• Geç tanıdım, erken kaybediyorum...
    Senin gibi bir yazar tanımadım. Senin gibi? Eski meseleleri açacak değilim şimdi. Eskiten zaman değil bu hali. Daha başka türlü. Bildiğin gibi değil... Ölümü yakıştıramıyorum sana. Bunu duysan kızarsın biliyorum. Ben sesini kah Server'den kah Selim'den kah Hikmet'ten duyuyorum. Sen beni duyuyor musun? Ölüm her şeyi anlamsızlaştırıyor değil mi? Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor mu diyeceksin? Aman aman...
    Bu kaçıncı oldu?
    Ahmet Erhan'ın dediği gibi " Sorular soruları doğuruyor, yorulduğumu, kendimi yine kendi bıçaklarımla deştiğimi düşünüyorum. "
    Elime kalemi alıp yazı yazacak oluyorum, bir bakıyorum senin cümlelerin var önümde. "Albayım bir yanlışlık var! " diyorum da, doğrusu ne olur artık bende bilmiyorum... Biliyorum da bilmiyorum....
    " Bu ne yaman çelişki anne! "
    Haha ha
    Sinirlerim bozuldu. Evet evet, " Sinirlerim gülmek için kafamın neşelenmesini bekleyemiyor. Bu karamsar beyinden bir kahkaha çıkmayacağı için artık ben gülmüyorum. Sinirlerim gülüyor. "
    Her şey neden bu kadar zor olmak zorunda? Neden?

    Böyle herkesin kaçmak istediği gerçekler vardır ya; ya da gerçekleri bırakalım. Nereye bırakalım? Insan bazı sıralar kendinden kaçmak ister ya hani, işte o zamanlar senin yazılarını okumak delilik oluyor. Dünyanın insan benliğine bindirdiği zihin karmaşasının yanında sen birde sırtına mizahı siper etmiş, onun gürültüsüyle yaşamak zorunda kalmışsın. Peki benim suçum neydi güzel adam! Suçlu olmaya gerek mi var¿ Bildiğin gibi değil. Bildiğiniz gibi değil iki ayaklılar!
    Tutunamayanlar'ın kaderi budur mu diyorsun? Aydınlıkta gözlerimiz ağrıyor Tutunamayanlar olarak. Ehh alışkın değiliz. " Bilmem bana böylesi haller nerden gelir? Niye gelir? " Hopppala! Derya'yı da kaybettik. Iyice kayboldum.
    " Yaşamak ölmek gibi değil " değil mi? Sorular sorular... Neye yarar ki?
    Dilimle perçinleşmiş şu cümleleri de bu geceyi bir ...... bitiriyorum:
    Seni geç tanıdım, erken kaybediyorum Atay!
  • Adını daha önce hiç duymadığım, duysam da ilgimi çekmeyecek olan bu kitabı, Kübra A.'nın şu #29273368 iletisindeki etkileyici yorumuyla okuma kararı aldım. Şayet bir kitap bir insanı bu denli etkiliyor ve bu şekilde cümleler kurduruyorsa, o kitap mutlaka diğer okurlar tarafından da okunmalı diye düşünüyorum. Bu sebeple, öncelikle bu güzel kitapla bizi tanıştırdığı için kendisine teşekkür ederim. Girizgahı bitirmeden önce, kitabı okumamda çok büyük katkısı olan, kitabın epub halini bana göndererek iş yerinde boş zamanlarımda kitaba devam etmemi sağlayan NigRa'ya da teşekkürlerimi sunarak kitapla ilgili düşüncelerime geçeyim.

    Daha önce okuduğum Doktor Jivago kitabında olduğu gibi, Rüzgar Gibi Geçti'de de iki ana konu etrafında gelişen olaylar anlatılmış. Doktor Jivago'da Rus Devrimi ile bir aşk üçgeni anlatılmışken; Rüzgar Gibi Geçti'de Amerikan İç Savaşı ile bir başka farklı aşk hikayesi anlatılmış. Her iki kitap da sayfa sayısı olarak bir hayli fazla olduğu için doyurucu savaş tasvirleri ile kuşku götürmeyen karakter tahlillerine sahip. Zaten kalın kitapları sevme nedenimiz de bizim için doyurucu bilgileri içerisinde rahatlıkla verebiliyor oluşları. Bu yönleriyle her iki kitabı da birbirine benzettim. Farklı olarak ise şunu söylemekte fayda görüyorum: Doktor Jivago, Rus Devrimi etrafında gelişen bir aşk hikayesini konu ediniyor iken; Rüzgar Gibi Geçti, bir aşk hikayesi etrafında gerçekleşen Amerikan İç Savaşını konu ediniyor. Yani bu kitap, Doktor Jivago'ya göre daha fazla aşk romanı özelliği gösteriyor.

    Kitabın ana karakteri, Scarlett O'Hara isimli bir kadın. Açıkçası kitabın başlarında bu isim sürekli olarak aklıma Metin Hara'yı getirse de ilerleyen sayfalarda Scarlett O'Hara, baskın karakteri ile beni bu sıkıntılı durumdan kurtardı. Aksi halde 832 sayfalık kitap boyunca ne yapardım bilemiyorum.

    Rüzgar Gibi Geçti, işte Scarlett isimli bu ana karakterin hayatının yaklaşık 12 yıllık bir dönemini bizlere sunan, derinlemesine başarılı karakter tahlilleri ile kimi zaman taraflı kimi zaman tarafsız bir şekilde kuzeyliler ile güneyliler arasındaki Amerikan İç Savaşı'nı anlatan bir kitap. Ve öylesine dolu bir kitap ki, yalnızca Scarlett'ın 12 yıllık bir yaşamını anlatmasına karşın, ağır bir yoğunluğa sahip.

    Scarlett da oldukça başarılı bir şekilde yazar tarafından işlenerek önümüze sunulmuş bir karakter. Açıkçası Scarlett deyip geçmemek gerek. 16 yaşından 28 yaşına kadar geçen kısacık zamana üç evlilik, üç çocuk, iki büyük aşk, bir cinayet, büyük bir zenginlik, büyük bir yoksulluk ve korkunç bir savaş sığdırıyor. Zaten kitabın isminin de bu sebeple "Rüzgar Gibi Geçti" olduğunu düşünüyorum. Bu 12 yıllık süreç öylesine yoğun ve öylesine zorlu bir süreç olarak geçiyor ki, kitabın 741. sayfasında Scarlett şu cümleleri kuruyor:

    "Elli yıl öncesini düşünen iki ihtiyar gibiyiz. Biz yaşlı değiliz ki! Kısa sürede çok şey yaşadık sadece. Her şey öylesine değişti ki, aradan elli yıl geçmiş gibi geliyor. Ama biz yaşlı değiliz!"

    Hani çevremizde bazı insanlar vardır: Tehlikeli olduğunu biliriz, ondan nefret de ederiz; ama yine de onun gücüne hayran oluruz. İşte Scarlett öyle bir karakter. Scarlett ile ilgili düşüncelerimi biraz derinlemesine sizinle paylaşmak istiyorum. Çünkü çok önemli bir karakter ve Scarlett'ı tanımak demek, kitabı anlamak demek.

