• 216 syf.
    ·4 günde
    Şiddet sadece hayatımızda değil edebiyat dünyasında bile karşımıza sıklıkla çıkan bir mesele. Şiddet insanlık tarihi boyunca sözlü gelenekten tutun da yazılı geleneğin her türünde kendisine geniş bir yer bulmuştur. Peri masallarında doğaüstü yaratıkların ya da cadıların eline düşen yetim çocuklar ya da dul kadınlar modern edebiyatta da çeşitli ideolojilerin ve güçlerin eline düşüyor. Şiddet şekil değiştirse de varlığını her zaman sürdürüyor.

    Afrika modern dünyaya kuşkusuz en uzak kıta. Afrika’yı göz ardı etmek kolay. Afrika’yı sevdiğini iddia etmek kolay. Afrika’yı sömürmek kolay. Afrika çağlar boyunca çeşitliliği, sadeliği, karmaşıklığı ile insanı cezbetmiştir. Fikirlerini, katkılarını, edebiyatını görmek zor. Kahkahasını duymak, zulmünü anlamak, maneviyatına tanıklık etmek, ızdırabına katlanmak, kadim felsefesini idrak etmek zor. Afrika’yı görmek gerçekten çok zor. Onu önyargısız görmek ve yargılamak çok gelişmiş bir ruh ve karakter istiyor. İnsan Afrika’yı gerçekten görmek istiyorsa önce kendini görebilmesi gerekiyor. Bence kitabın özeti bu cümlelerde gizli.

    Afrika’nın tarihi ve zenginliği kadar edebiyatı da beni her zaman büyülemiştir. Ancak edebiyatını anlamak için sanırım yukarıda saydığım özelliklere sahip olmamız gerekir. Yazarımız Ahmadu Kuruma Fildişi Sahili’nde doğmuş ve Müslüman kültürleriyle yerlilerin inançlarının iç içe geçtiği bir ailede büyümüş. Bunun izlerine tüm kitapta fazlasıyla rastlıyoruz. ”Allah Mecbur Değil Ki” kitabı da başlığını Allah’ın yeryüzünde yaşanan haksızlıklardan, adaletsizliklerden sorumlu olmadığını hatırlatıyor bize. Evet, tüm bunlar insanın kendi eliyle olan şeyler, bunlar için Allah’ı suçlamak ya da “Allah varsa neden masun canlar katlediliyor?” gibi soruları sormak da anlamını yitiriyor. Zaten kitabı okurken ve anlatılan olaylara şahit oldukça aklınıza hep “Allah nerede?” sorusu geliyor, ama Allah mecbur değil ki!

    Karakterimiz sürekli hareket halinde 12 yaşında Birahima adında bir çocuk. Annesinin ölümü üzerine Liberya’da yaşayan halasının yanına gitmeye karar verir. Bu yolculukta kendisine büyücü doktor Yokuba eşlik eder. Liberya sınırında asker çocuklar tarafından kaçırılır ve kampa götürülür. Öksüz ve yetimler için en güzel yer kamptır. Kendisi de bu gerçeği “anne, baba, kardeş, amca olmayınca en güzel şey çocuk asker olmaktır.” diyerek ifade ediyor. Kitaptaki olaylar zaten Liberya ve Sierra Leone iç savaşlarında geçiyor. Buradaki iç savaşlar insan yaşamını ve birikimini mahveden cinsten savaşlardır. Bu ülkelerdeki mevcut koşullar insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını bile bireye vermekten çok uzaktır. Kampta eğitilen Birahima kendini birden kanlı bir iç savaşın içinde bulur. Savaş onu farklı yer ve köylere sürükler, her gittiği yerde öldürmek, yağmalamak, ırza geçmek onun için çok sıradan olmaya başlar. Kitap boyunca halasını bulmaya çalışan karakter ondan hep bir adım geride kalır ve en nihayetinde bulduğunda da halası ölmüş olur. Kitapta Afrika’da çocuk olmak, özellikle öksüz ve yetim olmanın ne kadar zor olduğunu, bunun ne gibi kötülüklere yol açacağı vurgulanıyor. Anne, hala, kadın sevgisinden mahrum olan bir çocuk diktatörlerin, kabile reislerinin, suç örgütlerinin, milis güçlerinin elinde bir oyuncak olur. Ancak pek çok çocuk gibi sevgi dolu bir kalp için yapılan yolculuk uzun ve sonuçsuz kalmaktadır. Birahima’nın halasına tam ulaştığı anda onu kaybetmesi aslında Afrika’daki tüm çocukların kaderini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    Birahima uzun yolculuğu sırasında sadece halasını değil, ruhunu ve kişiliğini de kaybediyor. Karşılaştığı her yeni durumda kendine farklı bir kimlik arayışına girer. Liberya girdiğin andan itibaren özgür iradesini kaybeder ve işlediği bütün suçlar çevresel faktörlerden kaynaklanır. Vahşi bir ormanda hayatta kalmak için öldürmenin gerekli olduğunu daha çok küçük yaşta öğrenmiştir. Aslında kitapta gördüğümüz kadarıyla av ile avcının durumu sürekli değişmektedir, ama neticede her zaman bir “kayıp” söz konusudur. Herkes bir kaybedendir. Kimi insanlığını, kimi ailesini, kimi ülkesini, kimi şerefeni ve namusunu, kimi de vicdanını… Afrika’da kazanan asla olmaz.

