• 210 syf.
    Hayatımıza giren kelimeler, değişen, yerine yenisi bulunmaya çalışan iş kolları. Bunlar artık bizim için çok normal şeyler... Ve bunların kendi aralarında konuştukları dil... Meslekleriyle ilgili terimler, kendi alanlarında türettikleri sıfatlar artık bizim için de pek yabancı değil. Her meslekte olan ve olacak bir durum...

    Kitabın konusunu okuyunca satışla ilgili bilgiler edinecegimi düşünmüştüm ama sayfalar ilerledikçe çok farkli şeylerle karşılaştım. Olay aslında tam tahmin ettiğiniz gibi tezgahtar ve alıcı arasında geçen ürün alım satımı. Tabi diğerleriyle arasında belirgin dört fark var: Birincisi satılan ürün mücevher, ikincisi satışın yapıldığı yer bir plaza, üçüncüsü müşteriler turist kafilesi, dördüncü ve en önemli madde satışı yapan kişi Kozan...

    Evet Kozan... Kendi mesleğini bir kız uğruna bırakan ve yeni mesleğinde isim olan Kozan... Plazanın gözde tezgahtarı. Hani ağzı iyi laf yapıyor dediğimiz cinsten... Eline geçen alıcıya istediği ürünü satmadan bırakmayan... İşte bu hikaye de onun ağzından dinlediğimiz bir hayat... Tezgahtarların satış yapmak için verdiği uğraşlar, kullandıkları yöntem ve taktikler... Hepsi en ince ayrıntısına kadar var.

    Kitapta beni en çok yoran kendi aralarında kullandıkları terimler oldu. Hatta bu yüzden kitabı kaç kez bırakmak istedim. Okuyorum ama ne okuduğumu anlamıyorum, terimleri çözmeye çalışırken olayları kaçırdığımı farkettim. Ben de kitabı okurken kendime göre bir taktik geliştirdim. Sanki orda çalışan bir elemanmışım gibi, o dili ben de kullanıyormuşum gibi okudum. Anlamaya çalışmadan sadece olaya odaklandım. Sanırım böylece kitabı bitirmesi daha kolay oldu.

    Ve beklenen son... O çok övülen Hakan Günday kitabın sonunda benim tarzım bu, vakti geldiğinde vururum okuyucuyu dediği bir sonla karşılaştım. Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı ama son olmayacak kesinlikle. Bu güzel anlatım, insanı içine çeken bakış açısı, başka kitaplarda çok nadir rastlayacağımız akıcı ve samimi bir dil. Okuyun, okutun...

    Keyifli okumalar...
  • istismarci vasatlar
    sen guzel oldugunda ben seni makyajsiz seviyorum der
    makyaj yapmadiginda baska kadinlari sana ornek verirler
    o kadin ne guzel gibi sen uzulunce kiskancsin der
    ama bilerek yapiyor sonra da tepkin icin susturuyor hepsi taktik
    amaci ne yaparsan yap yaranamadigini hissetmen
    bu sayede ozguven kaybeder artik hicbirsey yapmaz hayattan sogur omrunu baska kadinlari kiskanip o vasatin pesinde
    ona laik olmaya calisarak harcarsin. amaclari bu sevemiyorlar
    ama topluma normal gozukme derdindeler
    bir kadina hayati dar ederek
  • 196 syf.
    ·10/10
    Mehmet Niyazi Özdemir’in daha önce Çanakkale Mahşeri romanı dışında bir kitabını okumamıştım. En son mart ayında düzenlenen bir fuarda İki Dünya Arasında kitabını kendisine imzalatmıştım. Okumak bugüne nasipmiş. Bugün Beyazıt’taki kitap fuarına giderken yolda okumak için elime aldığım bir kitaptı. Yarıdan fazlası yolda, gerisini evde bitirdim. Kitabın her sayfasını okuduğumda bir sonraki sayfasını merak ettim. Bu sebeple elimden bırakamadım diyebilirim.