    Scarlett, 16 yaşında "çocukça bir tutkuyla" Ashley isimli bir karaktere "aşık olduğunu zannedip" kendisinin ve çevresinin hayatını 28 yaşına kadar zindana çevirebilen bir kadın. Neden buna bir "aşk" demek yerine, çocukça bir tutku dediğimi hemen açıklayayım. Zira Scarlett asla aşık olacak bir kadın profili çizmiyor. Ne kitabın başında, ne de sonunda. Kendisi oldukça zeki ve pragmatist bir kadın. İşine geldiği zaman rol yapmasını bilen ve istediğini aldıktan sonra karşısındakine asla acımayan bir yapıya sahip. Dikkatli baktığınızda çevrenizde de böyle insanların olduğunu görebilirsiniz. Hatta kitabın 19. sayfasında Scarlett'ın Ashley'ye duyduğu "aşk" şu şekilde ifade ediliyor:

    "Scarlett; yemek yemeyi, ata binmeyi, yumuşak bir yatakta yatmayı ister gibi, basit ve hesapsızca istiyordu onu."

    Scarlett, istediğini elde edebilmek için her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir gözü dönmüşlüğe sahip. Bu sebeple onun aşık olabilecek biri olmadığını düşünüyorum zaten. Mesela sırf Ashley'yi kıskandırmak için, Ashley'nin eşi Melaine 'nin kardeşi ile anında evlenme kararı alabiliyor. Yine bu konuya gerekçe olarak 97. sayfadaki bir tespiti sizinle paylaşmalıyım:

    Scarlett O'Hara'nın tek yaptığı ortalığı karıştırıp başka kızların sevgililerini elinden almak. Stuart'ı India'nın elinden aldığını çok iyi biliyorsun, şimdi de onu istemiyor. Bugün de Bay Kennedy'yi, Ashley'yi ve Charles'ı ayartmaya çalıştı."

    Bunun dışında, para uğruna gözünü kırpmadan en yakınlarını aşağılayabilen birisi. Zaten parayı bir güç olarak görüyor ve fakirleri aşağılamak için zengin olmak istiyor kitap boyunca. Scarlett'ın paragöz oluşunu gösteren şu cümleleri de buraya belge olarak ekliyorum:

    "Ah, Scarlett bir doların düşüncesi bile gözlerini nasıl parlatıyor! Damarlarında İrlanda dışında İskoç ya da Yahudi kanı olmadığına emin misin?" Sayfa, 612.

    "Nereye mi varmak istiyordu? Bu aptalca bir soruydu. Zengin ve güvende olduğu bir noktaya tabii." Sayfa, 740

    İşte Scarlett böyle bir karakter. Çocuklarını bile içinden gelerek, gönülden sevemiyor. Bu şekilde cümleler kurduğumda Scarlett'ı çokça yerdiğimi ve onu hiç sevemediğimi düşünmeyin sakın. Scarlett hayatın ona gösterdiği ve büyüklerinin ona öğrettiği şekilde yaşayan bir insan. Belki de zamanın şartları ile yaşadığı çevre Scarlett'ı böyle olmaya itti. Ancak Melaine isimli karakteri düşündüğümüzde Scarlett'ın ne kadar büyük bir egoya ve hırsa sahip olduğunu görebiliyoruz. Çocukluğundan itibaren şımarık büyümüş bir kız çocuğu. 28 yaşına geldiği kitabın son sayfalarında bile büyüdüğünü veya olgunlaşabildiğini düşünmüyorum. Çünkü birkaç cilve ile yine her şeyi elde edebileceğini düşünecek kadar çocuk ruhlu. Scarlett'ın karakterini ortaya koyan şu alıntıyı da son olarak eklemekte fayda görüyorum:

    "Scarlett, hayatı boyunca kendi başına bir şey yapmak zorunda kalmamıştı. Her zaman onun için bir şeyler yapacak, ona bakacak, koruyacak, kollayacak, şımartacak birileri olmuştu. Böyle bir zorluk içinde olması inanılmazdı. Ona yardım edecek bir arkadaşı, bir komşusu bile yoktu. Oysa her zaman eş dost, komşu ve kölelerin becerikli elleri yardımına koşmuştu. Ama şu an en ihtiyaç duyduğu anda kimse yoktu. Böyle yapayalnız, korku içinde evden uzak olması inanılmazdı." Sayfa, 289.

    Scarlett'ı yeterince anlayabildiğimi ve sizlere de kanıtlarıyla aktarabildiğimi düşünüyorum. Şimdi ise, gelelim kitabın diğer önemli karakteri Rhett Butler'a. Tek kelimeyle bu karaktere hayran oldum. Onun isminin geçtiği sayfaları okumak gerçekten keyifliydi. Ne yaptığını bilen, zeki, kararlı ve dürüst birisi. Nerede veya kiminle olursa olsun doğru bildiğini söylemekten asla çekinmeyen ve korkmayan birisi. Kitap boyunca beni kendisine hayran bıraktı. Kurduğu her cümlenin altına imzamı atabilirim. Bu kitaba bir aşk romanı deniyorsa, tamamen Rhett Butler'ın yüzü suyu hürmetinedir. Zira bir erkek nasıl sevmelidir, sorusunun cevabını veriyor adeta kitap boyunca. Bana göre, harika bir karakter yaratmış Margaret Mitchell.

    Gördüğünüz gibi, Scarlett ile ilgili paragraflarca karakter tahlili yaparken, çok sevdiğim Rhett Butler ile ilgili yalnızca bir paragraf kurmayı yeterli gördüm. İşte bunun sebebi yukarıda da söylediğim gibi, Scarlett'ın "kötü biri" olmasına karşın, ilgi çekici ve cezbedici yönü bulunması. Gerçekten de böyle insanlar var çevremizde ve farkında olmadan bu şekilde davranıyoruz onlara. Onları sevmeyiz; ama onlar hakkında konuşmaktan ve onlara özenmekten de asla geri durmayız. İnsan, gerçekten de çok ilginç bir yaratık...

    Kitabın sayfa sayısı fazla olduğu için söyleyeceklerim de biraz uzadı sanırım. Fakat bazı konulara değinmeden geçemezdim. Koskoca Amerikan İç Savaşı'na bile hiç değinemedim gördüğünüz üzere; ama bu kitabın ana merkezinin "aşk" olduğunu düşünüyorum. O sebeple savaş ve kölelikle ilgili fazla lakırdı yapmamayı şu aşamada tercih ediyorum.

    Sonuç olarak, güzel ve eğlenceli bir kitaptı. Bu tür kalın kitapları okurken sevdiği bir diziyi izliyormuş hissine kapılıyor insan. Kitap bitince de anlamsız bir boşluğa düşüveriyor tabii. Olsun, yapacak bir şey yok, kitap bitti diye üzmemeliyim kendimi ve Scarlett O'Hara gibi kendimi telkin etmeliyim:

    "Bunu şimdi düşünmeyeceğim. Bunu yarın düşünürüm. Çünkü yarın başka bir gün."
  • Dolar kuru artıyor, Türk Lirası değer kaybediyor. Peki çok sevdiğimiz kitaplar bu durumdan nasıl etkileniyor, bu dengesiz durum kitap fiyatlarına nasıl yansıyor? Yayınevleri bu duruma ne cevap veriyor? KayıpRıhtım'ın yaptığı bu çalışma bize en net ve gerçekçi cevapları veriyor.

    Kahvenizi hazırlayınız ve kesinlikle okuyunuz. Bu hassas durum hakkında ki görüşlerinizi lütfen yoruma bırakınız.

    ***
    Türk lirasının dolar ve avro karşısındaki değer kaybıyla kitap fiyatları can yakan seviyelere ulaşmaya başladı. Biz de yayınevlerine, bu tatsız gidişin nerelere varabileceğini sorduk. Ortaya bu yürek daraltan tablo çıktı.

