• Emily Bronte’den nasihat değerinde müthiş bir söz. İnsanı insan yapan, yüzüne güzellik katan ve onu sevdiren tek şey kalbinin temizliğidir. Yoksa hepimiz aynıyız, etten ve kemikten oluşmuş bedenleriz. Bizi birbirimizden ayıran tek şey kalplerimizin özelliğidir. Eğer temiz ve güzel bir kalbiniz varsa, bu dışınıza yansır. Fakat kararmış, herkesin kötülüğünü isteyen, kıskanç biriyseniz, kalbinizin kötülüğü yine yüzünüze yansır. Ve dünyalar güzeli olsanız bile, kalbinizin karanlığı güzelliğinize gölge düşürecektir.
  • "Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir."
    – Mevlana
  • İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
    Ve başlar bize maval okumaya.
    Ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    Gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    Senin tarih dediğin işte budur,
    alnında altı bin yıllık buruşuklar
    ve bir o kadar da kuşku.
    Başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik,
    ayakta zorla durur.

    Ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    Bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
    Hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı! 
    Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    En başta bir kanlı bayrak.
    Kanlı bir taç gelir arkasından.
    Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    En son alay alay esirler geçer.
    Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    Yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    Bir gerçek var, tek bir gerçek:
    Eli kolu bağlayan zincir.
    Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    Hak güçlünün, kötünün yanı.
    Uzun lafın kısası:
    Ezmeyen ezilir! 
    Nerde bir şeref var, iğreti.
    Nerde bir mutluluk var, yama.
    Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    Din şehit ister, gökyüzü kurban.
    Her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    İşte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
    Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini! 
    Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık! 
    Sen de, gelenekçi iskelet,
    yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var? 
    Bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular! 
    Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru? 
    Kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    Sen buna kahramanlık mı dedin? 
    Onun kökü kan ve hayvanlık be? 
    Şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık.
    Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
    gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk! 
    Hey bana bak, başbuğ musun ne? 
    Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle! 
    Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan! 
    Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    Göz yaşından incilerin nerde hani? 
    Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen! 
    Eski çağlar nasıl kanmış size? 
    Ey kan içen kargalar,
    bütün karanlıklar sizinle dolu! 
    Artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    Hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
    gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    İşte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
    kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne? 
    Belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    Çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    Ama kim yapacak dersin bu işi? 
    Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der? 
    Yerlerin ve göklerin sahibi mi? 
    Tamam, işte oldu şimdi! 
    Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi? 
    Gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh! ", bir derin "eyvah! ",
    bir yakarış, bir övgü,
    Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    Şimdi ağzın bir kasırga.
    Dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlamasi çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    Şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle! 
    Sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına
    hangi sesin yankısı varabilmiş ki? 
    Hangi dua kabul olmuş bugüne dek? 
    Binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "Ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
    Odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
    Seni böyle övüp duruyorlar işte.
    Oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "Ortaksız" oluşun değil mi? 
    Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    Ve topu ortaksız ve tek.
    Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    Topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
    sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

    İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
    "Ne bileyim? " diyor kime sorsam.
    Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? 
    Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı? 
    Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
    Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
    Kimbilir, öbür dünya belki de var.
    Madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde? 
    Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu? 
    Sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    Hiç bir yaradandan ummam bunu:
    Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    En zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
    Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    Sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    Burçlarında yıkılmalar falan hani? 
    Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının? 
    O kızgın soluğun hani nerde? 
    Ne cehennemlerinde bir kaynama var? 
    Ne büyük acını gören bir göz.
    Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
    Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
    bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
    Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
    bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
    Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
    Zaten yalana ağlasa ağlasa,
    bir ikiyüzlüler ağlar,
    bir de ahmaklar.