    Roman iki kadın arasında kalan Ayhan’ın iç dünyasındaki fırtınaları anlatıyor. Ayhan tahsil için Almanya’ya gider. Ekonomik açıdan ve ruhi açıdan pek de rahat değildir. Düşünceli bir anında Margeret’la tanışır. Margeret bir gün Ayhan’ı ziyaretten dönerken trafik kazası geçirir. Uzun süre hastanede kalır. Ayhan kazadan neredeyse kendisini sorumlu tutar. Bu hengâmede katıldığı bir partide Hildegard’ı tanır. Ona âşık olur. Artık bütün zihni Hildegard olur. Ara ara Margaret’i de düşünür. Kalbi Hildegard’da, beyni Margeret’tadır.

    Ayhan da, yüreğindeki de, beynindeki de hafif meşrep değildirler. Bütün duygular ulvidir. Bu duygular her üçünün de kalbinde güzel duygulara yol açsa da çoğu zaman çatışmacı bir haldeler. Ne yapacaklarını kestiremiyorsunuz. Mesela Margaret Ayhan’a Hildegard için taktikler veriyor, taktik verdikten belki de birkaç saat sonra aradan çekilmek için intihar ediyor. Sonra görülüyor ki, intihar ettiği odasındaki aynanın yanına Ayhan’ın fotoğrafı büyütülerek asılmış. Ayhan’dan gelen çiçeklere özenle bakılmış.

    Romanın bendeki kırılma noktası burasıdır. Margaret’ın fedakârlığı müthişti. Aşkı için aşkından vazgeçmek sanırım böyle bir şeydi. Bu cümleyi kurdum ya aslında Ayhan’ın kendisi de romanın sonunda aşkı için aşkından vazgeçiyor. Hildegard’ın annesi kızının Ayhan’ı çok sevdiğini bilmesine rağmen Ayhan’dan kızından vazgeçmesini istiyor. Ayhan da “Bizim bir tane Hildegardımız var. Onu üzemeyiz.” diyerek aşkı için aşkından vazgeçiyor.

    Kitabı bitirdikten sonra öğrendim ki, doktora eğitimi için Almanya’ya giden yazarımız öğrenci Hildegard’ı sevmiş. Yani roman otobiyografikmiş. Zaten yaşamadan hiç kimse böylesi başarılı cümleler kuramaz. Kitabı okurken okuyucu kendinden bir şeyler buluyor. Samimi cümleler, yürekte kopan fırtınaların şiddetini siz de hissediyorsunuz.

    Bir röportajında Mehmet Niyazi Özdemir diyor ki: “Aşk, kendinden vazgeçmektir. Kendinden vazgeçmeyen bir insan bir başkasını sevemez.”

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    "Elinde bon bon bulunan bir çocuk düşünün. Bütün dünyasının avucunda olduğuna inanır yavrucak. Eğer o elindekini veriyorsa, büyüdüğü zaman her şeyini verecek demektir."
    *
    "Kadın kadındır; erkek erkektir. İkisi insanlığı oluştururlar; birbirlerini tamamlarlar. Dünyamız böyle kurulmuş. Eşitlik, eşitsizlik konu değil. Her insan kendisine gerekli saygıyı temin eder. Kanunlarla, moda cereyanlarla yapılmak istenen maskaralıktır."
    *
    "-İnsanları çok mu seviyorsunuz?
    -Kendimden vazgeçebildiğim kadar."
    *
    “Gurbet insanın kendisiyle boy ölçüştüğü yerdir. Aşk ise orada bir başkadır. Yalnız olan insanın bütün ümitleri o sihirli ilişkide gizlidir. Ona bir adım daha yaklaşmak heyecanıyla gam dehlizini andıran gecelerde sabahlar iple çekilir; ne yazık ki kaderde talihsizlik varsa her doğan gün aradaki duvarı biraz daha örer. Bu durum hisli ve içli gurbeti yürek ağrılarıyla dokur; ah ne o ağrılara tahammül edilir ne de onlardan kopulur…”
  • 112 syf.
    ·2 günde·9/10
    "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum"

    Kitabın ilk cümlesiyle başlayalım incelememize. İlk cümleyi okur okumaz hafif irkildim. İnsan nasıl olurdu da anasının öldüğü günü hatırlamazdı? Bu ne vurdumduymazlıktı böyle?


