• İlgilenenlere; yazdığım bir öykü... Bir kez daha paylaşayım bugün için.
    Şaşırtıcı sonludur, iyidir diye düşünüyorum.

    Bu akşam saatleri sessizliği, kendi kabuğuma çekilmem için en uygun zaman dilimiydi aslında. Her akşam aynı sessizliğe gömülüyor olmamın nedenini anlatmayı istediğim zamanlar çok olmuştu. Ama bu durumu anlatacak ne bir kimsem vardı, nede dudaklarımda güç. Her zaman susmayı seçen bir kadındım. Küçük yaştan beri dudaklarıma sürdüğüm en güzel ruj, sessizliğin kırmızı tonuydu. Susmayı ve suskunluğun mayhoş tadını en iyi bilenlerden biriydim. İşte yine aynı şeyi yapıyor ve kendimi bu acı verici ana bırakıyordum.

    Böyle zamanlarda hep bir şeyler yazıyordum. Yazmak, kendimi ifade edebilmemin tek yoluydu. Kendimi, sadece kendime ifade ediyordum yazarak ama bu bana yine de yetiyordu. Yıllardır böyleydim.... Sadece yazıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu çünkü. Ya kendi kendime saatlerce, günlerce öylece susmak, ya da konuşmak istediğimde sadece parmaklarımı konuşturmak… Bense genellikle ilk seçeneği seçiyordum.
    İşte yine böyle bir vakitlerdi. Susmakla yazmak arasında yorgun bir şekilde gidip geliyordum. Uzun süren bir suskunluk tercihi sonrasında yatağıma uzandım ve bir şeyler yazmak için diz üstü bilgisayarımı tamlamasına uygun bir şekilde dizlerimin üzerine koydum. Alışkanlıktan olmalı ki, ilk önce maillerimi kontrol ettim. Çünkü son yıllarda insanlarla sadece bu şekilde iletişim kuruyordum. Bu durum benim için sanal bir heyecan yada zevk değil, tamamen gereklilikti.

    Posta kutumda ki mailler arasında en son geleni dikkatimi çekti. Gözlerime inanamıyordum. Bu ismi çok iyi hatırlıyordum. Lise yıllarımda uzun bir dönem hayatımı paylaştığım ve belki de gerçekten büyük bir aşk beslediğim, erkek arkadaşımdı. Büyük bir heyecanla gelen maili açtım. Yazılanları okuyamıyordum. Bunun sebebini ekranı titreten dizlerimin olduğunu fark ettim ve biraz olsun kendime gelip okumaya devam ettim. Gelen mailde şöyle yazıyordu:

    “Merhaba Hazal…
    Cümlelerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım beni hatırlamışsındır. Ki unutmuş olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü ben seni bugüne kadar hiç unutmadım. Yirmi üç yıl sonra sana tekrar ulaşabileceğimi hiç tahmin edemezdim. Neden bunca zaman karşılaşmadık yada birbirimize ulaşmaya çalışmadık bilemiyorum. Belki
    de böyle olması gerekiyordu. Belki de hayat bizi, herkese yaptığı savurganlığı yaptı ve farklı yerlere savurdu. Neyse…
    Yıllar sonra nereden çıktı bu geciken mektup diyorsun şuan biliyorum. Daha önceleri sana ulaşmayı çok denedim ama başaramadım. Senden hiçbir haber alamadım. Liseden sonra buradan taşınmış olman bunda en büyük etkendi sanırım. Çok istemiş olsaydık belki bu engeli bile aşar bir şekilde görüşebilirdik ama bunu ikimizde yeterince istememişiz anlaşılan.
    Sen bu şehirden gittikten sonra ben üniversiteyi kazandım ve eğitimime devam ettim. Şuan özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evlendim ve bir tane kızım var. Dünyalar tatlısı... Şu an genç bir kız oldu. Liseye gidiyor. Tıpkı senin o yıllar ki halin gibi ve inanılmaz derecede sana benziyor. Çok tuhaf değil mi? Belki de sana benzemesinin sebebi, ona senin adını vermiş olmam olabilir mi ne dersin? Evet, onun da adı Hazal… Şu an yüzündeki o şaşkınlık ifadesini tahmin edebiliyorum. Yıllar önce bildiğim o tanıdık ifadeyi nasıl unutabilirim ki.
    Dün akşam ofisimde otururken dışarıyı izliyordum. Odam, bütün şehri ayaklarımın altına seren bir pencereye sahip ve buradan gün batımını izlerken aklıma sen geldin. Bugün sana ulaşabileceğim her yolu denedim ve sadece mail adresine ulaşabildim. Hala kullanıyor olduğunu da bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsan çok mutlu olurum.
    Çok geciktim biliyorum ama eğer bu mail sana ulaştıysa seninle görüşmek isterim. Neredesin ne, ne yapıyorsun, kiminlesin, evlendin mi, senin de bir kızın var mı bilmiyorum ama seninle görüşmek ve her şeyi öğrenmek istiyorum. Umarım bunca gecikmişlik sonrasında bile olsa bu şansı bana verirsin. Gerçekten seninle görüşmeyi çok istiyorum.
    Bu satırları okuduysan eğer en kısa zamanda cevabını bekliyorum. Bir gün bu gün batımını seninle birlikte izleyebilme ihtimalini bekliyorum. Sevgilerimle…”