    Tevfik Fikret
  • "Güzeli güzel yapan edeptir. Edep ise güzeli sevmeye sebebtir."
  • Not:Kitabı Azerbaycanca versiyondan okuduğum için bazı isimlerde,tanrıların ve mekanların adında harf farkı ola bilir.
    Kitabı incelemeden önce bu kitabı yazan kişi ile bağlı bazı bilgileri vermek isterim.Bizim bildiyimiz yazarın-Homerusun(Homerin)yaşayıp -yaşamadığına dair bir kısım söylentiler mevcuttur.Yunanlar tüm antik şairlerine mifoloji hayat verdikleri için Homere de mifoloji hayat vermişler.Onun tanrı,yarımtanrı olduğu iddiasını etmişlerdir.Bazıları ise onun gerçek adının Melesiken olduğunu,kör oldukdan sonra Omeros(iyonik şivesinde kör demekdir)adı aldığını söylemişdir.
    Neredeyse,tüm antik alem Homeri bir yazar olarak görmüş,Heredot,Platon,Aristotel onu büyük şair olarak kıymet vermişdir.İlk olarak Zoil"İliada"ve"Odisseya"yı eleştirerek göstermişdir ki,eserde Tanrılar alemini rezil etmek için bu eser yazılmışdır.Burada tanrıların büyüklüüyü küçültülmüş ,onların insani ihtirasları gösterilmişdir.Bu eleştiriler yunanları razı etmediği için onu garazçı eleştiri adlandırmışlar.Şimdi de Zoil adı garazçı eleştiri gibi anılıyor.
    İdealist Platon ise düşündüğü idral cemiyyetde lirik ve epik poeziyaya,ayrıca "İliada "ve "Odisseya"ya yer vermiyor.Platona göre,bu eserler ideal cemiyyede yaşayan ahalinin ahlakını boza bilir.
    Bu tür eleştirileri saymazsak,tüm antik alemde her iki eser aziz tutulmuşdur.
    Her iki eser Troya esatirler silsilesinden başlangıcını almışdır.Silsile böyle başlar:Fetida ve Peleyin düğününe nifak tanrıçası davet edilmemişdir ve o da gizlice düğüne gelir,masaya kırmızı elma bırakır.Üzerine de bir kağıtta"En güzel tanrıça için"yazar.Zevsin karısı Hera,güzellik ve aşk tanrıçası Afrodita, savaş tanrıçası Afrodita elmanın kendisine ait olduğunu iddia eder.Zevs hakem olmak istemez hakem olarak Troyada İda dağında çobanlık yapan Parisi tayin eder.(Paris Troya hükmdarı Priamın oğludur,annesi Paris doğulurken rüya görür ve rüyanın anlamında bu çocuğun Troyanın sonunu getireceğini öğrenir.Bu yüzden onu öldürmesi için Agelaya verir.Agelay da onu öldürmüyor)Paris Afroditayı seçer.Afrodiota ise vaadine sadık kalarak Sparta hükmdarı Menelayın güzeller güzeli karısı Elenayı ona aşık eder.Parisin kimliği belli oldukdan sonra Elenayı kaçırır bununla da Troya savaşları başlar.
    Gerçekten Troya savaşı olmuşmu olmamışmı bu sorunun cevabı belli değil
    "İliada"Troya savaşlarından bahs eder.Uzun olarak kitabın konusunu yazmayacağım.Sadece yunan mifleri okumayı sevmeyen insanların hiç keyif almayacağı kitapdlr.Bazı yerlerde kafa karıştırıcı şeyler ola bilir.Bunu da eserin uzun tarihi dönemden geçtiğini düşünerek bazı parçaların elimize ulaşmadığını,ve sıralarının yanlış geldiğini düşünerek okursak affede biliriz.Burada Allahların insani hisslerinden,taraf tutmasından da bahs ediliyor.Mesela Agamennonun hamisi Afinadır;Axilles Agamennon tarafından kaçırılan sevgilisi Bruseida için göz yaşı dökerken ona Fetida yardım eder.Zevse onun halini haber eder.Zevs yalandan rüya görmesi için rüya Tanrısı Nestron olarak Agamennonun rüyasına girer.
    Eserde kahramanların da üzüldüğü ağlaya bileceği hayatlarının sadece servet ve nam kazanmakdan ibaret olmadığı gösterilir.Mesela Priam oğlu Hektorun cenazesini isterken Axilles kendi babasını hatırlayıp ağlar.Ve cenazeyi yıkatarak ,pahalı kıyafetler içinde Priama verir.Eser Hektorun cenazesi ile biter.Sonrakı olaylarla ilgili ,ve burada pek anlaşılmayan durumlar diğer destanlarda en çok da Odisseya da gösteriliyor..
  • İÇİMDE ÖYLE GÜZELSİN Kİ, ONU KİRLETMEYECEĞİM SENİNLE !

    Leyla ile Mecnun ötelerden gelmiş bugünümüze. Hikayeler, şiirler, romanlar, diziler, filmler çekilmiş destansı bir aşk. Bir aşkı aşk yapan imkansızlığı mıdır?

    Allah der ki “Kimi benden çok seversen onu senden alırım’’ Ve ekler: “Onsuz yaşayamam” deme, seni onsuz da yaşatırım.
    Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur,sabır taşar,canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar.
    Dostun düşmana dönüşür,düşman kalkar dost olur,öyle garip bir dünya.
    Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur.
    “Düşmem” dersin düşersin, ”Şaşmam” dersin şaşarsın.
    En garibi de budur ya “Öldüm” der, yine de “yaşarsın... (MEVLANA)

    --Tabii bu cümleler Kuran’da geçmediğinden doğruluğu tartışılır ancak pratikte çok sevdiğimiz şeyleri kaybediyoruz.--

    Gökhan Türkmen’in bir şarkısında da diyor ya hani ‘’Susma, söyle nasıl yaşar böyle insan, susma’’ öyle seslenmek isterdim Mecnun’a. Nasipte yoksa kavuşmak yollar uzak olur, nasipler kapanır, kısmetler kısalır, düzlükler yokuş olur...

    ''Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır, beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!'' diyor Fuzuli. Bunu derken aslında aradığının kavuşma olmadığını anlıyoruz. Zaten bu eserde de Leyla’nın kavuşma ve teslim oluşuna karşı çıkıyor Mecnun. Çöllerde eriyip giden ömrünü bir an bahar bahçe yapma ihtimaliyle yanıp tutuştuğunu zannediyorum okurken. Leyla’nın evlendiği adamın ölüşüne dahi seviniyorum. Ancak Mecnun ağlıyor adam ölünce. Çünkü o da sevmişti diyor dostu Zeyt’e. Aziz Nesin öyle güzel uyarlamış ki bu hikayeyi hızlıca bitirmek istemedim. Sizi alıntılara boğdum. Bu hikaye ile alakalı çok kitap okudum ancak belki iddialı gelir en güzeli buydu. Şiddetle ve ısrarla okumanızı tavsiye ediyorum.

    Kitabın sonunda geçen bir cümle ile Mecnun'un ölümü anlatılıyor:
    ''Zayıf vücudunu yıkadılar. Sevgilisinin mezarını açıp, Mecnun'u da yanına koydular. Gökte ruh ruhla anlaştı, yerde ten tenle birleşti. Aradaki engeller ortadan kalktı. Arayan, isteğine kavuşup aradığını buldu. Mezar, o iki sultana yer, o yer iki aya durak oldu. Mezar üzerine belirti koydular.''

    Sevenleri hayat sevmedi, ölüm birleştirdi.
    https://www.youtube.com/watch?v=DU21wq1K5XE