    Gün geçtikçe kitap fiyatlarındaki artış, okurun yüreğini sızlatmaya, cebini biraz daha seri bir şekilde boşaltmaya devam ediyor. Özellikle son günlerde Türk lirasının dolar ve avro karşısında değerini yitirmesiyle, üretiminde dışarıya bağlı kaldığımız diğer pek çok ürünle birlikte, kitap fiyatları da iyice el yakmaya başladı.

    Bizler de bu durumun yayıncılık dünyasındaki etkilerini, kısa ve uzun vadede çözüm olanaklarını ve işlerin nerelere varabileceğini birbirinden değerli yayınevlerine sorduk. Onlar da bizleri kırmayıp cevapladı!

    Gerekli Şeyler Genel Yayın Yönetmeni Alişan Cengiz, İthaki Yayınları Satış ve Pazarlama Müdürü Coşkun Ören, JBC Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Ertan Ergil, Maya Kitap Yayın Yönetmeni Tahir Malkoç, Palto Yayınevi Editörü Özge Uysal ve Pegasus Yayınevi Editörü Kemal Küçükgedik‘e, sorularımıza içtenlikle yanıt verdikleri için bir kez daha huzurlarınızda teşekkür ediyoruz.

    Türk lirasının değer kaybı yayın dünyasını ve bu sektörün çalışanlarını nasıl etkiliyor?

    **Gerekli Şeyler: En çok kağıt fiyatları üzerinden yayın sektörünü etkiledi dövizdeki artışlar. Örneğin bu ay içerisinde kağıda zam gelmemesine rağmen kitap kağıdı genelde avro üzerinden alındığı için yüzde otuz bir fiyat artışı gösterdi. Ayrıca telif hakları yüzünden yurt dışına ödemesi olan firmalar kur farkı kadar parayı sokağa attı gibi bir durum oldu. Bu durum daha çalışanları etkilemedi ama eğer böyle giderse yakın zamanda etkileyeceğine emin olabilirsiniz.

    **İthaki Yayınları: Kitabın fiziki üretiminde kullanılan kâğıt, tutkal vs. malzemelerin neredeyse tamamı döviz ile ithal ediliyor. Bununla birlikte çeviri kitapların avans veya satış ödemeleri de döviz üzerinden belirlenmekte. Bu şartlar altında biz de kitap üretimi konusunda hafif bir frene bastık. Yeni kitap üretimini durdurmuyoruz fakat tekrar baskı konusunda da aceleci davranmıyoruz. Kurun bu düzeyde devam etmesi bizi yeni tasarruf noktalarına itebilir, ana çabamız mevcut çalışan kadromuza zarar vermeden bu süreci atlatmak olacak.

    **JBC Yayıncılık: İnanılmaz kötü bir şekilde etkilediğini söyleyebiliriz. Öncelikle bu düşüş bizleri en çok tahsilat yaparken etkiliyor. Piyasada dönen vadeler çok uzun, bir eserin fiyatını belirlerken o günkü maliyetlere göre hesaplamalar yapılıyor ve satışı ona göre yapıyorsunuz. Fakat tahsilat günü geldiğinde paranız %15-20 değer kaybetmiş olabiliyor. Bu tüm hesaplarınızı alt üst olmasına, yayınladığınız kitabın baskısı tükense bile zarar etmenize yol açabiliyor. Çünkü fazlasıyla dışarı bağlı bir sektörüz, harcadığınızı bile yerine koyamıyorsunuz.

    Hani sosyal medyada sıkça paylaşılan ‘Biz ekmeği dolarla mı alıyoruz? ‘veya ‘Ben kiramı Türk lirası ödüyorum, bana ne dolardan?’ gibi söylemlerde bulunanlar kadar şanslı değiliz. Kağıt, boya, telif, tutkal vs. bunların hepsi dövizle ödeniyor. Döviz arttıkça bunların da fiyatı artıyor. Yayıncılık piyasası imalat aşamasında neredeyse %95 dışarıya bağlı bir sektör. Eğer zaten yabancı eserler basan bir yayıneviyseniz geçmiş olsun.

    Daha detaylı bir örnek vereyim, diyelim ki yeni bir anlaşma yapıyorsunuz. Bu yapılan anlaşma o günün dolar kuru olan 3.85 den yapıldı. Anlaşma bedelleri şu şekilde hesaplanır. Öncelikle yayının dijital dosya bedelleri hesaplanır. Bu rakamlar bellidir. 1,000 – 2,000 veya 3,000 dolar olarak sabitlenir her eser başına. Telif ücreti de eserlerin etiket fiyatı üzerinden belli bir yüzde belirlenerek yapılır. Yani siz ben bu yayını 38.5 TL’ye satacağım dersiniz, bu rakamın dolar karşılığı 10 dolar olarak esas alınıp baskı sayısı ile çarpılıp çıkan sonuçtan belli bir yüzde ile hesaplanır. Şimdi diyelim ki yayınevi olarak 100,000 dolarlık bir anlaşma imzaladınız. Daha anlaşmaların imzalı kopyaları bile elinize gelmeden dolar oldu 4.6. Bu ne demek? 75,000 TL zarardasınız demek. Genelde bu şekilde büyük anlaşmalar taksitler halinde ödenir, 2. taksitiniz geldiğinde dolar 6 liraysa zararınız katlanarak artar.

    Kur artışı hem geçmiş 6-7 aylık gelirinize hem de önünüzdeki 1-2 yılınıza çok ciddi zararlar verebilir.

    Kısacası döviz artıkça zarar edersiniz, zarar ettikçe lanet edersiniz, sizi böyle gören sektör çalışanlarınız da çok üzülür.

    **Maya Kitap: Kitabın ana maddesinin kâğıt olması, kağıdın da tamamen yurt dışından gelmesi, üstelik dövizdeki yükselişe bir de kağıda zam yapılması elbette kâğıt maliyetini neredeyse %60 oranında artmasına neden oldu. Bir de çeviri kitaplarda telif ücretini katarsanız, kitabın 6 ay öncesine göre baskı maliyetinin %50 artığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki bu artışın tamamını fiyatlara yansıtamadığımız için üzerimizdeki mali baskıyı hesaplamak çok zor olmasa gerek.

    Bunun yanında Türkiye’de 10+10 yayınevi dışındaki yayıncılar hep sıkıntılı olduğu için, sanırım bağışıklık kazanmışlar. Kitabevinden çok yayınevinin olduğu bir ülkede hâlâ birçok yayınevinin ayakta kalması gerçek bir muamma. Kimsenin çözemediği bir denge var. Bakalım süreç ne gösterecek.

    Mali tablodaki bu olumsuzlukların henüz direkt bir etkisini görmesek de, elbette çalışanlara da yansıyacaktır. Çalışan açısından da çok dar olan yayıncılık dünyası daha da küçülebilir.

    **Palto Yayınevi: Türk lirasının değer kaybı yayınevlerinin yaşamasının temeli olan okurun kesesini doğrudan etkilediği için tasarruf edilen ilk yer de kültür harcamaları olacak maalesef.

    Yayınevinde tam zamanlı çalışanların da serbest zamanlı çalışanların da çalışma tempoları oldukça yüksek ancak çalışmaları karşılığında aldıkları ücretler hayli düşük. Büyük yayınevlerinin daha iyi şartlar sunmasını bekliyorsunuz ancak herkesin dilinde bir ‘Böyle gelmiş, böyle gider; bu sektör böyle, n’apalım’ türküsü var. Kimse koşulları iyileştirmek için sorumluluk da almadığına göre öngörüm şu: Yayınevi çalışanlarının ücretleri ‘döviz yükselmesi’yle bağlantılı olarak daha da düşürülecek ve yayıma hazırlanma sürecinde niteliğinden çok şey kaybeden kitaplar okuma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

    **Pegasus Yayınları: Türk lirasının değer kaybı, ihracat hariç tüm sektörleri olumsuz etkiledi. Ülkemizdeki yayın sektörü de çoğunlukla dışa bağımlı olduğu ve çok nadiren ihracat yaptığı için kaçınılmaz olarak olumsuz etkilendi.