    Gözlerimden akan yaşların sebebini anlayamıyordum ve içimdeki duygu fırtınasını tarif edemezdim. Mutluluk mu, heyecan mı, geçmişin acı hatıraları mı bilmiyorum. Bütün bu satırlar beni mahvetmişti. Her şey bir yana, kızına benim adımı vermesi inanılmazdı. Bu imkansızdı… Anlatılabilecek bir duygu değildi. Az önce yazılanları okumama engel olan ayaklarım şimdi daha büyük bir hızla titriyordu. Kendimi kaybetmiştim sanki. Gözlerim, kendisine inanamıyor olmamı desteklercesine yanaklarıma yaşlarını süzüyordu.
    Bu inanılmaz duygular arasında öylece kalakaldım. Ne yapacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi, hatta cevap bile verip veremeyeceğimi bilemiyordum. Şu an ki durumum farklı olsaydı bir dakika bulmaz cevap yazmaya başlardım ama şuan yapamazdım. Ona yaşadığım acıları anlatamazdım. Onunla görüşemezdim.

    Ona; ne on altı yıl önce geçirdiğim trafik kazasından mucizevi bir şekilde nasıl kurtulduğumu, ne de o kazadan sonra beynime aldığım darbe sonucu sağır ve dilsiz bir kadın olarak kaldığımı anlatabilirdim.

    Ben, o kazadan sonra hiç kimseyle konuşamayan, evrendeki hiçbir sesi artık duyamayan, zavallı bir kadındım. Ve bu katlanılması imkansız gerçek, kendi kabuğumda sessiz ve kimsesiz yaşamam için fazlasıyla yeterli bir acıydı.

    Okan Kuzu
  • İlgilenenlere; yazdığım bir öykü...
    Şaşırtıcı sonludur, iyidir diye düşünüyorum.

    Bu akşam saatleri sessizliği, kendi kabuğuma çekilmem için en uygun zaman dilimiydi aslında. Her akşam aynı sessizliğe gömülüyor olmamın nedenini anlatmayı istediğim zamanlar çok olmuştu. Ama bu durumu anlatacak ne bir kimsem vardı, nede dudaklarımda güç. Her zaman susmayı seçen bir kadındım. Küçük yaştan beri dudaklarıma sürdüğüm en güzel ruj, sessizliğin kırmızı tonuydu. Susmayı ve suskunluğun mayhoş tadını en iyi bilenlerden biriydim. İşte yine aynı şeyi yapıyor ve kendimi bu acı verici ana bırakıyordum.

