• Kadın, özgürlüğünü savunmalıdır

    Benim kadınla ilişkilenmem farklıdır. Kendini özgürleşmeye, özgürlük mücadelesine adamış insanlar için ne olursa olsun iki kişi arasındaki tutku, kimseyi hiç bir yere götürmez ancak hiyerarşiye, patriarkal tutuma, baskıya, tecavüz kültürüne götürür. Kadınla erkek arasında ancak felsefik temelde bir buluşma olabileceğine inanıyorum. Geçende Taraf’ın yirmi soruluk anketine felsefeci Zizek bir cevap veriyor. Sizin için güzellik nedir diye soruyorlar, “benden güzel ve akıllı bir kadınla felsefe tartışmak” diyor. İlginçtir ama ben de aynen böyle düşünmüştüm. Benim kadınla buluşmam da tabi yeterince anlaşılmıyorsa da ama bu temeldedir. Kadınla felsefi buluşma dışında bütün buluşmalar, doğru bir buluşma değildir. Kadınla felsefi buluşma dışındaki bütün ilişkilerin, evliliklerin geleceği yer patriarkal, hiyerarşik ilişkidir ve bu tür ilişkiler eninde sonunda ilişkiyi tüketir, bitirmeye götürür. Felsefik buluşma dışında hiç bir buluşma bunu kurtarmaz.

    Kadın ile erkek ilişkisinde -bir yazar da belirtiyor– “kadın mı erkeğe teslim oluyor yoksa erkek mi kadına teslim oluyor?” diye. Burası tartışılabilir, bence günümüzde ikisi de birbirine teslim olmuştur. Kadın erkek ilişkisi doğru anlaşılmalıdır. Bir kadınla hangi temelde yan yana gelineceği önemli. Bu yaşıma geldim hala bir kadınla hangi temelde bir araya gelinebilir, bir kadınla bir araya gelirsek ne konuşacağız, hangi konuları konuşuruz kendisiyle diye düşünüyorum. Slovaj Zizek “beni en çok heyecanlandıran şey benden daha zeki bir kadınla felsefe konuşmaktır” diyor. Kadınla belli bir temelde diyalog ve ilişki kurulmalıdır. Doğru yaklaşımla yani kadınla erkeğin bir araya gelme konusunda, ben buna evrenin oluşum dili diyorum. Yani evrenin oluş tarzıdır diyorum. Ben kadın erkek ilişkisine böyle bakıyorum. Bu ilişki tarzı bu özgürlük temelinde yakalanırsa Nirvana’ya o zaman ulaşılabilir. Ben kadına saygı temelinde yaklaşıyorum. Kadınlar beni bu kadar takip ettiklerine göre demek ki bende bazı yönleri keşfetmişler. Ben kadına çok değer veriyorum. Kadın, özgürlüğünü savunmalıdır. Ben buna değer veriyorum. Kadın her türlü özgürlüğünü geliştirebilmelidir, kendini bu konuda yetkin hale getirmelidir. Ben buna örnek vermek istiyorum. İskenderiyeli Hypatia isimli bir kadın M.S. 415’te dönemin ilk Hıristiyanları tarafından fikirlerinden dolayı ölüme mahkum ediliyor. Kadına diyorlar ki, “sen bizim yasalarımıza karşı geldin”. Onların şiddetine karşı kadın felsefeyle cevap veriyor. Onlar saldırdıkça kadın felsefeye sarılıyor, felsefeyle kendini savunuyor, kendi felsefesini ortaya koyuyor. Etrafını saran gençlere de “siz bana faydacı, kaba cinsellik temelinde yaklaşıyorsunuz, ben bunu kabul edemem” diyor. Sonra kadını taşlarla linç ederek öldürüyorlar. İşte kadın özgürlüğü için kendini böyle savunmalıdır. Adıyaman’da kız çocuğunu diri diri toprağa gömmüşler, diri diri! Üzerine atılan toprak boğazına, iç organlarına kadar dolmuş, diriyken. Aslında toprağa gömülen kadındır, kadınlıktır, bütün insanlıktır. Bir kişinin toprağa gömülmesiyle bir milyon kişinin toprağa gömülmesi arasında fark yoktur. Dinsel dogma o dönemde de bu dönemde de tehlikelidir. Bu kızın anısını, hayatını roman yapabilirler. Adıyaman cezaevindekiler bunun üzerinde durabilir. Bunun için kadınlar kendilerini çok iyi yetiştirmelidir diyorum.

    Yine kadın konusuyla ilgili olarak Berlusconi’den bahsetmek istiyorum. Berlusconi kadınlara yaklaşımı yönüyle çok ön plana çıktı, çok tartışılıyor İtalya’da. Berlusconi’nin bir tespiti vardı, buna dikkat çekmek istiyorum. Berlusconi “Ben bütün İtalyanların hayallerinde yaşamak istediklerini yaşıyorum, o yüzden hedef gösteriliyorum” diyor. Berlusconi kendi açısından doğru bir tespitte bulunmuş. Berlusconi kapitalist sistemin temsilcisi durumundadır. O yüzden İtalyan sosyalistlerine buradan sesleniyorum. İtalyan sosyalistlerine çağrımdır. Berlusconi’nin yaşadıklarıyla İtalyan halkının hayalindekileri aşacak felsefik temele dayanan bir kadın erkek birlikteliğini yaratmak zorundasınız. İtalyan sosyalistlerinin bir görevidir bu; yani Berlusconi’nin yaşadıklarına ve İtalyanların hayallerinde yaşattıkları kadın-erkek anlayışına alternatif bir kadın-erkek anlayışı yaratmalılar. Vahşi kapitalizmin bu iğrenç, kaba anlayışına karşı, felsefik temeli olan, anlamlı bir kadın-erkek anlayışı geliştirmelidir. Bu anlayış yani doğru bir kadın-erkek, cins anlayışı geliştirilmezse sosyalizm mücadelesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesi başarıya ulaşamaz, anlamsız olur ve sosyalist mücadele yarım kalır.

    Bütün kadınların 8 Mart’ını kutluyorum, selam ve sevgilerimi iletiyorum. 8 Mart’a ilişkin olarak şunları belirtebilirim: Sümerlere kadar olan beş bin yıllık süreçte anaerkil bir dönem yaşandı. Sümerlerde bu anaerkil dönem yerini babaerkil ya da ataerkil döneme bıraktı. Bu dönemde, Sümerlerde ataerkil dönemin ilanı yapıldı. Sümerlerden bu yana geçen beş bin yıllık zaman da ataerkil dönemdir. Günümüze kadar beşbin yıl anaerkil, beş bin yıl da ataerkil dönem yaşandı. Bizim anlayışımızda ne tam anaerkillik ne de tam ataerkillik vardır. Bizim anlayışımızda ikisini buluşturan, felseyefe dayalı, felsefik temeli olan bir birlikteliktir. Evet kadın ve erkek bir arada yaşamalıdır, yaşayabilir. Ancak bu yanlış anlaşılmasın, burada kastettiğim bir cinsel özgürlük değildir, bunu da tasvip etmiyorum. Kastettiğim kadın erkek birlikteliği, felsefeyle yoğrulmalı ve felsefik temeli olan bir birliktelik olmalıdır. Kadın ve erkek birlikteliği ancak böyle anlamlı kılınabilir. Aksi durum vahşi kapitalizmde görülen kadın cinselliğine bizi götürür. Vahşi kapitalizmin bu kadın cinselliğinin sonucu felakettir. Kadın özgürlüğünden kastettiğim bilinçi ve iradeli kadındır. Benim kadına ilişkin düşüncelerim çok farklıdır, çok yenidir, Özgürlük Sosyolojisi kitabımda bu konuyu detaylı ele aldım oradan da yararlanılabilir. Kadın özgürlük mücadelesi kazanılmadan sosyalizm mücadelesi, demokrasi ve özgürlük mücadelesi başarıya ulaşamaz.
  • "Güzel olan her şey yarım kalır,filimler en güzel yerde sonlanır...
    Çok mutluyum dediğin yerde hüzün kendini hatırlatır.
    Çocukluk kısadır,gençlik azdır ve bebeklik sanki hiç yaşanmamıştır.
    Vefa azdır,sadakat sınırlıdır,verilen sözlerin ömrü kısadır.
    Çok seversin çok çabuk gider,güzel rüyalar en güzel yerinden biter.
    Güzel olan ne varsa,sevdiğin şarkı gibi hemen bitiverir,kısacıktır...🎈

    Cahit Zarifoğlu🌿🌼🎈
  • Kitap hakında alıntı
    ......
    Vera Pavlovna'ya göre kadının mutluluğu, duygularını dile getirebilmesinde, aşkta eşit olmasında değildir. Erkekle toplumsal eşitliğini her bakımdan sağlamadıkça mutlu olamaz kadın. Eşitliğin olmadığı yerde gerçek aşk ve mutluluk da yoktur. Kadına saygının olmadığı yerde, aşkın sevinci de yoktur.

    Nasıl Yapmalı, Nikolay Gavriloviç Çernişevskiy



    Plehanov ve Lenin “Nasıl Yapmalı?” romanını defalarca okuduklarını söyleyeceklerdir. Lenin’in eşi Krupskaya şöyle yazar: “Lenin öyle büyük bir dikkatle okuyordu ki bu romanı, satır aralarından öyle incelikler bulup çıkarıyordu ki şaşıp kalıyordum.”
    **********

    Özgür ve mutlu bir insan olmak neden tuhaf olsun! Böyle bir istek duymak ne müthiş bir buluş, ne de göz kamaştırıcı bir kahramanlıktır. Asıl tuhaf olan, Veroçka , bu isteği duymayan insanların varolması.