    Son dönemdeki krizle birlikte okurları gelecekte neler bekliyor?

    **Gerekli Şeyler: Çok güzel fiyat artışları geliyor. Çoğu yayınevi geriye dönük fiyat artışı da yapabilir. Ayrıca kaliteden ödün verildiğini de görebiliriz. Gerekli Şeyler olarak şimdilik böyle bir şey düşünmüyoruz ama.

    **İthaki Yayınları: Kişisel fikrim krizin henüz başında olduğumuz. Aslında kitap piyasası (özellikle de edebiyat yayıncıları) için seçim dönemleri ve yaz ayları pek verimli geçmez. Bu dönemin yaklaştığını görmüştük ve gerekli önlemleri aldık. Fakat kurun bu kadar yükselmesi kaçınılmaz olarak okurlarımızı biraz daha pahalı kitaplarla karşılaştıracak. Yine de elimizden geldiği kadar fiyatlandırmada okur odaklı davranmaya çalışıyoruz.

    **JBC Yayıncılık: Fiyat artışı. Ama merak etmesinler Türkiye’de hiçbir yayıncı ettikleri zararın yüzdesi kadar fiyatlara zam yapmaz. Yayıncılar kâr yüzdelerine dibe vurdurur ama yine de okuru mağdur durumda bırakmaz. Baskı kalitesi düşürürler, sabit giderleri düşürürler, bir şekilde yolunu bulurlar. Okur kaybetmek kötüdür. Okur kaybedeceğimize para kaybetmeyi yeğleriz.

    **Maya Kitap: Türkiye’de okuma oranın kişi başına yılda bir kitap olduğu söylense de, ben bunun hâlâ çok altında olduğunu düşünüyorum (yılda birkaç sayfa). Ayrıca, düzenli kitap okuyan insanların, genelde orta ve üst gelir seviyesinde olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla kitap kişisel bütçelerde ciddi bir yer tutmadığından, dövizdeki artışa bağlı olarak kitap fiyatlarının artmasının direk bir etkisi olacağını sanmıyorum. Olsa olsa psikolojik etkisi olur. Yani genel gidişatın kötü olacağını düşünüp, başta kitap olmak üzere bazı şeylere zaman ve para harcamak istemeyebilirler.

    **Palto Yayınevi: Bu konuda çok da umutlu şeyler söyleyemeyeceğim maalesef. Umarım bir çözüm bulabiliriz ancak görünen o ki bağımsız yayınevlerinin birçoğu aramızdan ayrılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Palto Yayınevi yaz tatilini erken başlattı ve sonbahara kadar kitap basımını durdurduk mesela. Diğer yayıncı arkadaşlardan duyduğum kadarıyla bazı matbaalar ellerinde kâğıt stoku olmasına rağmen yine de fiyatlara hızlıca zam yapmışlar; bir kısmı da döviz daha da artar diye kitap basmayı durdurmuş.

    Dolayısıyla kitap satış fiyatları da artacak, yoksa yayınevlerinin bu işi sürdürmeleri mümkün değil. Büyük ihtimalle yayınevleri ellerinden geldiğince kendi web sitelerinde kitap satışına başlayacak. Burada okura önemli bir sorumluluk da düşüyor; eğer yayın dünyasındaki bu çeşitliliğin devam etmesini istiyorsak özellikle bağımsız yayınevlerine destek olmaları gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Döviz kurunun artmasının ve ekonominin yalpalamasının yabancı eserlerin basımını nasıl etkileyeceğini tahmin etmek çok güç. Öncelikle yerinde birkaç müdahaleyle ekonomideki dalgalanma sakinleşebilir. Ancak bu şekilde devam ederse piyasanın daralması (basılan kitap çeşidinin azalması) kaçınılmaz olur. Bu durumda da yüksek telifli ancak satış potansiyeli yüksek kitaplara yönelim artabileceği gibi düşük telifli (hatta telifsiz) kitaplara da rağbet olabilir. Her halükârda yayınevleri riski mümkün olduğunca azaltmaya çalışacaklardır. Bu durumda da olan “potansiyeli olan” yazarlara ve kitaplara olur. Ekonomik sıkıntıların daima orta sınıfı vurması gibi yayıncılık sektöründeki bir daralma da maliyet/getiri açısından görece ortada duran veya riskli görülen kitapları etkileyecektir.

    Döviz kurunun artması yabancı eserlerin dilimize kazandırılmasını nasıl etkiler? Eskiye göre nasıl değişiklikler göreceğiz?

    **Gerekli Şeyler: Sonuç olarak yayıncılık bir ticaret ve dövizdeki dalgalanmalar riski daha da arttırıyor. Bu durumda yayınevleri risk oranını minimuma indirecektir. Bu da çeşitliliği düşürecektir.

    **İthaki Yayınları: Çeşitli etmenlerle ülkemizde çeviri kitapların telif bedelleri realitenin zaten üzerinde bir süredir. Bu nedenle zaten telif bedelleri konusunda dikkatli davranan yayınevleri bu süreçte bir miktar daha dikkatli davranacaktır. Piyasanın hayrına oluşabilecek yeni bir denge noktası bile sağlanabilir. Bununla birlikte tabii ki telif süresi dolmuş çeviri kitaplarına rağbet artabilir.

    **JBC Yayıncılık: Biliyorsunuz, 2014 yılında Türk çizgi roman piyasası Batman, Deadpool, Flash ve İç Savaş gibi eserlerinin basılması ile birlikte korkunç bir büyüme yaşadı. Eskiden, senede en iddialı yayın 600-700 zor satarken bazı popüler yayınlar senelik 10,000 – 15,000 gibi satış rakamlarına ulaştı. Tabii bu çizgi roman yayınlayan bazı yayınevlerinin iştahını kabarttı ve bu da beraberinde yayın çeşitliliğine neden oldu. Çeşitlilik satışa yansımadı. Bence çoğu seri yarım kalacak, yeni yayın alınırken (hem yayıncı hem de okur) çok daha dikkat edilecek, bu da seçeneğin sınırlanmasına neden olacak.

    **Maya Kitap: Tabii telif ücretlerinin yükselmesi çeviri kitapların sayısını azaltabilir. Yayıncılar çok daha fazla seçici davranıp, kendilerince en uygun kitabı seçmeye çalışabilirler. Örneğin biz geçmişte zarar edeceğimizi bile bile, sırf Türkçeye kazındırmak için birçok kitabı yayınladık. Belki artık bu kadar rahat hareket edemeyebiliriz. Burada iş biraz da telif ajanslarına düşüyor. Haklarını temsil ettikleri yurt dışındaki yayıncılara ve yazarlara bu durumu çok iyi anlatıp, fiyat dengesi kurmaya çalışabilirler.