    Böyle zamanlarda hep bir şeyler yazıyordum. Yazmak, kendimi ifade edebilmemin tek yoluydu. Kendimi, sadece kendime ifade ediyordum yazarak ama bu bana yine de yetiyordu. Yıllardır böyleydim.... Sadece yazıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu çünkü. Ya kendi kendime saatlerce, günlerce öylece susmak, ya da konuşmak istediğimde sadece parmaklarımı konuşturmak… Bense genellikle ilk seçeneği seçiyordum.
    İşte yine böyle bir vakitlerdi. Susmakla yazmak arasında yorgun bir şekilde gidip geliyordum. Uzun süren bir suskunluk tercihi sonrasında yatağıma uzandım ve bir şeyler yazmak için diz üstü bilgisayarımı tamlamasına uygun bir şekilde dizlerimin üzerine koydum. Alışkanlıktan olmalı ki, ilk önce maillerimi kontrol ettim. Çünkü son yıllarda insanlarla sadece bu şekilde iletişim kuruyordum. Bu durum benim için sanal bir heyecan yada zevk değil, tamamen gereklilikti.

    Posta kutumda ki mailler arasında en son geleni dikkatimi çekti. Gözlerime inanamıyordum. Bu ismi çok iyi hatırlıyordum. Lise yıllarımda uzun bir dönem hayatımı paylaştığım ve belki de gerçekten büyük bir aşk beslediğim, erkek arkadaşımdı. Büyük bir heyecanla gelen maili açtım. Yazılanları okuyamıyordum. Bunun sebebini ekranı titreten dizlerimin olduğunu fark ettim ve biraz olsun kendime gelip okumaya devam ettim. Gelen mailde şöyle yazıyordu:

    “Merhaba Hazal…
    Cümlelerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım beni hatırlamışsındır. Ki unutmuş olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü ben seni bugüne kadar hiç unutmadım. Yirmi üç yıl sonra sana tekrar ulaşabileceğimi hiç tahmin edemezdim. Neden bunca zaman karşılaşmadık yada birbirimize ulaşmaya çalışmadık bilemiyorum. Belki
    de böyle olması gerekiyordu. Belki de hayat bizi, herkese yaptığı savurganlığı yaptı ve farklı yerlere savurdu. Neyse…
    Yıllar sonra nereden çıktı bu geciken mektup diyorsun şuan biliyorum. Daha önceleri sana ulaşmayı çok denedim ama başaramadım. Senden hiçbir haber alamadım. Liseden sonra buradan taşınmış olman bunda en büyük etkendi sanırım. Çok istemiş olsaydık belki bu engeli bile aşar bir şekilde görüşebilirdik ama bunu ikimizde yeterince istememişiz anlaşılan.
    Sen bu şehirden gittikten sonra ben üniversiteyi kazandım ve eğitimime devam ettim. Şuan özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evlendim ve bir tane kızım var. Dünyalar tatlısı... Şu an genç bir kız oldu. Liseye gidiyor. Tıpkı senin o yıllar ki halin gibi ve inanılmaz derecede sana benziyor. Çok tuhaf değil mi? Belki de sana benzemesinin sebebi, ona senin adını vermiş olmam olabilir mi ne dersin? Evet, onun da adı Hazal… Şu an yüzündeki o şaşkınlık ifadesini tahmin edebiliyorum. Yıllar önce bildiğim o tanıdık ifadeyi nasıl unutabilirim ki.
    Dün akşam ofisimde otururken dışarıyı izliyordum. Odam, bütün şehri ayaklarımın altına seren bir pencereye sahip ve buradan gün batımını izlerken aklıma sen geldin. Bugün sana ulaşabileceğim her yolu denedim ve sadece mail adresine ulaşabildim. Hala kullanıyor olduğunu da bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsan çok mutlu olurum.
    Çok geciktim biliyorum ama eğer bu mail sana ulaştıysa seninle görüşmek isterim. Neredesin ne, ne yapıyorsun, kiminlesin, evlendin mi, senin de bir kızın var mı bilmiyorum ama seninle görüşmek ve her şeyi öğrenmek istiyorum. Umarım bunca gecikmişlik sonrasında bile olsa bu şansı bana verirsin. Gerçekten seninle görüşmeyi çok istiyorum.
    Bu satırları okuduysan eğer en kısa zamanda cevabını bekliyorum. Bir gün bu gün batımını seninle birlikte izleyebilme ihtimalini bekliyorum. Sevgilerimle…”

