• Markopaşa · 3 Şubat 1947 · Sayı: 9

    Markopaşa'nın bu sayısı ile kadroya Rıfat Ilgaz da katılmış olmalıdır. Ilgaz, Boğazlayan Ortaokulunda hastalanmış, 2 Ocak

    1947'de İstanbul Validebağı Sanatoryumuna gelmişti. Kendi anlatımıyla Boğazlayan Ortaokulundaki görevine başladıktan (2 Kasım 0946'da atanmıştı) bir-iki ay sonra Markopaşa'ya katıldı .



    Bu sayının konu başlıkları ''Alibaba ve Kırk haramiler", "Yıldız Şehriyesi ve Ahtapot" ve "Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Beş Para Etmez" köşesi. Bu köşede 1910'da, 1930'da, 1945'te hürriyet söylevlerinin verildiği ama hapisler, zindanlar, kelepçelerin sürdüğü belirtiliyor. İlerisinde şöyle deniliyor:

    "Sene 1947... Hürriyet kızı, yine arzı endam etmiştir. Millet hakkını arıyor, sendikalar, partiler kuruluyor, yazılıyor, çiziliyor ama ... İşte bu kadar. 16 Aralıkta sürgünler, tevkifler, dayaklar...

    ***

    Evvela, söyletiliyor, sonra da ... Şair ne demiş:



    Vakti istibdatta söz söylemek memnu idi.

    Ağzını açsan hükümet ağlatırdı ananı.

    Devri hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

    Evvela söyletirler, sonra bellerler ananı.



    Sabahattin Ali'nin başyazısı yine günümüze uzanıyor ve irtica tohumlarının nasıl atıldığını anlatıyor:



    "...Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına

    bir sebep göstermek gerekince, "ara sıra anarşi olur, düzen bozulur gibi sözler etseler bile" asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar.

    Yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz diye yırtınıyorlardı. Nihayet günün birinde yobazlık kara kuvvet, yeşil sarık,

    irtica sahiden hortladı. Ama Menemen'de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil. Ankara'da ve

    kendi aralarında. Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini günden güne yükselten irtica bağırıyor:

    "Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım. Kız öğrencileri köy enstitülerine almayalım..." (Sanki tarlada ve fabrikada da

    kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

    "Ulum-u diniye okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin ... " (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.) Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara

    dalkavukluk ediyorlar. Ankara'nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri

    yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş

    ekmeklerini o kadar emniyette yiyeceklerdir. Daha dün Atatürk'ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu ikiyüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika'da da, İngiltere'de de ahlak dine dayanırmış. Bu ne kadar kökü içeride düşünce böyle? Amerika'da bir sürü de tarikat vardır. Şu halde hemen tekkeleri de açalım. Suriye'ye, Mısır'a giden şeyhleri geri çağıralım, sokakları keşküllü teberli dervişler ile dolduralım. Ne hallere düşmüşler! Demek halkın gözünü boyamak için ellerinde başka çareleri kalmamış."



    Gazetenin ikinci sayfasındaki yazılar arasında "Bizimki Patlıcan mı?" başlıklı şiirsel yazı göze çarpıyor. Şiirin bazı kıtaları şöyle:


    Görmüyoruz sanmayın iç yüzünü işlerin

    O doğru duruşların, o eğri gidişlerin

    Ne yolda dolduğunu bu yaldızlı fişlerin

    Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

    Biliriz yenilen ne, kuzu mudur, tavşan mı?

    Sizinki tatlı can da, bizim ki patlıcan mı ?

    ***

    Yok mu millet malından azıcık pay bize de

    Adımız hiç görülmez pasaportta, vizede

    Biz de gezmek isteriz Kahire'de, Cizre'de

    İsterlerse gideriz hatta Portekiz'e de

    Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    . . .

    Bizler de sizin gibi yorulmak istiyoruz

    Divanda, encümende bulunmak istiyoruz

    Kimiz, neyiz, neciyiz sorulmak istiyoruz

    İnsanlar sırasında görülmek istiyoruz

    On yıl pösteki gibi sürünen de insan mı?

    Sizinki tadı can da, bizimki patlıcan mı?

    • • •

    Adam olmak sırrına bir türlü eremedik

    Şu ümit ağacından bir yemiş deremedik

    Çalıştık, çabaladık bir rahat göremedik

    Hasılı güme gittik, bir hasır seremedik

    Size apartman, konak, bize delik tavan mı

    Sizinki tatlı can da, bizimki patlıcan mı?





    Bu sayıda yayımlanan "Ali Baba ve Kırk Haramiler -Divanhaneden Röportaj" başlıklı yazı yüzünden yeni bir dava daha açıldı. Matbuat Kanununun 30. maddesine dayanılarak açılan davanın sorgusunda Sabahattin Ali: " Yazıda müphem ve suizannı bir

    nokta olmadığını, kimseye hakaret kastı olmadığını, Harami'den maksat hırsız ve soyguncu olmayıp, gizlilik kastedildiği, parti divanı toplantılarının gizli yapılması ve divan azasının kırk kişiden terekküp etmesi [meydana gelmesi] dolayısı ile bu şekilde bir espri yaptığını, Ali Baba'nın da gizli toplantıya girmeye muvaffak olmuş muharrir olduğunu" ( Tanin, 28.2. 1947) beyan etti.



    Savcılık anılan maddeye göre sanığın altı aydan iki yıla kadar hapis ve 200 liraya kadar da para cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu ( Tasvir, 4.3.1947) Sanık avukatının, savunmasında, yazının basit bir siyasi toplantı yazısı olduğunu söyleyerek bunun Basın Kanununun 30. maddesi ile ilgisinin olmadığını belirtmesi üzerine yargıç Reşit Nomer, Sabahattin Ali'nin beraatına karar verdi ( Vatan, 4.3.1947).



    Markopaşa · 10 Şubat 1947, Sayı: 10

    Birinci sayfada "Islaha Çalışırken" başlığıyla Markopaşa'nın çıkış zorluklarına değiniliyor ve şöyle deniliyor:

    "...Bu gazeteyi ne kadar müşkül şartlar altında çıkardığımızı bugün anlataınayız. Çünkü zülfüyara dokanır. İstanbul'un bütün matbaalarını mintarafillah [Allah tarafından] (!) veya mimarafiliktidar [iktidarın emriyle] Markopaşa'yı basmazlar. Yazılarımız okunmuyor, baskı fena, klişeler çıkmıyor, bütün bunların hepsini biliyoruz. En yüksek baskı fiyatı vererek, hatta yüz suyu dökerek, ancak bu kadarını çıkarabiliyoruz. Okuyucularımız, içinde bulunduğumuz şartları göz önünde tutarak, bizi maruz görsünler. "Markopaşa" da Halk Partisi'ne döndü. Her sayı biraz daha ıslah edelim derken, biraz daha berbatlaşıyor. Bütün zorluklara rağmen Halk Partisi'ne benzememeye çalışacağız."



    Sabahattin Ali'nin "Ne İstiyoruz?" başlıklı yazısında anlatılanlar oldukça özet ve bugün için de önemli:

    ... Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, İzmir'deki ortak tüccar, İstanbul'daki ortak milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önünde tutulsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında

    taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş

    incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün. Ve insanları sahiden insan eden o en büyük nimet: Hürriyet, riyakar ağızlarda "Adam avlama yemi" olarak kullanılmasın.

    Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza bile göz dikilmesin. İster orduya dayanarak, ister bankaya dayanarak, ister dost görünerek, ister düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarlarına yerleşmeye uğraşanlara yüz verilmesin. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölece peşinden girmek değil, bu millerin selametini en iyi sağlayacak yolları MÜSTAKİL olarak seçmek şeklinde kendini göstersin. ·

    İşte biz sadece bunları istiyor ve böyle düşünüyoruz. Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, hemen

    haber versinler, bu suçu işlemekten, yazmaktan, söylemekten vazgeçelim. Yok, bunlar suç değilse, o zaman bize açık veya sinsi yollardan kahpece vurmakran vazgeçsinler. Çünkü namuslu insanlar, bu kadar kirli yollardan girmeye lüzum da görmezler, tenezzül de etmezler."



    "Şakalar" köşesindeki yazının başlığı "Çarıklı Erkanıharp". Yazı, Halk Partisi'ne muhalefet özelliğini en iyi gösteren örneklerden: Bir çok çarıklı erkanıharp gördüm, geçende gördüğüm hepsine baskın çıktı. Bu bir kayıkçı idi. Hem küreğini çekiyor, hem siyasetten konuşuyordu.

    - Bey, dedi, Halk Partisi çekilmeye çokran razı ha, ne dersin?

    - Yerin kulağı var, aman sus, dedim.

    Kızdı.

    - Zaten kravatlı millet değil misiniz, dedi, size korkak bile denmez, ödleksiniz. Korkma, suyun kulağı yoktur. Cesaretimi ispat için olabilir, belki de çekilmek istiyor, dedim.

    - İstiyor ama, çekilemiyor.

    - Neden?

    - Delikanlının biri, babasına bağırmış: Baba, hırsız, tutun."

    "Oğlum al da gel."

    -Gelmiyor.

    -Öyle ise bırak da gel."

    - Bırakmıyor.

    Şimdi anladın mı? Halk Partisi de işte böyle.

    - Anlayamadım.

    - Senin karnın aç olsa, cebinde de bir li,ran olsa, bir lokantaya girsen. Cebindeki parayı yeter sanıp, iki kap yemek yesen. Bir de

    listeye baksan ki, bir buçuk liralık yemek yemişsin. Ne yaparsın? Lokantadan çıkamazsın, rezalet var, akşama kadar da oturamazsın. Elbet bir tanıdık gelir de hesabını görür diye, boyuna yemek yersin. İşte Halk Partisi de öyle. Bir tanıdık çıksın da hesabını görsün diye, boyuna yiyor. Lokantadan çıkmaya çoktan razı ama, hesap vermekten korkuyor."



    Bu sayının 2, 3 ve 4. sayfalarında siyasal mizah türünde ilanla ile okuyucu köşesi gibi yazılar yer almış.



    Markopaşa, 17 Şubat 1947 · Sayı: l l

    Bu sayıda, Yeni Sabah gazetesinde Kenan Öner'in (DP İstanbul il başkanı) yazdığı ve Sabahattin Ali'ye çtatığı yazı "Kenan

    Döner'in Marifetleri başlığıyla konu ediliyor. Üç satırda altı kez saçmaladığı vurgulanarak şöyle deniliyor:

    "... Bir kere Sabahattin Ali'nin kızıl mızıl olduğunu nereden uyduruyor? Sabahattin Ali sadece bu yurdun ve bu halkın güzelliklerini, iyiliklerini, dertlerini ve bu yurdun ilerlemekten, bu halkı saadete ulaşmaktan alıkoyan yolsuzlukları, çirkinlikleri, tarafsız ve realist bir şekilde yazmıştır. Kenan Öner dürüst bir adamsa bunun bir tek kızıl satırını göstermelidir.

    ...Sabahattin Ali'nin Ankara'da Nihal Atsız aleyhinde açtığı dava sadece bir hakaret davası idi.

    ..Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali'yi asla himaye etmemiş, hatta günün birinde, hiçbir kanuni ve idari sebep göstermeden,

    "görülen lüzum üzerine" bakanlık emrine almıştır...

    ...Kenan Öner gibi hukukçu ve profesör geçinen bir adamın, bir satırını okumadığı, şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olmadığı

    bir kimse hakkında ve mahiyetini bilmediği hadiseler üzerinde, şunun bunun lafına kanarak kalem yürütmesi, başına değilse

    bile yaşına yakışmaz. Yazık!



    Birinci sayfadaki bir başka yazı da "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Tüyler Ürpertir" köşesinde "Ağustos Böceği ile Karınca"

    başlığıyla verilmiş.



    "..1950 yılında, yine bugünkü gibi lapa lapa kar yağıyordu. Ağustos böceği aç ve perişan, soğuktan tir tir titreyerek, karıncanın

    pencereleri buğu tutmuş apartmanına yaklaştı. Kapıyı çaldı. Şişman ve göbekli karınca, pencereyi araladı. Tir tir titreyen ağustos böceği:

    - Perişanım bayım, bana bir lokma hürriyet, diye yalvardı.

    Şişman karınca, altın dişlerini göstererek sırıttı:

    - Ha ha hayy . . . bayım, aklın nerede idi? Sen, demokrasi, hürriyet misakı, anayasa diye, bütün yaz, cır cır öterken, gönül

    eğlendirirken, ben çalışıyordum. 7 Eylül kararları alıyor; idare kongresi, parti divanı topluyordum. Şimdi ambarımda, dünya

    kadar, çuval çuval hürriyet var ama, onlar yalnız benim malım.

    Allah versin, haydi aşağı kapuya ...

    Ağustos böceği Anglosakson komşunun kapısını çaldı, içeriden bir ses duyuldu:

    - Who are you? (Kimsin)

    - Ben hürriyet dilencisi, Ağusros böceği kulunuz.

    - I do not know Turkish. (Türkçe bilmem)

    Zavallı Ağustos böceği, merdivenlerden yuvarlandı ve karlara gömüldü.

    2950 yılında bu masalı dinleyen minicik Türk çocuğu:

    - Zavallı Ağustos böceği, diye ağlamaya başladı."



    Bir yandan gazete yayımlanırken diğer yandan da mahkemeler sürmektedir. Bu sıralarda Markopaşa aleyhine gösteriler de yapılmaya başlanmıştır. Dönemin diğer gazetelerinde, satıcılardan aldıkları Markopaşa'ları yırtan yurttaşlardan söz edilmektedir. Eskişehir'de Markopaşa'yı getiren Toros Ekspresi'ne saldırı girişimi olur (Cumhuriyet ile Ulus, 25.3.1937).

    Vakit ve Son Posta gazeteleri ( 19.3.1947), İzmir'in çeşidi yerlerindeki olayları aktarır. Diğer yandan Turancı dergiler tarafından Markopaşa sık sık tehdit edilmektedir.



    Altın Işık dergisi (15.3. 1947), İstanbul Üniversitelileri Markopaşa'ya karşı eyleme çağırmakta ve şunları yazmaktadır:

    "... Müjdeler olsun Markopaşa'ya: Ankara Üniversitesinin ateşli gençliği kendisine selam ediyor. Onların elinde baltaları, balyozları yok amma, uyanık şuurları; ruhlarına ekilmek istenen tohumların hangi "orak"la biçileceğini ve bir gün kafalarında hangi "çekiç"in indirilmek istendiğini biliyor. Evet Sabahattinof efendi! Ankara'da üniversite kürsüsüne kadar sokulabilen yoldaşlarınızı lanetleyen ve maskelerini aşağıya indiren Üniversiteli gençler, İstanbul'da muhtelif defalar teşerrüf ettiğiniz [kendi tabirinizle] "barbar sürü"nün ta kendisidirler (...) Ankara Üniversitesinin asil gençleri kulağınıza fısıldıyor: "İstanbul Üniversitelileri geliyor." (15.3.1947)





    Markopaşa · 24 Şubat 1 947 · Saya: 12

    Birinci sayfada "Korkuyoruz" başlığıyla Markopaşa'nın nasıl çıktığı ve hangi koşullar altında yayın yaşamını sürdürdüğü anlatılıyor. Başyazısında Sabahattin Ali "Ne inkılapçılık!" başlığıyla eğitim alanındaki atılımların nasıl ters yüz edildiğine değiniyor:

    "...İlk öğretim seferberliği yapıldı. Memleketi kalkındıracak tek yol budur, dendi. Köy Enstitülerinde sahiden uyanık gençler

    yetiştirilecekti. Ümit verici adımlar atılmıştı. Birde baktık, bu kültür yuvaları, eski medresdere rahmet okutan bir yobazlık

    baskısı altına alınıyor .

