Mihemedê NOJDAR, Mem u Zin (Arapça)'ı inceledi.
15 May 19:08 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Ben kimim, ben neydim? Nereden geliyor, nereye gidiyordum? Gençlik yıllarının kimlik arayışının temel soruları.

Hiç kolay değildir bir Kürt genci için. Okulda "Ne mutlu Türküm diyene" evde o yürekler yakan Şivan Perwer'in sesi. Okulda "Türkiye'de Herkes Türktür" evde gönüllere sen Kürtoğlu Kürt'sün diye yaraları açan o melodiler..
Yürek parça parça Yaralı zihin yalanlarla zehirlenendirilmiş işkence çekiyor. İşte böyle sancılıdır bir Kürt gencinin kimlik bunalımı..

Ya aslını İnkar edecek kimliksiz karaktersiz olacaksın, ya da... Ya da Kürdüm deyip ötekileştirilmiş olacaksın. İşte böyle çetrefillidir bir Kürt gencinin kimlik seçimi..

Amin maalouf der ya "Ölümcül Kimlikler" işte Kürt kimliği tam da böyle ölümcül bir kimliktir..

Ben böyle bir ölümcül kimliği tercih ederken iki isim çok etkileyici oldu.
1. Şivan Perwer
2. Ehmedê Xanî

Şivan Perwer hem hemşehrim olması hem de çocukluğumda nenemin evinde o yanık sesi ile "Mala bavê min mala mêran e" derken nasıl gönüllere nakşetmişti. Onca asimilasyon, inkar, yalan ve zehire nasıl panzehir olmuştu o ses..

Ya Ehmedê Xanî'ye ne demeli? İsmin yetiyordu be gönlümün azizi! Mem û Zîn adında Kürdçe bir aşk destanı yazmışsın deniyordu ya.

Ya şu beyitlerine ne demeli?

Da xelq nebêjitin ku Ekrad
Bê merifet in, bi esl û bunyad

Enwaê milel xwudankitêb in
Kurmancî tenê di bê hisêb in

Bunu yaptı ki eloğlu demesin "Zaten Kürtler
Köken ve yapı itibari ile kültürsüzdürler

Türlü türlü milletler kitap sahibi olmuşlar
Yalnız Kürtler bu konuda paysız kalmışlar

..........................

Safî şemirand vexwarî durdî
Manendê durrê lîsanê Kurdî

Saf şarabı bir yana bırakarak tortuyu içti
İnci gibi dizmek için Kürt dilini seçti

İşte Ey gönlümün Azizi, bu beyitlerinin ve Mem û Zîn kitabının bahsi, kitabını okumamış olsak dahi öyle bir kuvve-i maneviye veriyordu ki 300 yıl öncesinden zehirlere panzehir dertlere derman oluyordun.

Gençlik yıllarımda ne Kürtçe konuşabiliyor neden anlayabiliyordum. Bu anne ve babamızın ayıbı değil, Allah'ın bir ayeti olan Kürt dilini inkar eden, yok sayan ve onu konuşanları cezalandıran korkutan ve terörist sayan rejimin ayıbı zülmüdür.

Artık bu ölümcül kimliği seçmiştim ve bir kimliği kimlik yapan dildir. Bir devrimi başlatabilmek için önce onu içinde yaşamak lazım derdi, Tolstoy.
Nefsini ıslah edemeyen başkasının nefsini ıslah edemez diyordu, Bediüzzaman.
Rabbime en yakın olduğum secde vakitlerinde seccadem ıslak bir şekilde yalvarıyordum. "Sensin her şeyi bilen ve hikmetle yaratan, beni bir Kürt olarak yarattın ve bana Kürtçe'yi öğret dilimi geliştir diye dua ediyordum.

Lise 3'te öğrenmeye başlamıştım. Allah'ın izni ile 2 yılda makale yazı ve kitapları okuyacak seviyeye gelmiştim.
Hakkınızı helal edin biliyorum biraz uzunca oldu, kalem gönlümün lisanına yetişemiyor ki durdursun.

Sonra kimliğimi kimlik yapan O mübarek zatın kitabını okumaya sıra gelmişti. Kürtçem kifayet etmiyordu. Kadrî Yıldırım ın çevirisi ile Kürtçem daha iyi gelişti ve divan şiirinin betimleme ve özelliklerini kavramıştım.

