• 226 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    F İ R A K 1

    “Darmadağın olmuş bir yüreğin harabe gönlünde, uçmaya gayret eden kanadı kırık bir kuştu…”

    “Sana ait olduğuna inandığın hiçbir şeyi, sonuç ne olursa olsun almaktan korkma!”

    Üsteğmen Kerem Acar, Er Serdar Güneş, Meri Janan Alborz, Garnizon komutanı Levent, Necla teyze, Süreyya, Zuzu, Erdal, Aysel hanım, Hasan dayı, Ela, Amir Ghorbani, Şeyh, Muhammed Ali Alborz, Raşit, Barney Vincent, Golrıkh Ebrahimi, Zafer, Cemal ve Cellat Hamit ile acılarla dolu hayatlarda beraber yol aldık.

    Daha ilk sayfalarda görevde iken Kerem’in silahının patlaması sonucu olanlar beni çok üzdü ve yorumu yazarken bile o sahne gözümün önüne geldikçe yüreğim acıyor… Meri’nin anne ve babasının Tahran’da başına gelen olaylar yürek parçalıyor… Nasıl yasaları var öyle, okudukça insan darmadağın oluyor. Meri varlıklı iken, gelişen olaylar sonucunda zorluklar yaşaması ve geldiği son nokta içler acısı… Kerem ile yollarının çok kötü şartlarda iken kesişmesi, yanlış anlaşılmalar sonucu Meri’nin hep mağdur durumda kalması kötüydü. O sahnelerde neredeyse Meri’nin masumluğunu Kerem’e ben anlatacaktım…

    Bir yandan Meri’nin üvey teyzesinin yaptıklarının sonrasında akıl almaz olayların yaşanması, para, mal, mülk için Meri’ye yaptıkları beni çok sinirlendirdi ve o anda saçını başını yolasım geldi… Ama etme bulma dünyası… Meri’nin herkese güvenmesi sonucu başına türlü türlü işlerin gelmesi, tam bu sırada Kerem ile karşılaşmaları onun için büyük ikramiye idi… Kerem’in de çocukluk döneminde yaşadıkları sonrası psikolojisinin iyi olmaması, arada dengesizleşmesine sebep olsa da içinde ne kadar güzel bir yüreği olduğunu onca yaşananlara rağmen Meri’nin görmesi beni mutlu etti. Kereme takılan lakapta ayrı bir güzeldi Nazik Gladyatör… Kerem’in kuzeni Ela ne kadar kişiliksiz, karektersiz bir varlıkmış öyle… Kadın kadın değil sanki canavar. Nefret ettim Ela’dan, insan babasından az da olsa güzel bir huy almaz mı?


    Meri Amir’in ona iyilik yaptığını düşünürken içindeki şeytanı görememiş olması, yaşadığı kötü zamanların onun iftiraları sonucu yaşadığını bilse ne der, nasıl davranır merak ediyorum. 23. Bölüm sonu okuduklarım resmen kan dondurucu… recm cezası da neymiş yaaa bu kadar vahşet mi insanoğlu… Meri’nin ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın mücadelesini takdir ettim. Ancak eserin sonunda çoğu yaşananların yarıda kalması okuyucuyu merakta bırakıyor. Şimdi devam kitabını nasıl bekleyeceğim ben, meraktan çatlamadan Firak 2 çıkarsa harika olur. Yazarımız öyle özenerek yazmış ki basım hataları bile göz ardı ediliyor. Yılçaycığım eline yüreğine sağlık, bu film tadında olan eseri biz okuyucularına sunduğun için. Nice güzel yeni eserlerin ile buluşmak ümidiyle.

    #yılçayatar #firak1 #okudumbitti
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • Hz. Muhammed’in sermayesini işlettiği büyük tüccarların başında Hz. Hadice gelir. Hadice o kadar zengindir ki Mekke’den Yemen ve Şam’a kalkan ticaret kervanlarının yarısı tek başına ona ait malları taşımaktadır. Ve Hz. Hadice, “yetimlerin anası” olarak anılacak ölçüde iyilik yapmaya da açık bir insandır.