    Kitaba hakim olan şiddet temasının yanında Afrika’ya özgü daha pek çok farklılıklara karşılaşıyoruz. Özellikle bakire kızların sünnet edilmesi, ruhlarla iletişime geçmeler, yaygın olan batıl inançlar, çeşitli törenler, büyücü doktorlar, kabileler arası çekişmeler, açlık ve sefalet günlük yaşamın sıradanlıkları haline gelmiştir. Tüm bunlar içinde belirsizlikle dolu yaşamlar insanlara çok fazla seçim hakkı bırakmıyor.

    Kitap aslında yazılı bir metin dışında sanki sözlü bir geleneğinin ürünüymüş gibi geliyor insana. Kahramanımız sizi karşınıza almış da bir sohbet havasında başından geçenleri anlatıyor hissine kapılıyorsunuz. Haliyle olaylar bir çocuğun ağzından anlatıldığı için çok fazla edebi zevk ve zarafet beklemek yanlış olur. Bu konuda okur pek bir şey beklemesin. İtiraf etmeliyim ki kitapta sıkıldığım yerler daha fazla oldu. Bunun sanırım benim beklentilerimle bir ilgisi var. Ben olayların ön planda olduğu kitapları pek sevemiyorum. Kesinlikle kötü bir kitap demiyorum, hatta çok iyi bölümlerin olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Okursanız da vaktiniz boşa gitmez. Farklı kültürleri keşfetmek ve Afrika’nın büyülü dünyasına tanıklık etmek adına bence iyi bir seçim.
  • 424 syf.
    ·43 günde·Puan vermedi
    Çokça duyqulandığım, çokca dalıp gittiğim, çokca ağladığım bur kitap oldu.. Hele sonu.. Sonu o kadar kötüydü ki, Yosunun değil benim canım yandı sanki. Yazar o duyquyu o kadar güzel geçiriyor ki okura, karakter ağlayınca sen de ağlıyorsun, gülünce gülüyorsun..
    Yosunun hayatı gerçekten zordu.. Hele Özgür.. o da güzel şeyler yaşamadı.
    İki yaralı kalpti onlar. İki yaralı insan.. Özgürün de dediği gibi.. Ölüydü onlar. Ama yaşamak için birlikte olan değil.. Ölmek için birlikte olan ölülerdi onlar..
    Özgür Yosuna demişti ya "ölmek için fazla ölüsün" diye.. Özgür bile ölmek için fazla ölüydü..
    Kitabın ikinci kısmı olan "Kibrit çöpü mezarlığı" kitabını okumak için sabırsızlanıyorum. İnşAllah o kitabın sonu bizi mutlu eder..
    Okumayı tavsiyye ederim..
  • 531 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Yeraltı edebiyatına yabancı olan ben için sıradışı bir kitap. Öncelikler yazarın dilini övmek istiyorum. Büyük bir önyargı ile başladığım kitaba yazarın dili sayesinde tutundum. Kitaplarda kurallı cümleler görmeye alışkınız. Ama Hakan Günday devrik cümleyle sanat yapmış bence. Devrik cümlelerin çokluğu anlatımı sekteye uğramıyor aksine ahenkli bir şiirsellik katıyor.