Ve o zaman anlamıştım, Ehmedê Xanî hazretlerini ne kadar da az tanıyormuşuz. Mem û Zîn i okuyunca kendime gönül rahatlığı ile Kürd'üm diyebildim. Ve bu kitabı okumayan bir Kürdün kendisine Kürdüm demesin diyorum. Bunlar size faşizanlık gibi gelebilir ama Ehmedê Xanî hazretleri gibi evliya bir zat kendi milletinin ve Allah ın ayeti olan dili için neler yapmış ne kadar emek harcamış. Ve Kürtlere en temel ve halen geçerliliğini koruyan nasihatlerde bulunuyor. Sosyolojik tespitlerde bulunuyor. Bu yüzden Kürd'ü Kürd yapan bir eserdir. Ve muazzam bir edebi inceliğe sahiptir. Allah ve Resulüne olan övgü ne senaları o kadar latif ki dilime pelesenk oluyor.

Şükürlerin en güzeli dilleri ve güzelliği yaratan Allah'a dır.


Etkinlik vesilesi ile okuduğum kitaba gelince, 1000K da Arapça olarak eklemişler. Kitap Arapça değil, İslam harfleri ile yazılmış. Neden İslam harfleri diyorum. Çünkü Araplar İslam'dan önce yazıyı çok bilmezlerdi. Peygamber sav harflerin üzerine nokta koyarak harf sayısını 15-16 dan 28-29 a çıkarıyor. Ve bütün Müslüman milletler dillerini bu alfabeye göre şekillendiriyor. O yüzden bu harfler bir milletin değil İslam'ın harfleridir. Başöğretmeni Hz. Muhamed sav dir. Îslam harfleri ile Kürtçe okumak Kürtçe'nin ses ahengine o kadar güzel yakışıyordu ki okurken muazzam lezzet alıyorum.

Kitabın hikaye içeriğine girmeyeceğim. Çünkü etkinliğe katılan değerli dostlar o güzel incelemeleri ile bende bir mecal bırakmadı. Dostların o güzel incelemelerine havale ediyorum.

Son Bir Tavsiye
1994 yapımı Musa Anter in emekleri ile çekilmiş Mem û Zîn filmi ve Mazlûm Çimen in harika kavalından film müzikleri.

https://m.youtube.com/watch?v=RwlaxbsXuNc

5 yıl önce izlemeye çalıştım. Ancak yarım saat izleyebildim. Gözlerim ıslak gönlüm çıplak soğukta titrer gibi kalmıştım ayazda. Devam edemedim o kadar etkilenmiştim. İnşallah bir gün sonuna kadar izleyebilirim.

'Dilhûn', Genç Werther'in Acıları'ı inceledi.
 05 May 12:31 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 7/10 puan

Bu kitap, depresyonda olan, hayattan vazgeçmiş, yani kalbi manen hasta olanların okumaması gereken bir kitaptır, en azından iyileşinceye kadar..

Böyle düşünme sebebim arka kapağında yazan -ki kitap bitene kadar dikkatimi çekip okumamıştım bile- şu ifadedir: "Roman piyasaya çıktıktan sonra birçok intihar vakası ile karşılaşılmıştır. Almanya sokakları bir çeşit "Werther Salgını"na uğrayarak, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila etmiştir."

Kitapta Lotte'ye aşık olan Werther'ın çektiği acılar anlatılmaktadır. "Seviyosan git konuş bence" diyesim gelmedi değil, ama o iş öyle olmuyor işte. Çünkü Lotte nişanlıdır ve nişanlısını sevmektedir, ona sadıktır. Bu gerçekten zor bi durum. Sevdiğiniz insanın eşiyle mutluluğunu görmek, mutsuz oldukları zaman da buna sebep kendini görmek.. Evet, elbette insan sevdiğini mutlu görmek ister. Ama bu mutluluk maalesef Lotte'u Werther'dan ayıran bir mutluluktur. Buna rağmen yüce gönüllü Werther "o mutlu olsun da, nerede olursa olsun" mantığıyla hareket eder ama içten içe çöküşe gitmektedir.

Werther'ın Kağıtkesiği ile konuşmasını ne çok isterdim, bir bilseniz :)) O zaman aşk maşk kalmazdı adamda.

Benim düşüncem o ki, Werther ya hayatı boyunca hiç acı yaşamamış ya da kalbinde çok derin bir boşluk var ki önüne o an kim gelse sevebilirdi..