    Gününden önce Doğan Bir Roman Nasıl Yapmalı ve Çernişevski

    Bazı eserler vardır; bir kez okunduktan sonra etkileri bir daha akıldan çıkmaz. İşte Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı isimli romanı tüm okuyanların belleklerinden çıkmayacak bir eser. Yazılışından bu yana yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın, kitaplıklarda baş kitaplar arasında yer alması da ayrıca bunun bir göstergesi. Tersine bazı eserler de sonuna kadar ya okunur ya da okuyucusu sıkılır ve bitirmeden okumayı bırakır. Bazen de birtakım yan etkilerle birdenbire saman alevi gibi parlar, kısa süre sonra söner ve bir daha da gündeme gelmezler.

    Nasıl Yapmalı bin sekiz yüz altmışlı yılların Rusya’sına denk düşen bir roman. öncelikle şunu belirteyim: Daha önceleri toplumsal bilinçten yoksun ya da yarım bilinçle bu romanı okuyanlarımız vardır. Hiç okumayanların mutlaka okumalarını önerirken, çok önceden okuyan bu dostların da yeniden okumalarını öneriyorum. Şu bir gerçek ki her eser okunurken o eseri oluşturan bilinç düzeyine yakın bir bilinç düzeyinde olmak, o eserin kişi üzerindeki tüm etkilerini kat kat artırır. Tüm etkilerden kastımın içinde eserden tat almak da vardır. Bilinç düzeyi eksik olanların bilinçlenmelerine katkısı ayrı bir değerdir. Nasıl Yapmalı her yaş döneminde ve bilinç düzeyinde okundukça yeni tatlar, yeni görüş alanları, yeni deneyimler ve bulgular kazandıracak kadar derinlikli bir roman. Her okunduğunda yeni şeyler keşfedilmesi elbette boşuna değil. Aşk konusundaki yanılgılardan, doyumuna aşka, sosyalist üretimden ve paylaşımdan, gerçek arkadaş ve dostluğa, yardımlaşma, dayanışma, yeni insanın yaratımı ve o dönem baskılarına karşı aydınlık, ilerici güçlerin mücadelesine kadar çok yönlü bir romandır Nasıl Yapmalı.
    İnsan özellikle aşk konusunda hiç acı çekmeyeceği halde bilinçsizliği yüzünden boşu boşuna acılar çeker. Eşinden ayrılanlar, aşık olduğunu sandığı halde, karşı tarafın aşkına karşılık vermeyişi yüzünden acı çekenler, bu romanı okuyunca, eminim ki boşuna acı çekmişim diye romanın kazandırdığı bilinçle rahatlayacaklardır.
    Karşı tarafın karşılık vermediği bir birlikteliği bir biçimde sağlamak, mutluluğun olduğu bir birliktelik olur mu, yoksa bunun içinde sürekli bir ayrılık var mıdır? Kişiliklerin ve beğenilerin birbirini tutmadığı bu yalancı aşk, gerçekten bir aşk mıdır acaba? O zaman gerçek olmayan bir aşk için acı çekmeye değer mi?

    Pek çok gencin aşk konusunda içinde bulunduğu şartlar yüzünden yanlış duygulara kapıldığı bir gerçektir. Bin bir zorluk içindeki bir üniversite öğrencisini düşünelim. Kendine karşı cins tarafından gösterilecek herhangi bir küçük ilgiden sonra dumanı bacasından çıkacak biçimde aşk ateşine yakalanır. O anda bütün bir ömrünü feda etmenin hayalleri içindedir. Bu aşk yaşam mücadelesi içinde beğenilerin ve kişiliklerin birbirini tuttuğu, yine kişiliklerin yerine oturduğu, kendi yaşamını belirleyecek olgunluğa erişmiş olmaktan doğan sağlıklı bir aşk mıdır? Üniversite psikozunun içinde doğan aşk ve yine bu ortamda ortaya çıkan ayrılıktan acı çekmek, hastalıklı bir duygusallığın ve buna dayalı olarak da bilinçsizliğin ve pek çok yoksunluğun ürünüdür ve bilinmeli ki geçicidir. Dırdır içinde birbirini yiyip bitirecek bir beraberlikten bir an önce kurtulmak ya da böyle bir beraberliğe girememek acı çekmenin gerekçesi olmamalıdır. Neyse, bu konuyu romana bırakalım, o anlatsın basiretli okurlarına ve kafaları açsın.

    Sanattaki her köklü yenilik, toplumdaki köklü değişimlerle birlikte gerçekleşir. Toplum köklü değişimin eşiğindedir ya da köklü değişim gerçekleşmiştir. Sanatçı da bu değişimlerin etkileri içinde sanat yapar. Bu noktada sanat değişime katkıda bulunurken, değişim de sanata katkıda bulunur. Sanatta gerçekçiliğin özünü bu nokta belirler. Çernişevski’nin büyüklüğü işte bu nokta ile ilgilidir. Gerçekçi sanatçı yaşadığı toplum düzeninden bir sonraki toplum düzeninin özlemi ve coşkusu içindedir. Feodalizm kapitalizme, kapitalizm sosyalizme gebedir. Feodal yapının ilerici sanatçısı burjuvazinin öncülüğündeki burjuva demokratik devrimin coşkusu ve açtığı ufuk çerçevesinde ürün verir. Feodal yaşam biçimi içinde kapitalist yaşam biçiminin etkisinde kalmak gerekirken, Çernişevski sosyalist yaşam biçiminin etkisinde kalarak gerçekleştirmiştir Nasıl Yapmalı’yı ve bu bir tek Çernişevski’ye özgü bir ustalıktır. Yani yaşadığı dönemin bir sonraki yaşam biçiminin değil de, ondan da sonrakinin sanatını yapmıştır o. Gerçekçi sanatçı ufukta görünene bakarak ürün verirken, Çernişevski ufuktan sonraki ufka bakmayı ve görmeyi becermiştir. Bin sekiz yüz ellilerin Çernişevski’si, günümüzün pek çok sanatçı geçineninden ne kadar ileridedir bunu varın siz hesaplayın. Tolstoy, Balzac, Dickens, Stendhal gibi ustalar feodalizmin çürümüşlüğünü yerin dibine batırırken ve burjuva devrimlerinin etkisiyle coşarlarken, Çernişevski kapitalizmi aşmış, sosyalist yaşam ve o yaşamı kurmanın etkisiyle o yaşamın insanını karakterize etmiştir.

    Çernişevski’nin en büyük özelliklerinden biri de, roman karakterlerini asla içinde bulundukları koşullardan soyutlamamasıdır. Ne aşk konusunda, ne kişilerin işlediği suçlar, ne de diğer konularda bu önemli gerçekliği göz ardı eder. Burayı bir örnekle pekiştirelim. Romanın başta gelen karakterleri Kirsanov, Lopuhov, Vera ve Rahmetov’dur. Bunların hepsi sosyalist yaşamın karakterleridir. Mariya Pavlovna, Vera’nın annesidir. Vera’nın annesini de babasını da kişilik olarak belirleyen şey, herkes için geçerli olduğu gibi, kendi çabaları değil, içinde bulundukları koşullardır. Bireyleri içinde bulundukları koşullar belirler gerçeğine uygun olarak şöyle tipler Pavlovna Mariya’yı Çernişevski.

    Vera’nın annesi ve babası bir malikanede aşçı olarak çalışırlar ve süreç içinde malikanenin kahyalığına kadar yükselirler. Kolay olmaz bu yükselme ve bedeller öderler. Anne içinde bulunduğu koşullar gereği malikane sahiplerinin en çirkin emellerini bile yerine getirmek zorunda kalır. Baba da değişik sorunlar yaşayarak insanı onursuzlaştıran emellerin onursuz kişiliğinin alışkanlığı içine girer. Anne cinsel arzuların bile aleti olması gereği, onursuzluğun olağan bir karakteridir. Artık çirkef bir anne ve çirkef bir babanın kızı olmaya bağlıdır Vera’nın kaderi.

    Zaman geçmiş Vera büyümüş ve güzelleşmiştir. Bu arada piyano çalmayı ve terziliği öğrenmiştir. Malikane sahiplerinin delikanlı çağındaki oğulları kızın annesinden yararlandığı gibi Vera’dan da yararlanma isteğine kapılır. Onu nasıl elde edeceğini arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatır. Vera onun bu isteğine karşı çıkar ve teslim olmaz. Olacak şey değildir bu. Kendine büyük bir lütuf gibi sunulan bu birlikte olma isteğine karşı koymak şaşılacak şeydir. Delikanlının isteğini kendine verilmiş bir paye gibi kabul edip seve seve onun koynuna girmesi gerekmez miydi? İşin gönüllü olması için işin içine para ve bol hediyeler girer. Vera asla ödün vermez. Karşı koyuş Vera’yı daha da cazip hale getirir. Durum gencin Vera’ya âşık olmasına kadar gider ve bu kez delikanlı kıza evlenme teklif eder. Kız olanca tepkisiyle yine hayır der. Hele evlenme teklifini reddetmesi olacak şey değildir.

    Kızının, delikanlının metresi olmayı reddedişine sinirlenen anne, kızının evlenme teklifini kabul etmeyişinden dolayı çileden çıkar. Artık bu evde yaşamak Vera için bir işkencedir. Bu noktada şöyle seslenir okurlarına Çernişevski:

    “Basiretli okurum, bu kadına kızıyorsun biliyorum. Ama onu bu duruma getiren nedenleri hiç düşündün mü? Bu nedenler ve bu nedenleri yaratanlar mı suçlu, yoksa Vera’nın annesi mi?”

    Romanı okudukça şu soru çakılır beyinlere ve cevabı da buldurur. Hiç kimse kendi kendini belirleme olanağına sahip değildir. Kişiler içinde bulundukları koşullara göre belirlenirler. Koşulları hangi sınıf egemense o sınıf belirler ve alt sınıf bireyleri de bu koşullar içinde yaşamak ve kişilik kazanmak zorunda kalırlar. Emekçiler kendi koşullarını yaratmak için örgütlenerek büyük bir güç haline gelmek zorundadırlar. Eski yaşam koşullarının yerine yeni yaşam koşullarını geçirmenin yolu buradan geçer.