    Acaba ne yaşadı da böyle oldu bu adam merakıyla okudum kitabı. Yani insan neden hayattan bu derece soyutlanır ki? İnsanoğlu sevmeye, sevilmeye, iletişime ihtiyacı olan bir varlık. Meursault denen zat ise adeta kendini 'koyuvermiş'.


    Kitaptaki karakterimiz Meursault, hayatın boş olduğu iddiasında olan bir adam. #59081950

    Hani hepimiz az biraz üşengecizdir. Elbette bir şeyi yapmaya, bir yere gitmeye erindiğimiz zamanlar olur. Ne bileyim mesela final zamanı ders çalışmaya üşenmek gibi :)). Ama bu adam üşengeçliğin ve duygusuzluğun nirvanasında. #58982124

    Öyle ki, adamı annesinin öldüğünün ertesi günü yeni bir ilişkiye başlamakla, sinemaya gidip komedi tarzı bir film seyretmekle, yani duygusuzlukla suçluyorlar. Adam bırakın cevap vermeyi arada bir olaydan kopup anlatılanları dinlemiyor bile. 'Vallahi pes' dedirtti...


    #59066416

    ....
    O kadar haklı ki... Kahrolası insanoğlu her şeye alışıyor. Bununla ilgili bir çok şey yazabilirim. Ama şimdi ne gerek var? Camus zaten tek cümleyle sayfalar dolusu yazılacak şeyi açıklamış...


    #59064493

    Bak bu taktik güzel işte. Aramızda kalsın arada bir ben de yapıyorum :)) Eee ne demiş büyüklerimiz "Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan daha zordur." Daha güzel tasvir edilemezdi valla...