    Hz. Muhammed’den, “Güvenilir” unvanıyla anılmaya başlanması Hz. Hadice’nin de dikkatini çeker ve o sıralarda kaldırmaya hazırlandığı bir kervanın yönetimini O’na teklif eder. Hz. Muhammed kabul eder. Yanında Hz. Hadice’nin gözü-kulağı olmak üzere köle Meysere de vardır. Hz. Muhammed’e ücret olarak genç bir erkek deve verilir. Sefer, son derece karlı geçer. Bundan sonra da arka arkaya Şam’a ve Yemen’e başka seferler düzenlenir. Bunlar üçyüz kişi ve binbeşyüz deveden oluşan dev kervanlardır. Mekke’de pek çok insan bu kervanların yöneticisi olabilmek için can atsa bile Hz. Muhammed’in halası Safiyye, yeğeninin başka insanların hizmetinde, ücret karşılığı çalışıyor oluşunu içine sindiremez ve tepkisini o kervanlardan birinin Mekke’den uğurlanışı sırasında gösterir. Ağlayarak, babasının ve Hz. Muhammed’in babası olan kardeşinin ruhlarına seslenir:

    “Ey Abdülmuttalib, ey Abdullah” der, “mezarlarınızdan kalkıp, bakın da şu mübareğin halini görün!”

    Hz. Muhammed de duygulanır. O da gözyaşını tutamaz. Kendisini uğurlamaya gelen akrabalarına sadece:

    “Beni sakın unutmayın.” diyebilir. Bu da peygamberlik eğitiminin bir parçasıdır. Kibir gibi bir duygunun gelişmesi engellenmekte ve tevazu duygusunu içselleştirmesi sağlanmaktadır.

    Son olarak, Hz. Hadice’nin Şam’a göndermek üzere çok büyük bir kervan hazırlamakta olduğu duyulur. Birçok Mekkeli bu kervanın yöneticiliğine talip olur. Fakat doğal çekingenliği ve mahcubiyeti Hz. Muhammed’in de kendiliğinden gidip iş istemesini engeller. Devreye amcası Ebu Talib girer. Hz. Muhammed’den O’nun adına Hz. Hadice ile konuşmak için onay alır ve Hadice’nin kapısını çalar. Hz. Hadice hiç itiraz etmez. Kervanı Şam’a Hz. Muhammed götürecektir. Fakat ücret belirsizdir ve Ebu Talib ikinci bir kez bunun için de devreye girer. Hz. Hadice ile bir daha görüşür. Normal ücretin iki katını ister. Hz. Hadice oralı bile olmaz:

    “Sen bu ücreti düşmanım için bile istemiş olsaydın hiç itirazsız kabul ederdim. Oysa bize dost ve akraba biri için istiyorsun.” der. Hz. Hadice anlaşılmaz bir biçimde neşe ve sevinç doludur.

    Bu kervanda birçok dikkat çekici olay yaşanır. Mal yüklü develerden ikisi yorulup geride kalmaya başlamıştır. Hz. Muhammed develeri bizzat tedavi eder. Ayaklarının altını ve kemiklerini elleriyle uzun uzun ovalar. Develer, kısa sürede iyileşir, dinçleşir. Mallar, Şam’a yakın önemli bir pazar olan Busra çarşısında, o güne kadar görülmemiş bir kârla satılır. O kadar ki kervanda Hz. Hadice’nin gözetmeni olarak bulunan Meysere bile:

    “Ey Muhammed” der, “Hadice için 40 yıl ticaret yapsaydık yine de sayende elde ettiğimiz şu kazançtan daha fazlasını gerçekleştiremezdik!”

    Meysere’nin kalbinde Hz. Muhammed’e karşı derin bir hayranlık ve sevgi oluşur. Ve Mekke’ye döndüklerinde bütün duygularını Hz. Hadice ile paylaşır. Fakat Hadice, Hz. Muhammed’e hayran olmaya dünden hazırdır zaten.