    **Palto Yayınevi: Özellikle son dönemde bağımsız yayıncılar çok iyi kitaplar yayımlamaya başladılar, Türkçede daha önce okuma fırsatı bulamadığımız birçok yazarla tanışıyoruz. Sanırım bu süreç sekteye uğrayacak çünkü yayıncılıkta sektörel açıdan çok ciddi sorunlar var. Bu sorunların aşılmasının önündeki engellerden biri, birçok okurun, yayınevlerinin sorunları hakkında pek bir fikre sahip olmayışı. Yayıncıların tek sorunu dövizin yükselmesi sebebiyle kâğıt ve matbaa masraflarının artması değil ki… Bizim gibi dünya edebiyatından kitaplar yayımlayan yayınevlerinin bir diğer sorunu telif ödemeleri; bugün bir kitap için en az 700 EURO/USD teklif verebiliyorsunuz. 1,000 EURO/USD’den aşağısı genellikle kabul görmüyor. Telifi ödediniz, kâğıt-matbaa işini de borç harç bir şekilde hallettiniz; dağıtımcı tekeli karşımıza çıkıyor. Bazı dağıtımcılar, yayınevlerinden %40-50 indirim ile kitap satın alıyor. Yani yayınevi kitap satış fiyatını 20 TL olarak belirlediyse, dağıtımcıya bunu 10-12 TL’ye satabiliyor. Yayınevi kendi cebine kalan %50-60 ile kitap haklarını satın alıyor, çevirmen telifi ödüyor, serbest zamanlı ya da tam zamanlı çalıştığı editör-düzeltmen-grafiker ücretlerini ödüyor; üstüne bir de kâğıt ve matbaa masraflarını ödüyor. Tüm bu sürece rağmen bu dağıtımcıların bir kısmı yarı fiyatına aldığı kitapları tüm kitapçılara dağıtmıyor. Bu sefer okur hoop dönüyor, yayınevine ‘Kitaplarınızı bulamıyoruz’ diye sitem etmeye başlıyor. Halbuki çözüm, yayınevine sitemde değil, kitapçıdan ısrarla o kitapları istemeleri lazım.

    Yabancı eserlerin telif ücretlerinin Türkiye için giderek artmasıyla birlikte yerli kitaplara yönelim artar mı?

    **Gerekli Şeyler: Birçok yayınevi özellikle çocuk kitaplarında yerli üretimi tercih etmeye başladı bile. Yerli kitaplara yönelim belli tarzlarda mutlaka artacaktır.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat eserleri son birkaç yılda görülmediği kadar çok yayımlanıyor bu dönemde. Kur yükselişi öncesinde de böyleydi zaten. Ben şahsen büyük yayınevlerinin genel yayın programları dışına çıkıp sırf döviz kuru sebebiyle böyle bir yayıncılık türüne ağırlık vereceklerini düşünmüyorum.

    **JBC Yayıncılık: Sanmıyorum. Çoğu yayınevi yerli bir eseri, satış ihtimali daha yüksek olan yabancı bir eser yerine tercih etmez, edemez. Maalesef çok üzücü bir durum ama şu an için yapılacak bir şey gibi.

    **Maya Kitap: Muhtemelen artar ama ne yazık ki özellikle nitelikli kitap üretmekte çok ama çok zayıf olduğumuzu söylemek zorundayım. Kurulduğumuz günden bu yana, bize gönderilen her dosyayı incelememize rağmen, birkaç tane dışında yayınlamaya değer kitap bulamadık. Aslında yerli kitap ya da yazar oranı okuma ve okur oranıyla paralel diyebiliriz. Elimize geçen kitap dosyalardan, ben yazarım diyen birçok kişinin belki de hiç kitap okumadığı sonucunu çıkarabiliyoruz.

    **Palto Yayınevi: Aslında son birkaç yıldır Türkçe edebiyat alanında yayımlanan kitap sayısında önemli bir yükseliş var. Özellikle son 3 yıldır çok nitelikli ilk kitaplar okuyoruz; bu kitapları takip edebileceğimiz 5-6 yayınevi var; ilk kitapları ve Türkçe edebiyatı destekliyorlar. Hatta daha geçen hafta, genellikle kurgu dışı ve çeviri kitaplarıyla tanıdığımız bir yayınevi daha Türkçe edebiyat alanına adım attıklarını duyurdu. Türkçe edebiyattaki bu destek çok kıymetli ancak salt Türkçe edebiyata yönelmek yayınevlerini ve yayınevi çalışanlarını kurtaracak bir çözüm değil.

    **Pegasus Yayınevi: Yaklaşık bir beş-altı senedir yerli yazarların kitaplarına artan bir ilgi olduğunu düşünüyorum. Yani halihazırda yerli yazarlara yönelik, giderek artan güzel bir trend var bence. Bu trend devam edebilir ama bu hiçbir zaman yerli yazarların ilk kitaplarının eskiye nazaran daha kolay basılacağı anlamına gelmeyecek. Maliyetler arttığı için ilk kitabını çıkaracak bir yazarın işi daha da zorlaşacak. Şimdi olduğu gibi yerli yazarlardan kendi tanıtımlarını yapmaları istenecek ve reklam konusunda riskli görülen yazarların şansı daha da az olacak. Bu noktada sosyal medyanın gücü daha da ön plana çıkacak ve belirli bir kitlesi/takipçisi olan isimler daha fazla şans bulacak. Öykü ve şiir konusunda yeni ve esaslı bir ses çıkmadığı sürece geleceği durağan görüyorum.



    Ekonominin böyle devam etmesi durumunda edebiyat dünyası için ne gibi çözümler düşünülebilir?

    **Gerekli Şeyler: Ekonominin böyle gitmesi durumunda yayınevleri satışlarını artırmak ve olabildiğince vadeyi düşürmek yoluna gidebilir. Risksiz yatırımlar ile nakit akışının düzenli hale getirilmesi bu dönem için bir önlem olabilir. Ama uzun vadede okuyucunun alım gücündeki azalış zaten Türkiye için gözde bir sektör olmayan yayıncılığı mutlaka olumsuz etkileyecektir.

    **İthaki Yayınları: Ekonomi böyle devam ederse bir süre sonra yayıncılıktan söz edemeyebiliriz. Kriz durumunun devamlılığını aylar ile değil de yıllar ile düşünecek olursak, birçok küçük ve orta ölçekli firma bu süreci taşıyamayacaktır. Kapitalist argüman gereği birçoğu büyük yayınevleri tarafından yutulacaktır. Uzun vadede büyük bir işsiz kitle yaratabilir, satış beklentileri üzerinden birçok yayın yayımlanmayabilir. Bu istemeyeceğimiz bir durum. Biz yayıncılığın tüm renkleriyle var olmak istiyoruz. Çözüm önerimiz şu olabilir; okurlar sevdikleri, var olmalarından mutlu oldukları yayınevlerine sahip çıkmalılar.

    **JBC Yayıncılık: E-kitap, geçici de olsa bir çözüm gibi duruyor ama bence ekonomi böyle devam ederse edebiyat dünyasının kimsenin umurunda olacağını sanmıyorum.

    **Maya Kitap: Amaç yayıncılık dünyasını kurtarmaksa zaten yaşadığımız hızlı dönüşüm bu konuya da el atmış durumda. Eninde sonunda basılı kitap yerini tamamen e-kitaba bırakacak. Bu kaçınılmaz. Ayrıca şu an bile çok yaygın olan okur-yazar siteleri var. Birçok “yazar” kitaplarını oraya yüklüyor ve yine birçok “okur” istediği kitabı seçip yazarına hayran oluyor, kitabını da biraz okuyor, sanırım. Yani bu konuda endişelenecek bir şey yok. Edebiyata gelecek olursak, kendi küçük dünyasında yaşamaya devam eder. Ekonomideki kötü veya iyi gidişatın etkileyeceğini sanmıyorum.