Aşık olunan özel değildir, özel olan kalbimizdeki boşluktur, bunu unutmayın.

Kalbimizde öyle derin bir boşluk duruyor ki, buna değil bir insanı, şekilsiz kuru bir ağaç dalını koysanız, bir süre sonra o dal olmadan yaşayamaz hale gelirsiniz. Ve ona şöyle dersiniz: "Ah güzeller güzeli çubuğum! Sen sadece bir ağaç dalı ya da bir çubuk değilsin. Sen benim gördüğüm en güzel çiçekten daha güzelsin. Sen olmadan önce ben koca bir hiçmişim meğer. Seni karşıma çıkaran Tanrı'ya nasıl şükrederim, bilemiyorum."

Buna bir zamanlar "Ne güzel öldürüyorsun beni sevgilim. Bak şurada bi et parçası var, onu da sök yerinden, yaklaş.. Çünkü o zaman yüzün, yüzüme daha yakın olacak." diyen bende dahil.. Bu ne aşırılıktır böyle..

Aşık olmak elde olan bir şey değil, kabul. Ama aşk, bir tür kalp zayifetidir. Lotte için sık sık "yarı tanrı" ifadesini zikreden Werther'ın dayanamayıp intihar etmesi ise bu zayifetin en üst seviyesidir, bu durumda olanlar, o manevi boşluğu dolduracak, kalbini güçlendirecek çözümler aramalıdır.

Ayrıca bir insanı nasıl bu kadar kusursuz görebiliyoruz, anlamıyorum doğrusu. "Hatasız kusursuz kul olmaz" kaidesini biliyoruz ama birisine aşık olunca bu kaide ondan uzak tutulmuş gibi düşünmeye başlıyoruz.

Bil ki, senin aşık olduğun bey/hanım da aç ya da uykusuz kalınca agresif bir şey olup çıkıyor. O da yediğini içinde tutamayacak kadar aciz.

Sana cilveli cilveli "ama aşkııımmmmm, ben sana çoookkk aşığımmmm" diyen kız, belki biraz önce annesine en çirkef haliyle "offff anneee, bıktım senden! Terk edeceğim bu evi en sonunda. Lanet olsun size. Bana biraz mutluluğu çok görüyorsunuz" dedi?.. Bunu, en yüce fedakarlığı hiçbir karşılık beklemeden yapan validesine söyleyen, sana söylemez mi?

Sana yemek yerken sandalye çekecek kadar kibarlık gösteren bey, belki bir gün önce tuvaletten çıkıp "buraya bir hafta kimse girmesin ehehehehe" esprisi yaptı, buna rağmen seni hep el üstünde mi taşıyacak zannediyorsun? Her şey güllük gülistanlık olacak dimi?

Ah o toz pembe hayaller yok mu ahh. Pembesi gidince tozunu yuttuğumuz..

Netice itibariyle kitap, acılarını fazlasıyla abartmış Werther ve onun hazin sonundan oluşuyor. Ve bunu akım haline getiren gençlerle devam ediyor. Bir kitaba bu kadar kaptırır mı insan kendini? Şaşılası doğrusu..

Adem YEŞİL, Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
28 Nis 10:26 · Kitabı okudu · 1488 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çok zaman önce okumuş olduğum bu muhteşem eser üzerine birde ben yorum yapayım dedim. Dikkat!! Kitap içerisinden alıntılar ve ufakta olsa, yazar hakkında bilgilendirme ve şahsi görüşümü içerir.

Bundan yıllar yıllar evvel, sene 1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızımız ile başlıyor bugünkü efsanemiz. Bilmeyenler için, bu güzeller güzeli kızımızın adı Halime. Halime’nin görüp göreceklerine tanık oluyor getirildiği mekânı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, artık geldiği bu güzel ortamda mükâfatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer bir taraftan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbn-i Tahir ile tanışıyoruz. İbn-i Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmail’i tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken, bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbn-i Tahir gelecek zamanda büyükbabasının öcünü alması için eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmail’i öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru revan olur. Orada özel seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli temel eğitimleri İsmail’i öğretisi içinde almaktadır. İbn-i Tahir Alamut’a ulaşır ulaşmaz büyük Dai’lerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve ileride kendini fazlasıyla kanıtlayacaktır.