    Kitapla ilgili söyleyeceklerim bundan ibaret. İlk Albert Camus romanımdı. Farklı bir deneyim oldu, yeni bir yazarla, yeni bir yazım tarzıyla, yeni bir hayatla daha tanıştığım için mutluyum. Kitabı okuyun, okutturun...
    Keyifli okumalar...
  • Çocukluğumun geçtiği küçük ilçemizde genel olarak mutlu bir yaşantımız vardı. Öyle ya; ülkemiz bir cihan savaşı geçirmişti, savaşta başarılı olmuş, düşmanları yurdumuzdan dışarı atmış, bağımsızlığımızı korumuştuk.
    Cihan Savaşından çıkalı hemen hemen 10-15 yıl geçmişti. Savaş bizleri yoksul ama gururlu bırakmıştı. Belki inanılmaz ama babası veya eşi harpte şehit düşmüşler bile bir buruk sevinç içindeydi, ilçemizde epey de gazi vardı. Kiminin ayağı yoktu, kiminin kolu yoktu. Kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hala vücudunda düşman şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler... Yani küçücük ilçemiz, bünyesinde kurtuluş savaşının izlerini oldukça bariz şekilde taşıyordu.
    Şehit aileleri ve gaziler oldukça gururluydular. Dul kalan şehit eşlerinin ve öksüz kalmış çocuklarının gelirleri yoktu. Gaziler ise çalışamayacak durumdaydı. Ama asla kimseden bir şey istemezlerdi, İlçe halkı bu nezakete aynen katılır, onlara alenen bir yardımda bulunmazdı. Evimize ne alınırsa aynısı bir şehit evine veya gazi evine de gönderilirdi. Yiyecek ve giyecekle beraber mendillere çıkınlanmış paralar sepetin bir kenarına konurdu. Kapıları çalınır, açan kişiye: -“Bu sizinmiş” denip, sepet kenara bırakılırdı.
    Kasabalı kendi arasında bile “ben şunu gönderdim, ben şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Gönderilenler, yapılan yardımlar ihtiyaçlarına tam cevap veriyor muydu bilinmez ama yetmese bile ne şehit aileleri ne de gaziler “benimde şuyum eksik” demezdi. Onlar bu vatan için çarpışıp şehit yakını olma sevabını veya gazi olup dünyalık işe yaramaz hale gelmenin şerefini bu dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım, savaşta yaralananların görünüşlerinden durumlarından dolayı kendilerine incitici bir mahlas takılmasın diye ilçe halkı onlara peşinen isimler yakıştırmıştı. Hoca Enver gibi, Yedidöven Ali gibi, Görünmez Kâzım gibi...
    Bunlardan bir tanesi de Yılbaşı Çavuşu idi. Asıl isminin ne olduğunu hiç kimse bilmezdi. Herkes onu Yılbaşı Çavuşu diye çağırırdı. Bu gazinin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafındaki kafatası etleri yanmış olmalı ki derin bir yanık izi görünüyordu.
    Görünüşü korkutucu olmasına rağmen çok sevecen bir gazi idi. Hala “vatan” der başka bir şey demezdi. Yoksul olmasına rağmen biz çocukları nerede görse mutlaka birer şeker birer ceviz veya benzeri yiyecekler vermeden geçmezdi. Çok az konuşan Yılbaşı Çavuşunu herkes çok severdi.
    Benim ailem ilçenin en kültürlü, en tahsilli ailesiydi. Babam, dayım, amcam öğretmen; dedem tahrirat kâtibi idi. Biz altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. İlçede yalnız ilkokul ve ortaokul vardı. Ağabeyim ve ablam ilçenin bağlı olduğu ilde okuyorlardı. Amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise ilde liseyi bitirmiş yüksek eğitimini yapmak için Fransa'ya gitmişti.
    Rusuhi ağabeyim tatilleri Fransa'dan gelince sülalede bayram olurdu. Rusuhi ağabeyimi misafir sandalyesine oturtur büyük küçük hepimiz etrafında halka olur, onun anlattıklarını can kulağıyla adeta ağzımızın suyu akarcasına dinlerdik.
    Anlattıkları belki doğruydu ama bize masal anlatıyormuş gibi gelirdi. “Ah... Ah… Fransa sen ne güzel ne ulaşılmaz bir ülkeydin”. “Ey Fransa, seninle aynı dünya üzerinde olmak bile bizim için bir gururdu”.
    Rusuhi ağabeyim gitgide bizden değişik hareket etmeye başlamıştı. Mesela yemek yerken bıçak ister, katı yemekleri bıçakla keserdi. Biz hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener, fakat beceremezdik. Bizim hayranlığımıza karşılık babam ve amcam bu durumdan pek memnun değilmiş gibiydiler. Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere neden bizim kadar hayran olmadıklarını anlamak mümkün değildi.