    Hadice, 40 yaşındadır. Yani Hz. Muhammed’den 15 yaş daha büyük. İki evlilik geçirmiştir ve üç tane de çocuğu vardır. Medine’de ünvanı “Tahire” yani “temiz ve namuslu kadın”dır. Ve şimdi de Hz. Muhammed’e âşık olmuştur. En yakın arkadaşı Nefise bu hayırlı işin aracısı olur. Hz. Hadice önce ona açılır. Nefise:

    “Merak etme sen ve bu işi bana bırak.” der. Sonra da soluğu Hz. Muhammed’in yanında alır. Bu işler için tam da biçilmiş kaftan olan Nefise, erkeklerin karşısında çekinmeden rahat konuşabilen bir kişiliğe sahiptir. Ve deyim yerindeyse Hz. Muhammed’e cepheden yüklenir:

    “Ey Muhammed!” der, “Niçin evlenmiyorsun?” Hz. Muhammed, şaşırır, utanarak:

    “Evlenecek kadar param yok!” diye cevap verir.

    “Eğer seninle evlenmek isteyen zengin, güzel ve saygın bir aday bulursan?”

    “Bu kim olabilir ki?”

    “Hadice!”

    “O’nun beni kabul etmesi olanaksız! Mekke’nin bütün zenginleri kendisini istiyor fakat o hiç birinin yüzüne bile bakmıyor.”

    “Sen orasını bana bırak.” der Nefise ve hızla Hadice’nin yanına döner. Hadice sevincinden havaya uçacak gibi olur. İkinci görüşme Hz. Hadice ile Hz. Muhammed arasındadır. Hz. Muhammed’in mahcubiyetinden yüzü yerde, Hz. Hadice ise sevinç ve heyecan içindedir.

    “Amcamın oğlu” der, “ bu insanların arasında en güvenilir, en erdemli, en dürüst ve en iyi huylu olduğun için seninle evlenmeyi arzu ettim. Amcam, Esed oğlu Amr’dan beni iste!” Hadice’nin babası Huveylid yıllar önce vefat etmiştir. Evet, o gün Hz. Muhammed’de Hadice’nin saydığı bütün nitelikler vardır ama ayrıca, Hadice’nin görüp de söyleyemediği başka şeyler de vardır.

    25 yaşında olan Hz. Muhammed, alabildiğine yakışıklı bir erkektir. Kırmızı yanaklara, iri, siyah ve son derece de keskin gözlere sahiptir. Hem de Ülker takımyıldızının onbirini de seçip, sayacak kadar… Göz yuvarlakları geniş, kirpikleri ise uzundur. Teni beyaz fakat güneşten bronzlaşmıştır. Görenlerin inciye benzettiği parlak dişleri vardır. Alnı geniş, başı iri ve vücudunun diğer organları ile orantılıdır. Kaşları ise burnunun üst hizasında birbirine kavuşacak kadar yakın ve hilal şeklindedir. Burnu uzun ve kemerlidir. Yüzü nur gibi parlar. Saçları, sakalıyla beraber sık ve siyahtır. Ayrıca saçları, kıvırcık, düz arası, hafif dalgalıdır. Zaman zaman onları omuzlarına düşecek kadar uzatır. Karnı göğsüyle aynı hizadadır. Boyu ortadan biraz uzun, vücudu kaslı ve sıkıdır. Göğsü geniş, bacakları ince ve uzundur. Gövdesinde göğsünden göbeğine doğru inen ince bir çizgiden başka hiç kıl yoktur… El ayaları dolgun, ayakları ise muntazamdır. Sesi tatlı ve berraktır. Tane tane konuşur, öyle ki isteyen biri ağzından çıkan kelimeleri tek tek sayabilir. Yürüyüşü yokuş aşağı iniyormuş gibi öne doğru ve hızlıdır. Ellili yaşlarındayken bile arkadaşlarından biri O’nun güzelliğini anlatırken “dolunaydan bile daha güzeldi” diyecektir.