Alamut Kalesinde neredeyse ulu bir peygamber olarak görülen Hasan Sabbah’ın öyküsü işte bu şekilde başlıyor. Halime ve İbn-i Tahir’in etrafında olanlarla Alamut’un sırları bizi de içine sürükleyip uzun bir maceranın içine çekiyor. Bir yandan Kuran’dan, felsefeden ve öğretilerden bahsederken Ömer Hayyam ismini duyuveririz. Ömer Hayyam’ı, Hasan Sabbah’ın öğreniminde en yakın iki arkadaşından biri olarak tanıyacağız ve adına hikâyemizde sıklıkla rastlayacağız.

Alamut Kalesi, okurken okumaya doyamadığım, ah keşke bitmese derken kendimi okumaktan alamadığım, buram buram tarih kokan harika bir romandı. Kitabın basımı, kokusu ve güzel kalınlığı okumam için beni yeterince cezp etmişti, ama böyle güzel yazılmış, bilgi ve akıl dolu bir hikâyenin beni bekleyeceğini tahmin edemezdim. Bugüne kadar nasıl olup da elime geçmediğine hayıflandım. Her sayfasını ilgiyle, merakla okudum. Bir yandan yazara hayran olurken diğer yandan nasıl olmuş da bu topraklarda yaşamamış, Doğu kültürü almamış bir yazar böylesine konuya hâkim olabilmiş ve dönemin bu kadar içine sızabilmiş diye düşünmekten de kendimi alamadım. Elbette ki kitabın konusunu sizlere tam olarak anlatmayacağım. Eğer konuyu biliyor olsaydım mutlaka ilgimi çekerdi ama böyle bir ilgiyle ve merak ile de okuyamazdım. Kısacası dinler, inançlar, öğretiler üzerinden insanların, toplulukların psikolojisini aktaran, pek çok insanın kafa yormadığı konulara uzanan tarihi bir kitap bu. Bir tarih sever olarak büyük bir hayranlıkla okuduğum bu kitapta pek çok yeri not aldım, ama belki de hikâyeyi okumayan birçok üyemizi bekleyen bu güzelliği ele vermemek adına hepsini buraya aktarmayacağım. O zaman detaya önce Ömer Hayyam’dan gelen güzel dizeler ile başlamaya ne dersiniz?

Kalp gülümseyen bir çehre arar,
Kol ise kadehe uzanır…
Her toz zerresinde ben varım,
Ve bütün toz zerreleri bir tek çehre oluştururlar.

Alamut’un dâhisi Hasan Sabbah’ın yani Seyduna’nın ağzından dökülenlerden başlayarak içerikten alıntılarım da şöyle:

“…o zamanlar daha gençtim ve insanlığın büyük bir kısmının cehalet içinde olduğu, yalanların peşinden gittiği ve batıl inançlara saplanıp kaldığı düşüncesi, beni son derece rahatsız etmekteydi. Bu dünyadaki görevimin insanların arasına hakikat tohumları ekmek, onların gözlerini açmak, insanlığı yanılgılara ve karanlığa mahkûm eden yalancılardan kurtarmak olduğunu sanıyordum.

…bütün tarikatlarımız beni İsmail’i harekâtının bir mücahidi olarak karşıladılar, fakat liderlerine planlarımdan, yani kitleleri aydınlatıp bilinçlendirme isteğimden bahsettiğimde, başlarını hayretle sallayarak bu tür şeylerden bahsetmemem konusunda beni uyardılar. Gittiğim her evden, katıldığım her meclisten kovuluyordum. Çok kısa bir süre sonra, hareketin yöneticilerinin gerçeği insanlardan gizlemek için büyük çaba sarf ettiklerini gözledim. Çünkü bunda kendi şahsi çıkarları vardı.”

“…sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişiler de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı.”

“Özellikle bu konu bizim için vazgeçilmezdi. Mutlak olana ulaşma imkânları. ‘Mutlak olanı topyekûn ve nihai bir biçimde idrak etmek imkânsızdır’ diyordu ‘çünkü duyularımız bizi aldatmaktadır. Fakat onlar dışımızda olan şeylerle mantığımızın kavradıkları arasındaki yegâne aracılardır.’ – ‘Söylediklerin Demokrit ve Pithagor’un söyledikleri ile birebir çakışıyor’ diye belirttim. ‘Bu yüzden insanlar onları daima tanrısızlıkla suçladılar. Fakat onlara masallar anlatan Platon’u baş tacı ettiler.’ –‘Kitleler her zaman böyledir’ diye karşılık verdi Ömer. ‘Belirsizlikten her zaman korkarlar, bu yüzden açık bir yalanı ulaşılmaz gerçeklere yeğ tutarlar. Hele bu yalanlar ne kadar ulvi ve yüksek olursa, değerleri de o kadar artar.’”