    Burada Çernişevski çok önemli bir gerçekliğe yine parmak basar. Annesinin, babasının baskısı ve delikanlının metresi olması için zorlaması ve daha sonra evlilik teklifleri yüzünden Vera çok bunalımlı günler geçirmektedir. Delikanlı Vera ile buluşur ve onu çok sevdiğini, onun için deli divane olduğunu söyler. Vera’nın cevabı tam yerine oturur ve okuyucunun belleğine kazınır.

    “Bu nasıl sevmektir ki sevdiğine bu kadar büyük acılar çektiriyor?”

    Evet sevmenin ve aşkın gereği böyle olmaz. Zaten delikanlının aşkı gerçek bir aşk olsaydı, kişilikler ve beğeniler de birbirini tutmuş olurdu. Eğer kavuşmak sevdiğine acı çektirecekse bedeli ayrılık olmalıdır ve bu ayrılığı karşılıksız seven, sevgisi gerçekse, yanıldığını anlamalı ve bu ayrılığı gönüllü olarak kabul etmelidir. Sosyalist yeni insanın aşk konusunda romandaki yeri işte böyledir.

    Başka önemli bir konuyu açalım. Vera bu sıkıntılar içindeyken, üniversitede tıp öğrencisi olan Lopuhov’la, Vera’nın küçük kardeşine ders vermesi için para karşılığında anlaşmaya varılır. Bu yüzden Lopuhov sık sık Veralara gelir. Lopuhov’la, Vera giderek yakınlaşırlar ve Lopuhov sıkıntılar içindeki Vera’yı yanına alır. Tek başına geçinmek durumundayken Vera’nın yükü de üzerine binince, Lopuhov üniversiteden ayrılmak zorunda kalır. Aralarındaki duygusal yakınlık böyle başlar ve Vera kendinde beliren minnettarlık duygusu ve aşk karışımı bir ruhsal biçimlenme sonucu Lopuhov’la evlenir. Kirsanov, Lopuhov’un üniversiteden arkadaşıdır. Kirsanov üniversiteyi bitirir ve tıp doktoru olur. Sık sık Lopuhovlarla bir araya gelirler. Süreç içerisinde Vera’nın, Lopuhov’a olan aşkının gerçek aşk değil, Lopuhov’un, Vera’ya yaptığı iyilikler sonucu gelişen minnet duygusu olduğu kendini belli etmeye başlar. Vera, içten içe Kirsanov’a karşı beliren duygularını Lopuhov’a bağlılığı yüzünden şiddetle bastırmaya çalışır. Ruhunda huzursuzluk veren bir gerilim başlar ama bunun ne olduğunu kendisi de anlamaz. Sebebini kendinin de bilmediği bir mutsuzluk içine düşer. Durumu hisseden Kirsanov aynı duygular kendinde de belirdiği için, bir daha Lopuhovlara uğramaz. Vera acı çeker ama asla Lopuhov’a ihanet etmez. Kirsanov’a olan gizli aşkına öyle şiddetle karşı çıkar ki, bilinçaltı bu aşkı anlamasına izin vermez. Vera’nın gördüğü rüyaların anlamını çözen bilinç ustası, dayanıklılık ve direncin eşsiz örneği Rahmetov devreye girer. Durum iyice netleşince Lopuhov iki aşığın kavuşmasının önünü açmak için intihar etmiş süsü vererek ortadan kaybolur. Bu durumda kavuşmayı ne Kirsanov’un vicdanı kabul eder, ne de Vera’nın. Kavuşmalarını ve sosyalist ilişkiler içinde mutluluğun en yücesini yaşamalarını romana bırakalım. Burada önemli olan sosyalist ilişkiler içerisinde Çernişevski’nin yarattığı yeni insan tipinin böyle bir aşk karşısındaki tavrıdır. Lopuhov da, Vera da, Kirsanov da bu yeni insan tipinin yüce örnekleridirler. Böyle insan tiplerinden oluşan bir toplum düşünün. Ne sömürü, ne yoksulluk, ne ayrılık, ne insana acı çektiren insan. Diz boyu mutluluk be, diz boyu mutluluk. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan. İşte Nasıl Yapmalı’nın özü.

    Anlaşamadıkları için, eşinden ayrılmak zorunda kaldıkları için acı çekenler, siz de Çernişevski’ye bir kulak verin. Neden bazı eşler Kirsanov’la, Vera’nın yaşadıkları gibi diz boyu mutluluğu yakalayamazlar da birbirinden rahatsız olup yaşamı kendilerine zehir ederler? Bunda evlilik bilincinden eğitime, her yaş döneminde o yaş dönemine uygun olanaklar içinde yaşama hakkından, birikmiş sorunların birikmiş bozuk kişilik yapısından kurtulmuş yeni insanı yakalamayan toplumsal bozuk yapıya pek çok etmenin etkisi yok mudur? Bunun tersi bir yaşamda, bozuk yaşam biçiminden kaynaklanan bozuk kişilikler ortadan kalkacaktır. Aynı olgu her şeyi olumladığı gibi evliliğe giden yolu da, evlilik ilişkilerini de olumlayacaktır.

    Yanlış evlilikten sonra ki, böyle bir yaşam biçiminde baştan o seçimin yanlış olduğunu anlamak olası değildir, ayrılık gündeme gelince ve bu kez de eşlerden biri ayrılığı kabullenmediği için acı çekilir. Eşlerin mutlu olması için öncelikle kişiliklerin ve beğenilerin birlikte birbirini tutması gerektiğini söylemiştik. Özellikle kişilikler birbirine uygunluk içinde değilse Lopuhov’la, Vera’da olduğu gibi mutlu olmanın olanağı yoktur. Yani renkler başka başkadır. Bu ikili birbirine uymayan ikilidir. Öyle olunca bu birliktelik de ayrılık zaten vardır. Bu ikili aynı yatakta, aynı çatı altında ayrılığı yaşamaktadır. Böyle olunca da mutsuz ve geçimsizdirler. Burada yapılması gereken şey var olan ayrılığı gizlemek yerine, onun gereğini yerine getirmek ve o ayrılıktan kurtulmayı gerçekleştirmektir. Yani ruhlarında yaşadıkları ayrılığı yaşamda da uygulayarak kendilerini özgürleştirmek ve yeni bir birlikteliğin önünü açmaktır. Lopuhov’la, Vera, Kirsanov’la, Vera evlilikleri bunu karşılıklı açıklayan örneklerdir. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan düzeninde evlilikler bilinçli ve gerçek aşka dayalı olacağı için, mutsuzluk söz konusu olmayacaktır.

    “Herkes mutlu olmadan biz de mutlu olamayız.”

    Çernişevski’nin yeni insan, yeni yaşam için bir iç gerilimi ve buna dayalı olarak bir sorumluluğu vardır. Hemen romanın başında az ama giderek çoğalmakta olan başkalarına acı çektirmeyecek ve acı çektirenlerin de karşısına dikilecek o erdemli ve mücadeleci insanların toplumundaki varlığını sevinçle müjdeler. Bu roman da bu gelişmeye katkıda bulunsun diye bir sorumluluğun yerine getirilmesidir. Romandaki yeni insan betimlemelerini biraz daha açalım.

    Lopuhov tıp öğrencisidir. Doktor olup muayenehane açarsa kısa sürede zengin olacak ama onun düşlerinde yatan bu değildir. O bilimin gelişmesi için yoğun çalışmalara verecek kendini. Böyle insanlar önceden pek yoktu ama sayıları yeryüzünü kaplayan aydınlık lambaları gibi çoğalmaya başlamıştır.

    Vera, Dıckens için: “Onlar iyilik dolu olarak yoksul yaşayanlara acıyorlar. Ya ben öyle miyim? Ben yoksulluğun olmadığı bir yaşam istiyorum. Önceden o yazarların kitaplarında yoksulluğa karşı olmak, sadece bir düşünce olarak vardı. Şimdi öyle mi? Hayır. Şimdi bu düşünceler yaşamın içinde, yaşayanların arasında var. Bu insanlar kırlardaki güzel kokulu çiçekler gibi çoğalıp etrafa yayılıyorlar. Asıl tuhaf olan şu yaşamda bazı insanların senin gibi düşünmemeleridir.”

    “Ben sevinçliyim, mutluyum demek, bütün insanlar sevinç içinde olsunlar, mutlu olsunlar demektir.”

    Yeni insan yalnızca dürüst değil, yeni yaşam için gerekli olan bütün donanımlara sahip insandır. Hilebazların hilesine karşı koymasını bilir o. Ya hilebazlar o kadar güçlü müdürler?

    “Başkalarını aldatmada ulaştığı yetkinliği, kendisinin aldatılmasına zırh yapabilen insanlar pek azdır. Ama yalnızca yüreklerinin temiz olmasıyla bu tehlikeden kendini korumuş insanlar pek çoktur. Dünya’nın tüm üç kağıtçıları, dolandırıcıları, madrabazları tanıklık ederler ki, eğer bir parça sağduyusu ve yaşam deneyimi varsa, namuslu, dürüst insanı aldatmaktan daha zor bir şey yoktur.”

    “Aptal olmayan insanı yalnız başınayken asla kandıramazsınız.”

    Çıkarcılar, madrabazlar örgütlüyken, ya onlar da örgütlü olurlarsa, sonuç ne olur?