    Mesela, sabahları "günaydın" demeyi ondan öğrenmiştik. Öğleden sonra da "tünaydın" diyorduk. Babam ve amcam ise hala "Selamün aleyküm" demekte ısrar ediyorlardı.
    İlçemizde kış iyice bastırmıştı. Rusuhi ağabeyim okulu başaramamış, Fransa'dan apar topar geri gelmişti. Fransa ona okul diploması vermemişti ama Rusuhi'yi almış yerine RUSİ'yi göndermişti. Kendi de anlatırken söylediği gibi Fransızlar ona Rusi diyorlarmış. Tam bir Fransız beyefendisi ile aynı ortamda yaşıyorduk ve bu bizi çok etkiliyordu.
    Bir gün “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının altında sohbet ederken Rusuhi ağabeyim: -“Amca” dedi. “Yılbaşı geliyor. Ne düşünüyorsun?”
    Babam: -“Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin.”
    -“Öyle söyleme amcacığım. Yılbaşında yeni yıla giriyoruz. Yeni yılı karşılamayı düşünmüyor musun?”
    -“Yeni yılı karşılamakta ne demek. Biz şimdiye dek bu kadar yaş yaşadık, yılları karşılamadık. Allah hayırlısını versin.”
    -“Olur mu hiç amcacığım, bir şeyler yapalım. Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.”
    Biz çocuklar hep beraber başladık: -“Ne olur baba, ne olur, ne olur yıl başını bizde yapalım”.
    -“Bak gördün mü amcacığım. Çocuklar da istiyor. Bırak eğlensinler. Değişiklik olur. Siz merak etmeyin. Ben her şeyi hazırlarım. Ben Fransa da iken...”
    Sonunu dinlemek için herkes pür dikkat kesildi. Rusuhi ağabeyim Fransa'da diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babam ve amcam yılbaşı kutlamalarına karşı isteksizliklerine rağmen, biz çocuklar manasını bilmediğimiz yılbaşı kutlamalarını canla başla istiyorduk. Bu hiçbir zaman yapmadığımız bir kutlamaydı. Rusuhi ağabey güzel diyorsa, mutlaka biz çocuklar içinde güzeldi. Hele Fransa gibi eşsiz bir ülkede kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve ailece, gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden yılbaşını kutlamaya karar verdik.
    Evin kadınları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler yapıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıktı. Evler baştan aşağı temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyime sorulup yapılıyordu. Gerçi babam ve amcam isteksizlerse de, zararlı görmedikleri için de sesleri çıkmıyordu. Rusuhi ağabeyim amcamın karısı olan yengeme, yani annesine: - “Mama, hindiyi nerden bulacağız?” dedi.
    Rusuhi ağabeyim Fransa'dan geldikten sonra annesine “Mama” diyordu. Bu bizim çok hoşumuza gidiyordu.
    -“Ne hindisi oğlum? Hindi olmazsa olmaz mı?”
    -“Mama hindisiz yılbaşı olur mu? Çocuklar bir kere de hindi eti yesinler.”
    -“Oğlum culuğu ben şimdi nereden bulayım?”
    -“Benim canım mamacığım. Sen komşulardan bulursun.”
    Bizim ilçemizde hindi denmez, culuk denirdi. Uzak yakın komşulara haber verildi. O komşu öbürüne, bir komşu diğerine, diğeri diğerine söyleyerek bizim culuk dediğimiz hindi temin edildi. Bu arada komşular da meraklandı.
    -“Komşu culuk olmazsa tavuk olmaz mı?”
    -“Hayır olmazmış. Rusuhi, Fransa'da yılbaşında hep hindi yenir diyor.”
    -“Bu yılbaşı dediğiniz de ne?”
    -“Bilmem. Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi yılbaşı kutlayalım dedi. Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir değil mi?”
    -“Doğru... Bizimkiler bize bir şey demediler. Bizimkiler bilmezler ki zaten.”
    Böylece bizim sülalenin yılbaşı yapacağı da tüm ilçeye yayıldı. Hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi geldi çattı. Ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydiler. Kurdelelerimizi başımıza taktık. Sokağa çıktık. Bizim mahallenin bütün çocukları karşımıza dizilmiş bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın gitsin. Öyle ya ilçede tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa'dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, ama Rusuhi ağabeyim buna izin vermemişti:
    -“Kına da ne oluyor. Şark bayramı değil. Bunun adı yılbaşı. Ojelerinizi sürün” dedi.
    Hiç birimiz anlamamıştık. Bayram değil ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı. Sonra bayram gibide yeni elbiseler giymiştik. Hatta hiçbir bayram yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin hindi dediği culuk da hazırdı. Oje dediği ne idi kimse bilmiyordu ama cahilliğimiz ortaya çıkar diye ojenin ne olduğunu da soramıyorduk.