    Gözlerimden akan yaşların sebebini anlayamıyordum ve içimdeki duygu fırtınasını tarif edemezdim. Mutluluk mu, heyecan mı, geçmişin acı hatıraları mı bilmiyorum. Bütün bu satırlar beni mahvetmişti. Her şey bir yana, kızına benim adımı vermesi inanılmazdı. Bu imkansızdı… Anlatılabilecek bir duygu değildi. Az önce yazılanları okumama engel olan ayaklarım şimdi daha büyük bir hızla titriyordu. Kendimi kaybetmiştim sanki. Gözlerim, kendisine inanamıyor olmamı desteklercesine yanaklarıma yaşlarını süzüyordu.
    Bu inanılmaz duygular arasında öylece kalakaldım. Ne yapacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi, hatta cevap bile verip veremeyeceğimi bilemiyordum. Şu an ki durumum farklı olsaydı bir dakika bulmaz cevap yazmaya başlardım ama şuan yapamazdım. Ona yaşadığım acıları anlatamazdım. Onunla görüşemezdim.

    Ona; ne on altı yıl önce geçirdiğim trafik kazasından mucizevi bir şekilde nasıl kurtulduğumu, ne de o kazadan sonra beynime aldığım darbe sonucu sağır ve dilsiz bir kadın olarak kaldığımı anlatabilirdim.

    Ben, o kazadan sonra hiç kimseyle konuşamayan, evrendeki hiçbir sesi artık duyamayan, zavallı bir kadındım. Ve bu katlanılması imkansız gerçek, kendi kabuğumda sessiz ve kimsesiz yaşamam için fazlasıyla yeterli bir acıydı.

    Okan Kuzu
  • İlgilenenlere; yazdığım bir öykü...
    Şaşırtıcı sonludur, iyidir diye düşünüyorum.

    Bu akşam saatleri sessizliği, kendi kabuğuma çekilmem için en uygun zaman dilimiydi aslında. Her akşam aynı sessizliğe gömülüyor olmamın nedenini anlatmayı istediğim zamanlar çok olmuştu. Ama bu durumu anlatacak ne bir kimsem vardı, nede dudaklarımda güç. Her zaman susmayı seçen bir kadındım. Küçük yaştan beri dudaklarıma sürdüğüm en güzel ruj, sessizliğin kırmızı tonuydu. Susmayı ve suskunluğun mayhoş tadını en iyi bilenlerden biriydim. İşte yine aynı şeyi yapıyor ve kendimi bu acı verici ana bırakıyordum.

    Böyle zamanlarda hep bir şeyler yazıyordum. Yazmak, kendimi ifade edebilmemin tek yoluydu. Kendimi, sadece kendime ifade ediyordum yazarak ama bu bana yine de yetiyordu. Yıllardır böyleydim.... Sadece yazıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu çünkü. Ya kendi kendime saatlerce, günlerce öylece susmak, ya da konuşmak istediğimde sadece parmaklarımı konuşturmak… Bense genellikle ilk seçeneği seçiyordum.
    İşte yine böyle bir vakitlerdi. Susmakla yazmak arasında yorgun bir şekilde gidip geliyordum. Uzun süren bir suskunluk tercihi sonrasında yatağıma uzandım ve bir şeyler yazmak için diz üstü bilgisayarımı tamlamasına uygun bir şekilde dizlerimin üzerine koydum. Alışkanlıktan olmalı ki, ilk önce maillerimi kontrol ettim. Çünkü son yıllarda insanlarla sadece bu şekilde iletişim kuruyordum. Bu durum benim için sanal bir heyecan yada zevk değil, tamamen gereklilikti.