    O kendi kendineyken, kendisiyle ilgili çevrilmek istenen dolapları anlar ve uyanık olur. Ya çok iken? İşte buradaki çokluk örgütsüz çokluktur ve kandırılması o karmaşa içinde daha kolaydır. Bu noktada çıkarcıların örgütlü saldırıları karşısında, çıkarcı olmayanların örgütsüz dağınıklıklarının kandırılmaya yatkın olduğunu vurgularken, sömürülenlerin de bilinçli bir örgütlülüğüne yine vurgu vardır. Çernişevski’nin o zaman estetize ettiği bu sorun, günümüzün yine geçerli olan en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

    Romanda ayrıntılara sinmiş o kadar çok değer var ki, onu gözden kaçırmamak, okuyucunun romanı okurken ilgisinin sürekli romanda olmasını gerektirir. Bu ayrıntılarda saklı olanların pek çoğunu romanı ilk kez okuyanlar kaçırabilirler. Daha önceden romanı okuyanların okurken neleri kaçırdıklarını anlamaları, romanı bir kez ve daha dikkatli okumaları ile mümkün olacaktır. İlk kez okuyanlar daha önceden anlatmaya çalıştığım gibi, sonradan bir kez yine okuma ihtiyacı duyacaklardır. Çok anlamlı olarak romanın genel bir gidişi, genel bir özü vardır ama o genel gidiş içinde, okuyucunun ilgisinin biraz da dağınık olabileceği ya da o bölümü o genel gidiş içinde basit değerlendirebileceği, yani okuyucuya öyle gelebilecek yerler olabilir. İşte oralarda da öyle önemli değerler saklıdır ki, bir madencinin aradığı yerde maden varken, onu bulmuşken, bulamadığını sanıp aramayı bırakması gibi bir şeydir bu durum.

    Evet, unutulmazlar arasında yerini alan bu eser günümüzden yüz elli yıl kadar önce yazılmış bir şaheser. Çernişevski bu romanı Çarlık baskıları altında, çarlık zindanlarında dört ay içinde yazmıştır. Dümdüz bakınca öyle denebilir ama bence Çernişevski onu kafasında çok daha önce yazıp bitirdi ve sonradan dört ay içinde onu oradan çıkarmayı başardı. Lenin’den, Marks’a kadar pek çok insan Çernişevski hakkında olumlu şeyler söylemişlerdir. Çarlık onu adım adım takip etmiştir. Kırk yıl kürek cezasına çarptırılmış ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir. Oradan ancak yirmi yıl sonra bir aftan yararlanarak dönebilmiştir. Bu değerli yazarı ve eserini yeniden hep beraber keşfetmek, onu layık olduğu yerde hep beraber kucaklamak dileğimle. Unutmayalım ki sosyalist gerçekçiliğin ilk baş tacıdır Nasıl Yapmalı. Eşinize, dostunuza, sevdiğinize, armağan edeceğiniz, önereceğiniz bir yaşam kaynağıdır.
  • OMELAS’I BIRAKIP GİDENLER

    Yaz şenliği, deniz kıyısındaki parlak kuleli Omelas kentine kırlangıçları havalandıran çan sesleriyle geldi. Limanda salınan teknelerde bayraklar dalgalanıyordu. Kırmızı damlı evler ve resimlerle süslü duvarlar arasındaki sokaklarda, mazıların büyüdüğü eski bahçeler arasında ve ağaçlı bulvarların altında, büyük parkların ve kamu binalarının yanlarında geçit alayları yürüyordu. Bazıları gösterişliydi: Mor ve boz renkli, uzun, süslü giysilere sürünmüş yaşlı insanlar, mağrur zanaatkârlar, kucaklarında bebekleri, gevezelik ederek ‘yürüyen şen kadınlar’. Kimi sokaklardaysa müzik daha bir hızlı çalıyor, gonglar ve davullar gümbürderken insanlar dans ediyordu. Yürüyüş değil danstı sanki bu. Bütün geçit alayları kentin kuzey yakasına, parlak güneş altında çıplak, ayakları ve dizleri çamura bulanmış, uzun, kıvrak kollu genç erkek ve kızların toplanıp yerlerinde duramayan atlarını yarışa hazırladığı Yeşil çayırlar denilen sulak otlaklara yönelmişti. Atların koşumları yoktu, yalnızca gemsiz yularlar takılmıştı. Yeleleri altın, gümüş ve yeşil şeritlerle süslenmişti. Burun deliklerini hızlı hızlı açıp kapayarak birbirlerine soluyor, böbürleniyorlardı, at bizim törenlerimizi kendisininmişçesine benimseyen tek hayvan olduğundan hepsi çok heyecanlıydı. İleride, Omelas’ı körfez boyunca yarı yarıya çevreleyen kuzey ve batı dağları uzanıyordu. Sabah havası öylesine berraktı ki, masmavi göğün altında, Onsekiz Tepelerini taçlandıran karlar güneş ışığının aydınlığıyla millerce uzunlukta beyaz-altın rengi parıltılar saçıyordu. Yarış yolunu belirleyen bayrakları ara ara dalgalandırmaya yetecek kadar rüzgâr vardı. Geniş, yeşil çayırların sessizliğinde, kentin sokaklarından süzülen, bir yaklaşıp bir uzaklaşan ve gitgide daha yaklaşan müzik duyuluyor, zaman zaman titreşen, birleşen ve çanların büyük coşkulu çınlamasıyla patlayan havanın neşeli ve belli belirsiz tatlılığı hissediliyordu.

    Coşkulu! Coşku nasıl anlatılır? Omelas’ın yurttaşları nasıl betimlenebilir?

    Mutlu olsalar da basit insanlar değillerdi, anlıyor musunuz? Oysa bizler, neşe sözcüklerini pek söylemiyoruz artık. Tüm tebessümler miladını doldurdu. Böyle bir betimlemeyle karşılaşınca insan belli varsayımlar yapmaya meylediyor. Böyle bir betimleme ile karşılaşınca gözler, soylu şövalyelerin etrafını çevrelediği muhteşem bir aygıra ya da belki de kaslı kölelerce taşınan altın kakmalın bir tahtırevana kurulmuş bir kral arıyor hemen. Ama kral yoktu burada. Kılıç da, kullanmıyorlardı, köleleri de yoktu. Barbar değillerdi. Toplumlarının kurallarını ve yasalarını bilmiyorum, ama pek az sayıda kural ve yasaları olduğunu sanıyorum. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi, işlerini borsa, reklâmlar, gizli polis ve bombalar olmadan da görüyorlardı. Yine de tekrarlıyorum, basit insanlar değillerdi; kendi halinde çobanlar, soylu vahşiler, safiyane ütopyacılar değildiler. Bizden daha az karmaşık değillerdi. Sorun şu; ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır. Handiyse, hiçbir dayanağımız kalmadı; mutlu bir insanı betimleyemiyoruz artık, neşenin değerini bilmiyoruz. Omelas’ın insanlarını nasıl anlatabilirim ben sizlere? Saf ve mutlu çocuklar değil onlar; onların çocukları mutlu ama. Onlar, yaşamları mahvolmamış, olgun, zeki, tutkulu yetişkinler. Ey mucize! Ah keşke daha iyi betimleyebilsem. Keşke sizleri inandırabilsem. Omelas, benim sözcüklerimle, evvel zaman içinde, çok eski zamanlarda ve uzaklarda kalmış bir masal kentini andırıyor. Belki de en iyisi onu kendi düş gücünüzle kurmanız, düşlerinizin gerçek olduğunu varsaymanız; zira hepinizi memnun edemem tabii ki ben. Mesela teknoloji ne durumda? Caddelerde dolaşan arabalar, havada uçuşan helikopterler yoktur herhalde. Omelas’ın insanlarının mutlu olmasından belli bu. Mutluluk, gerekli olan ile gereksiz ama zararlı olmayan ve zararlı olan arasında doğru bir ayırım yapılmasına dayanır. Orta kategoridekilere gelince -gereksiz ama zararsız şeyler, konfor, lüks, gösteriş, vesaire- merkezi ısıtma sistemleri, metroları, çamaşır makineleri ve burada henüz icat edilmemiş her türden harika araçları, uçuşan ışık kaynakları, yakıtsız güç kaynakları, nezleye karşı çareleri olabilir pekâlâ. Ya da hiçbiri olmayabilir: Fark etmez. O size kalmış. Ben, şenliğe birkaç gün kala tepedeki ve kıyıdaki kasabalardan kalkıp Omelas’a gelenlerin çok hızlı küçük trenlere ve iki katlı tramvaylara bindiğini ve Omelas tren istasyonunun, muhteşem Çiftçiler Pazarı kadar cafcaflı olmasa da aslında kentin en güzel binası olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ama trenleri de olsa Omelas, şu ana kadar bazılarımıza “eh idare eder” dedirtiyor korkarım. Tebessümler, çanlar, geçit alayları, atlar, eh. Öyleyse bir de orji ekleyin bari. Orji işinize yararsa hiç çekinmeyin. Ama güzel çıplak rahip ve rahibelerin, yarı esrik bir halde, önlerine ilk çıkan erkek veya kadınla, sevgiliyle veya yabancıyla çiftleşmeye hazır, kanın derin tanrısallığı ile birleşmeye duydukları arzuyla içinden çıkıverdikleri tapınaklar olmasın. İlk düşündüğüm buydu, ama Omelas’ta tapınaklar olmasın daha iyi. Hiç olmazsa insanlı tapınaklar. Dine evet, din adamlarına hayır. Elbette, çıplak güzeller, kendilerini arzulayanların açlığına ve tenin hazzına kutsal bir tatlı gibi sunarak dolaşabilirler ortalıkta. Onlar da katılsın geçit alayına. Çiftleşenlerin üzerinde davullar gümbürdesin ve gonglarla arzunun zaferi ilan edilsin (ve yabana atılamayacak bir nokta), bu haz dolu ayinlerden doğan çocuklar herkes tarafından sevilsin ve büyütülsün. Bildiğim bir şey varsa o da Omelas’ta suçluluk duygusu olmadığı. Ama başka ne olmalı? Başlangıçta uyarıcılar olmamalı diye düşünmüştüm, ama pek sofuca bu. Sevenleri varsa, drooz’un hafif, kalıcı ve kararlı tatlılığı doldurabilir kentin sokaklarım. Drooz zihni ve kasları büyük bir ışık ve parıltıyla kaplar önce, birkaç saat sonra bir düş rehavetiyle ve nihayet, evrenin en gizli sırlarıyla ilgili harika görüntülerle birlikte inanılmaz bir cinsel haz uyandırır; üstelik alışkanlık da yapmaz. Daha mütevazı beğeniler için de bira olabilir sanıyorum. Başka ne, başka ne olabilir coşku kentinde? Zafer duygusu elbette, cesaretin kutlanışı. Ama din adamları olmadan yapabiliyoruz madem, askerler de olmasın. Başarılı katliamlara dayalı coşku haklı bir coşku değil; işimize yaramaz, korkunç, basit. Bir dış düşmana karşı olmaktan değil, tüm insanların ruhundaki en güzel ve en haklı şeylerle, dünyadaki yazın ihtişamıyla birleşmekten doğan sınırsız ve cömert mutluluk: Omelas’ın insanlarının göğüslerini kabartan budur ve kutladıkları zafer de dirimin zaferi. Çoğunun drooz’a gerek duyduğunu da sanmıyorum aslında.

