• Thomas Bernhard'ı nasıl, nereden, kimin rüzgârıyla tanıdım bilmiyorum. Eminlikle göz kapadığım şey bu tanımanın sık sık bi' "iyi ki" duygusu yarattığıdır içimde.
    Modern hayatın bireysel tutumu içerisinde her kişi kendi farklılığıyla yaşarken hayatını, aslında kollektif bi' farklılık toplumunu oluşturuyor; yabancılaşma. Sevgili Bernhard bunu ne güzel eleştiriyor konuşmalarında. Kuşkusuz o her şeye yabancı ama çok da yakın. Bu yabancılığı nefretinden, yakınlığını da eleştirel fikirlerindeki mantıklı ele alışlarından seziyorum.

    Kitap, Avusturyalı gazeteci Kurt Hofmann'ın 1981- 1988 yılları arasında ara ara yaptığı röportajvari konuşmalardan oluşuyor. Kitapta Bernhard'ın anlatım bütünlüğünün korunması adına sorular yazılı değil, sadece Bernhard'ın cevapları var. Konuşmalar Bernhard'ın anlatılarına, verdiği cevaplara, konuşmayı yüzdürdüğü akıntıya göre şekillenmiş ve o cevapları temsil edecek şekilde başlıklandırılarak 16 bölüme ayrılmış. Hofmann, Bernhard'ın ölmeden önceki düşün halini daha iyi yansıtabilmek adına sadece son bölümü soru cevap olarak kitaba eklemiş.

    Bernhard konuşmalarında sık sık anılarından bahsetmiş; geçirdiği hastalıklar, çocukluk ve gençlik çağının geçtiği yerler, insanlarla ilişkileri, ilk işi, yazın hayatına girişi... Tüm bunlar yazarın karakterini, doğasını oluşturan temel ögelerden biri olan eleştirel tutum ve öfkenin onun yaşamında nasıl geliştiğine dair bi' referans oluşturabilir diye düşünuyorum. Çünkü öyle şeyler yaşamış ve görmüş ki Bernhard.. diyebilirim ki kızgınlıkla katıştırmış onu bu durum ama aydın bakış açısı onu kendi gölgesinde yürüyen, karanlık bi' öfke duvarına toslatmamış, o bunu yazdıkça dönüştürmüş kaleminde ve öfkenin eleştirel tonunu kırmızı bi' aydınlıkla birleştirmiş.

    Bernhard çok ilginç biri! Çok farklı buluyorum onu. Bunu bi' okur, öğrenci, aynılıklara baygın bakan biri olarak, hissettiğim için söylüyorum. 114 sayfalık şu cevaplar zırhını okurken ne çok güldüm, öfkelendim, kitabı kapatıp tavana baktım. "Yok artık!" oldum, "Bu adam deli!" dedim. Çünkü fikirsel vurgunluklarla dolu kitap. Bernhard acımasız bi'eleştirici, keskin bi' gözlemci ve sakınmasız bi' konuşmacı. Eleştirisi sanat dünyasından toplumların yaşam anlayışına, gözlemleri insanlarin iki yüzlülüğünden arkadaşlığın basit-saf-buruk doğasına, konuşmaları ise sonsuzluğa uzanıyor. Noktası az olan bu adamın virgülleri birer fikir ayracı, o sıralıyor ve ben de anlamaya çalıştıkça idrak ettikçe duvara kitlenip dalıyorum, dalıyorum...

    Bernhard gibi birini tanımadım ben hayatımda.. ama Bernhard'a olan hayranlığım hayatıma bi' kavram kattı; aydın öfke sezdiğim, eleştirilerini mantıklıca yaptığını düşündüğüm, gözlerinden oklar çıktığını hissettiğim insanları "Bernhardyen" olarak nitelemeye başladım.. ve günlük hayatımda kullanmaya başladım. Bunu yadırgayan, soran insanlara ise, meraklarını kazandığım takdirde yazarı tanıttım. Direngen öfkenin, eleştirel bakışın nasılca birinde birleşip yazınıyla ne büyük bi'hazine bıraktığını herkesin öğrenmesini isterim, onu herkesin okumasını isterim çünkü. Çünkü deneyimlenmiş, yaşanmış nice olayın ardında bi' yaşamın özü eleştirel bakışla, zekayla birleşerek kelimelere dolmuş. Nasıl anlatmam!?