    ...Hele istiklal anlayışımızdaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, yüz milyonluk devletlerle başa baş ne vakar

    içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz! Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle "münevver yobazı" yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...

    Ne inkılapçı insanlar; Milletçe yirmi beş senede aldığımız yolu, yirmi beş haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler."



    Birinci sayfada ayrıca "Dikkat" başlığıyla okuyucuların istekleri üzerine 4, 5 ve 7. sayıların "ikinci tabını" yaptıklarını ve gazete

    yönetim yerinden sağlanabileceği duyuruluyor. İkinci sayfada " İşte Bu Adamların İç Yüzü! " başlıklı yazının bir bölümünde, Beyoğlu'ndaki Foto Süreyya'dan söz açılmış. Süreyya'nın, siyasi havanın yönüne göre vitrini siyasi kişilerin fotoğraflarıyla süslemesi konu edilmiş. Bir matbaacının Süreyya'nın binasını kiraladığı, Markopaşa'yı dizrnek ve basmak üzere bu matbaacı ile anlaşıldığı, tam basılacak zaman Süreyya'nın yazıları artırdığı haberine yer verilmiş. Süreyya ile matbaacı arasında şu

    konuşma geçiyor:

    - Gizli beyanname basmıyoruz, kanunsuz iş görmüyoruz. Hem sizinle alakası ne?

    - Dizilen yazıların kurşunları benim birader. Ben de sizinle beraberim. Yerden göğe kadar haklısınız. Ama bu herifler (aynen) Atın altında buzağı arıyorlar.

    İşte bu adamların iç yüzü. İnsan Halk Partisi'nede, memlekete de acıyor.









    Markopaşa ·3 Mart 1947 · Sayı: 13

    Stad Matbaası'nda basılan sayının adının altında karikatürist Cemal Nadir'in ölümünden duyulan acıya değinilerek gelecek

    sayıda Nadir'in karikatürlerine yer verileceği belirtiliyor.

    Birinci sayfada " Ricali Devlet Neler Yiyor? Et Yok, Ekmek Yok, Meyve Yoksa Boşan da Semerini Ye" başlıklı haberyorum ile "Görülmemiş Tiyatro" adlı başyazı verilmiş. "Size Kimler İftira Ediyor" başlıklı yazıdan başka "Şakalar" köşesinde, çıkardığı magazinden Aziz Nesin'in yazdığı anlaşılan "Vallahi Batırırım" başlıklı yazıda şöyle deniliyor:



    "...Düz taban da değilim ama, nedense, üstümde bir uğursuzluk var. Tan matbaasına girdim, yıkıldı. Karagözde çalışırdım, Ankara'ya aldılar. Tan gazetesinde muharrirdim, bam. "Cumartesi" adlı bir magazin çıkardım, bam. "Gerçek" gazetesinin sekreteri idim, bam. "Yeni Dünya"da çalıştım, bam. "Görüşler"de yazı yazdım, bam. "Ses" de makale yazdım, bam.

    Hani kayığa binmeye korkuyorum, batacak diye. Her insan, dünya yüzünde, elbette m üsber bir iş yapmak ister. Şimdi benim de yeni bir niyetim var. Halk particiler sıkı dursunlar; zira niyetim Halk partisine girmektir. Alimallah, iki aya kalmaz, onu da batırır, hak ile yeksan ederim."



    İkinci sayfadaki "Milletin Efendisi İşte Bu" başlıklı şiirsel yazıda toplumun anılan kesiminin durumu anlatılıyor. Son kıt'asında

    şöyle deniliyor:



    Vergisinin hesabını düz verir

    Bahar verir, yaz kış verir, güz verir,

    Bir almadan isteyene yüz verir.

    Milletimin efendisi işte bu.



    Diğer sayfalardaki benzer nitelikte olan yazılardan biri de şöyle:



    "Önemle duruyoruz: Bakanlara herhangi bir memleket meselesini sorsanız,

    - Üzerinde önemle duruyoruz, diye cevap verirler.

    Başbakan nutuk verir:

    - Üzerinde önemli duruyoruz.

    Belediye reisimiz Lütfi Kırdar, et meselesinin, süt meselesinin ve diğer meselelerin üzerinde önemle duruyorlar. Ben yirmi senedir, üzerinde önemle durulan meseleler bilirim ki, hala halledilmemiştir. Bu önemde bir uğursuzluk var. Allah rızası için, bir kere de, üzerinde önemsiz dursunlar, belki işler yürür. Yahut da, önemle duracaklarına, önemle yürüseler.





    Markopaşa 10 Mart 1947 Sayı: 14

    Başyazı "Lanet Olsun"dan başka "Halil Menteşe'ye Açık Mektup" ve Cemal Nadir Güler'le ilgili bir karikatür ile bir yazıya yer verilmiş. Yazılar arasındaki "Tatar Ağaları Yaya Kaldı" başlıklı olanında halka suç atıldığı; halkın, aslında gösterilmek istenenden çok daha ileride olduğu vurgulanıyor:

    "Kitapçılara sorarsınız:

    - Niçin böyle çiğ kapaklar içinde en bayat, en kötü, belden aşağılık ve kan kokan kitaplar basarsınız?

    Alacağınız cevap şudur:

    - Bayım, anlamıyor, halk anlamıyor.

    Sorulacak makama sorarsınız:

    - Niçin tam bir hürriyet yoktur.

    - Efendim, daha halk yetişmedi, bu kadarını bile kaldıramıyor.

    Halk gazetesi diye çıkan zevk ve fikir düşkünü paçavraların sahiplerine sorarsınız:

    - Niçin hakikatleri yazmıyorsunuz. neden bu kadar adi?

    - Azizim nasıl anlatmalı. Halk anlamıyor ki...

    Adi Arap filmlerinin kopyası , gözü yaşlı curcuna ve yaygarayı milli film diye yutturanlara sorarsınız:

    - Neden mükemmel eserler meydana getirmiyorsunuz?

    - Efendim, gitmiyor . . . Halk anlamaz, anlamaz bu halk ...

    Memleketin biricik tiyatrosuna sorun:

    - Niçin dön başı mağrur yerli eserleri sahneye koymazsınız?

    - Sansür bırakmıyor ki ... Hem halk da anlamaz...

    Nedir bu halkın çektiği, neden halka bu kadar iftira edilir?

    Biz halkın iyi, doğru, güzel eserlere susamış olduğunu delillerle ispata hazırız. Halk bu geri zihniyetin çok daha ilerisindedir.

    Partilerden, resmi ve hususi müesseselerden en küçük sermayedarlara kadar, hepsi dört nala koşup halka yetişmelidirler. Tatar

    ağaları yaya kaldı!