    Yürüyüş alaylarının çoğu Yeşil Çayırlara vardı bile. Yeşil ve mavi mutfak çadırlarından nefis bir yemek kokusu geliyor. Küçük çocukların sevimli incecik yüzleri; bir adamın müşfik aksakalına bir pastanın kırıntıları takılmış. Genç erkekler ve kızlar atlarına bindiler ve başlangıç hattında toplanıyorlar. Ufak tefek, şişman ve güleç yüzlü yaşlı bir kadın elindeki sepetten çiçekler dağıtıyor ve uzun boylu genç erkekler ışıl ışıl saçlarına onun çiçeklerini takıyorlar. Dokuz, on yaşlarında bir çocuk kalabalığın dışında oturmuş, kendi başına kaval çalıyor. İnsanlar dinlemek için susuyor ve gülümsüyorlar. Ama onunla konuşmuyorlar. Çünkü çalmayı hiç bırakmaz, onları hiç görmez, koyu renk gözleri şarkının tatlı, incecik büyüsüne dalmıştır.

    Bitiriyor ve kavalı tutan ellerini yavaş yavaş indiriyor.

    Bu küçük özel sessizlik bir işaret vermiş gibi birden başlangıç çizgisinin yakınındaki bir çadırdan bir boru ötüyor; görkemli, hüzünlü, içe işliyor. Atlar arka ayakları üzerinde şahlanıyor, bazıları kişneyerek karşılık veriyor. Ciddi suratlı genç süvariler atlarının boynunu okşayıp yatıştırmak için fısıldıyorlar onlara: “Sakin ol, sakin ol güzelim, sakin ol umudum…” Başlangıç çizgisinde sıra olmaya başladılar. Yarış pisti boyunca uzanan kalabalıklar rüzgârda sallanan bir çimen ve çiçek tarlasına benziyor. Yaz Şenliği başladı.

    İnanıyor musunuz? Şenliği, kenti, coşkuyu kabul ediyor musunuz? Hayır mı? Öyleyse bir şey daha anlatayım sizlere.

    Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda, belki de ferah evlerden birinin mahzeninde bir oda var. Kapısı kilitli, penceresi yok. Mahzenin bir yerindeki örümcek ağları bürümüş bir pencereden vuran küçük tozlu bir ışık tahtaların arasındaki bir çatlaktan sızıyor. Küçük odanın bir köşesinde, bir çöp kovasının yanında uzun saplı, kötü kokulu, pisliğe bulanmış bir çift süpürge duruyor. Yerler pislik içinde, dokununca hafif bir ıslaklık geliyor ele; mahzen pislikleri genellikle böyle olur zaten. Oda üç adım boyunda, iki adım eninde: Bir sandık odası ya da kullanılmayan bir araç gereç dolabı. Odada bir çocuk oturuyor. Bir kız da olabilir, bir oğlan da. Altı yaşında gösteriyor, ama aslında on yaşına yaklaştı. Geri zekalı gibi görünüyor. Belki sakat doğmuş, belki korku, kötü beslenme ve ilgisizlik yüzünden aptallaşmış. Kova ve süpürgelerin en uzağındaki köşede iki büklüm oturmuş, burnunu karıştırıyor, ayak parmakları ya da cinsel organlarıyla oynuyor. Süpürgelerden korkuyor. Onları korkunç buluyor. Gözlerini kapatıyor, ama süpürgelerin hala orada durduğunu, kapının kilitli olduğunu, kimsenin gelmeyeceğini biliyor. Kapı hep kilitli; hiç kimse gelmiyor, sadece zaman zaman -çocuğun zaman ve süre kavramı yok- kapı gıcırdayarak açılıyor ve birisi ya da birkaç kişi görünüyor. İçlerinden biri gelip çocuğu tekmeleyerek kaldırıyor. Ötekiler yaklaşmıyorlar hiç, yalnızca korku ve tiksintiyle süzüyorlar onu. Yiyecek kabı ve su çanağı çabucak dolduruluyor, kapı kilitleniyor, gözler kayboluyor. Kapıdaki insanlar hiçbir şey söylemiyor, ama bu odada doğmamış olan, gün ışığını ve annesinin sesini hatırlayabilen bu çocuk arada bir konuşuyor. “İyi olacağım” diyor. “Lütfen bırakın beni. İyi olacağım!” Hiç cevap vermiyorlar. Çocuk, eskiden geceler boyu yardım ister ve bol bol ağlardı, ama artık inliyor yalnızca “ah-haa, ehhaa” ve gitgide daha az konuşuyor. O kadar zayıf ki bacakları çöp gibi, midesi kemiklerine yapışmış, günde yarım tas mısır ve lapa ile yaşıyor. Çıplak. Sürekli dışkısı üzerinde oturduğundan kalçaları ve baldırları pişik ve yanık izleriyle dolu.

    Hepsi, Omelas’ın tüm insanları onun orada olduğunu biliyor. Bazıları görmeye geliyor, diğerleri orada olduğunu bilmekle yetiniyor. Orada olması gerektiğini biliyor hepsi. Bazıları nedenini anlıyor, bazıları anlamıyor; ama hepsi de farkındalar ki mutlulukları, kentlerinin güzelliği, dostluklarının sıcaklığı, çocuklarının sağlığı, alimlerinin bilgeliği, zanaatkarlarının ustalığı, hatta hasatlarının bolluğu ve göklerinin berraklığı tümüyle bu çocuğun dayanılmaz sefaletine bağlı.

    Çocuklara, sekiz ile on iki yaşları arasında anlayabilecek duruma geldiklerinde anlatılır ve bu çocuğu görmeye gelenler çoğunlukla gençlerdir. Ama sık sık yetişkinlerden biri de çocuğu görmeye ya da bir kez daha görmeye gelir. Mesele onlara ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, bu genç seyirciler gördüklerinden şaşkına döner, sersemleşirler. Aşmış olduklarını sandıkları tiksinti duygusuna kapılırlar. Tüm açıklamalara rağmen öfke, kızgınlık, çaresizlik hissederler. Çocuk için bir şeyler yapmak isterler. Ama ellerinden gelen hiçbir şey yoktur. Eğer çocuk, o iğrenç yerden gün ışığına çıkarılırsa, temizlenir, beslenir ve rahat ettirilirse bu iyi bir şey olacaktır, doğru; fakat bu yapılırsa eğer, o gün ve o saatte ‘Omelas’ın tüm refahı, güzelliği ve hazzı yok olacak, yıkılacaktır. Koşullar bunlardır. Omelas’taki her bir yaşantının iyiliğini ve güzelliğini tek, küçük bir düzelme uğruna feda etmek; tek bir insanın mutluluğu uğruna binlerin mutluluğunu fırlatıp atmak: Suçluluk duygusunu içeri almak olacaktır bu.

    Koşullar sert ve kesin; çocuğa güzel bir söz bile söylenemez.

    Genç insanlar çocuğu gördükten ve bu korkunç paradoksla yüz yüze geldikten sonra gözyaşları içinde ya da gözyaşsız bir hiddetle eve dönerler çoğu kez. Haftalar veya yıllar boyu düşünebilirler bunun üzerinde. Ama zaman geçtikçe anlamaya başlarlar ki çocuk salıverilse bile özgürlüğünü elde edemez: Sıcaklık ve yiyeceğin vereceği, küçük, belli belirsiz bir zevk, tamam, ama hepsi bu. Gerçek bir coşkuyu tanımayacak kadar aşağılanmış ve aptallaşmıştır. Korkudan kurtulamayacak kadar uzun bir süre korkarak yaşamıştır. Alışkanlıkları insanca muameleye uyum göstermez. Öyle ki onu koruyacak duvarlar, gözleri için karanlık ve üstüne tüneyeceği dışkı olmazsa mahvolacaktır. Gerçekliğin korkunç adaletini anlamaya başlayıp kabullenince bu acı adaletsizlik için akıttıkları gözyaşları kurur. Yine de gözyaşları ve öfkeleri, iyiliklerini sınamaları ve çaresizliklerini kabullenmeleridir belki de yaşamlarındaki ihtişamın gerçek kaynağı. Mutlulukları ruhsuz, sorumsuz bir mutluluk değildir. Çocuk gibi kendilerinin de özgür olmadıklarını bilirler. Duygudaşlığı bilirler. Mimarilerini soylu kılan, müziklerine o görkemi veren, bilimlerini yücelten şey, işte bu çocuğun varoluşu ve onun varlığını bilmeleridir. O çocuk sayesinde çocuklara böylesine iyi davranırlar. Bilirler ki zavallı çocuk karanlıkta acı çekmezse öteki, flüt çalan çocuk, genç süvariler yazın ilk sabahı, tüm güzellikleriyle gün ışığında yarışmaya hazırlanırken o coşkulu müziği yaratamaz.

    Şimdi inanıyor musunuz onlara? Daha inanılır oldular değil mi? Ama anlatacağım bir şey daha var ve buna inanmak pek kolay değil.

    Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.

    Ursula K. Le Guin

    https://sessiziz.wordpress.com/...si-birakip-gidenler/
  • 281 syf.
    ·4 günde
    25 Aralık 2019 Çarşamba
    22:00

    Colette...

