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,
    romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz
    (düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)
    sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlu
    bilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,
    şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.


    Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum


    Okumak bana uygun tek
    dış etkiydi.


    Okumaktan
    başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,
    çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine
    çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.


    Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanın
    başına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık ki
    umduğum çıkmadı. Pencereden atılacak bir
    adam olmadığım anlaşıldı ve kimseyle
    dövüşemeden meyhaneden çıktım.


    O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,
    hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümü
    korkutan ne subayın on verşok boyu, ne
    dayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunları
    göze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakat
    manevi cesaretim yoktu.


    kalbim kâh durur gibi
    oluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,
    çarptıkça çarpıyordu!..


    Kim bilir ne
    âlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.


    Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden
    sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;
    pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun
    sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle
    baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı
    mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza
    duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,
    ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir
    mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin
    açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve
    bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne
    olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama
    önemli olan da tamamen hazır olmasıydı)
    açılacağına körü körüne inanırdım; yani
    neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne
    çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum


    Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde
    göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu
    kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi

    Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası
    yoktu. Beni mahveden de buydu zaten.


    Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa
    sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim
    hiç?


    Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,
    aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,
    bende insanlarla, bütün dünyayla hemen
    kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu
    arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı
    canlı bir kişi olmalıydı.


    O kadar önemli olayları
    fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete
    düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister
    istemez onları kendimden aşağı saymaya
    başladım.


    İğrenç derecede ahlaksızdılar.
    Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;
    elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş
    gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik
    de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,
    çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,
    yalana bürünüyordu.


    "Nasıl, korktun değil
    mi, korktun, tam manasıyla korktun!" diye kendi
    kendimi yerdim.

    Uygun bir an seçerek kendimi
    göstermeliydim; işte o zaman "Gülünçlüğüne
    gülünç ama zekâsına diyecek yok!" diyecekler
    ve... ve sonra da... Sonra hepsinin canı
    cehenneme!...



    Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acı
    veren bir düşünce saplanıyordu:



    Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek
    artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap
    döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda
    bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz bir
    ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi
    görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş
    bir garson da vardı.


    Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsi
    ayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmak
    için yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’u
    tokatlayacağım!



    — Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diye
    mırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıp
    Brezilya’ya giden Papan, ne de Como
    Gölü’ndeki balo!



    ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümden
    dökülen şu partallara bak! Senin yüzünden her
    şeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğim
    kadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Ben
    silahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’
    Bunu söylerken havaya ateş edip ortadan
    kaybolurum..."



    O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.
    Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,
    haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.
    "Pekâlâ, varsın öyle olsun." diye düşündüm,
    "Beni çirkin bulursa daha memnun olurum..."



    O anda, aşkın olmadığı yerde olanca
    kabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşun
    manasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şey
    olduğunu apaçık görebiliyordum.


    Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?
    — Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken ne
    diye öleyim?
    — Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.
    — O zaman düşünürüz...


    Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilik
    buradaki hayatından daha iyidir.
    Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşk
    olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,
    kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasıl
    olursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...
    çirkeften başka ne var? Üf!



    Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarında
    dağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerde
    istediğim kadar kirleneyim, gene de kimsenin
    esiri olmadığımdan canım isteyince çeker
    giderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir leke
    kalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.
    Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyini
    teslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmak
    istesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgide
    daha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin ne
    melun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana daha
    başka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelen
    anlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patrona
    borçlu musun? Gördün mü!



    İyilik bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...
    Ama birbirimize tek kelime söylemedik; daha
    sonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizi
    dikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmek
    bu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Buna
    rezaletten başka ne denir, rezalet işte!


    Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.
    Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibi
    olmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Bir
    ailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de ana
    baba insana düşman, yabancı olmaz. Yılda bir
    olsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlar
    bir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesiz
    büyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuz
    oldum.


    Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,
    yüze gülmez, sert bir adamdı, ama kızının
    önünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyre
    doyamazdı. Kızı baloda dans ederken
    adamcağız beş saat aynı yerde gözlerini ona
    dikip hayran hayran seyrederdi. Kızının
    sevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlenceden
    sonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,
    mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onu
    kutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseye
    zırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızına
    harcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince de
    sevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarına
    daima annelerden daha düşkün olur. Bazıları
    kızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!
    Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.



    Namuslu
    insanlar fakirken de iyi yaşıyorlar



    Hatta acılı zamanlar bile
    iyidir, zaten acısız insan mı var?

    Aşkın insana böyle şeyler
    yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten
    hoşlandığını bilir miydin?



    Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür
    dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz
    zevktir!