“Eğer birisi insanları kullanmak, onları sadece bir araç olarak görmek istiyorsa, yapacağı en iyi şey onların sorunlarından uzak durmaktır.”

“…aslında tüm tarikatların kudretleri, taraftarlarının kendilerine körü körüne inanmalarına bağlıdır! İnsanlar idrak yetenekleri ölçüsünde bu dünyada bir yer edinirler…

…bilinç seviyesi ne kadar düşükse, onları harekete geçirecek fanatiklik de o kadar büyüktür.”

“eğer insan benim gibi çevresinde gördüğü, duyduğu, algıladığı şeylere güvenemeyeceğini idrak ederse, eğer her taraftan güvenilmez ve kötü niyetli şeylerle çevrelendiğinin ve devamlı yanılgılarının kurbanı olduğunun bilincine varırsa, o zaman insan bunu bir kötülük olarak değil bir yaşam zorunluluğu olarak kabul eder. Öyle bir zorunluluk ki er ya da geç kendisini ona uydurmak zorundadır. Yüksek bir idrak seviyesine ulaşmış bir insan için, hayal etmek, binlerce başka güzel özelliğinin yanı sıra, her eylem ve her ilerlemenin süsü ve itici gücüdür.

…sadece bir tek şey vardır: yanılgı ve hayal bu dünyanın yegâne itici güçleridir.”

“…gerçek ve sahte cennet arasında fark yoktur. Bir yerde bulunmuş olduğumuza gerçekten inanıyorsak, o zaman oradaydık demektir.

…’aslında şeylerin kendileri bizi mutlu ya da mutsuz kılmazlar’ diye yüksek sesle düşündü Hasan ‘aksine bunu yapan, onlardan edindiğimiz izlenimler ve yanlış algılamalardır.’

…hakiki şeyler veya gerçekler mutluluğumuz ile mutsuzluğumuz arasındaki çizgi olamazlar, sadece, kararsız bilincimizin bir tasavvurudurlar.”

Böylece kitapta geçen birçok pasajdan alıntı yaptım ve sizlerin zevkine sunmaya çalıştım. Belki de bu kitap birçoğunuzun seveceği bir kitap değil, ama alıntılardan da anlayabileceğiniz gibi konuya ilgi duymayanlar bile kitabı düz bir tarihi roman kıvamında algılayacaklardır. Yapmış olduğum alıntılar biraz olsun dikkatinizi çektiyse o zaman bu kitabı muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim. Yazarın ele aldı konunun tarihte yaşanmış gerçek olaylardan aktarılmış olduğunu düşündükçe hala tüylerimin ürperdiğini hissetmiyor da değilim. Yazarımız Vladimir Bartol’un her ne kadar Hasan Sabbah karakteri hakkında muallakta kaldığı söylenen kısımlar olsa da, yazarın Alamut ile ilgili yazılan kitaplar arasında en iyilerden birisi olduğu ve bence bu konu hakkında olan başarısı tartışılmaz.

Fedailerin Kalesi Alamut’tan anlatılanlar aslında bir nevi kitabın ve hikâyenin kendisini de doğrular niteliktedir. Çünkü vakti zamanında bu yapıt az basılmış ve hatta el altından satılacak kadar tehlikeli bir kitap olduğu düşünülmüştür. Bu arada şunu da ayrıca ifade etmek isterim ki, titizlikle ve hassasiyetle takip ettiğim yayınevleri konusu da benim için çok önemlidir. Dolayısıyla okumuş olduğum kitaplar arasında yer alan bu yapıtın yayıncısı da “Koridor” yayınevidir. Bu yayınevinin okumuş olduğum ilk kitabıdır ve basımı beni oldukça tatmin etti. Her ne kadar orijinali ile karşılaştırma imkânım olmasa da kitabın çevirisinin başarılı ve çok iyi olduğunu düşünüyorum. Gözümden kaçmayan birkaç imla hatası dışında çevirisinden gerçekten zevk alarak okuduğum bir eserdi.