    Kesin tavırlıdır. Ne yaparsa yapsın bütün dikkatini işine verir ve vücudunun duruşuyla da bunu belli eder. Giysisi dikenlere takılsa bile asla omuzunun üzerinden geriye dönüp bakmaz, bütün vücuduyla döner. Biriyle konuşurken yan durmaz, muhatabını tam karşısına alarak konuşur. Tokalaştığında, elini karşısındakinden önce çekmez. Çocukluktan delikanlılığa geçerken amcalarından aldığı derslerle keskin bir okçu, iyi bir kılıç adamı ve güçlü bir güreşçidir.

    Ve işte bu Muhammed için hemen kız istemeye gidilir. Amca Ebu Talib, yanına yeğeni Muhammed’i de alarak, her şeyi kendi kulaklarıyla duymak için Hadice’nin yanına gider. İnsanlar şaşırmakta haklıdır çünkü bu evlilik kolay kolay akla gelebilecek bir olay değildir. Hz. Hadice, Hz. Muhammed’in bütün anlattıklarını onaylar ve:

    “Ey Ebu Talib amcama git de beni Muhammed’e iste!” der. Ebu Talib’in cevabı:

    “Ey Hadice benimle şaka yapma!” olur. Hadice ise çok mutlu ve bir o kadar da ciddidir.

    “Bu işi ALLAH yaptı.” diye cevaplar Ebu Talib’i. Ebu Talib hızla yerinden kalkar ve Hadice’yi istemek için amcası Esed oğlu Amr’a gider. Yanında Hz. Muhammed’in diğer amcalarından Abbas ve Hamza da vardır. İsteme seremonisinden sonra hızla nikâh töreni hazırlıklarına başlanır. Hz. Muhammed ise bütün bunlar olurken sessiz, mahçup, heyecanlı ve mutludur. Hz. Muhammed’in ve Hz. Hadice’nin akrabaları ve yakınları yaklaşık 200 kişi olarak toplanır. Karşılıklı olarak yapılması adet olan konuşmalar yapılır, yemekler yenir ve Hz. Muhammed ile Hadice dünya evine girer. Hz. Hadice’nin mihri 500 dirhem gümüş ve 20 genç deve olur. Fakat bu, Hadice’nin serveti ve ona daha önce yapılmış olan teklifler göz önünde bulundurulduğunda, gelin ve damadın onurlarını korumaya yönelik göstermelik bir miktardır. O kadar ki Hz. Hadice sevincinden, düğün töreninde bulunan Hz. Muhammed’in sütannesi Halime’ye bile 40 baş koyun hediye eder.

    Fakat bu düğüne sevinmeyen biri de vardır. İslam’a davet dönemi başladıktan sonra, ölünceye kadar Hz. Muhammed’in baş düşmanı olacak olan Ebu Cehil… Çünkü o da Hz. Hadice ile evlenebilmek için çok uğraşmış, Hadice’ye servet denebilecek ölçülerde mihir teklif etmiş ve her defasında da kesin bir red cevabıyla karşılaşmıştır. Nikâh haberini duyunca hırsından ve kıskançlığından nefesi kesilecek gibi olur ve sadece:

    “O Hadice” der,“evlenmek için bula bula Ebu Talib’in yetimini mi bulmuş!” Daha sonra göstereceği azılı düşmanlıkta muhtemelen Hadice’nin “seçiminin” önemli bir payı vardır.

    Hz. Hadice’nin daha önceki evliliklerinden olan çeşitli yaşlarda üç çocuğu vardır. Hz. Muhammed onlara öz baba gibi olur ve onlar da Hz. Muhammed’e öz evlat gibi… Öyle ki bunlardan biri olan Hind, doğrudan Hz. Muhammed tarafından yetiştirilecek, İslam’a çağrı dönemi başladıktan sonra, ilk iman edenlerden olacak ve o uğurda, Hz. Muhammed’in yaşamı boyunca yapılan bütün savaşlara katılacaktır. Adı yine Hind olan bir kız çocuğu ise ilk doğuracağı çocuğa üvey babasının ismi olan Muhammed’ i verecek kadar O’nu sevecektir.