    Gazetenin dördüncü sayfasında " Markopaşa Ansiklopedisi" köşesindeki "Biliyor musunuz" başlıklı yazı yüzünden, Falih Rıfkı

    Atay'ın başvurusu üzerine, Sabahattin Ali'ye sorumlu yazı işleri müdürü olarak kovuşturma açılacaktır. Bu yazıda savlanan suç unsuru Falih Rıfkı Atay'a hakarettir. Falih Rıfkı Atay, dava gerekçelerini gazetelere-basma gönderilmek üzere hazırladığı bir mektupla açıklamıştır:

    "Bir İstanbul gazetesinde şu satırları okudum: Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parası ile ve zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz? Bir Türk vatandaşının apartman veya apartmanları olması ayıp değildir. Fakat benim hiçbir

    apartmanım, gelir getirici hiçbir mülküm yoktur. Bir fikir ve dava gazetesinin başında bulunduğum için, bir de iftira katılarak

    teşhir edilmek istenilişimden maksat ne olduğu meydandadır. Bu gazeteyi mahkemeye verdim. (Cumhuriyet, 13.3.1947).



    Dava konusu yazıyı Rıfat Ilgaz ya da Şerif Hulusi yazmıştır. Sabahattin Ali, mahkemede yazıyı kendisinin yazdığını söylemiş, "mizah maksadıyla kaleme alınmış olduğunu, başka bir kasıt bulunmadığını" belirtmiştir. Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesindeki yargılama ile ilgili olarak Akşam gazetesi (9.4 .1947) şu ,haberi vermektedir:



    [Sabahattin Ali] Falih Rıfkı'yı uzun yıllardan beri tanımakta olduğunu, ona başkaları tarafından ağır tarizler (taşlamalar) yapıldığı halde bir şey demediğini, kendisinin bu yazısına kızarak mahkemeye müracaatını hayretle karşıladığını bildirdi.. Buna karşılık Falih Rıfkı'nın avukatı Kemal Oram, "Sabahattin Ali'nin yazısının hakaret kastı ile yazılmış olduğunu ve cezalandırılması ile Kızılay'a teberru edilmek üzere ayrıca 10.0000 lira manevi tazminata mahkum edilmesini istemiştir. Savcılık ise, Milli Korunma Kanununa göre suç sayılan hava para alma isnadında [suçlamasında] hakaret kastının mevcut olduğunu, yazını maksadının Fatih Rıfkı'yı siyasi mevkiinde lekelemek olduğunu söyleyerek" ( Tasvir 9.4.1947) "Sabahattin Ali'nin Matbuat Kanununun 26 ve Ceza Kanununun 487. maddelerinin işaretiyle aynı kanunun 48. maddesi gereğince cezalandırılmasını" (Akşam, 9.4.1947) istemiştir. Bir hafta sonra yapılan duruşmada Sabahattin Ali daha ayrıntılı bir savunma yapmıştır:

    "...Davacı vekilinin gerek arzuhalinde, gerekse mahkememiz huzurundaki sözlerinde bu yazıyı; surer-i mahsusada müvekkili

    Falih Rıfkı Atay' ı tahri kasıt ve niyetiyle yazdığı ileri sürülmekte, savcılık makamımız da bu yazı ile Falih Rıfkı Atay'ı halkın

    husumetine maruz bırakacak şekilde tahkir ettiğini iddia etmektedir. ( . . . )

    Siyasi bir mizah gazetesi olan (Markopaşa) bazı tezatlardan istifade ederek bir nükte yapmak istemiş, hadiseleri vakalardan

    büsbütün uzaklaştırıp tam bir şaka sahasına dökmek için "Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hava parasıyla ve zaruret

    içinde geçindiğini biliyor musunuz?" diye ciddiyet ve hakikatle alakası olmayan bir cümle tertip ve neşretmiştir. Binaenaleyh,

    bir mizah gazetesinde mizahi bir serlevha altında ve baştan başa mizahi cümleler arasında neşredilmiş bulunan bu bir tek satırın

    Falih Rıfkı Atay'ın şeref, haysiyet ve vakarını kıracak mahiyette bir hakaret telakki edilmesine aklen ve kanunen imkan yoktur.

    Çünkü bizim yazımızı okuyanın onu ciddi telakki etmesine imkan olmadığı bedihidir. [apaçıktır].

    Sadece tezatlar, garibeler [tuhaflıklar], imkansızlıklar bir araya getirilerek mizahi bir tesir yapmaktan başka hiçbir gaye gütmeyen bir latifeden ibaret yazıda hakaret kastının bulunmayacağı izaha muhtaç bir keyfiyet değildir. Falih Rıfkı Atay'ın bunu vakar, haysiyet ve şeref kırıcı bir hakaret telakki ermesi de yanlıştır. Kaldı ki, Ulus Gazetesi'nde sahibi bulunduğum (Markopaşa) ve dolayısıyla şahsım hakkında latife hududunu bir hayli aşan yazılar intişar ermiştir [yayımlanmıştır] . Bunlardan Markopaşa'nın yeni çıktığı sıralarda Ulus Gazetesi'nde intişar eden [yayımlanan] bir fıkrada Markopaşa Gazetesi başlığındaki resim telmih edilerek [dokundurularak] Sovyet selamı vermekle vasıflandırıldığı gibi, daha bir hafta evvel çıkan Ulus Gazetesi'nin ikinci sırasındaki bir fıkrasında da; Troçki'nin eski akrabası olmak ve Vişinski'nin masallarını dinlediğim şeklindeki bu yazıları sırf mizah sütunlarından okuduğumuz için ya aynı şekilde yahut da sükutla karşıladığımız halde hiç kimsenin ciddi telakki [kabul] etmeyeceği bir yazıdan dolayı adalet karşısında hesap vermeye mecbur edilmekliğimizi

    bir tecelli [alın yazısı] olarak kabul ediyor ve yazıda hiçbir hakaret kasıt ve niyeti mevcut olmadığını arz ederek beraatimizi istiyoruz. ( Ulus, 14.04.1947).



    Yargılama sonucunda TCK'nin 482. maddesinin son fıkrası gereğince Sabahattin Ali 3 ay hapis, 100 lira para cezası ve 1000 lira da tazminat ödemeye (Cumhuriyet, 29.4.1 947) mahkum edilir. Ancak bu karara karşın başarılı bir savunma sonucu ceza ertelenir. Gerekçeli karar şöyledir:



    "...Sanığın tacile mani mahkumiyeti bulunmamasına ve ahlaki temayüllerine (eğilimlerine) nazaran cezanın tecili halinde ileride cürüm işlemekten çekineceğine ve nedamet [pişmanlık] eylediğine mahkemece kanaat geldiğinden sanık hakkında hükmedilen

    mezkur [adı geçen] cezanın Türk Ceza Kanunu'nun 89. maddesi gereğince reddine karar verilmiştir. ( Ulus, 2 9.4. 1947)



    Aziz Nesin'in bu davayı değerlendirmesi ilginçtir:

    "... Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin bin lira

    tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa, Fatih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya

    sevk eden asıl neden, dava açtığı yazı değil, daha önce, ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye

    veremeyen Falih Rıfkı, başka bir yazıdan aleyhimize dava açtı. Her ne olursa olsun, Fatih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti.





    Markopaşa 17 Mart 1947 Sayı: 1 5

    Sabahattin Ali kovuşturmaya uğradığı için yeni bir yazı işleri müdürü bulunmuştur: Mücap Nedim Ofluoğlu. O sıralarda İstanbul Şehir Tiyatrolarında figüran olarak çalışan Ofluoğlu şiirle de uğraşmaktadır. Mücap Ofluoğlu, Markopaşa'da görev alışını şöyle anlatıyor:



    "... Aziz Nesin'le tanışmamızın, dost olmamızın sonucu bana "Markopaşa'da Sabahattin Ali'nin bıraktığı neşriyat müdürlüğünü

    alır mısın?" dediler. Galiba biraz da para alacağım düşüncesiyle (...) yapılan teklifi kabul ettim, neşriyat müdürlüğünü aldım.