Vladimir Bartol romanının orijinal olan aslını 1930'lu yılların başlarında Paris'te yaşarken tasarlamaya başladı. Fransa'nın başkentinde kendisine Hasan Sabbah hikâyesini takdim ettiği Slovenyalı kitap eleştirmeni Josip Vidmar ile tanıştı. Yugoslavya Kralı I. Aleksandır'ın İtalyan faşist hükümetince görevlendirildiği iddia edilen Bulgar ve Hırvat milliyetçileri tarafından yapılan saldırıda öldürülmesi romanın yazılmasında teşvik edici bir olay oldu. Romanın ilk orijinal baskısı müstehzi bir şekilde Benito Mussolini'yi çağrıştırmıştı. Romanın girişinde "Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin vardır." özdeyişi bulunmaktaydı.

Romanda din, cennet-cehennem inanışı ciddi bir şekilde sorgulandığından ve yer yer inkâr edildiğinden, 1960-1980'li yıllar arasında bazı ülkelerde yasaklanmıştır.

Romanda Hasan Sabbah cennetin anahtarının kendisinin elinde olduğunu iddia ederek, fedailerini türlü entrika ve oyunlarla şüphesiz kendine bağlı kalmalarını sağlamaktadır. Türklere karşı içinde intikam duygusu vardır ve bu intikamını fedaileri sayesinde almak ister, fedaileri aracılığı ile onlarla savaşır.

Yazar felsefe, psikoloji, biyoloji, dinler tarihi gibi konularda eğitim görmüş. Freud’un eserlerini erken yaşta keşfetmiş ve tüm yaşamı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmış. İlk eseri olan Alamut, 1938 yılında tamamlanmış. 1956’da kitabı tekrar yayınlatmayı başarmış. 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanmamış ama ölümünden sonra kitap layık olduğu ilgiyi bulmuş. Bu cümleler genel olarak kitabın son sözünden alıntıdır.

Romanımızı baştan sona okurken tek tek tanışacağımız fedailer ve cariyeler ile ilgi türlü türlü duygular içerisinde olacağınıza ve onların yaşadıkları hakkında empati kuracağınıza da çok eminim. Hasan Sabbah’ın kendisine nasıl bir fedailer ordusu kurduğunu, bu fedaileri yetiştirirken organize ve sistematik bir şekilde bu naif insanları beyinlerini nasıl yıkadığına şahit olacağız. Evet, belki bunları okudukça ve bugünümüze kadar yaşadığımız coğrafya üzerinde türlü ülkelerde tarikatların nasıl yoksul, yetim ve yardıma muhtaç kişilere, çocuklara ve ailelere el uzattığı gelecek aklınıza. Ya canlı bombalar?! Onlar gelecek aklınıza bir anda. Nasıl bir duygu ve beklenti ile cennette onları nelerin bekleyeceği hisler ile sevdiklerinizin ve insanların canına ne tür duygular ile kıydığını anlayacak, idrak edeceksiniz. O zamanın “Haşhaşi” ’lerinden, günümüzün modern okumuş (beyni yıkanmış cahil) katillerine çıkacak tüm düşünceleriniz ve karanlık güçlerin neden aydınlanmamamızı istediklerini biraz daha iyi anlayacaksınız sevgili Kitapla Büyüyenler.

Bu muhteşem kitabı okurken, zaman ve dünya ne kadar değişirse değişsin insanlığın düşünce ve duygularının pek bir değişime uğramadığını bir kez daha iyice anlıyor ve kavrayabiliyor insan. Günümüz dünyasında yaşayan kitleler ve insanlar, bilimin getirisini kesin bilgiler haricinde hala kendilerini ve yaşamakta oldukları inançlarını sorgulamaktan çekiniyorlar. Bilimi hayatlarının mümkün olduğunca en uzağına yerleştirip, yaşamakta olduğumuz bu dünyanın yuvarlak olduğu bilgisiyle yetiniyorlar. Ve ben şuna eminim ki, son zamanlarda artan dünya düzdür tartışmaları ile birlikte pek çoğu dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya gerek bile görmüyor. Kısacası, cehalet hala etrafımızda kol geziyor.

Biliyorum, biraz uzun tuttum, ama gene de keyifli okumalar diliyorum. Esen kalınız.

"Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir." – Mevlana