    Evliliğin ilk günleri Ebu Talib’in evinde geçer ve sonra Hz. Hadice’nin evine taşınılır. Fakat Hz. Hadice’nin ailenin maddi bütçesine olan katkısı sadece bu evden ibaret kalır. Bu koşullar altında kolaylıkla akla gelebilecek olanın tersine, ailenin geçimi tamamen Hz. Muhammed tarafından karşılanır. Hz. Hadice’nin parası aile bütçesine karıştırılmaz. Hatta Hz. Muhammed bundan sonra da yıllarca, eskiden olduğu gibi, Hadice’nin sermayesini işletmeye devam eder. Ve muhtemelen, eşine ait olduğu için de bu defa her hangi bir ücret almadan…

    Ve sonra bu evde 25 sene sürecek mutlu bir yaşam başlar. Altı çocukları da burada dünyaya gelecek ve Hz. Hadice, kocasının davası uğrunda bütün servetini, bir kefen bezi bile alamayacak kadar tüketmiş, fakat mutlu ve huzurlu bir biçimde yine bu evde vefat edecektir. Ve Hz. Muhammed yine bu ev sayesinde, çocukluk arkadaşı ve İslam davetinden sonra da en yakın yardımcısı Hz. Ebubekir’le komşu olur.
  • 312 syf.
    ·Puan vermedi
    İnsanın Svalbard' a seyahat etme isteğini getiren kitap.Kutup ayıları,kuzey ışıkları...Cesur olmak lazım tabii kışın da gitmemek lazım.Kitabın başı özelikle sonları çok akıcı...Orta kısımlarda eee yeter artık dediğim oldu.Yine de Flora ile tanışmak güzeldi.
  • 336 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    A Ş K L A N T I

    “Tanrı bize başka hiçbir canlıya bahşetmediği bir düşünme, idrak etme yetisi bahşetti, hiçbir bitkiye layık görmediği ellerimizi, kollarımızı layık gördü. Bunları kaderlerimize teslim olup da bu biçare bitki gibi başkalarının beklentilerine göre yaşayıp ölmemiz için vermedi bize.”

    Beliz, Özen, Ayşe hanım, Özkan, Tufan bey, Necati bey, Hakan, Özgü, Yaşar, Anıl, Yunus usta, Belgi, Biricik, Fatoş, Aslı, Selin, Nazmi, Asım, Barış, Hasan, Dilara, Mustafa bey, Kemal, Esra hanım, Aziz bey, Arzu Şahin, Hande hanım ve Arap Ömer ile Kıbrıs’ta beraber yol aldık. O kadar çok karakter olmasına rağmen, okurken kim kimdi gibi düşünce oluşmuyor okurken. Karakterleri öyle güzel anlatmış, öyle güzel ifade etmiş ki gözünüzün önünde canlanıyor adeta… Yalnız yeni halkla ilişkiler müdürü Arzu Şahin de neydi öyle… tam bir afet yani ;)

    Ana karakter Özen ve Biricik ile geçen zamanda her yaşanılan anda yanlarınızda gibi hissediyorsunuz. Yaşadığı duygularda onlara eşlik ediyorsunuz. İkili ilişkilerde yaşanılanlardan ders çıkarabilecek nitelikte yazılmış bir eser. Arkadaşları ile bir araya geldiklerinde yapılan muhabbetler çok güzeldi, gerek kişisel olarak, gerek toplum olarak işlenen konuları zevkle okudum. Kıbrıs’a özgü yemeklerden, farklı kullanılan kelimelerden bahsetmiş olması güzeldi ve “Allem Gallem Mansura” kelimesi hoşuma gitti. Şammaliyi de merak ettim doğrusu. Eserde “Joseph Murph – Bilinçaltının gücü’nden” bahsetmiş, benimde merak edipte aldığım bir eserdi. Kıbrıs’ın tarihi yerlerini, doğasını çok güzel anlatmış ve internetten araştırıp resimlerine baktığımda okurken hayal ederek ilerlemem kitaba daha bir adapte olmamı sağladı.