    Birinci sayfadaki "Anlamıyor musunuz Arkadaşlar!" başlıklı yazıda, ülkedeki çeşitli olayların kaynağı irdeleniyor. Yazı, sonraki

    yıllarda olacakların bir öngörüsü niteliğinde:

    "...Bu iş, İngiltere'nin uzun yıllardan beri Hindistan'da, Mısır'da, Filistin'de, Yunanistan'da yaptığı iştir, anlamıyor musunuz? Yurdumuz buralara mı benzesin istiyorsunuz. Minder çürütenler, sandalye sevenler, koltuğa tutkallı kişiler, Türk gençlerini birbirlerine düşürmek istiyorlar. İç ve dış zorluklardan etekleri tutuşanlar, bazen sağcıları, bazen solcuları tutar görünüyorlar.

    Bir iktidar oyununa alet olduğumuzu anlamazsak, belki de yarın birbirimizi boğazlatacaklar, yeni Türk demokrasisinin ve

    Atatürk'den kalan harici itibarımızın külleri karşısında oturup, sinsi kahkahalarla övünecekler. Sağcı yahut solcu, iki taraftar türlü kalem ve fikir mücadelesi yapabilir. Fakat, faşist barbarlara taş çıkaracak şekilde birbirimize saldırmayalım.

    Milletini sevenler! Hürriyet ve demokrasi mücadelesinde birleşelim. Aldatılıyoruz arkadaşlar!



    "Şakalar" köşesindeki "Abdesthane ibriği" başlıklı yazıda, Markopaşa'da konu edilen kimi kişilerle ilgili olarak gelen eleştiriler

    şöyle yanıtlanıyor:

    "Kimseye, gözünün üstünde kaşın var diyemiyorsun. İdare-i maslahat icabı, köre şaşı, şaşıya şehla, şehlaya badem gözlü demek

    lazımmış. Affetsinler; yapamıyorum bunu. Bu yüzden dostlar incinirmiş, arkadaşlar gücenirmiş ... Ne yapalım? Hemen yapıştırıyorlar:

    - Bak nanköre, falanca zaman kahve ısmarlamıştım. Şimdi aleyhime döndü.

    - Gördünüz mü haini ... Tramvayda yerimi vermiştim. Şimdi bana atıp tutuyor.

    - Adam enik, yetiştirdik de işte böyle oldu.

    - Besle kargayı, oysun gözünü.

    Ne yapalım, kim dedi onlara, papağan dururken, karga beslesinler diye.

    Bir gün bir arkadaş gelir:

    - Yahu ... Herifi rezil etmişsiniz. Bana iyiliği dokunmuştu. Bari dostlarımız, dostlarının listesini versinler de, zülfü yara

    dokunmayalım, bunu mu istiyorlar?

    Biz halkın ve halka dost olanların dostuyuz. Bir gün Borazan Tevfik'i saraya çağırmışlar. Ser musahip Nadir ağa,

    -Tevfik, demiş, taklit yaparak, efendimize hoş vakit geçirteceksin.

    - Yapamam efendim.

    - Neden?

    - Yapamam işte...

    Ser musahip ısrar edince, nihayet şöyle demiş:

    - Arnavut taklidi yapamam, Tüfekçi Tahir Paşa darılır. Arap taklidi yapamam, Arap İzzet paşa kırılır. Çerkes taklidi yapamam,

    Çerkes Tahsin paşa, gücenir. Zenci taklidi yapsam, zatıaliniz alınırsınız.

    Sonra Borazan Tevfik, bir ayağını havaya kaldırır, elini ileri doğru uzatıp boynunu kıvırır.

    - Kala kala, bir· bu kaldı, der.

    - O ne Tevfik?

    - Apteshane ibriği efendim.

    Şimdi biz de doğru söylesek, Recep Peker darılır. Güneşe karşı baksak, zülfü yara dokunur. İstanbul'u ağzımıza alsak Lütfü

    Kırdar alınır. Hürriyet yok desek... Kala kala bir apteshane ibriği kalıyor, ondan mi bahsedelim?


    Bu sayıdan sonra 24 ve 31 Mart günleri çıkması gereken Markopaşa'nın iki sayısı zamanında çıkarılamamıştır. Nedeni, Aziz Nesin'in, Amerikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanmaya başlanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı "Nereye Gidiyoruz"

    başlıklı bir broşürden dolayı tutuklanması ve matbaalara yapılan baskılardır. Mücap Ofluoğlu, Aziz Nesin için savcılığa dilekçe ile başvurur ve "Bu hareketin kanunsuz olduğunu ve eğer mevcut gösterilen bir matbuat suçu varsa bunun takibatını yapmanın

    savcılığa ait olacağını" bildirir. Şerif Hulusi de vali ile görüşür. Hiçbir sonuç alınamaz.



    Şerif Hulusi, Sabahattin Ali'ye yazdığı

    "...21 Mart 1947 günlü mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:



    "İki gözüm Sabahattin Ali;

    Sana üzülecek bir haber vereyim. İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa İdarehanesinde ve Stad matbaasında araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz'in yazmış olduğu "Nereye Gidiyoruz?" broşürü imiş ... Bugün sabah iki polis Aziz' i aldı götürdü. Bu mektubu saat 16'da yazıyorum. Yedi saat olduğu halde, hala Aziz gelmedi ... Stad matbaasını tekrar açmışlarsa da, Sacit'ten broşürleri ve Markopaşa'yı basmamak hususunda teminat istemişler... Haluk [Yetiş] , [Mim] Uykusuz, Mücap [Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz...



    Markopaşa'yı çıkarma yolları denenmektedir. Haluk Yetiş, Sabahattin Ali'ye yazdığı iki ayrı mektupta bu konuyu anlatmaktadır:



    -Sabahattin Bey Aziz'den henüz haber alamadık. Mamafih, bugün veya yarın bırakılma ihtimali var. Öğrendiğime göre, maksatları Markopaşa'nın neşrini sekteye uğratmakmış. Her ne ise şimdi ben, bu hafta için Markopaşa'yı çıkarma ya gayret edeceğim. Ümit yüzde doksan, makine ile dizmek şimdilik imkansız. El dizgisi ile hiç olmazsa 25-30 bin olsun basacağım... " (24 Mart 1947)

    "...bütün uğraşmalara rağmen henüz Markopaşa'yı çıkarmak mümkün olmadı. Bazı yeni birtakım usulleri denemekle meşgulüz. Bugün klişe usulünü deneyeceğiz. Eğer muvaffak olursak yazı dizme meselesinden kurtulmuş olacağız. O da olmazsa belki de mimeografla basacağız . . . Bir mahkeme davetiyesi geldi. Ben o sırada idarede olmadığım için ne mahiyette olduğunu

    anlayamadım. Galiba Fatih Rıfkı davasına ait..

    Haluk Yetiş . . .

    (1 Nisan 1947)





    Markopaşa · 7 Nisan 1947 Sayı: 1 6

    Basılacak matbaa bulunamaması yüzünden iki hafta çıkamayan gazete "Gutenberg Matbaası" adı verilen teksir makinesi ile

    basılmıştır. İki yapraklı, ancak sadece ön yüzleri basılan ve arka yüzleri beyaz kalmış olan Markopaşa'nın başlığının altında şunlar yazılıdır: "Muharrirleri nezaret altına alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar. Siyasi mizah gazetesi. Sayısı 5 kuruştur. Sahip ve yazı işlerini idare eden Mücap Ofluoğlu. Markopaşa'nın başına gelenler gazetede şöyle konu edilmiştir:

    "...Dünyaya karşı demokrasi göstermeliğimiz bir Demokrat Partimiz var, Amerikalılardan 150 milyon borç alacak kadar

    hürriyetimiz var. Ağaçlar bu yıl boy atmadı, otobüste kaba etime kıymık battı, bu nasıl hükumet, diye kokmaz bulaşmaz, tavşan

    tersi muhalefetleriyle apartman diken muhalif gazetecilerimiz var. Herkes dilediği gibi düşünmekte, düşündüğünü yazmakta

    serbesttir diyen Başbakanımız var. Evet bütün bu bol hürriyet numaraları; demokrasi varyeteleri muhalefet cambazlığı arasında şu küçücük mizah gazetesini çıkarmaya imkan yok... Markopaşa meğer ne kadar büyük bir kuvvetmiş ... Biz onlardan, onlar bizden korkuyor. Korku dağları beklermiş, şimdi matbaaları bekliyor. Hiçbir matbaa Markopaşayı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir. Sözüm ona rekabet maksadı ile sürülerle mizah gazeteleri çıkartılır.