    Gelelim karakterlerimiz Kinyas ve Kayra'ya. Kitabın başından sonuna kadar hiç sevmediğim iki karakter. Hele de ihanet ettiğini düşündüğüm Kinyas! Hala sevmiyorum ama anlayabiliyorum onları. Tanrı'nın hatası olarak dünyaya geldiklerine inanan, doğuştan vicdanlarının ve duygularının olmadığını düşünen -ki bence de öyle- kendilerini hayata bağlayan ne varsa doğdukları topraklara ve ailelerine bırakıp "zihinsel ölüm"lerine gitmiş iki genç adam. Tanrı'nın defosu olarak doğan bu genç adamlar duygusuz oldukları için adeta tüm pislikleri yapmakta kendilerine hak görmüşler. Ve sosyal normlara aykırı gelen neredeyse tüm pislikleri yapmışlar da. Birbirine çok benzeyen ve ayrıca çok farklı olan bu iki adamın ruhsal durumlarını ve zihinlerindeki hapishaneye müebbet yatışlarını okuyoruz.

    Kitapta en çok etkilendiğim karaktere sadece birkaç sayfa yer verilmiş. Kimi insanlar, örneğin Kinyas ve Kayra, etrafında onlarca kişi olmasına rağmen kendilerini yalnızlaştırırlar. Kimilerini ise toplum yalnızlaştırır. Biriyle iki kelime edebilmek için günlerce belki aylarca bekleyen insanların yalnızlığı daha inandırıcı geliyor bana. Yani Alp gibi insanların.

    Kitabın incelemesi olarak ayrıca bir kitap bile yazılabilir. Çok etkilendiğim ve herkese tavsiye edebileceğim kitaplar listesine ekleyeceğim kesinlikle bu hiç sevmediğim ama çok iyi anladığım ve empati kurabildiğim iki karakteri muazzam diyebildiğim bir dille anlatan yazarın kitabını.

    Karakterleri değil ruhları okuyorsunuz. Her insanın içinde olan kötülük yapma cevherini çıkarıp bir güzel parlatan iki insanın ruh hali nasıldır? Nasıl ve neden bu duruma gelmişlerdir? Ve yaşarken ölmemek için gereken şey nedir?
  • 110 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10 puan
    cok surukleyici bir oturusta biten bir kitap. genel olarak karakteri garip ve bu kadar duygusuz olmasini insanlik disi buldum. belli basli yeme, icme gibi ozeliikler disinda duygusal olarak her seye duz mantik yaklasmasi cok degisik geldi
    spoiler
    ana karakterin olaylara surekli “ne fark eder?” seklinde bakmasi bana cok sogukkanli ve duygusuz geldi. cinayeti islemeye kadar olan ilk kisminda her gunu birbirine benzeyen olaylara karsi olsa da olmasa da kendisi icin bir sey degistirmeyecegini surekli dile getiren biri. cinayetten sonra ise bu tavri devam ediyor ve kendisinin sucsuzlugunu veya ustune yikilan suclamalarin dogru olmadigini gostermek icin hicbir sey yapmayip avukatina da hic yardimci olmamasi bana insanin dogasina aykiri gibi geldi. fakat en sonda olum emri geldiginde, elinde yapabilecek hicbir sey kalmadiginda olecegi icin korkuya kapilmaya, istemedigi halde umut etmeye baslamasi guzel bir duygu gecisiydi. son kisimda rahiple konusmasinin ustune patlamasi tum kitap boyunca gosterdigi sayili insani bir durum oldu. tum olayi birinci agizdan degil de disaridan dinleseydim belki ben de adamin idam edilmesine hak verebilirdim, ama birinci agizdan dinlemek suclu olsa da idami hak etmedigi gibi bir dusunce birakti bende.
  • 272 syf.
    ·150 günde·Puan vermedi
    Fuzuli'nin bu sözüyle başlayacak ve İsmet Bey'in yine bu sözü çağrıştıran paylaşımı/son hadisi şerife yaptığı yorum ile bitireceğim incelememi.. Evvela Fuzuli'nin bu sözü niçin söylediğinden ziyade benim nasıl yorumladığımı paylaşmak istiyorum. Şair yeryüzünün en büyük devrimcisidir bir bakıma. Hiçbir güç kelimeler ile yarışamaz. Hiçbir esaret söz ile kıyaslanamaz. En ulvi mucize de; insanlara yapılabilecek en büyük kötülükler de şiir ile yapılabilinir. Bu söz dahi birden fazla mesaj içermekte/paradoks barındırmaktadır. "Şayet şair sözü yalansa ve aldanmamak gerekiyorsa; Fuzuli'nin sözüde yalandır, aldanmamak gerekir. Buna göre Fuzuli yalan söylemekte ve şair sözünün doğru olduğunu delillendirmektedir. Şair sözü doğru ise dizedeki sözüne de inanır; Şayet şair sözü yalansa.."diye devam eder ve bir paradoks içine girmiş oluruz. Şair ve şiirinin bu ilişkisini şimdilik bir kenara bırakıyor; kitap ile bağlantısını kurmak istiyorum..