    Eserde anlatılan ressam hikayesi de güzeldi. “Eserlerini kıymetini bilmeyecek bir kitlenin eleştirisine açma!”
    Birde sayfa 213 te “göster ama elletme” sözünü okuyunca neşeli günler isimli türk filminde Ayşen Gruda Şener Şen'e "annem nikahtan önce göster ama elletme dedi" ği hatırıma geldi ve gülümsedim. 
    Eseri okurken bilinmeyen kelimelerin anlamlarının hem sayfa altına hem de kitabın sonunda belirtilmesi iyi olmuş. Sabah okumayı bitirdiğimde öylece kaldım… ama öyle son olur mu yaa sonrasında neler oldu diye meraktan çatlayacağız… devam kitabı ne zaman gelecek. Eseri beğenerek okudum anlatımı ve akıcılığı sayesinde eserle bütünleşiyorsunuz. Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum.

    #ilkeergin #aşklantı #okudumbitti
  • 387 syf.
    ·4 günde·10/10
    Mümtehine: "İmtihan Edilen Kadınlar"

    Kitabına Kuran'ı Kerimdeki bir surenin ismini vermiş yazar. Kitabın içeriğini tek kelimede anlatmış âdeta.

    Kitapta birçok kadının yaşadığı imtihanlar anlatılıyor. Ortak yönleri ise, Allah'ın bu hanımlara çocuk vermemesi. Tedavi olup çocuğu olanlar ise başka durumlarla imtihan ediliyor.

    Hayat da böyle değil mi zaten? Başımıza bir imtihan gelir. Çoğumuz bunun imtihan olduğunu dahi anlayamayız. Anlayanların bir kısmı güzelce sabreder, diğer kısmı ise zorlanıp isyan eder. Ne tuhaftır ki hiçbir zaman imtihanlarımız bitmez, bitmeyecektir. Böyle bir vaadi yoktur Allah'ın! Çünkü burası rahat etme, dinlenme yeri değildir. Biz ise her defasında cenneti burada yaşamak isteriz..

    Kitapla ilgili olarak şunları eklemek istiyorum. Bir hikaye akışı da var içerisinde, ilmî bilgiler de. Her romanda ilmî bilgiler olabilir elbette ama bu kitapta hikaye kısmı az, bilgi kısmı çoktu. Bu bazen rahatsız olmama neden oldu çünkü ben roman okumak istemiştim, ilim kitabı değil.

    Buna rağmen güzeldi beğendim, sonu da güzel bitti.

    Umarım bu imtihanlar dünyasında hepimizin sonu güzel biter.

    Sevgilerle
  • 220 syf.
    ·17 günde·Beğendi·7/10
    Ne çok acı var.


    Kitap bu cümle ile başlıyor, başlangıçları etkili olan kitapları sevmeye başladım. ;) Genel itibariyle sevdiğim bir kitap oldu. Özellikle Zarifoğlu'nun babasıyla mektuplaşması ve babasının ona "Namazını kıl/ihmal etme" demesi beni etkiledi. Kitap anı türünde ve kronolojik bir sıra yok , bir bakıyorsunuz 1970'lerdesiniz bir bakıyorsunuz 1958 yılındasınız. Bazen Maraş'ta bazen Kıbrıs' dasınız. Dikkatimi çeken diğer bir husus Zarifoğlu gerçekten çok dikkatli bir yazarmış betimlemeleri, olayları anlatış şekilleri beni şaşırttı. İçerisindeki şiirler güzeldi. Kitapta bazen takıldığım anlamadığım yerler oldu ama bu kitabı tavsiye ederiyorum . Zarif adamı okumak lazım. Keyifli okumalar.