    Aşk kutsal bir sırdır


    Ortada aşk
    olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi
    niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi
    bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.
    Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa
    aşk niçin geçsin?



    Bazı kimseler
    çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk
    dünyanın en büyük saadetidir

    Küçük çocukları
    sever misin Liza?

    Düşün bir kere,
    şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;
    hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına
    karşı kalbinde kötülük besleyebilir!



    Karıkoca
    ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların
    hatırı için neler affedilmez.


    Siz şey... kitap gibi konuşuyorsunuz.

    Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim
    bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi
    temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin
    almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını
    korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin
    ardına gizlenip hislerini açık etmemek için
    başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu
    anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri
    söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan,
    ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat
    edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.



    E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından
    bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı
    halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz
    sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu
    işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun
    burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük
    tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere
    getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu.
    Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep
    böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek
    burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın
    çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız
    şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim:
    Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir
    kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime
    gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti
    duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken
    düşebilir. Halbuki başka bir yerde
    karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi
    yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek
    yerine, basbayağı âşık olabilirdim. seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım
    gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref
    bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret
    edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen
    de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum,
    çünkü burada ben değil, sen benim keyfime
    uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe
    kiralanırken ömrünün sonuna kadar
    satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest,
    başına buyruk olacağını bilir. Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun


    Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun.


    Aşk! Aşk her şeydir;
    en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek
    servetidir aşk!


    Bu aşk için ruhunu veren, ölümü
    göze alanlar vardır. Ya senin aşkının değeri ne?


    Ya senin aşkının değeri ne?

    Tependen tırnağına kadar satılıksın, aşkını
    aramak gereksiz; bunsuz da her şey mümkün
    oluyor. Bir genç kız için bundan ağır hakaret
    olamaz, anlıyor musun


    Bir düşün, burada hayatını
    ne uğruna mahvediyorsun?



    Peki, ama sizleri
    beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir kızın
    burada bir lokma bile boğazından geçmez,
    çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar.



    Kimsenin senden yana çıkacağını da
    umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte
    seni gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı,
    acıma duyguları çoktan silinmiş birer esirdir. Bu
    çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
    dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını,
    gençliğini, güzelliğini, ümitlerini, sahip olduğun
    her şeyi körü körüne bir sadakatle buraya
    verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi
    görüneceksin; bir hastalık kapmamışsan, gene
    Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
    yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun







    Senin de tıpkı onun gibi
    olacağına inanmıyorsun, değil mi? Ben de
    inanmak istemezdim, ama kim bilir, belki o tuzlu
    balıklı kadın da sekiz on yıl önce memleketin bir
    köşesinden buraya taze, tertemiz, melekler gibi
    saf gelmişti; kötülük nedir bilmez, konuşurken
    yüzü kızarırdı. Belki senin gibi gururlu, alıngan,
    başkalarına benzemeyen, kraliçeler gibi bakan
    bir kızdı; gönlünü vereceği ve onu sevecek
    erkeğiyle birlikte kendisini tam bir saadetin
    beklediğini sanıyordu. Sonu nasıl çıktı, görüyor
    musun? Bu saçı başı perişan, sarhoş kadın,
    balığı kirli basamaklara vururken, baba evinde
    geçirdiği temiz yılları, okula giderken yolunu
    gözleyip onu ömrünün sonuna kadar
    seveceğine, bütün geleceğinin ona bağlı
    olduğuna, birbirlerini sevmekten asla
    vazgeçmeyeceklerine, büyür büyümez onunla
    hayatını birleştirmeye yeminler eden komşunun
    oğlunu aklından geçirmiştir belki.



    İçimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden
    sızlayan bir şey vardı. Eve son derece huzursuz
    döndüm. Ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir
    ağırlık vardı.
    Liza’




    Dün geceden aklımda
    kalan en kuvvetli intiba, kibrit çaktığım zaman
    beti benzi uçmuş, ıstırapla buruşmuş yüzü,
    kederli bakışıydı. Çarpık gülümsemesi ne
    zavallı, ne gayritabiiydi o anda! Ama Liza’yı on
    beş yıl sonra da o zavallı, çarpık, lüzumsuz
    gülümsemesiyle hatırlayacağımı henüz
    bilmiyordum.

    "Gelecek, mutlaka gelecek!" diye bağırıyordum.
    "Bugün olmazsa yarın gelecek; ne yapar eder,
    bulur! Şu temiz kalplerin romantikliğine lanet
    olsun! O ‘kirlenmiş, hassas ruhlar’ın iğrençliği,
    ahmaklığı, darlığı yok mu! Halbuki
    anlaşılmayacak nesi var, nesi?.." İşte tam burada
    büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.


    Büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.
    "Bir insanın hayatını istediği yola sokmak için
    ne kadar az söz, ne cılız (hem de yapmacık,
    kitaptan alma, uydurma) bir idil kâfi geldi!" diye
    düşünüyordum, "İşte bakirelik budur! Tam
    manasıyla işlenmemiş bir toprak!"

    "Aşkını anlamadığımı mı sandın
    Liza?"

    artık
    benimsin, bütün temizlik ve güzelliğinle benim
    eserimsin, sevgili karımsın.

    Evime hür, başın dik olarak,
    Evimin kadını olarak gir!

    aptal, aptal, aptal, aptal,
    aptal!


    — Birisi sizi istiyor; dedi ve yana çekilerek
    Liza’ya yol verdi. Odadan çıkmak istemediği
    belliydi; bizi alayla süzüyordu.

    Evime hür, başın dik olarak

    İnsan hem fakir, hem
    asil olabilir. Şey... çay içer misin?

    Bunun nasıl bir kadın
    olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki
    aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun
    nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!..

    Mesele bundan ibaret,
    yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi
    mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha?

    Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden
    kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de
    fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval
    okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada?
    Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye
    haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet
    gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten,
    buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm
    yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum
    için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir
    hangi sebepten sana adresimi verdim.

    Hepinizin
    yerin dibini boylamanız, işte o kadar!


    Huzur,
    sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler
    diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım.

    Miskin kocakarılar gibi, karşında
    gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de
    affetmeyeceğim seni! Şu anda itiraf ettiklerim
    yüzünden de s e n i affetmeyeceğim! Evet sen,
    yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin,
    çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın
    biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci,
    en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en
    kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha
    iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden
    utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm
    boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim;
    benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini
    anlamasan da bana vız gelir! Senin orada
    mahvolup gitmen de vız gelir!


    İnsan hayatta bir kere,
    o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini
    döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan
    sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı
    sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun

    Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok
    anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark
    edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu
    anlamıştı.


    Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten
    kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de,
    hâlâ benden çekindiği için daha fazla
    yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden
    çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda
    içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana
    doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya
    başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha
    önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla
    ağlamaya başladım...

    hükmetmek, sahip
    olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan
    utandığım için alevlendiğine eminim.
    Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın
    ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret
    ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki
    duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam
    duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce
    şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu
    sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana
    sarıldı.

    Yeraltı
    hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve
    manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka
    şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim
    varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını
    canlandıran, onu uçurumun dibine kadar
    yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını
    sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu
    biliyorum, ama manevi varlığım o derece
    bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar
    uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler"
    dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye
    kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye
    değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini
    anlayamamamın da garipsenecek yanı yok
    bence


    Bir an önce ondan
    kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı,
    yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.
    Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir
    sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.


    Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu
    hareketi kazara, kendimi bilmeden,
    düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat
    yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça
    söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın
    tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza
    paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde
    aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız
    şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye
    yapmıştım, ama içimden, kalbimden
    gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna
    eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık,
    zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki,
    yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce
    yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye
    attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın
    peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim.



    uzaklaşmamış olmalıydı.
    Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan
    kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı,
    kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı
    yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak
    fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa
    kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak
    geçtikten sonra durdum.


    "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden
    koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp
    pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp
    affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu
    istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o
    anı asla ama asla soğukkanlılıkla
    hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?"



    "Belki hemen yarın, sırf bugün
    ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek
    miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün
    belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım
    mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim
    kızın?"



    "Hakaretin silinmemesi onun için daha
    iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu
    da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu
    kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı
    hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü
    batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu
    yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine
    hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi
    ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?"



    Kolay elde edilmiş bir saadet mi,
    yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?


    zira hepimiz yaşamla
    bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare
    eden insanlarız.


    Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi
    kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir?


    Kaprislerimiz,
    isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı
    çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi,
    ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı
    genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı
    deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar
    vesayet altına girmeye can atarız.


    Ben kendi hayatımda, sizin cesaret
    edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna
    kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz
    tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi
    kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre
    ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından
    bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını,
    neden ibaret olduğunu, adını sanını bile
    bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden
    kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana
    gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi
    sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.

    İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna
    sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç
    geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik,
    genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep.
    Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten
    çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya
    geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok
    hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz.

    Yakında.  
    ir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri
    olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar;
    daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum...

















    "