    İsmet Özel ismi gibi "özel" bir çalışmaya imza atmış. Belki de duyduğumuz ve üstünde hiç düşünmediğimiz hadisleri bambaşka yorumlar ile derinlemesine incelemiş, ne gibi anlamlara gelir izah etmiş. Sözlerine katılırsınız, abartılı hatta gereksiz de bulabilirsiniz ama ortada bir gayretin olduğunu, bizim bir kenara ittiğimiz bazı elzem hadiselerin bilincinde olan bir şahsiyeti ve anlamlı eserlerini yok sayamazsınız. Bu insanlık adına en büyük yanlış olacaktır. Günümüzün putu demokrasinin bir zamanlar Sokrat'ı astığı gibi.. Ben ortada samimi bir gayret ve güzel bir eser görmekteyim. Bu eserle ilk karşılaşmam radyoda seslendirdiği konuşmalara şahit olmam ile başladı. Belki tanıyanlar bilir, İsmet Bey'in sesi oldukça etkileyicidir. Benim bir şairde aradığım en yüce özellikte; en azından kendi şiirlerini/yazılarını seslendirebilecek ve izah etmek istediği şeyleri daha derine inerek bizlerle paylaşabilecek yeteneğe sahip olmasıdır. İsmet Özel bunu çok güzel başarabilmekte.. Dileyen radyo konuşmalarından derlenen kitabını okuyabilir, dileyen paylaşacağım adresten müsait oldukça dinleyebilir. Şahsen dinlemenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. https://youtu.be/DHK3yhl6XNo

    İsmet Özel bir şairdir. Şair sözü elbette yalandır{!} Bu bir hadis kitabıdır. Şair olan İsmet Bey bu kitabı yazmış/yorumlamıştır. Ve Picasso şu sözleri söylemiştir; "Sanat hakikat değildir, sanat bize hakikati öğreten bir yalandır.."

    Kitabın son hadisi: “Arabın tekellüm ettiği en şiirli söz parçası Lebid’in şu sözüdür: Ela Küllü şey’in ma halel lehe batılu.” …ibarenin Türkçe meali şöyle: “İyi biliniz ki, Allah’tan başka her şey batıldır.”
    Ayetlerin şiir konusunda koyduğu sınırlar:
    1.Hayırlı amel işleyenler.
    2.Allah'ın adını sıkça ananlar.
    3.Bir haksızlığa uğrayıpta intikam almak için şiir söyleyenler" ise istisnadır. Öyleyse hayırlı amel işlemek{ şiir/yazı ile insanları bilinçlendirmek}, Allah'ın adını{dolaylı olarak yarattıklarıyla dahi olsa} anmak ve İslama karşı en büyük hakaret olan yaşayışımıza çeki düzen vermek için şiir'de, şair'de oldukça gereklidir. Bu kitap ve İsmet Özel bunun en büyük şahididir. [Eyvallah..]
  • Ne güzel şey hatırlamak seni:
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
    İçimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...