    Ey bir cılız kalemden dile gelen hakikat. Sen devleti bile korkutacak kadar mı korkunçsun? Dünyaya niçin geldiğini, niçin yaşaması ve niçin ölmesi lazım geldiğini bilen insanlar bu gazeteyi çıkarıyorlar. İşte, okuyucular, size bir gazete takdim ediyoruz ki , bundan yarın , küçük menfaatleri, mikroskopik kaygıları, günlük endişeleri ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret göstermeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır,. Ve insanlar layık oldukları idareye müstahaktırlar. Şimdi gazetemizi teksir makinesi ile basıyoruz. Bu makineye GUTENBERG Matbaası ismini verdik.

    Gazetemizi bastırmamak için bütün matbaalara tesir yapanlar inşallah bu on kiloluk makineyi da mühürlemek, kırıp parçalamak

    gibi gülünç bir duruma düşmezler ...



    Teknik olanaksızlık nedeniyle ilk kez karikatür konmayan sayıda, çeşitli kısa haber ve yorumlar yer almıştır.



    Bu sayının çıkarılışı başka sorunları da getirmiş, yazarlar yine soruşturmaya uğramıştır. İlerisini Haluk Yetiş'den dinleyelim:



    "...Mahkemeler, sıkıyönetimin baskısı, ikide bir kapatmalar, dava açmalar, toplatmalar başlı başına bir uğraşıyı gerektiriyordu.

    Bunlarla uğraştığımız kadar Markopaşa'yla uğraşamıyorduk. Matbaa sahiplerini sıkıştırdılar, gazeteyi çıkaracak yer bulamadık.

    Gutenberg matbaası sorunumuzu çözümledi. Gazeteyi Gutenberg matbaasında çıkardık. Polis seferber oldu, Gutenberg matbaasının yerini bulmak için. Fakat uğraşmaları boşuna gitti. En sonunda bizi sorguya çekmek zorunda kaldılar. Gutenberg matbaası, elimizin altındaki teksir makinesine verdiğimiz addı. Teksir makinesi aldık zorunlu olarak. Derginin iç sayfalarını ön yüzlerini, arka yüzleri beyaz basabildik ancak. Bu basılmış kağıtları da birbirine telleyerek tutturduk. Bir gün, gece sabaha kadar sürdü bu işlem. Mehdi Zıt, Osman, Mücap Ofluoğlu, Uykusuz ve ben çalıştık bu işlerde. Fiyatını da beş kuruş koymuştuk, fakat bir liradan alıcı buluyordu. [Her zaman] 60 bin satılan gazeteyi biz ancak yirmi bin kadar hazırlayabilmiştik

    Haluk Yetiş, bu sayıyla ilgili olarak sonradan şunları söylemiştir:

    "...Matbaa sahiplerine öylesine baskı yapıldı ki, gün geldi gazetenin dizgi tertip işlerini yaptıracak yer bulamadık. Başvurduğumuz hiçbir matbaa olumlu cevap vermeyince bir sayı dizilip basılamadık. Ne yapmalıydık? Ne yapılabilirdi? Düşündük, ölçtük, sonunda bir teksir makinesi almaya ve dergiyi bu makinayla çıkarmaya karar verdik. Bildiğimiz teksir makinası ile iki sayfalık gazete çıkardık. Bu işi teksir makinasında ben, Mustafa Uykusuz, Mücap Ofluoğlu, Mehdi Zıt çıkardık. Onlar da ücret filan söz konusu olmadan yardımcı oluyorlardı. Basılan iki yaprağı zımba teliyle birleştirerek ancak on beş bin kadar yapabildik Buna bir matbaa adı koymak gerekiyordu yalnız. Bakalım ne yapacaklar dedik, basıldığı yerin adını "Gutenberg" matbaası koyduk ve piyasaya sürdük Teksirle basılan bu sayılar bile bir tek iade dönmemek üzere satıldı .

    Basın tarihimizin bu ilginç olayını bir de Aziz Nesin'den dinleyelim:

    "... Bir arkadaş daktilo başına geçti. Durmadan aynı sayfaları tekrar tekrar yazıyordu, öbür arkadaşlar, mumlu kağıtları teksir

    makinasında basıyorduk. Bu iş geceli gündüzlü iki üç gün sürdü. Bu suretle ancak yirmi bin gazete çıkardık Bu iptidai

    [ilkel] çalışma tarzından dolayı ilk matbaayı icat eden adamın ismine izafeten [ilişik olarak] Gutenberg matbaasında basılmıştır

    diye yazdık Vilayet makamına da, teksir makinasından ibaret Gutenberg matbaasını açtığımıza dair müracaatta bulunduk.

    Bu suretle basılan yirmi bin gazeteyi yalnız İstanbul'a çıkardık Çıktığı gün gazete kalmamıştı." (Medet, 1 .6 . 1 950)





    Markopaşa 14 Nisan 1 947 · Sayı: 17



    Markopaşa'nın bu sayısı yine daktilo dizgisiyle yapılmış ve Berksoy Basımevinde iki misli ücret karşılığında basılmıştır. Sahip

    ve yazı işleri müdürü Mücap Ofluoğlu görünmektedir.

    Aziz Nesin Ankara'da bulunan Sabahattin Ali'ye yazdığı rnektubunda "Mutlaka, mutlaka ve yine mutlaka bir baskı makinesine ihtiyacımız var. Ne yapıp yapıp bunu elde etmeliyiz. Baskı makinesi için dilen, borç bul, avans bul, ne yap yap, bu işi. yapalım. Kısa zamanda borcu öderiz" demektedir. 18 ve 23 Nisan 1947 tarihli mektuplardan anlaşılan, Berksoy Basımevinin arızalı bir makinesi 200 lira karşılığında tamir ettirilmiş ve ayda 350 lira karşılığında kiralanmışrır. Ama Nazım Berksoy, daha fazla para isteyip sözleşmeyi yapmaktan vazgeçmiştir. 26 Nisan 1947 tarihli rnektubun ilerisinde Aziz Nesin şöyle demektedir:

    "... Nazım baktı ki, makine bizim elimize geçince tıkır tıkır işliyor, hayatında 350 lira kazanmamış olan çingene herif mukaveleyi imzalamaktan vazgeçti ( . . . ) Şimdilik makineyi zorla kullanıyorum. Mahkemelik olacağız. Her ne olursa olsun, başka yapacak bit şey yok



    Gazetenin birinci sayfasında "Büyük Ölüler Kongresi" başlığıyla siyasal yergiler ele alınmış. Bir de "mevlut" duyurusu göze

    çarpıyor. Şöyle deniliyor: "Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız Fikir Hürriyeti için ölümünün kırkıncı gününe müsadif pazartesi günü Hacıbayram Camii şerifinde öğle namazını müteakip, afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le, Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı' nın eşleri ile birlikte teşrifleri rica olunur.