    Mantıklı öfkeyle belki de sinirin, kızgınlığın en meşru halini kaleminde barındıran adam, iyi ki vardın ve iyi ki yazdın.
  • "Yumuşak huylu insanlar güçlü olmak zorundadır ve barış isteyenler bir kavganın içindedirler... Görünmeyeni yenmek mümkün değildir. İnsanlar öldürülebilir ama içlerindeki Tanrı öldürülemez. Bir halk yenilebilir ama ruhu asla."

    Kendimizi çıkmazda, karanlıklar içinde, çaresiz hissettiğimiz dönemler olur. Bu dönemlerde karşımıza çıkan bir dost, bir arkadaş, bir tebessüm, güzel bir çift söz yüzümüzü aydınlatır; bazen de bir kitap çıkıverir karşımıza ve kafamızda dönüp duran soruları bir bir açıklığa kavuşturur.

    Stefan Zweig'e ait, Can Yayınları'ndan çıkan "Vicdan Zorbalığa Karşı - Ya da Castellio Calvin'e" adlı kitabı da yaşamakta olduğumuz dönemi anlama bakımından bir gemici feneri niteliğinde. Cenevre'de 1536 yılında iki din adamının, Calvin ve Castellio'yu karşı karşıya getiren yaklaşık yirmi yıllık bir dönem anlatılır kitapta. Cenevre, Calvin'in baskıcı rejimine boyun eğmiştir ancak Castellio bu baskılara karşı koyar.

    Stefan Zweig, Calvin'i "... uyumlu davranmanın her biçimine ilk olarak karşıdır. O tavsiyede bulunmaz, sadece emretmek ister" diye tanımlar. Zweig kitleler üzerinde uygulanan baskı ve şiddete ilişkin tespitler yapar: "Her tür insancıllığı zaaaf diye alaya alan zorbalık müthiş bir kuvvettir. Sistemli bir biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotça uygulanan devlet terörü, bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar... Örgütlü bir korku rejimi mucizeler yaratır."

    Şu anda Dünya'da yaşıyor ve durumu analiz ediyor gibi geliyor insana...

    Cenevre meclisi tarafından göreve çağırılan Calvin, tüm yetkilerin kendinde toplanması ister ve kabul ettirir. "Hiçbir diktatörlük, güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır."

    Kitaptan hiç söz etmeden, bu görüşleri kendi görüşüm gibi yazmış olsaydım, bugünü iyi analiz eden biri olarak görülebilirdim. Ancak neredeyse 500 yıl önce yaşananlar nasıl da örtüşüyor günümüzle...

    Sadece iktidarın tavrı ile sınırlı değil Zweig'in tespitleri. Zorbalığa karşı durmak isteyenlerin çaresizliğinin nedenlerini de çok iyi açıklıyor:

    “…bir uyanış başlar. …yaygınlaşır ama bir yere odaklanamaz. Bu durum daima, geçici de olsa diktatörlerin lehine işler, sayıca çoktan azınlığa düşmüş olsalar bile bu, onların egemenliklerinin güvencesidir; askeri nitelik kazanmış iradeleri, birlik, bütünlük ve düzenli bir görünüm sergiler. Oysa karşılarındaki irade farklı yönlerden gelmekte ve etkisini farklı biçimde göstermektedir.”

    “Bir araya yığılmış bir küme, militarize olmuş bir orduyla, örgütlenmemiş bir memnuniyetsizlik örgütlü bir terörle asla baş edemez.”