    **Palto Yayınevi: İlk akla gelen e-kitap sayısının artırılması oluyor ancak bunun çözüm olarak konuşulması bile bana komik geliyor. Basılı kitabı terk etmeyi çözüm olarak görmüyorum. Burada çözümün ana oyuncusu tabii ki okurlar. Kendilerine sunulanı değil, kendi seçtiklerini okuyan okurların sayısı arttıkça çözüme yaklaştığımızı düşünebiliriz. Bu süreçte ikinci çözüm de yayınevlerinin kitaplarını yine indirimli olarak kendi web sitelerinde satması olabilir. Böylelikle dağıtımcının aldığı büyük pay da yayınevine kalacağı için yayınevi ticari olarak daha iyi bir duruma kavuşabilir (En azından borçlarını düzenli ödeyebilir). Ancak burada da okurun mevcut alışveriş alışkanlıklarını bırakması ve bu süreci desteklemesi gerekiyor.

    **Pegasus Yayınevi: Yayın dünyasını ve okurları ekonominin durumu kadar, hatta belki de daha fazla, etkileyebilecek iki önemli gelişme var önümüzde: Birincisi Amazon’un Türkiye’ye gelmesi. İkincisi de Türkiye’nin en büyük kitap mağazaları zincirinin el değiştirmesi. Artan baskı maliyetleriyle birlikte daralmaya gidebilecek yayıncılık sektörü için Amazon’un internet satışları ve hatta e-kitap satışları bir cansuyu işlevi görebilir. Örneğin farazi ama mümkün bir senaryo olarak, Amazon Kindle satışlarını artırmak için bir çalışma yaparsa ve Türk yayıncılar bu trende ayak diremezlerse (akılcı fiyat politikaları ve satacak yazarların kitaplarını e-kitaplaştırarak) Türkiye de en sonunda e-kitaba geçebilir. Böylece baskı maliyetleri sıfırlanır, ulaşılabilirlik artar, daralan sektör tekrar genişleyebilir. Kitabın içeriğinden çok kokusuna vurgun olan arkadaşlar da dilerlerse aynı kitabı 4-5 katı fiyatına alıp koklayabilirler.

    Perakende kitap mağazalarının el değiştirmesi ise önümüzdeki bir belirsizlik. Bu mağazalar şu andaki politikalarla da devam edebilir, “serbest piyasa serttir” diyerek kültür kitaplarından ziyade ders/çocuk kitaplarına yönelebilir ve kırtasiye/oyuncak mağazalarına da dönüşebilir. Kültür kitaplarının giderek raflardan silinmesi durumunda da internet satışları ve e-kitap yine ön plana çıkacaktır. Elbette bu noktada yayınevleri kadar okurun da muhafazakâr davranmaması ve teknolojiye mesafeli durmaması gerekir.



    Yayınevleri, yerli yeni yazarların eserlerini yayımlama riskini göze alır mı? Öykü ve şiir gibi, romana göre rağbet görmeyen türler raflardaki yerini ne ölçüde kaybeder? Yayınevleri eskisine göre daha güvenli oynamak zorunda mı kalırlar?

    **Gerekli Şeyler: Kesinlikle daha güvenli oynamak zorunda kalacak yayınevleri. Farklı tarzlarda yeni yerli yazarlardaki artış farklı oranlarda ve farklı sürelerde artacaktır ama mutlaka bir artış öngörülebilir.

    **İthaki Yayınları: Türkçe edebiyat konusunda kıstasımız metnin içeriği. Editörlerimiz o kısımda bir sorun görmüyorlarsa zaten biz onu risk olarak algılamıyoruz. Öykü ve şiire yönelik ayrılan raf payı zaten çok fazla değil. Daha da düşeceğini düşünmüyorum. Son sorunuza da şöyle yanıt vermek istiyorum. İyi edebiyat, iyi kitap her zaman güvenlidir. Bir yayınevinin en çok güveneceği kıstas da bu nitelik olmalıdır.

    **JBC Yayıncılık: Hâlâ şiir kitabı yayınlayan kaldı mı? Biz zaten sanata ve edebiyata dair çoğu şeyi kaybettik, bence raflardaki yerlere yoğunlaşmak yerine üretime yoğunlaşmalıyız. Edebiyata olan ilgiyi arttırıp, insanların okumasını sağlamalıyız. Amatör de olsa yeni kütüphanelerin açılmasına destek vermeliyiz. İnsanlarımız okursa, okumaya ilgi duyarsa en azından bizden sonraki nesiller bizim uğraştıklarımız ile uğraşmaz.

    Güvenli oynamak bu sektör için fazlası ile iddialı bir terim. Parası çok olanlar piyasayı şekillendirecektir.

    **Maya Kitap: Roman üretme konusundan yaşadığımız kısırlığın çok daha fazlasını öykü ve şiir konusunda yaşıyoruz. Daha önce söylendiği gibi şiir okurundan çok şair var bu memlekette. Her gönül acısı çeken hemen kaleme sarılıyor, peş peşe sıralıyor manileri. Sonra da niye kimse yayınlamıyor veya okumuyor diye isyan ediyor. Eminim yazdıklarını yayıncılara göndermeden önce ne kendisi okuyor ne de yakınlarından birine okutuyor. Neyse ki buna da çözüm bulundu. Çok isteyen parasını verip kitabı bastırabiliyor. Bunun yanında iyi bir romanı, edebi eseri birçok yayıncı her türlü riski göze alarak hiç tereddüt etmeden yayınlar. En azından biz öyleyiz. Yeter ki şöyle keyifli, lezzetli bir şeyler yazılsın. Neden “Puslu Kıtalar Atlası” gibi bir kitap yazılamıyor. Bütün şartlarda elverişli aslında.

    **Palto Yayınevi: Yayınevleri bir süredir bu riski göze alıyor, almaya da devam edeceklerini düşünüyorum. Bana kalırsa son yıllarda öykü de okur tarafından ilgi görmeye başladı. Şiir ve deneme gibi okurun daha az ilgisini çeken alanlarda, ismini bildiğimiz kişiler dışında yeni yazarların kendine yer bulabileceğini sanmıyorum. Hatta bir çözüm bulamazsak birkaç yıl içerisinde raflarda sadece çok satan, büyük yayınevlerinin kitaplarını görebiliriz. Biraz karamsar senaryolarmış gibi görünebilir ancak umutlanacağımız bir gelişme olmadığı sürece, ne eksik ne fazla durumumuz tam olarak böyle.

    Kaynak: https://kayiprihtim.com/...-bu-ekonominin-hali/
  • İnsan birçok şeyden sorumlu olabilir. Fakat çirkinliğinden asla...
  • Oğuz Atay'ı eskiden beri bilirim, duyarım. Abim çok okurdu ben küçükken. Lise 1 de ödül töreninde de müdür hediye olarak 'Tutunamayanlar' diye bir kitap vermişti. O sıralar okumadım tabi kimler tutanamamış ne için tutanamamış çok umrumda değildi. Ancak şimdi bir etkinlik sayesinde tanışma fırsatı buldum. Onun içinde ayrıca teşekkür ederim. #29309205

    Bir Bilim Adamının Romanı ( Mustafa İnan )
    Çoğu kişi muhtemelen bu bilim adamını ismi ilk defa kitabı okurken duydu. İsminden de anlaşılacağı üzere bir biyografi romanı. Zamanında TÜBİTAK tarafından bu bilim insanının bilime verdiği hizmetlerden dolayı böyle bir fikir atılmış ve romanı yazma görevi de aynı zamanda öğrencisi olan Oğuz Atay'a verilmiş. Vallahi ne diyeyim isabetli olmuş, ortaya güzel bir iş çıkmış.