    Hava karardı. Hala komşu çocukları bizleri seyrediyordu. Komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek arada bir bizim eve girip çıkıyorlardı. Bizde ise gurur son haddindeydi. Öyle ya, ilçemizde ilk defa yılbaşını bayram gibi kutlayan bizdik.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyayıp bir şeyler yapmıştı.
    -“Bunun adı neydi Rusuhi?”
    -“Tombala yengem, tombala.”
    -“Nasıl bulmuşlar bu oyunu hayret?”
    -“Fransa'da adı başka, İstanbul'da tombala diyorlar.”
    -“Şu sofranın zenginliğine bak. Kaç fakir doyar bunlarla.”
    -“Mama, bırak şimdi fakirleri. Keyfine bak.”
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar yükseliyordu.
    -“Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın?”
    -“Siz bir de Fransa'da ki yılbaşını yaşasanız. Babam kızar diye içki almadım. Orada içkiler, kadınlar, danslar... Bütün Fransa sabaha kadar içer eğlenir, sarhoş olur.”
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle: -“Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın...”
    Rusuhi ağabeyim daha fazla devam edemedi. Hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle yerimizde kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    -“Hayırdır İnşaallah. Kimdir gece yarısı kapıyı kıran?”
    Hepimiz olduğumuz gibi kalakalmıştık. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken sesi duymuş, öylece donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu.
    Amcam kapıyı koşarak açmış olmalı ki sesi geldi.
    -“Buyur, buyur çavuş. Hayırdır inşaallah.”
    Amcam daha içeri girmemişti ki içeri Yılbaşı Çavuşu dediğimiz gazi tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu adam kıpkırmızıydı. Ağzından köpükler saçıyordu.
    Babama dönerek: -“Muallim bey, muallim bey! Senden muallim olmaz. Olsa olsa senden iyi bir vatan haini olur.”
    -“Ne diyorsun sen Yılbaşı Çavuşu? O nasıl laf. Hele bir otur. Soluklan. Bu hiddetinin sebebi ne?”
    -“Oturmak mı? Senin hanene bundan böyle oturmam. Oturanla da konuşmam.” “Keşke hakaret etseydin. Keşke yüzüme tükürseydin.” “Keşke sizi gâvurun gününü, gavurlar gibi kutlarken göreceğime sol yanımı da düşman götürseydi.”
    Durum anlaşılmıştı. Yılbaşı Çavuşu, bizim yılbaşı kutlamamıza kızmıştı. Bütün gözler ayakta duran Rusuhi Ağabeyime çevrildi. Rusuhi ağabeyim hâlâ ayakta elinde bardakla duruyordu. Kendini müdafaa etmek için başladı: -“Ne beis var bunda. Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor bir yeni yıl başlıyor. Biz onun için eğleniyoruz.”
    Yılbaşı Çavuşunun Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Bütün hiddeti ile babama ve amcama bakıyor, adeta onları bir bardak suda boğmak istiyordu.
    -“Siz ikiniz de muallimlersiniz. Talebelerinize kurtuluş savaşını anlatırken bu savaşın topla tüfekle kazanılmadığını, bu savaşın iman gücü ile kazanıldığını anlatmıyor musunuz?”
    -Doğrusu bizde hiç öyle yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da kutlananı görmüş. Biraz değişiklik olsun diye kabul ettik.”
    -“Şu elindeki bardağı şerefe diye kaldıran mahdumunuz Fransa da öğrenecek bir başka şey bulamamış mı?” “Oradan ilim getirseydi, icat, makina getirseydi. Derdimize derman olacak ilaç getirseydi.”
    -“Getiremedi. Diplomasını da vermemişler.”
    -“Gâvur diploma verir mi insana. Gâvur insana yarayacak merhem verir mi? Aha böyle gavur bayramının nasıl olacağını öğretir gönderir.”
    Rusuhi ağabeyim söze zorla girdi: -“Fransızlar böyle kutlamıyorlar ki. Fransızlar yılbaşında çam dikerler. Hediyelerini çam ağacının dibine koyarlar. Bir de onların Noel babaları var. O da ev ev dolaşır. Hediye dağıtır. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    -“Efendi... Efendi... Bugün sen bu eğlenceyi başlattın. 50 sene sonraki nesil çam diker. Bugün kâğıttan tombala oynat, 50 sene sonra kumarın daniskası girer. Bugün kendi aranızda eğlenin, 50 sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi çıplatıp göbek attırırsınız. Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız.”