    İncelememi kitabın ne kadar harika olduğunun daha iyi anlaşılması için; Thomas Mann'ın, Stefan Zweig'e gönderdiği bir mektupla bitirmek istiyorum.

    Thomas Mann, Küsnacht'tan (30 Mayıs 1936) şöyle yazar:

    "Sevgili ve çok değerli Herr Stefan Zweig;
    Uzun süredir sizin Castellio gibi, içeriğine ve biçimine bu denli kaptırarak heyecanla okuduğum bir kitap olmamıştı! Bu bir sansasyon, son derece heyecan verici, günümüze ait nefreti ve sempatiyi tarihsel bir nesne üzerinde odaklıyor ve bize şunu öğretiyor: hep aynı şey. Bu ise bir yandan umudu yıkarken diğer yandan umut vermektedir de. Castellio hakkında bir şey bilmiyordum, onu tanımış olmaktan dolayı gerçekten mutluyum; eskilere dönüp yeni bir dostluk kazanmış oluyorum. Kitabınıza ve size teşekkür ederim... Hane halkımdan ve benden iyi dilekler, içten selamlar."


    S.Y.
  • "Ne güzeldi eski günler!" Dememek mümkün mü acaba? Saflığın henüz kirlenmediği o dünyaya özlem duymamak nasıl mümkün olmayabilir?

    Eski Türk filmlerini hala inatla seyrediyoruz. Neden usanmadık? Neden her şeyi tükettiğimiz gibi bunu da tüketmedik? Çünkü bu asla erisemeyeceğimiz güzel günleri bir yansıması olduğu için .

    Bakışmaktan utanılan sevgili olma düşüncesi ile bile kıpır kıpır ettiren dönem. Anneye babaya aileye özlem bağlılık. İşte bunların hepsi bizi geçmişe tutunmaktan vazgeçirmiyor.

    Eski mi güzeldi yoksa eskiden mi güzeldik bunun derin derin düşünmek lazım.

    Neleri özlüyoruz farkına varmadan bir bilsek? Daha mı güzel olurdu acaba?

    Tüketiyoruz her şeyi geçmişimiz hariç. Unutuyoruz bugünü yaşadıklarımız sadece günleri doldurmaya yarıyor . Hep düşünüyoruz bugün şunun için aracı, bunun için köprü diye. Bir amaca bağlı kalmasak takılıp kalırız boşlukta. Bundan korkuyoruz. Ama günleri atıyoruz kocaman bir zaman çöplüğüne. Güzel günler beklerken bencilleşiyoruz.

    Bencilleştikçe de kaybediyoruz.
  • İran ve Arap edebiyatları Türk güzellerine dair şiirlerle doludur ve bu sebeple de farsçada “Türk” kelimesi güzel ve sevgili mânasını almıştır.
  • Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
    Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay aşığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda- gene hoş şeydir.
    Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
  • Kitabı okudukca içinizdeki hoşlanma giderek sevgiye dönüyor tıpkı beyaz dişin kalbi gibi. Gözlerim dolu dolu okuduğum nadir kitaplardan. Jack London beyaz dişin yani bir kurdun hikayesini o kadar güzel anlatmış ki. Bebekliğinden baba oluşuna kadar hepsi gözümün önüne geliveriyor. Beyaz diş evreni doğduğu mağara sanarken aslında o kadar da küçük bir yaşamda var olmadıgını dışarda canlı, cansız varlıkların olduğu kocaman bir dünya oldugunu keşfetip kendini türlü maceralara sürüklerken bildiği tek şey ilk gördüğü insanların en güçlü tanrılar olduklarıydı. Onu daha hırçın, daha asi, daha korkunç bir kurt yapan kötü tanrılara da denk geldi, sevgisiyle onu bambaşka bir kurda dönüştüren iyi tanrılara da... Jack London okumamış olanlar için özellikle harika bir başlangıç olacaktır. Sevginin iyileştiremeyeceği bişey yok! Sevgili kurt.