    Üçüncü sayfada "Çat içeride, Çat Dışarıda" başlığıyla Markopaşa'nın ve yazarlarının başına gelenler anlatılmıştır. "Nereye

    Gidiyoruz diye bir broşür yazmıştım" cümlesinden Aziz Nesin, "Zaten bendeniz kadroya dahil oldum" cümlesinden de Rıfat Ilgaz tarafından yazılmış olabileceği sanılan yazı şöyle:



    Burada sözü edilen broşür, Aziz Nesin'in Arnetikan emperyalizmi ve Türkiye'ye uygulanan Truman Doktrini'ne karşı yazdığı
    bir broşürdür.
  • MİMAR SİNAN KİMDİR?

    Devrinin tâbiriyle “ser-mîmârân-ı hâssa”, yani pâ­di­şah mîmarlarının başıdır. Bir kısım kaynaklara göre babası Abdülmennân, dedesi de Dülger Yûsuf isimli şahıslardır. Sinan, Sultan Selîm’in tahta çıktığı günlerde Rumeli’ye ilâveten Anadolu’dan da devşirme alınmaya başlanması üzerine Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nden devşirilmiştir. Nitekim kendisi de Yavuz’un vefâtıyla alâkalı olarak söylediği mısrâlarında bunu tebârüz ettirir:

    Anın devşirmesiyem ben kemîne

    Gülistân-ı cinân ola mekânı…

    MİMAR SİNAN’I ANLAMAK...

    Ancak ifâde etmelidir ki müslüman Anadolu’nun bağrında yetişen samimî ve ihlâslı bir mü’min olan Sinan’ın bu devşirmeliğinden yola çıkarak onun şu veya bu milletten olduğu husûsundaki iddiâlarla uğraşmak yersizdir. Doğru olan, bugünkü mîmârîyi Sinan’ın ufuklarıyla değerlendirebilmek, yani Türk mîmârîsini yeniden Sinan’ın o mükemmel sanat ve üslûbu istikâmetinde geliştirebilmektir.

    SİNAN’I MİMAR SİNAN YAPAN NE İDİ?

    Yedi yıllık bir tahsilden sonra yeniçerilerin arasına katılan Sinan, iştirâk ettiği muhârebeler dolayısıyla gidip gördüğü yerlerdeki sanat âbidelerini inceleme ve kendisindeki o üstün kâbiliyet potasında eritip yeni terkipler vücûda getirme imkânına kavuştu.

    Sinan’ın sanat hayatı için bütün bu seferler, dehâsını besleyen bir büyük tecrübe ve müşâhede zemini oldu. Onun yaklaşık elli yılı, bu şekilde bir bilgi ve tecrübe biriktirme, eşsiz bir estetik kâbiliyeti kazanma ve bunları o müthiş muhayyilesinde yoğurmakla geçti.

    Osmanlı Devleti’nin reâyâ çocukları olan bu devşirmeler, tamâmen âilelerinin rızâsı ile alınır ve kâbiliyetlerine göre yetiştirilirlerdi. Ayrıca o zamanlar yalnız hris­ti­yanlardan değil müslüman çocuklarından da devşirme alınmaya başlanmıştı.[1]

    DÜNYA MİMARLIĞININ ZİRVESİ

    Osmanlı mimarisini farklı bir kavrayışla ele alarak dünya mimarlığının zirvesindeki gelişme noktasına taşıyan tek isimdir. Şehircilik, işletme yönetimi ve en genel anlamda yapı alanının örgütlenmesinde adını en çok duyuran kişi olması, beslenip dayandığı toplumsal alt yapı ve kurumlar kadar kişisel dehasıyla da bağlantılıdır.

    Bu bakımdan sadece biyografisinin dar çerçevesinde incelenirse mimari alanında Sinan’a kadarki gelişmeler anlamsız kalacağı gibi Osmanlı mimarisinin gelişme mantığı da anlaşılamaz. Sinan gerçeğini kendinden önceki üslûpları nasıl aştığını, mimarlık sanatına getirdiği dünya ölçeğindeki yenilikleri, kendisini kuşatan kültür çevresini olaylar dokusu ve örneklerle birlikte düşünmek bu bakımdan kaçınılmazdır. Mimar Sinan’ın hayatı ve eserleri hakkındaki yayınlar, belgelerle kanıtlanmış araştırmalar, polemik ve efsaneler, çok farklı düzeylerdeki yaklaşımlarla küçük bir kütüphaneyi doldurabilecek birikime ulaşmıştır. Le Corbusier ve Frank Lloyd Wright gibi çağdaş mimarlık kuramcılarının zaman zaman onun adını hayranlıkla anmaları yanında V. da Osa adlı yazarın Sinan: The Turkish Michelangelo başlıklı romanı da (New York 1982) bunlara eklenirse büyük ustanın dünya ölçeğinde yeterince tanınmış olduğu söylenebilir.

    RİSALE-İ MİMARİYYE

    Mimar Sinan’ın hayatıyla ilgili en geniş bilgiler, çağdaşı ve yakın dostu olan şair Sâî Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı Tezkiretü’l-bünyân’da bulunur. 994-995’te (1586-1587) kaleme alındığı düşünülen bu tezkire, Mimar Sinan’ın anlattıklarından derlenmiş hayat hikâyesi ve eserlerinin dökümünden oluşmaktadır. Yine Sâî Çelebi tarafından yazılmış olan Tezkiretü’l-ebniye, benzer içerikte bilgilerle geliştirilmiş olmakla birlikte her iki kaynakta verilen yapılar listesinin birbirini tutmadığı, ancak kısmen birbirini tamamladığı görülür. Ayrıca bizzat Mimar Sinan’ın kaleme aldığı ileri sürülen taslak halinde kalmış üç eser daha vardır. Bunlardan Adsız Risâle olarak bilinen nüsha muhtemelen Mimar Sinan’ın yazmayı düşündüğü biyografisinin fihristi niteliği taşır. Risâle-i Mi‘mâriyye adlı eser ise Adsız Risâle’nin biraz daha geliştirilmiş, fakat yarım bırakılmış şekli olmalıdır. Tuhfetü’l-mi‘mârîn de bu ikisine benzerlik gösterir ve Risâle-i Mi‘mâriyye’nin geliştirilmiş edisyonu niteliğindedir (bu üç nüsha da TSMA, nr. D. 1461’de bir arada bulunmaktadır).

    Sinan’ın Sâî Mustafa Çelebi’ye yazdırdığı kabul edilen ve biyografisini ayrıntılı biçimde veren Tezkiretü’l-bünyân’da onun ağzından şunlar anlatılmaktadır: “Bu hakir, Sultan Selim Hân-ı Evvel’in gülistân-ı saltanatının devşirmesi olup Kayseriye sancağında ibtidâ oğlan devşirmek ol zamanda vâki olmuştur.” Yavuz Sultan Selim döneminde yalnız Rumeli’den değil Anadolu’dan da devşirme yapılabileceği konusunda karar alınmıştır. Ayrıca bu sultanın ölümü üzerine bizzat Sinan’ın yazmış olduğu bir şiirde devşirmelik durumu şöyle tekrarlanır: “Anın devşirmesiyem ben kemîne / Aceb lutf eylemiştir bu hazîne.” Daha sonraki yıllarda Sinan’ın Kayseri’deki akrabalarıyla yazışmaları ve ilişkileri devam ettiğinden belgelerle de desteklenen Kayseri-Ağırnas kökeni gerçeğe uygundur. Bu verilere göre Sinan’ın Hırvat, Slav, Acem veya Bosna kökenli olmadığı açıktır. Ayrıca çokça tekrarlandığı gibi dönme (mühtedi) değil devşirmedir. Onun hırıstiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş olması ailenin etnik kökenini açıklayabilecek yeterli ipucunu vermemektedir. O dönemdeki Kayseri müslüman Türk, hırıstiyan Türk, hatta Moğol kalıntılarının yayıldığı bir alan olduğundan inanç sistemine dayalı ayırımlarla sağlıklı sonuçlara varmak mümkün değildir. Bu bakımdan onu belirli bir etnik grup, ırk ya da cemaate bağlama çabaları, kuşkusuz Osmanlı mimarisini de töhmet altına sokan polemiklere alt yapı hazırlamak anlamına gelmektedir.