    Rusuhi ağabeyim; -“Canım, babam var iken sen ne karışıyorsun?” dediğinde Yılbaşı Çavuşu;
    -“Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla gezerken, ben bastonla helaya gitmeye çalışıyorum. Sen saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken, beni görenler kaçıyor. Sen gâvurların bayramını onlar gibi kutlarken, o gâvurlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın-kız, bebe demeden katlediyorlar” dedi.
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü Yılbaşı Çavuşundan ayıramıyorduk. İlk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuşu ağlıyordu. Hem de sesli sesli, bağıra bağıra ağlıyordu.
    -“Bana neden Yılbaşı Çavuşu diyorlar biliyor musunuz?”
    -“Beş sene askerlik yaptım. Kar demedim, kış demedim, açlığımı hissetmedim. Bir gün bile bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, İslâm dedim. Gece gündüz ‘gâvurlardan kurtulalım, ezanları susturmayalım’ dedim. Muharebe ederken şu bayramını kutladığımız Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de ramazan ayında katlediyorlar. Derken onların bayramı yılbaşı geldi. Beni şehrin kalesinde Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanılıyorlardı. Bir akşam sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, içkileri açtılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir şapka taktılar. Lisanlarından anlamıyordum. İşaretle, çat pat öğrendikleri Türkçe ile akşam yapacakları eğlencede istediklerini getirtiyorlardı. Her şey hazırdı. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini anladım. Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: -“Şu kapıyı aç. İçeridekilerden her birimize birer tane getir” dedi.
    -“İşaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. İçeride elbiseleri çıkartılmış 6 tane yaşları 17-18 gibi olan Türk kızları vardı. Çırılçıplak soyunmuşlardı. Elleri ile vücutlarını kapatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinden yaş oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı: -“Ne olur mösyö. Bize acı. Verme onların ellerine.”
    -“Bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu bana giydirdikleri kıyafet Hristiyanların Noel babalarının kıyafeti idi. İçerdekiler de seçilmiş güzel Müslüman Türk kızlarıydı.”
    -“Benden, kendi Müslüman kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Gözümün önünde her şey silindi.” “Geri döndüm: -“Bre hayvanlar. Ölümü çiğnemeden bu kızlara elinizi dokunduramazsınız” dedim.”
    -“Önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi ölmüş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın etkisi ile bu hale gelmiş. Kendimi kaybetmişim. Benden akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye beni atmışlar. Kızlardan kurtulan biri beni sırtında evine taşımış ve tedavi etmiş. Ben o kızın yüzünü hiç görmedim. Dedesi ile içeriye yiyecek ve ilaç gönderirdi. Ben önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar veya ihtiyaçlarımı odaya yerleştirirmiş. İşte bu yüzden bana Yılbaşı Çavuşu derler.”
    -“Ben muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor diye söylenenleri duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vuruldum. Keşke muallimi böyle göreceğime öbür yanım da bombayla yok olsaydı.”
    Ailemde kutladım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk yıl geçti. Yılbaşı Çavuşunun dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlence olayı, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline geldi. Kesilen çamlar, altındaki hediyeler su gibi içki tüketimi bunu anlatmıyor mu?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde kullanılmasına mani olmak için, vücudunun bir yarısını vermişti. Biz o kahraman gazinin çocukları, torunlarıyız. Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği eğlenceyi, şimdi bütün milli ve manevi duygulardan uzaklaşarak milletçe nasıl da içtenlikle kutluyoruz.
    Bizi affedecek misin kahraman Yılbaşı Çavuşu...
    Affet ne olur...