    Posta kutumda ki mailler arasında en son geleni dikkatimi çekti. Gözlerime inanamıyordum. Bu ismi çok iyi hatırlıyordum. Lise yıllarımda uzun bir dönem hayatımı paylaştığım ve belki de gerçekten büyük bir aşk beslediğim, erkek arkadaşımdı. Büyük bir heyecanla gelen maili açtım. Yazılanları okuyamıyordum. Bunun sebebini ekranı titreten dizlerimin olduğunu fark ettim ve biraz olsun kendime gelip okumaya devam ettim. Gelen mailde şöyle yazıyordu:

    “Merhaba Hazal…
    Cümlelerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım beni hatırlamışsındır. Ki unutmuş olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü ben seni bugüne kadar hiç unutmadım. Yirmi üç yıl sonra sana tekrar ulaşabileceğimi hiç tahmin edemezdim. Neden bunca zaman karşılaşmadık yada birbirimize ulaşmaya çalışmadık bilemiyorum. Belki
    de böyle olması gerekiyordu. Belki de hayat bizi, herkese yaptığı savurganlığı yaptı ve farklı yerlere savurdu. Neyse…
    Yıllar sonra nereden çıktı bu geciken mektup diyorsun şuan biliyorum. Daha önceleri sana ulaşmayı çok denedim ama başaramadım. Senden hiçbir haber alamadım. Liseden sonra buradan taşınmış olman bunda en büyük etkendi sanırım. Çok istemiş olsaydık belki bu engeli bile aşar bir şekilde görüşebilirdik ama bunu ikimizde yeterince istememişiz anlaşılan.
    Sen bu şehirden gittikten sonra ben üniversiteyi kazandım ve eğitimime devam ettim. Şuan özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evlendim ve bir tane kızım var. Dünyalar tatlısı... Şu an genç bir kız oldu. Liseye gidiyor. Tıpkı senin o yıllar ki halin gibi ve inanılmaz derecede sana benziyor. Çok tuhaf değil mi? Belki de sana benzemesinin sebebi, ona senin adını vermiş olmam olabilir mi ne dersin? Evet, onun da adı Hazal… Şu an yüzündeki o şaşkınlık ifadesini tahmin edebiliyorum. Yıllar önce bildiğim o tanıdık ifadeyi nasıl unutabilirim ki.
    Dün akşam ofisimde otururken dışarıyı izliyordum. Odam, bütün şehri ayaklarımın altına seren bir pencereye sahip ve buradan gün batımını izlerken aklıma sen geldin. Bugün sana ulaşabileceğim her yolu denedim ve sadece mail adresine ulaşabildim. Hala kullanıyor olduğunu da bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsan çok mutlu olurum.
    Çok geciktim biliyorum ama eğer bu mail sana ulaştıysa seninle görüşmek isterim. Neredesin ne, ne yapıyorsun, kiminlesin, evlendin mi, senin de bir kızın var mı bilmiyorum ama seninle görüşmek ve her şeyi öğrenmek istiyorum. Umarım bunca gecikmişlik sonrasında bile olsa bu şansı bana verirsin. Gerçekten seninle görüşmeyi çok istiyorum.
    Bu satırları okuduysan eğer en kısa zamanda cevabını bekliyorum. Bir gün bu gün batımını seninle birlikte izleyebilme ihtimalini bekliyorum. Sevgilerimle…”

    Gözlerimden akan yaşların sebebini anlayamıyordum ve içimdeki duygu fırtınasını tarif edemezdim. Mutluluk mu, heyecan mı, geçmişin acı hatıraları mı bilmiyorum. Bütün bu satırlar beni mahvetmişti. Her şey bir yana, kızına benim adımı vermesi inanılmazdı. Bu imkansızdı… Anlatılabilecek bir duygu değildi. Az önce yazılanları okumama engel olan ayaklarım şimdi daha büyük bir hızla titriyordu. Kendimi kaybetmiştim sanki. Gözlerim, kendisine inanamıyor olmamı desteklercesine yanaklarıma yaşlarını süzüyordu.
    Bu inanılmaz duygular arasında öylece kalakaldım. Ne yapacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi, hatta cevap bile verip veremeyeceğimi bilemiyordum. Şu an ki durumum farklı olsaydı bir dakika bulmaz cevap yazmaya başlardım ama şuan yapamazdım. Ona yaşadığım acıları anlatamazdım. Onunla görüşemezdim.