    "Yazmak! Yazabilmek! bu ne demektir, bilir misiniz? Beyaz bir kağıt önünde uzun uzun hayale dalmak, rüyada gibi bir şeyler karalamak, siyah bir mürekkep lekesi etrafında dolaşan, tam yerini bulamadan bir kelimeye saplanıp kalan, onu hayali bir böcek, kanatlanmış bir kelebek, peri halinde, okunabilir bir kelime şeklinden çıkarıncaya kadar tırmalayan, oklarla dolduran, antenlerle, pençelerle donatan kalem oyunlarına dalmak...

    Yazmak... pencerenin gümüş hokkadaki akisleriyle dalgınlaşan, havada kalan bakıştır, - tatlı bir ölüm, kağıdı karalayan eli doldururken yanakları, alnı saran ilahi bir ateş. Bu aynı zamanda geçen saatleri unutmak, sedirin bir köşesinde uyuşup kalmak, bir yaratma sefahati içinde yüzmektir; insan bu sefahatten bitkin, sersemlemiş, ama mükâfatını da bulmuş bir halde, abajurun altına sığınan, küçük ışık yuvarlağı içinde el değmemiş kağıda ağır ağır boşaltılan hazinelerin sahibi olarak çıkar.

    Yazmak! insanı baştan çıkaran şu kağıt parçasına bütün samimiyetini çılgınca dökmek, çabuk çabuk, o kadar çabuk dökmek ki, kendisine yol gösteren sabırsız Tanrı'nın yıprattığı el bazan yetişeceğim diye çabalar durur, nefes nefese kalır... Sonra, ertesi gün, hummalı bir saatte bir mucize gibi yeşeren altın dalın yerinde, kuru bir böğürtlen, açılmamış bir çiçek bulmak...

    Yazmak! işi gücü olmayanların hem zevki, hem ızdırabı! Yazmak!... zaman zaman, yazın duyulan susuzluk gibi şiddetli bir ihtiyacı - yazmak, tasvir etmek ihtiyacını- yakından duyuyorum. Bu esneyen, çift katlı ucun altında parıltılı, görünmesiyle kaybolması bir olan, insanı saran sıfatı yakalayıp yerine koymak için, yine kalemi elime alıyorum... Bu kısa süren bir buhrandan başka bir şey değil, - kabuk bağlamış bir yaranın kaşınması gibi bir şey."

    (Avare Kadın; sayfa, 14-15)

    Colette, yirmi yaşında genç bir kızken, hayattaki karşı cins tecrübeleri de henüz çok azken evlerine yılda üç dört kez gelmeye başlayan yazar olmaya çalışan, edebiyat girişimcisi Henri Gauthier-Villars'ın iltifatları, edebiyat konuşmaları ve hareketli yaşamına aldanarak evlilik teklifini kabul ederek kendinden 15 yaş büyük bu erkekle aynı evde yaşamaya başlar, kocası 35 yaşındadır, sosyete çevresinde çapkınlıkta sınır tanımayan, gösteriş toplantılarının adamıdır, lakin kötü bir yazardır biraz ün yaptığı için kendi adını kiralayan bir yazardır başkalarının yazdıklarını kendininmiş gibi piyasaya sürüp insanların sırtlarına basarak yükselen bir düzenbaz...

    Ne var ki işler iyi gitmemekte ve onun yanında çalışan paralı yazarlar bir bir ayrılmakta, yirmi yaşında köylü güzeli Colette'nin parlak zekasına güvenip evlenerek de yatırımını yapan Villars Colette'ye bir şeyler yazması için diretir, doğanın içinden çıkan Colette için de yazmak çok zor bir eylem olmaz kalemi hokkasına batırır ve yazar, yazar, yazar taslak metni kocasına verir. Kitabın adı  "Claudine" eşi taslağı okur ve kitabı çok "kadınsı" fazla betimlemeli, sade bulur onun isteği entrika ve maceradır, Colette hayal kırıklığına uğrar taslak bir köşeye atılır, bir gün tekrar hatırlanana kadar biz Colette'nin betimlemeli anlatımına bir göz atalım:

    " Dün, Menton'da, bahçeler içinde uyuya kalmış bir aile pansiyonunda, kuşlarla sineklerin, balkondaki papağanın uykudan uyanışlarını dinliyordum. Sabah rüzgarı palmiyeleri, kuru kamışlar gibi sallıyordu, geçen yıl, yine böyle bir sabah vakti dinlediğim o sesleri, bütün o musikiyi tekrar işitir gibi oldum. Ama bu yıl, papağanın ıslığı, yükselen güneş içinde eşek arılarının vızıltısı sert, iri yaprakları kımıldatan meltem, bütün bunlar geriliyor, benden uzaklaşıyor, üzüntüme piyanoda refakat eder gibi, sanki mırıldanıyor, kafamdaki sabit bir fikre, - aşka- sanki pedal vazifesini görüyordu..."

    Avare Kadın, sayfa 247

    Günler geçer gider, başarısız yazar olan kocanın işleri daha da kötüleşen bir vaziyete bürünür, eve haciz gelir çekmecesi boşaltılan masa da "Claudine" tekrar göze çarpar, ikisi başbaşa verip bazı düzeltmeler yaparak ya da adamın istediği yönde düzenlemeler yapılarak baskıya gönderilir, inanılmaz bir şekilde "Claudine" arka arkaya baskılar yapmaya başlar, Paris'i çalkalayacak kadar üne kavuşan kitabın yazarı kısmına Colette değil onu kullanan kocası yer alır ve kocasının sahte ünü gün geçtikçe artar. Colette'nin haberi olmadan ikinci kitap için 25.000 frank avans alan kocası ormanın içinde bir ev satın alır, maksadı eşi daha rahat ve daha hızlı eser üretsindir. Ama Colette istediği verimi göstermez paranın ihtişamlı cazibesine kapılan adam, Colette'yi bazen odaya hapseder ve istediği kadar sayfa üretene kadar da onu orada bırakır. Bu şekilde Claudine serisi dört kitaba kadar çıkar, ve artık bir marka olmuştur her yerde o vardır. Ama Colette gizli yazar olma düşüncesinden iyice rahatsız olmaya başlamıştır artık..

    Bir gün bir davette bir kadına ilgi duyar Colette kocasına da durumu açıklar, kocası her durumu ticari bir eda ile ele aldığı için bu durumu adeta teşvik edici şekilde normal bulur, Böylece Colette'nin ilk kadın sevgilisi ile sadece şehvet boyutunda olan ilişkisi başlar, lakin kocası da aynı kadınla Colette'yi aldatmaya başlar bunun farkına varan Colette bu durumun ağırlığını yazdığı bir Claudine serisinde açığa vurur, artık kocasınına olan soğukluğu gittikçe artmaktadır ama başka erkeklere değil başka kadına yönelerek "erkekler böyledir, hep böyle yaparlar" algısını hemcinslerine sığınarak kıracaktır, kitaptan da şehvet-arzu üzerine olan bir parçayı buraya aktaralım;

    "Onun olmakla iş bitseydi! Ama yalnız şehvet mi var... Şehvet aşkın o uçsuz bucaksız çölünde, kızgın ve küçücük bir yer tutar, öylesine kızgın ki önce ondan başka bir şey görülmez: ben onun parlaklığı karşısında dünyayı görmeyecek kadar tecrübesiz bir kız değilim. Ne kadar süreceği belli olmayan bu ateşin etrafi meçhuller, tehlikelerle çevrilidir.... Sevdiğim insan, benim için yanıp tutuşan adam hakkında sanki ne biliyorum? Kısa süren bir sevişme faslından, hatta uzun bir geceden sonra, kendimize geldiğimiz zaman, birbirimizin yanında, birbirimizle yaşamak icabedecek. O ben de bulduğu ilk kusurları cesaretle belli etmemeye çalışacak, ben de onda bulduğum kusurlara göz yumacağım, mağrur olduğum için, utandığım için, acıdığım için, - belki de daha çok bu kusurları beklediğim, onlardan korktuğum için, onları görmemek elimden gelmediği için... "

    Avare Kadın, sayfa 243.

    Colette'nin son ve en uzun kadın sevgilisi ona kitapları kimin yazdığını bildiğini ve artık kendi adını kullanması gerektiğini söyleyerek ona cesaret verir, Colette gider ve bu durumu kocasına açıklar son Claudine kitabına ikisinin adının yazılmasını önerir, adam "bu bir saçmalık, kadın yazarları kimse okumaz, kabul edilebilir bir şey değil bu senin söylediğin" diye reddetti bunun üzerine Colette artık köle olarak yazmaya son verir eline kalemi almaz yeni hobi alanları bulur pondomima, müzikholler de vakit geçirmeye başlar, kendi parasını kazanmaya başlar. Kadın olarak varlığını kabul etmeyen tüm erkeklere var olan öfkesini Claudine serisinde kadını ön plana çıkararak gösteren Colette onu yatırım aracı olarak kullanan eşine söz geçiremediği için boşanmadan önceki son zamanlarını kadın sevgilisi ile beraber Paris dışında aylar süren turneler ile geçirir, bu arada kocası ise Colette'nin yazarlığını kaybettiği için kısır bir döneme geçer borçlar artarak katlanır, alışık olduğu burjuva yaşam tehlikeye girer bunu üzerine Colette'den habersiz Claudine serisinin tüm haklarını ömür boyu bir yayınevine sadece 5 bin frank karşılığında devreder, bunu turnede bu yayınevi sahibi tarafından öğrenen Colette son bir konusma için kocasının yanına döner ve ona şöyle seslenir:

    "Claudine" bendim sen benim çocukluğumu, düşüncelerimi, anılarımı yok ettin. Claudine sana kölelik ettiğim yıllardı, ruh hallerimdi...
    Claudine benim çocuğumdu sen o çocuğu öldürdün Claudine artık yok Claudine öldü..."

