• http://fecrnet.blogspot.com/2018/09/son-bir-baks.html
    Hayırlı akşamlar 1000k. Geçen hafta göğüs polikliniginde musküler distrofili(Kas erimesi) bir hastamın blogunda paylaştığı denemeleri ve şiirlerini gördüm. Hastam 34 yaşında ve 30 kilo civarında. Tüm kasları
    zamanla daha fazla zayıflıyor. Şu an siddetli bir zatürre de geçirdiğinden sadece bir parmağını fonksiyonel olarak kullanabiliyor. Kullanabildiği tek parmağıyla bu denli güzel şiirler, yazılar yazması, her sözüne Allah'a binler şükürle başlaması bir önceki gün onun haline üzüldüğüm beni halimden utandırdı. Kim daha acizdi ; tek parmağını Allah yolunda kullanan hastam mı, on parmağını dünyadan bir an olsun çekemeyen bizler mi??
  • MENDİLİMDE KAN SESLERİ

     

    Her yere yetişilir
    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
    Çocuğum beni bağışla
    Ahmet Abi sen de bağışla.

    Boynu büyük duruyorsam eğer
    İçimden böyle geldiği için değil
    Ama hiç değil

    Ah güzel Ahmet Abim benim

    İnsan yaşadığı yere benzer

    O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

    Suyunda yüzen balığa

    Toprağını iten çiçeğe

    Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

    Konyanın beyaz

    Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
    Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
    Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
    Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
    Öylesine benzer ki
    Ve avlularına

    (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

    Ve sözlerine

    (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

    Ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
    Sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
    Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
    Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
    Minibüslerine, gecekondularına
    Hasretine, yalanına benzer
    Anısı ıssızlıktır
    Acısı bilincidir

    Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
     
    Gülemiyorsun ya, gülmek

    Bir halk gülüyorsa gülmektir

    Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi,

    Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
    Dirseğin iskemleye dayalı
    — Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben —

    Cıgara paketinde yazılar resimler

    Resimler: cezaevleri

    Resimler: özlem

    Resimler: eskidenberi

    Ve bir kaşın yukarı kalkık

    Sevmen acele

    Dostluğun çabuk

    Bakıyorum da şimdi

    O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

    Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
    Biz eskiden seninle
    İstasyonları dolaşırdık bir bir
    O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
    Nazilli kokardı

    Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
    Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
    Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
    Kadının ütülü patiskalardan bir teni
    Upuzun boynu
    Kirpikleri
    Ve sana Ahmet Abi

    Uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
    Sofranı kurardı

    Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
    Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
    Çocuklar doğururdu

    Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi

    O çocuklar büyüyecek

    O çocuklar büyüyecek

    O çocuklar...

    Bilmezlikten gelme Ahmet Abi

    Umudu dürt

    Umutsuzluğu yatıştır

    Diyeceğim şu ki

    Yok olan bir şeylere de benzerdi o zaman trenler

    Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi

    Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

    Çocuklar, kadınlar, erkekler

    Trenler tıklım tıklım

    Trenler cepheye giden trenler gibi

    İşçiler Almanya yolcusu işçiler

    Kadınlar Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi

    Ellerinde bavullar, fileler

    Kolonyalar, su şişeleri, paketler

    Onlar ki, hepsi

    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler

    Ah güzel Ahmet Abim benim

    Gördün mü bak

    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

    Ve dağılmış pazar yerlerine memleket

    Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile

    Gelse de

    Öyle sürekli değil

    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

    O kadar çabuk

    O kadar kısa

    İşte o kadar.

    Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

    Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar Mendilimde kan sesleri
  • Hadi,kendine bir iyilik yap herkese gülümse
    Hayatta yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde,şunu anımsa:
    Yapılacak ilk devrim insanın kendi içinde yapacağıdır.
    Evet ilk ve en önemli devrim budur.
    İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, ne istediğini, hayattan ve insanlardan ne beklediğini bilmiyorken,bir düşünce uğruna savaşmak ,yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.
    Hayatını basitleştirme ve ucuz zevkler uğruna harcama onu.
    Hayat ilkbaharda dağlardaki karların erimesi kadar çabuk sona erer.
    Anlamadan bitiverir.
    Yaşadığımız her saniye bize bahsedilmiş birer mucize olsa gerek.
    O kadar ki,geri alınması ve tekrar yaşanması olanaksız.
    Bunu bil ve her sıkıntılı anında bunu anımsa.
    Hayat bir sevdadır… Onu yaşa!
    Hayat bir hediyedir… Onu al!
    Hayat bir bilmecedir… Onu çöz!
    Hayat bir fırsattır… Onu yakala!
    Hayat bir şarkıdır… Ona eşlik et!
    Hayat bir bahçedir… Onu der!
    Hayat bir iyiliktir… Ona karşılık ver! …
    Kendine bir iyilik yap. Herkese Gülümse…
    Çünkü…
    Samimi bir sevginin yerini başka ne tutabilir bu hayatta…
    Birine karşılıksız iyilik etmenin hazzını başka hangi şey yaşatabilir insana…
    Hangi intikam daha güçlüdür kötülüğe iyilikle cevap vermekten…
    İnsan yaşadıkça zaten, vazgeçemeyiz ki sevmekten…
    Biliyorsun, küçücük bir tebessümle değişebilir bütün dünya bir anda…
    Biliyorsun, insanlığımız büyüdükçe büyür iyiliğin sıcacık kucağında…
    İyilik üzerine yazılar, hikâyeler, şiirler, öneriler, güzel sözler ve daha neler neler…
    Hadi, kendine bir iyilik yap. Herkese Gülümse…
    Hayata dair;
    İyi ol fakat çok değil. Huysuz ol fakat çok değil.
    İçinden geliyorsa dua et.
    Eğer sana rahatlık veriyorsa arada bir küfür de et.
    Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol.
    Eğer kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında mecbur kalırsan;
    bağır, çağır, kır, dök ve unut!
    “”Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala,
    en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme.
    Yaşa, her şeyden önce yaşa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş olduğun için,
    laf olsun diye günlerini geçirme.
    Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan;
    bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev!
    Hayatını o şekilde yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin ve
    her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir tek şey yap ki;
    gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine
    ‘ben elimden geleni yaptım’ diyebilesin.
    Düşüncelerin neyse hayatın da odur.
    Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.””
  • Keşke insanlar, midelerini doldurmak için güzel yemekler aradığı kadar kafalarını besleyecek iyi kitaplar, iyi yazılar ve iyi şiirler arasaydı...
  • Bir yazarın ardından derleme usulüyle temerküz etmiş bir eser. Sandıkta unutulanlar, zamanında müellifinin basılmaya uygun bulmayıp ayıkladıkları, yarım bıraktığı taslakları hatta yazmayı düşündüğü listeler, desenleri ve birtakım köşeyazılarından mürekkep. Haliyle tek bir türün eseri değil. İçinde kısa-uzun öyküler de var, şiir, opera çalışması ve denemeler de. Tatmin edici mi dersek cevabım kendi adıma kısmen olacaktır. İyi öykülerini gördüğümüz Sabahattin Ali’nin sırf okurları bunları da bilsin hevesiyle sunulmuş kimi zayıf kimi taslak halindeki oldukça eksik öyküleri ister istemez bir hayal kırıklığı meydana getiriyor.

    Tam burada bir soru akla düşüyor: Acaba yazarının hayattayken yayımlamaktan imtina ettiği, bastığı kitabına almadığı bir çalışmasını (iyi niyet veya kötü niyetle), yazarı vefat ettikten sonra basmak ne kadar doğru? (Bu konuda en bilindik örnek ve sürekli tartışılan Kafka-Max Brod olayına girmiyorum hiç. Zira oradaki durum biraz daha farklı) Bir yetkinliğe erişilecekse genelde bu ısrar etmekle, üzerine çalışmakla, tekrar tekrar denemekle olur. Yani klasik söylemle ısrarla antrenman yapmakla olur. Ben yazarlığı da benzer biçimde değerlendiriyorum. Okuduğum röportajlarda da yazarlardan buna benzer telkinler görüyorum. Sürekli çok okuyun, çok yazın, gayret edin ve denemekten vazgeçmeyin benzeri tavsiyeler. Misal, Sabahattin Ali de öykücülüğünde ilerlemek adına bu tarz çalışma ve deneme yapmamış mıdır? Bu çalışmalar esnasında zayıf düşen öykü çalışmaları olmamış mıdır? Belki farklı emeller ve planlarla başlayıp da kurgunun farklı yere gittiği (ki bu çokça da olur), öykünün istediği biçimde gelişim gösteremediği olmamış mıdır? İşte bu tarz çalışmalar çoğunlukla okurlarının karşısına yazar tarafından çıkarılmamış olabilir (ki bu çok haklı bir yaklaşım). En azından bir derleme yapılacaksa yazarının, hayattayken tercihini bu yönde kullandığı çalışmaları için, yazarına saygı hassasiyetiyle, onun hatırasıyla geride bırakılamaz mıydı? Benim cevabım bırakılmalıydı. Varsın iki tane taslak ve bir zayıf öykü eksik okuyalım ama öykücülüğü bir yere gelmiş Sabahattin Ali’yi biz öyle hatırlamaya devam edelim. Geride kalan dört öykü kitabını ilgiyle okumuş bir okur olarak bu eserdeki öykülerin oldukça zayıf olduğunu görmek sükût-u hayaldi. Öyküleri tek tek değerlendirmek istemiyorum. Zaten kitabı okuyacak olanlar önsöz adı altındaki fecaatle bütün eserin içeriğinin paragraflar halinde ortaya döküldüğünü görecekler. Halbuki bunun yerine o yazının adı sonsöz ya da ne bileyim değerlendirme olarak sona alınsa, kitabın içeriğine vakıf olmuş, kitapla halleşmiş okura, tam da ihtiyacı olduğu hemen ertesi yapılan bir dost sohbeti gibi “burada hani bu anlatılmıştı ya o tarihte böyleydi sonra şöyle bir infial yarattı vs.” sunulsaydı çok daha amaca hizmet eden bir iş ortaya konmuş olurdu. Okuyacak olanlara tavsiyem siz bu önsözü, kitap sonunda okuyun, ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaksınız. Maalesef bu ülkemizde genelde yabancı klasiklerde de çokça yapılan bir hata. Yıllar geçse de unutmuyorum, Dorian Grey’ in başındaki önsözü okuyunca geçirdiğim şoku.