    Ona; ne on altı yıl önce geçirdiğim trafik kazasından mucizevi bir şekilde nasıl kurtulduğumu, ne de o kazadan sonra beynime aldığım darbe sonucu sağır ve dilsiz bir kadın olarak kaldığımı anlatabilirdim.

    Ben, o kazadan sonra hiç kimseyle konuşamayan, evrendeki hiçbir sesi artık duyamayan, zavallı bir kadındım. Ve bu katlanılması imkansız gerçek, kendi kabuğumda sessiz ve kimsesiz yaşamam için fazlasıyla yeterli bir acıydı.

    Okan Kuzu
  • İlgilenenlere; yazdığım bir öykü...
    İyidir, şaşırtıcı sonludur.

    Bu akşam saatleri sessizliği, kendi kabuğuma çekilmem için en uygun zaman dilimiydi aslında. Her akşam aynı sessizliğe gömülüyor olmamın nedenini anlatmayı istediğim zamanlar çok olmuştu. Ama bu durumu anlatacak ne bir kimsem vardı, nede dudaklarımda güç. Her zaman susmayı seçen bir kadındım. Küçük yaştan beri dudaklarıma sürdüğüm en güzel ruj, sessizliğin kırmızı tonuydu. Susmayı ve suskunluğun mayhoş tadını en iyi bilenlerden biriydim. İşte yine aynı şeyi yapıyor ve kendimi bu acı verici ana bırakıyordum.

    Böyle zamanlarda hep bir şeyler yazıyordum. Yazmak, kendimi ifade edebilmemin tek yoluydu. Kendimi, sadece kendime ifade ediyordum yazarak ama bu bana yine de yetiyordu. Yıllardır böyleydim.... Sadece yazıyordum. Yapabileceğim başka bir şey yoktu çünkü. Ya kendi kendime saatlerce, günlerce öylece susmak, ya da konuşmak istediğimde sadece parmaklarımı konuşturmak… Bense genellikle ilk seçeneği seçiyordum.
    İşte yine böyle bir vakitlerdi. Susmakla yazmak arasında yorgun bir şekilde gidip geliyordum. Uzun süren bir suskunluk tercihi sonrasında yatağıma uzandım ve bir şeyler yazmak için diz üstü bilgisayarımı tamlamasına uygun bir şekilde dizlerimin üzerine koydum. Alışkanlıktan olmalı ki, ilk önce maillerimi kontrol ettim. Çünkü son yıllarda insanlarla sadece bu şekilde iletişim kuruyordum. Bu durum benim için sanal bir heyecan yada zevk değil, tamamen gereklilikti.

    Posta kutumda ki mailler arasında en son geleni dikkatimi çekti. Gözlerime inanamıyordum. Bu ismi çok iyi hatırlıyordum. Lise yıllarımda uzun bir dönem hayatımı paylaştığım ve belki de gerçekten büyük bir aşk beslediğim, erkek arkadaşımdı. Büyük bir heyecanla gelen maili açtım. Yazılanları okuyamıyordum. Bunun sebebinin ekranı titreten dizlerim olduğunu fark ettim ve biraz olsun kendime gelip okumaya devam ettim. Gelen mailde şöyle yazıyordu:

    “Merhaba Hazal…
    Cümlelerime nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Umarım beni hatırlamışsındır. Ki unutmuş olabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü ben seni bugüne kadar hiç unutmadım. Yirmi üç yıl sonra sana tekrar ulaşabileceğimi hiç tahmin edemezdim. Neden bunca zaman karşılaşmadık yada birbirimize ulaşmaya çalışmadık bilemiyorum. Belki
    de böyle olması gerekiyordu. Belki de hayat bizi, herkese yaptığı savurganlığı yaptı ve farklı yerlere savurdu. Neyse…
    Yıllar sonra nereden çıktı bu geciken mektup diyorsun şuan biliyorum. Daha önceleri sana ulaşmayı çok denedim ama başaramadım. Senden hiçbir haber alamadım. Liseden sonra buradan taşınmış olman bunda en büyük etkendi sanırım. Çok istemiş olsaydık belki bu engeli bile aşar bir şekilde görüşebilirdik ama bunu ikimizde yeterince istememişiz anlaşılan.
    Sen bu şehirden gittikten sonra ben üniversiteyi kazandım ve eğitimime devam ettim. Şuan özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evlendim ve bir tane kızım var. Dünyalar tatlısı. Şuan genç bir kız oldu. Liseye gidiyor. Tıpkı senin o yıllar ki halin gibi ve inanılmaz derecede sana benziyor. Çok tuhaf değil mi? Belki sana benzemesinin sebebi, ona senin adını vermiş olmam olabilir mi ne dersin? Evet, onun da adı Hazal… Şuan yüzündeki o şaşkınlık ifadesini tahmin edebiliyorum. Yıllar önce bildiğim o tanıdık ifadeyi nasıl unutabilirim ki.
    Dün akşam ofisimde otururken dışarıyı izliyordum. Odam, bütün şehri ayaklarımın altına seren bir pencereye sahip ve buradan gün batımını izlerken aklıma sen geldin. Bugün sana ulaşabileceğim her yolu denedim ve sadece mail adresine ulaşabildim. Hala kullanıyor olduğunu da bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsan çok mutlu olurum.
    Çok geciktim biliyorum ama eğer bu mail sana ulaştıysa seninle görüşmek isterim. Nerdesin ne, ne yapıyorsun, kiminlesin, evlendin mi, senin de bir kızın var mı bilmiyorum ama seninle görüşmek ve her şeyi öğrenmek istiyorum. Umarım bunca gecikmişlik sonrasında bile olsa bu şansı bana verirsin. Gerçekten seninle görüşmeyi çok istiyorum.
    Bu satırları okuduysan eğer en kısa zamanda cevabını bekliyorum. Bir gün bu gün batımını seninle birlikte izleyebilme ihtimalini bekliyorum. Sevgilerimle…”

    Gözlerimden akan yaşların sebebini anlayamıyordum ve içimdeki duygu fırtınasını tarif edemezdim. Mutluluk mu, heyecan mı, geçmişin acı hatıraları mı bilmiyorum. Bütün bu satırlar beni mahvetmişti. Her şey bir yana, kızına benim adımı vermesi inanılmazdı. Bu imkansızdı… Anlatılabilecek bir duygu değildi. Az önce yazılanları okumama engel olan ayaklarım şimdi daha büyük bir hızla titriyordu. Kendimi kaybetmiştim sanki. Gözlerim, kendisine inanamıyor olmamı desteklercesine yanaklarıma yaşlarını süzüyordu.
    Bu inanılmaz duygular arasında öylece kalakaldım. Ne yapacağımı, nasıl bir cevap vereceğimi, hatta cevap bile verip veremeyeceğimi bilemiyordum. Şu an ki durumum farklı olsaydı bir dakika bulmaz cevap yazmaya başlardım ama şuan yapamazdım. Ona yaşadığım acıları anlatamazdım. Onunla görüşemezdim.

    Ona; ne on altı yıl önce geçirdiğim trafik kazasından mucizevi bir şekilde nasıl kurtulduğumu, ne de o kazadan sonra beynime aldığım darbe sonucu sağır ve dilsiz bir kadın olarak kaldığımı anlatabilirdim.

    Ben, o kazadan sonra hiç kimseyle konuşamayan, evrendeki hiçbir sesi artık duyamayan, zavallı bir kadındım. Ve bu katlanılması imkansız gerçek, kendi kabuğumda sessiz ve kimsesiz yaşamam için fazlasıyla yeterli bir acıydı.

    Okan Kuzu