    Kitapta Mustafa İnan'ın hayatını okuyoruz. Kimmiş bu adam anlamaya çalışıyoruz. Neden böyle bir kitap yazmaya karar verilmiş, onu anlamaya da çalışıyoruz tabi ki. Benim de bu incelemeyle üzerinde durmak istediğim konu bu aslında. Bu kitap neden yazılmış?
    Ülkemizde daha fazla olmak üzere su an için dünya gündeminde de artık insanların ( en önemlisi yeni nesillerin ) örnek aldığı kişiler değişmiş durumda. Modernizm yanlış bir algı ortaya koyuyor. Artık hiçbir alanda bir ürün, eser, uğraş ortaya koymadan sadece bir gününü internette paylaşmakla ve yahutta bir fotoğraf uğruna yaşayarak toplumda bir yer edinmeye çalışıyoruz. Hal böyle olunca böyle yapıp başarıya ulaşmış, belli bir kitleye sahip insanlar halkın gündeminde hatırı sayılır bir yer buluyor kendine. Arkadaşlar çok üzülüyorum ben!

    Mustafa İnan'ın hayatını okurken hepimiz görüyoruz ki insanlar bir şeyler için çabalamış, etrafındakilerin de böyle olmasını isteyerek yaşamış. Bir fotoğrafıyla yüz bin beğeni alıcam diye çabalamamış, dışarda insanlar ne yapıyor bunu ülkesine göstermeye çalışmış.
    Bu neden önemli?
    Dışarıdan kastım Batı. Biz de Doğuyuz ya. Hani kötüyüz heh işte o Doğu.
    Kendi alanımdan örnekle bugün modern tıp deyince 'Western Medicine' anlaşılır. Bu zamanında böyle gelişmiş hep böyle mi olmak zorunda diye insan düşünüyor, bir yandan Batılılar zaten bizden önde bizim onlar gibi olmamız lazım diyip buna alıştığımız için kendimizi de ezik psikolojisine sokup ondan mı çabalamıyoruz diye de düşünüyorum. Hee örnek alıyoruz ama hep yanlış yerleri :D Örnek aldığımız şeyler sınavda çıkmıyor hep düşük alıyoruz bizimle dalga geçiyorlar.

    Mustafa İnan'a Avrupa gördünüz neden dans etmiyorsunuz diye sorulunca;
    ''Ben oraya dans öğrenmek için gitmedim'' demiş. Ne güzel demiş.

    Batının gelişmişliğine karşı değiliz derdimiz bizim niye böyle olmadığımız.
    Öğrencilerine de hep böyle anlatmış, Batıya gidin, bilimi öğrenin ama oralarda kalmayın demiş. Şu anda ülkemizde bilime az biraz meraklı olan da gidip kendin kurtarma peşinde maalesef, artık sınırlar kalktı tabi küresel bir köyde yaşıyoruz, milliyetçilik falan hak getire, onlar geride kalmış herkesin kendi tercihi diyip geçiyoruz. Ama ne demişti hoca; ''İthal malı bilim olmaz''.
    Herkes gidip de geri gelmezse kim bize bilim yapacak demi. Kendimiz yapabilecekken niye başkasından ithal edelim ?

    Neyse okuyalım, okuyalım, okuyalım.
    Sonra da herkesin okuması için uğraşalım. Sadece bu kitabı değil ha, genel halimiz böyle olsun.
    İyi okumalar!
  • Öncelikle, zamanında babamın kitaplığından aşırıp kendi kitaplığıma dahil ettiğim, lakin yıllar boyunca tozunu almak dışında başka bir ilişki kurmadığım bu değerli eseri, bir etkinlik marifetiyle elime alıp okumamı sağlayan değerli okur dostlarım Ebru Ince , NigRa ve her okur buluşmasında kitabın adını zikrederek bilinçaltımıza yerleştiren ve süreci hızlandıran Muzaffer Akar 'a teşekkür ederek incelemeye başlamayı kendime bir borç biliyorum... Bu etkinlik olmasaydı, 1982 basım bu kitap muhtemelen oksitlenip kendi kendini imha edinceye kadar kitaplığın bir köşesinde sırasını bekliyor olacaktı... Ve ardından hızlı adımlarla incelemeye geçebilirim artık...

    Ne zaman, nerede ve hangi koşullar altında doğacağımızı kendimiz seçemiyoruz ya hani... İşte beni en derin düşüncelere iten konuların başında gelir bu mevzu... Evet ben seçmedim bu hayatı, bu coğrafyayı, bu çağı... Mesela hayatımın sabah televizyon kuşağında Seren Serengil ile Seda Sayan'ın rekabet ettiği bir döneme denk gelmiş olması inanın benim seçimim değildi... Ya da toplumun %2'sini falan ilgilendirmesine rağmen memleketteki en geniş katılımlı tartışmaların başında 'taksi mi, uber mi' tartışmasının gelmesi de tamamen benim dışımda gelişen bir olay... Bir Instagram annesinin, sponsorlu bir çekim esnasında sırf o an canı istemediği için şarkı söylemeyen çocuğunu, mikrofonun açık olduğunu bilmeden gizlice azarlaması ve tartaklaması da bizzat gözlerimle şahit olduğum, asla ve kat'a seçmediğim ama yaşamak zorunda olduğum hayatın sıradan bir sahnesi sadece... Ancak Doktor Jivago'yu okuyunca yine de biraz kızdım kendime yukarıdaki düşüncelerimden dolayı... Nedenini birazdan anlatacağım dilim döndüğünce...

    Yuri Jivago ya da bilinen adıyla Doktor Jivago, seçimini yapamadığı hayatında bizim kadar şanslı(!) bir insan değildi maalesef... Yaşamak için gözlerini açtığı ülkede bir dünya savaşı, bir halk devrimi, devrimle birlikte gelen bir iç savaş ve bunlara benzer pek çok toplumsal vaka, peşi sıra birbirini takip ediyordu... O dönemin Rusya'sında yaşayan insanların mesleği ne olursa olsun her biri kolunda apoletler taşıyan kıyafetlerle gezmek zorundaydı. Çünkü her şeyden önce onlar birer askerdi. Yani benim gibi 6 ay askerlik yapıp 10 yıl bunu anlatan bir askerlikten söz etmiyorum. Askerlik onların yaşam biçimiydi. Ellerine tüfek alacak yaşa geldiğinde başlayan ve mezarda sona eren bir askerlikti onlarınki... Kimi zaman düşmanla, kimi zaman birbirleriyle savaştılar. Rusça'nın yanında sadece kurşunlarla iletişime geçtikleri ikinci bir dil biliyordu hepsi...

    Ve böyle bir yaşam içerisinde en büyük lüksleri hayatta kalabilmekti. Çünkü ölmek için o kadar çok neden vardı ki... Sürekli devam eden bir savaş ya da çatışma halinden bahsetmiyorum bile. Yolda yürürken denk gelecek bir kör kurşun, evinize atılacak başıboş bir bomba, karşı taraftan başına buyruk bir askerin o anki kişisel insiyatifiyle kurşuna dizilme, en az savaş kadar tahribat yaratan kış koşulları ve yakalanmama ihtimaliniz sıfıra yakın olan bulaşıcı hastalıklardan herhangi birinin sizi o an öldürüp bu ateş çemberinin dışına çıkarması işten bile değildi... Yani lafın kısası, Hummel tişört giyip röfleli saçlarla birbirlerine su sıçratıp akşam ödül olarak lahmacun ziyafeti çekilen bir Survivor değildi onlarınki... Hayatta kalmak, dahası, tüm bu cendere içerisinde bir aile kurabilmek, bir meslek sahibi olmak, çoluğa çocuğa karışabilmek gerçek bir yetenekti...