    Ve ardına bakmadan çekip gider, kendi parasını kazandığı ise müzikholle geri döner sahneye yarım saat kalmıştır, valizinde boş bir defter bulur bu Claudine'i yazdığı defterlerin aynısıdır. Kalemi hokkasına batırır ve yazmaya başlar yazar, yazar, yazar...

    Ve o sayfalar baskıya gider, ciltlenir elimizin altına Fransızcası "La Vagabonde" Türkçesi "Avare Kadın" olarak gelir. Şimdi bu kitabı okumaya başlayabilirsiniz...

    Son olarak bu kitabı başucu kitabı yapan
    ve beni Colette ile tanıştıran çok sevdiğim Ahmet Cemal'in Kıyıda Yaşamak kitabından bir bölüm ile bitiriyorum.

    "Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

    Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

    Colette ve Ahmet Cemal kendilerini ucuzlatmamış değerlerdi, özellikle Colette erkek esaretine ve hakimiyetıne son verip yüzyıl öncesinde başkaldıran kadın ve Fransa'nın en çok okunan ve tanınan kadın yazarı olarak birçok kadın hareketinin öncüsüne ilham ve güç kaynağı olmuştur... O kendisine biçim veren ve istediği kalıba sokan başta kocası daha sonra tüm baskıcı erklere karşı koymuş kendi hayatını kazanmış bir kadındı..