    Öykülerden Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ na değinmek istiyorum. Öyküler içerisinde en yetkin çalışmaydı ve kitabın da tek uzun öyküsü aynı zamanda. Öykü bir destan şeklinde yazılmış. Destanlarda da klasik olan şey; duygulara hitap ederek, karakterlerin uçlarda verilmiş olmasıdır. Yani iyi çok iyiyken kötü bayağa kötüdür. Her masalda olduğu gibi kız bayağa bir güzeldir (ki bu biz erkeklerin ileriki yaşamları ve algılayışları için ciddi handikap ve bilinçaltı tahribatı anlamı da taşıyor). Hainlik ve alçaklık hep başa gelendir. Bu efe öyküsü de tipik bir destan biçiminde ele alınmış. Önsöz! de de dile getirildiği üzere benim daha evvel duymadığım ancak edebiyatımızda çokça su götürmüş Çakırcalı / Çakıcı hadisesi Sabahattin Ali’ nin kendi üslubu ve politik görüşü çerçevesinde ele alınmış. Edebi açıdan daha evvel de dile getirdiğim gibi kitap içerisindeki en yetkin öykü. Tasvirleri ve anlatımıyla yaklaşık kırk sayfa da sürse bir solukta o lezzeti alarak okuyorsunuz. Ancak itirazım bu karakter ötelemesinde Abdülhamit Han’ a haksızlık yapılmış olmasına. Her ne kadar yazarın takdiri bu yönde olmuş desek de öykünün benim nezdimdeki anlamını zedeleyen bir detaydı.

    Şiirler kısmında içinde halk şiiri ve koşma tadı olan güzel örnekler vardı. Geneline hâkim bir “kurbağalı şiir” temasının olması ilginçti. Kitabın sonunda verilen desenlerde de bu şiirleri tasvirleyen kurbağaları görünce “acaba Sabahattin Ali, kendisiyle kurbağa arasında bir analoji mi kurmuştu?” sorusu geldi aklıma.

    Gelelim kitaptaki en sevdiğim, tatmin edici bölüme. Yazılar bölümü olmasaydı kitabın kapağını beklediğini bulamamış bir okur olarak kapatacaktım ki, bu okuma heyecanı ve motivasyonu için berbat bir şeydir. Neyse ki Yazılar bölümü çok iyi geldi. Kadınlarla alakalı söyleşiler manifesto gibiydi, oldukça dikkate değer noktaların altı çizilmiş ve reçetesi çıkarılmıştı. Emperyalizim ve Milliyetçilik üzerine yapılan dörder maddelik tanım işte budur dedirtti. Gayet kısa ve öz. Vatan kurtarmak üzerine de oldukça anlamlı bir yazı vardı. Yazılardaki yaklaşım “yanlış bilinen doğru diye sunulanlar” ın verilip daha sonra teorik çıkış yollarının verilmesiydi ki yazıları oldukça makul kılan da buydu. Elbette ki her görüşüne katılmam ancak belli bir üsturuba oturmuş temelli bir üslup ve mantıki izahat düşünsel olarak güzel bir uğraş anlamına geliyor.