    İşte Yuri'nin de yapmak istediği buydu aslında... Önce içinde bulunduğu koşulları kabullenmek ama olabildiğince tarafsız kalıp her şeye rağmen kendine ait bir hayat kurabilmekti amacı... Kısmen başardı da bunu. Ancak günümüzde de sık sık duyduğumuz bir laf var ya hani, 'taraf olmayan bertaraf olur' diye... İşte bu laf zamanı gelince Yuri Jivago için de geçerlilik kazandı... İş bu noktaya geldiğinde Jivago nasıl tercihler yaptı, başına neler geldi gibi konuların detaylarına girmeyeceğim... Orası da kitabı okuyacak okurlara kalsın...

    ---------------------------------

    Yanlış hatırlamıyorsam Chuck Palahniuk 'e ait bir tespitti; zamanında okumuştum bir yerlerde... Palahniuk, çağımızın çoğunlukla büyük toplumsal vakaların yaşandığı bir çağ olmadığını hatta olabildiğince boş ve anlamsız bir çağda yaşadığımızı vurguluyordu ve bireysel olarak girdiğimiz bunalımların, saçma sapan dertlerimizin ve genel anlamda mutsuzluğumuzun işte bu boşlukla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Katılır veya katılmazsınız ama bana oldukça enteresan gelmişti bu tespit. Tabii ki savaş çıksın, devrim olsun, Jivago gibi kelle koltukta bir hayat yaşayalım demiyorum. Ancak yaşadığımız çağda derin bir boşluk olduğu kesin ve kitleler olarak bu boşluğu nasıl doldurabileceğimizi henüz keşfetmiş değiliz...

    İşin garibi, kitapta geçen dönem üzerinden hemen hemen 100 yıl geçmiş. Yani tarih perspektifinden bakarsak çok da uzun bir zaman değil aslında... İnsan üzerine düşündükçe nasıl bir duyguya bürünmesi gerektiğini kestiremiyor tam olarak. Mesela 100 yıl önce savaşın içinde, paranın değerini tamamen yitirdiği ve birkaç dilim taze ekmek karşılığında her şeyin satın alınabildiği; çalışır durumda bir sobanın büyük lüks sayıldığı bir ortamdan, lüks deyince Swarovski taşlı iphone 8 kılıfının akla geldiği bu döneme hangi ara geldik, inanın hiçbir fikrim yok...

    İnsanlık, tarih boyunca savaşmış, birbirini öldürmüş, devletleri ve toplumları dizayn etmiş, sınırları çizmiş, her türlü doğal kaynağı ortaya çıkarmış; biz de şimdi gelip tüm bu oturmuş düzeni hunharca tüketiyormuşuz gibi bir manzara var karşımızda... İnsanlık tarihinin en şımarık çocuklarıyız belki de... Açlık veya salgın hastalıklarla boğuşmuyoruz. Zamanında insanlar yeterli gıdayı alamadıkları için tifodan, dizanteriden, vebadan ölürken bizdeki ölümlerin çoğu obezite veya mide küçültme operasyonlarından kaynaklanıyor... Bunun gibi belki de sayfalarca örnek verebiliriz pek çok konuda... Tüm bunların üzerine bir de yüzsüz gibi tarihi, insanları, toplumsal olayları eleştirip duruyoruz. Altımıza koltuk çekmişler, biz ise neden sırtımıza yastık koymadılar derdindeyiz...

    --------------------------------------

    Neyse efendim, bu konulara bir girdik mi bir daha çıkamayız. En iyisi incelemenin sonlarına doğru biraz da kitapla ilgili notlarımı paylaşayım ve dağılalım sonra:)

    * Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz kesinlikle benim yaptığım gibi hayatınızın en yoğun dönemine denk getirmemenizi tavsiye ederim. Kitap zor değil ama yorucu bir kitap. Özellikle ilk 70 sayfa karakterleri tanımakla geçiyor. İsimlerin hepsi şu sekiz tane sessiz harfin yan yana geldiği tipik Rusça isimler:) Atıyorum, kitabın 27.sayfasında tanıştığınız bir karakterle, 438. sayfada bir anda tekrar karşılaşabiliyorsunuz. bendeki baskının başında kitaptaki karakterlerin adının yazdığı sıralı tam liste vardı ve çok işime yaradı açıkçası...

    * Boris Pasternak'ın akıcı bir dili var ve bölümleri (RTS öğrencileri iyi bilir) 'scene'lere ayırarak yazmış. Bu nedenle sinema veya tiyatroya uyarlanması nispeten kolay bir kitap ki zaten defalarca uyarlamışlar.

    * Sinemada 'yönetmenin kestiği sahneler' olur ya, işte bunun edebiyat versiyonu da lazım sanırım:) Bu kitapta bazı bölümler bence biraz fazla uzatılmış. Biraz daha sadeleştirilebilirmiş. Ancak dönemin şartlarında belki de böylesi daha makbuldür, bilemiyorum.

    * Kurguda çok fazla tesadüf durumu var. Zaten kitabı okuyan pek çok okur bu durumu gündeme getirmiş. Tesadüfler beni aşırı rahatsız etmedi ancak Pasternak'ın olasılık hesaplarını biraz altüst ettiği de bir gerçek:)

    * Kitap aslında bir yandan da aşk kitabı... Siz benim bu konuda tek kelime etmemiş olmamı lütfen dikkate almayın:) Çok tasvip ettiğim bir aşk hikayesi değildi kendi adıma. Ancak başkaları hayranlıkla takip edebilir bu hikayeyi, onu bilemem...

    ------------------------------------------

    Ve geldik incelememizin son satırlarına... Anlatmak istediklerimin yarısını bile anlatamadım ama bir yerde de durmak lazım diye düşünüyorum... Doktor Jivago, ara sıra kendi kalbinde de hissettiği ve bizim çağımızda da sıkça görülen 'kalp teklemelerinin' sebebini biraz da manevi nedenlere bağlamış. Diyor ki;

    "Çoğunluk, yaşamak için ikiyüzlü hayat sürmek zorunda. Sağlığınız da bunun etkisi altında kalıyor. Gün geçtikçe, duyduğunuzun, düşündüğünüzün aksini söylemek zorundasınız. Sevmediğiniz bir şeyi sevmek, hoşlanmadığınız birşey karşısında hoşlanır gibi davranmanız gerekiyor. Sinir sistemi denen şey uydurma birşey değil. Varlığınızın parçası... Ruh denen şey tıpkı ağzınızın içindeki dişler gibi göğsünüzde duruyor. Buna devamlı olarak karşı gelemezsiniz. İsyan eder.”

    Bence güzel ve evrensel bir teşhis koymuş Jivago... Bir de reçeteyi yazsaydı keşke diyesi geliyor insanın:) Lakin onu da belki hayatın içinde bir yerlerde aramak lazım. Ama bunu savaşmadan, kurşun sıkmadan, aç kalmadan, çocukları öldürmeden, birbirimizi ötekileştirmeden başarmak zorundayız.

    Umarım kalbimiz, bizi her şeyin çok daha anlamlı ve yaşanabilir olduğu, umut dolu bir dünyaya taşıyacak kadar sağlamdır...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...