    Colette...
  • Mağaradakiler ve Egosistem
    Hmm. Güzel çekilişmiş hemen Roz’u da etiketliyeyim.
    Aa! Vera Norveç’teymiş layklamalıyım.
    Ansec’e bak sen, yine formunda spor da yapıyormuş. Eşofmanını kolumbiyadan mı aldı acaba?
    YKS’ye mi hazırlansam? Şu içimdeki korkusuzluktan nefret ediyorum.
    - Ooh! Yastığın serin tarafına bayılıyorum.
    Milyonlarca öğrencinin geleceğini bu saçma sapan sınava bağlaması kadar büyük bir savaş var mıdır acaba dünyada?
    Hepsi de korkak!
    Bir isimden korkuyorlar sadece. Bir isme olan korku gerçek korkuyu tetikliyor, tüm mesele bu aslında göremiyorlar.
    Anne sen nasıl bir şeysin ya, gitmiş bana özel yorgan dikmiş. Ayaklarım dışarıda kalmıyor artık. Odama bayılıyorum.
    Neyse twit atıp uyuyayım bari.
    ‘’Mavi umuttur’’ Copy paste.
    *Uykuya dalış; 00.11 sonrası
    *Gecenin körü 02.43
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Sabahın körü 05.20
    Uyanış, Telefon bildirimleri, WC, Telefon bildirimleri, Uyku.
    *Karga kahvaltısı civarı 07.00 Uyanış ya da tam tersi.
    Amma uyumuşum yaa!
    Göz kapaklarım ağrıyor resmen. Ovuşturdukça daha derinden ağrıyor.
    Bir terslik var sanki. Gözlerimi açamıyorum. Aman Allah’ım! Gerçekten açamıyorum.
    Anne!
    Anne!
    Anne koş. Gözlerimi açamıyorum!
    Annem alt katın merdivenlerini koşar adım çıkarken bunu hissedebiliyorum.
    Ellerimi, gözlerime atsam çözülecekmiş gibi ama çok korkuyorum. Göz kapaklarımı kıpırdatabiliyorum bu iyi bir şey olmalı.
    Odama yabancıymışım gibi sehpaya takılıyorum tam düşecekken annemin ellerini kollarımda hissediyorum. Beni telkin edecek birkaç cümle kursa da onun da korktuğunu anlıyorum. Babamı arıyor hemen telefonun tuş seslerini çok uzaktan da olsa duyabiliyorum
    Babam iş yerine girmek üzereyken hemen ayrılıp apar topar geliyor. Ambulans çağırıyorlar, ambulansın siren sesinin giderek yaklaştığını ve sokak sokak bir labirentte ilerliyormuşçasına bana yaklaştığını hissedebiliyorum. Babama daha sıkı sarılıyorum.
    - Gece ne oldu kızım sana? Anlat çabuk.
    Telefona bakıp uyuduğumu söylüyorum. Hatta gece birkaç defa kalktığımı bile hatırlıyorum.
    - Sabah uyandığımda gözlerimi açamadım işte baba, açtığımda ise mavi bir karanlığın çöktüğünü görüyorum baba. Şimdi de öyle. Maviden çok korkuyorum.
    - Gözlerimi açmaya korkuyorum baba.
    Gözlerime bak lütfen çok korkuyorum. Seni bir daha görememekten çok korkuyorum baba. Gözlerime bakıyorsun değil mi baba.?
    *Hastane koridorlarının sessizliğine karışmış koşuşturmaların çığlığında geçen birkaç saat sonra;
    Gözlerimi açtığımda odamdaki beyaz floresanın gözlerimi acıttığını hissediyorum. Böyle bir şeyin sevinç kaynağım olmasını aklımın ucundan bile geçirmezdim. Şu anki mutluluğumu sahilde ciğerlerimi patlatırcasına koşarken yaşamak isterdim. Maviye inat!
    Göz kapaklarımı açıp tekrar kapayınca kör olmadığımı görüp tekrardan gözlerimi açıp kapatıyorum. Korka korka da olsa bunu yineliyorum.
    Hemşire gülümseyerek ilaçlarımı bana getirirken neden güldüğünü soruyorum çekinmeden.
    Odaya girdiğinde çok başka bir dünyadaydın sanki. ‘’İnsanların körlüğünden kör oldum.’’ Sözünü yeniliyordun. Sakinleştirici vuracaktık sana izin vermedin. Hatta çok gariptir ki o iğnede saf su olduğunu biliyorum diye bağırdın. En son Plaseboya hayır deyip gözlerini yumdun.
    Hiçbir şey hatırlamıyordum. Plasebo nedir onu da bilmiyorum. Hemşirenin itici tavrı hoşuma gitmemişti.
    Doktor EBS tanısı koymuştu hastalığıma.
    Babam en ince ayrıntısına dek dinlemişti doktoru. ‘’Ekrana Bakma Sendromu’’ sonucu kısa süreliğine Mavi bir körlük yaşadığımı, dijital ekranların yaydığı mavi ışığın ultraviyole ışığa oranla gözde daha derinlere inebildiğini ve daha büyük ve kalıcı hasarlara yol açtığını belirtti. Doktor bana dönerek ekranlar konusunda daha hassas olmamı isterken gözlerimin içinde dolaşıyordu adeta.
    İnsanların ekrana bakma kapasiteleri vardır Mia, eski daktiloları düşün mesela ilk alındığında tazedir, dinçtir, gıcır gıcırdır basarsın harflere çok seridir. Her bir harf kâğıda işlenmiştir sanki. Yıllar yılar sonra o daktilo 1 kitap yazacak kadar kullanılmışsa kapasitesi dolmuştur artık. Onu o şekilde kullanabilirsin tabi ama yanlış yazar hasarlıdır. Dinlendirilmesi gerekir. Dinlenirse ertesi gün daha iyi çalışır. Ama asla eskisi gibi olamaz.
    Gözlerin mavi kapasitesi deriz buna. Ne yazık ki Mia sen o kapasiteyi kullandın. Ama şunu unutma ki eski insanlar ekransız daha mutluydu. Bir kandilin etrafında toplanıp masallar anlatılırdı. Samimiyet sobanın dumanından karışırdı gökyüzüne.
    - Hadi geçmiş olsun Mia.
    Telefon, tablet, bilgisayar ve ne yazık ki odamdaki televizyonuma el konuldu. Bari üyeliklerimi iptal edebilseydim.
    Anneme göre böylece daha sosyalleşebilirmişim. Zaten ona sorsam YKS’ye de hazırlanmam gerekirmiş.
    1 haftalık istirahatim sona erdiğinde okula gitmek için uyandım.
    Günlerdir gözlerimi açamama korkusuyla nasıl uyuduğumu bile anlamamıştım. Uykusuzluk bütün hormonlarımı eyleme örgütlüyordu sanki.
    Neyse ki okula gittiğimde beni Era karşıladı. Çok uzaklardan koşarak bana doğru hızla geliyordu hızını kesmesi lazımdı yoksa birlikte devrilebilirdik. Onu çok özlediğimi o an yeniden hissettim. – bana sımsıkı sarılınca yani ona uzun süredir dokunmamıştım-
    Ooh be!
    Telefonum da yoktu artık onunla uzun uzadıya muhabbet edebilirdik. Telefonu hayatımdan çıkartmak zorunda kalınca Moğolistan’ın o uzun ve boş ovaları gibi dümdüz ve çırılçıplak kaldığımı ve bu boşluğu doldurmam gerektiğini de gece boyunca düşündüm.
    Era’nın bana iyi geleceğinden emindim ve ona bugün öğleden sonra bir çorap hediye etmeliydim. Çok garip bir şekilde Era da çorap hediye edilmesinden çok hoşlanırdı. İnsanları düşünüyorsak onların ayaklarını da sıcak tutmalıymışız. Ona da dedesi öyle demiş ölmeden önce. Era çorabı görünce havalara uçtu, tıpkı Harry Potter ’deki Dobi gibi.
    Uyuklayarak geçirdiğim Geometri dersi sonrasında dayanamayarak Era’dan telefonunu vermesini istedim ama o vermeyince çok sinirlendim. Era’yı hayatımdan çıkarma kararı aldım ve hemen uygulamaya soktum. Annemin onu uyarma ihtimali olsa da bu beni ilgilendirmezdi.
    Sosyal medyadaki son gelişmeleri merak ediyor hatta öğrenmek için deliriyordum. Kim neredeydi? Kaç beğeni almıştı, acaba mesaj kutumda cevap bekleyen mesaj var mıydı?
    Eyemüs’ü bulmalıydım. O her zaman kütüphanedeydi. Benim hasta olmadığımı ona söylemeyi unutmuşlardır bence. Çünkü o teneffüslerde bile ders çalışırdı. Annem babam ve öğretmenimin iş birliği onu muhakkak unutmuştur düşüncesiyle Eyemüs’ün yanında aldım soluğu, o da her zamanki gibi kendisiyle özdeşleşmiş yerinde kafasını kitaba gömmüş ders çalışıyordu. Marmara Üniversitesinde Hukuk okumak istiyordu.
    Çok komik bir hayal gibi geliyordu bana. Marmara da Eyemüs’ü bekliyordu sanki. Yanına yanaşıp telefonunu istedim. Beni kırmayacağını biliyordum. Otomasyondan notlarıma bakıp çıkacağımı da ekledim. Biraz beyaz yalan bence affedilirdi bütün hesaplarımı hemen kontrol ettim. Hiç mesaj yoktu!
    Kimse yorum yapmamış, geçmiş olsun mesajı atmamıştı.
    Hatta bir kısmı aktif olmadığım için beni arkadaşlıktan çıkarmış takipçi bile kaybetmiştim.
    2 saat boyunca sitelere girip bütün hesaplarımda gezinmiştim. 20-20-6 kuralını bile uygulamamıştım. Oysaki doktor; kitaba bakarken 20 dakikada bir kez 20 saniye boyunca 6 metre uzağa odaklanıp tekrardan kitap okumamı istemişti. Ben 120 dakika boyunca sandalyede telefonuma odaklanmıştım. Telefonunu Eyemüs’e istemeye istemeye geri verdim.
    Eve döndüğümde kimse bir şey anlamamıştı. Kitap okuyormuş gibi yapıp hemen uyudum.
    Sabah uyanır uyanmaz göz kapaklarımı açamadığımı anlayınca hıçkırıklarla anneme seslendim.
    Mavi karanlık gözlerimi yine ele geçirmişti.
    Ambulansın sesi beynimin derinliklerinde yankılanıyordu yine bu sese alışmanın üzüntüsü gözyaşlarıma sebep oldu. Babama gözyaşlarımın rengini sordum cevap vermedi. O da ağlıyordu hemen başımda bunu nefes alıp verişinden anladım.
    Doktor son 7 gün içinde bu şikâyetle gelen hasta sayısındaki artışı ve EBS hastalığının aniden yayıldığını anlattı.
    Dün Eyemüs’ü kullanarak telefona yaklaşık 2 saat baktığımı söyleyince doktor hastalığın teşhisini kanıtlamanın rahatlığıyla ‘’Hayatını bu kadar basite almamalıydın Mia’’ dedi. Sustum, babamın gözlerini hayal edebiliyordum. Çok üzgündüm ve kendimden nefret edercesine ağladım. Yatağımda mavi karanlığımla baş başaydım.
    Taburcu olup eve döndüğümde ev yeniden dekore edilmiş salondaki televizyon da kaldırılmış yerine bir kitaplık ve dergilik yaptırılmıştı.
    Ertesi gün okulda herkes mavi körlüğü konuşuyordu. Aru evinin bütün duvarlarını kitaplığa çevirmiş ailecek akşamları kitap okumanın tadını çıkardıklarını ballandıra ballandıra herkese anlatıyordu.
    Ama diğer sınıf arkadaşlarım körlük pahasına da olsa telefonlarından vazgeçmemişti. Kimse hastalığı ciddiye almamış gibiydi. Doktor gözlerimizin kotasının olduğundan bahsetmişti. Daktilo meselesini de yarım yamalak hatırlıyorum. Henüz körlüğe yakalanmayanların ise kotalarının benim gibi hızlıca tüketmedikleri kesindi.
    Keşke geçmişe dönebilmeyi ve sosyal medyada boş gezintilerimi geri kazanabilmeyi istedim.
    Teneffüste Aru ile bahçedeki nar ağaçlarının altındaki bankta oturduk elinde Platon’un Devlet kitabı vardı.
    Bana Pangea Kulübü’nden bahsetti. Arkadaşlarıyla her pazar buluştuğunu bir kitap üzerine konuştuklarını; telefonu, tableti, bilgisayarı hatta televizyonu hayatlarından çıkardıklarını, herkesin aynı kitabı okuyup kitaptan alıntılarla tartıştıklarını söyledi. Yardım toplayarak her ay bir köy okuluna kütüphane kurduklarını, bazı gecelerde eski Mezopotamya masallarını sobanın etrafında kestane kokusu eşliğinde, sobanın içindeki ateşin duvardaki yansımasında hayallere dalarak uyuya kaldıklarından bahsetti. Bunları anlatırken transa geçiyordu Aru. Aru’dan etkilenmiştim ama Pangea Kulübü ilgimi çekmemişti.
    Ama ilk buluşmada sunucu benim deyince Aru, onu kırmamak adına kulübe üye olmayı kabul ettim. – Belki de kişisel egoist çıkarlarım için de kabul etmiş olabilirim, ne de olsa boş zamanlarda canım sıkılıyordu.-
    Hepinizin anladığı gibi ilk buluşmada konuşulan kitap Devlet’ti.
    Konuşmacı koltuğunda Aru vardı. Dode, pollyanna gibi sürekli gülümseyen yüzüyle oradaydı. Slayer da üyelerdendi. Zeyn ve Baybird kardeşler de benim gibi yeni üye olmuşlardı raflardaki kitap isimlerini okuyormuş gibi yapıyorlardı. Sıkıldıkları yüzlerinden belliydi.
    Aru açılışı yaptı.
    Hepiniz hoş geldiniz.
    Bu kitapta benim ilk konuşmak istediğim kısım ‘’Mağara Alegorisi’’ Hepinizin de bildiği gibi Platon alegoride mağarada dünyaya gelmiş insanlardan bahseder. Bu insanlar dış dünyadan tamamen bağımsız büyürken duvarlardaki gölgeleri izleyerek kendi dünyalarını oluştururlar. Tek bildikleri gölgeler ve mağaranın önündeki canlılardan gölgelere uyarladıkları seslerdir.
    Bir süre sonra mağaradakilerden biri özgür kalır ve dış dünyaya açılır. Ağaçları, toprağı ve güneşi keşfeden özgür insan, sonunda yüzünü güneşe döner ve gerçeğin gölgeler olmadığını anlar. Hemen mağaraya dönen özgür insan, arkadaşlarına gerçekleri anlatmaya başlasa da mağaradakiler ona asla inanmaz ve onu mağaradan kovarlar.
    Yani Platon diyor ki; insanlar cahilliğiyle mutludur.
    Aru’dan sonra Slayer, sonra Zeyn ve Dode konuşmuştu. O kitabı okumamış olmaktan utanç duyuyordum.
    Sohbet sona erdiğinde gece yarısı olmuştu. Saate hiç bakmamıştık ki zaten odada saat de yoktu. Evdekiler çok meraklanmıştı ama eve yetişince Pangea Kulübü’nde olduğumu anlattım çok mutlu oldular.
    O gece sabaha kadar Platon’un devlet kitabını okudum. Sabah uyandığımda mavi körlük de yoktu üstelik. Hemen okula hazırlandım ve sınıf arkadaşlarıma Pangea Kulübü’nün samimiyetini anlatmak istiyordum. Gerçek mutluluğun telefonda olmadığını insanlara dokunmanın tadını sarılmanın sıcaklığını yardımın ve mütevazılığın gücünü anlatmak için sabırsızlanıyordum.
    Hatta bu akşam Zeyn’lerde toplanıp köy evinde Zeyn’in dedesinin bize masal anlatacağını söyledim. Geçen hafta Keko yine köyde ağırlamış herkesi, şehir buluşmalarına gelmiyormuş. Köy evini mandalina kabukları sarmış, kestane sıcaklığını paylaşmışlar. İran masallarındaki Anka kuşunun kendi ateşini kendi toplamasını sonra kendisini yakmasını günümüz insanına benzetmişler.
    Kime anlattıysam dinlemedi beni. Kimisi telefonuna baktı kimisinin aklı yarım kalan bir İspanyol dizisindeydi sanki gözlerime bile bakmadı.
    Aslında beni dinliyorlarmış gibiydi ama dinlemiyorlardı.
    Eski beni düşündüm o an.
    Bir Egosistem’e kapanıp ve yıllarca o zindanda kalışımı düşündüm. Kendimi herkes tarafından sevilen biri olarak göstermeme, günün büyük bir bölümünü bu Egosistem’e harcadığımı. Bir günü yaşayıp bir günü yaşamadığımı, yani ömrümün yarısını bu Egosistem’e kaptırdığımı anladım. Herkes tarafından beğenilen ama aslında herkesin kişisel egolarını tatmin etmek için çalıştığını gördüm. Yardım edenin o yardımın kendisi için de yapılacağını düşünerek yaptığını, yani bir yaşlıya yardım ederken kendisi yaşlanınca da gençlerin kendisine yardım edeceğini ve bunu Egosistem’de paylaşarak daha fazla takipçiye ulaşacağını umarak, kocaman puntolarla paylaşılmasından bıktığım bir Egosistem’e kafa tutmak olağanüstü bir duyguymuş onu anlıyorum.
    Mağaradakileri kurtarmak istemiyorum. Çünkü onlar cahillikleriyle mutlu! Zaten ben de Platon değilim.
    Kaldırımlarda yürürken hiç fark etmediğim sokak aralarına giriyorum sebepsiz. Denize çıkan sokaklardaki mavi yosun kokusunu hissediyorum, ormandan gelen ıhlamur kokusunu, bir köy evinde ekmek pişiren kadınların sohbet molasındaki çayın sıcaklığını hissediyorum.
    Dağa, ormana yürümek istiyorum. Patikalarda kekik toplamak, defneyaprağıyla çay demlemek, sonra en güzel manzaramda; ayaklarımın altında ıhlamur ağaçları, karşımda deniz, ufukta güneşi izlerken kitabımı okumak istiyorum.
    Yaşadığımız dünyayı büyük bir mağaraya benzetirsek gölgeler dünya mıdır? Pangea mıdır?

    MAİ