    Bütün belgelerde rastlanan Sinan adı geçerlidir. Ancak eseri olan Büyükçekmece Köprüsü’ne kazınmış kitâbede “amilehû Yûsuf İbn Abdullah” olarak farklı bir isimle karşılaşılmakta, Dâyezâde’nin Risâle-i Selîmiyye’deki bir derkenarda ise Sinâneddin Yûsuf şeklinde farklı bir isimlendirme görülmektedir. Devşirmelerin babaları için genellikle Abdullah adı kullanılır. Baba adının Abdullah, Abdülmennân, Abdülkerim veya Abdurrahman gibi farklılıklarla yazılmış olması doğaldır. Bunlar doğumla birlikte verilmiş özel adlar olmadığından ufak değişiklikler önemsenmemiştir. Etnik köken konusunda kesin bir sonuca varılmış, meselâ onun Ermeni ya da bir başka kökenden geldiği belgelenmiş olsaydı Osmanlı toplumsal örgütlenme tarzı hakkında bilinenler değişmeyecek, “Osmanlılaştırma” sürecinin işleyişi yeni bir örnekle bir defa daha doğrulanmış olacaktı.

    Âdet olduğu üzere devşirilen çocuk bir ön eğitimden geçmek üzere köklü Osmanlı ailelerinden birinin yanına verilir, bu beraberlik sırasında İslâm dini kadar Türkçe’yi de öğrenmesi sağlanırdı. İlginçtir ki Sinan’ın bir aile yanına verildiğini gösteren hiçbir kayıt yoktur. Ayrıca daha erken yaşlarda şiir yazdığı açıktır. Bir başka deyişle onun konuştuğu dil baştan beri Türkçe idi. Karaman bölgesinde Türkçe konuşan Ortodoks kitlenin büyük bir kısmı Kayseri ve çevresinde yaşamaktaydı.

    Bunların Türkleşmiş Bizanslılar oldukları yolunda iki görüş vardır. Sinan’ın çocukluk arkadaşları ve akrabaları arasında rastlanan İnci, Kumru, Suna, Kaya, Karaç, Budak, Yahşi, Bahadır, Gülistan ve Tanrıverdi gibi isimler birkaç yönden dikkat çekicidir. Öncelikle bu isimlerin İslâmî olmadığı çok açıktır. Öte yandan bunlar arasında Niko, Yani, Kirkor, Ohannes gibi isimlere de rastlanmamaktadır. Sinan’ın öteden beri bölgede yerleşik Ortodoks-Türk ailelerinden birinin çocuğu olması akla en yatkın ihtimal gibi görünmektedir. Pek çok örnekte olduğu gibi sonuçta hıristiyan bir ailenin çocuğu olan Sinan’ın Osmanlı kültüründe yıkanmış bir müslüman tasarımcı olarak bütüne katılabilmesi için yeterince kabiliyetli olduğu farkedilmiş, böyle bir çocuğun köyündeki kaderine terkedilmesi yerine onu Osmanlı seçkinlerine dahil etmek üzere gerekli işlem başlatılmıştı. Çocukluğundan beri Türkçe konuşulan bir aile çevresinde büyümüş olan Sinan daha çok Karamanlı cemaatine yakın veya mensuptu.

    22 YAŞINDA İSTANBUL’A GELDİ

    Hangi tarihte devşirildiği bilinmemekle birlikte İstanbul’a geldiğinde yirmi iki yaşında olduğu ileri sürülür. Bu bakımdan onun 896 (1491) yılından önce doğduğu kabul edilir. Sinan’ın hayranlık uyandıran büyük yapılarla süslü İstanbul’un en canlı noktasında, sultanın sarayına ve Ayasofya Camii’ne yakın bir yerde Atmeydanı’na bakan bir okulda eğitimine başladığı anlaşılmaktadır. Bu eğitiminin de ne kadar sürdüğü belli değildir. Bu sırada kendi isteğiyle neccarlık sanatına eğilim gösterdiğini bizzat kendisi belirtir. Yavuz Sultan Selim döneminde orduyla birlikte Çaldıran’da bulunduğuna dair bilgiler şüphelidir. Kendisinin bir süre padişahın hizmetinde Arap ve Acem diyarlarını gezip dolaştıktan sonra yine İstanbul’a döndüğü yolundaki ifadeleri böyle bir kanaate yol açmıştır. Ancak Mısır seferine katıldığı ve mimari çevreyi tanıdığı, Selçuklu ve Safevî dönemi yapıları kadar antik yapılar ve Mısır piramitlerinin onu çok etkilediği, mimari-şehir ilişkileri konusunda zengin bir birikim kazanmış olduğu açıktır.

    KATILDIĞI SEFERLER

    Kesin şekilde katıldığını belirttiği ilk iki sefer Kanûnî Sultan Süleyman’ın Belgrad (927/1521) ve Rodos (1522) seferleridir. Bu seferlere yeniçeri piyadeleri arasında katılmış, hizmetleri karşılığında atlı sekbanlar arasına girmiştir. Hemen ardından Mohaç Savaşı’nda bulunmuş ve acemi oğlanları yayabaşılığı görevi kendisine verilmiştir. Daha sonra kapı yayabaşısı (kapıkulu yayabaşı) olmuş ve zemberekçibaşılığına tayin edilmiştir. 1532’de Alaman ve 1534’te Irakeyn seferlerinde gösterdiği başarıları ile dikkat çekmiş, kendi ifadesine göre bu sonuncu sefer sırasında Lutfi Paşa’nın emriyle Tatvan’da üç kadırga yapmış ve bu gemileri top, tüfek gibi silâhlarla donatıp idaresini üstlenerek Safevî birliklerinin durumu hakkında bilgi toplamıştır. Ardından yine kendi anlatımına göre haseki olarak Pulya / Körfüz (Korfu) seferine iştirak etmiş (944/1537), hemen sonra 1538’deki Boğdan seferi sırasında Prut nehri üzerinde bir köprü kurularak ordunun karşı yakaya geçirilmesi istendiğinde Lutfi Paşa’nın tavsiyesi üzerine bu iş kendisine havale edilmiştir.

    Kırk sekiz yaşında olduğu bir sırada su üzerinde uyguladığı ahşap inşaat teknolojisindeki ustalığını gözler önüne seren Sinan’ın on üç günde yaptığı köprü âdeta efsane olmuştur. Bu inşaatın ardından köprüyü korumak için bir kule yapılması teklifine karşı çıkmış, hatta bu sebeple Lutfi Paşa ile tartışmış, bundan dolayı başına bir iş geleceği hususunda endişe içine dahi düşmüştür. Fakat umduğunun aksine Lutfi Paşa onu takdir etmiş, “Acem Alisi” adıyla tanınan mimarbaşının ölümünden (1537) sonra Sinan’ı bu göreve getirmiştir. Kendisi de birçok seferde padişahın yakınında bulunup hizmet ettiğini, çeşitli rütbeler aldığını, fakat asıl amacının mimarlık olduğunu belirtir. Bundan sonraki yıllara ait belgelerde imza ve mührüne rastlanmaktadır. İmzası “el-fakīr Sinan sermi‘mârân-ı hâssa” ifadesini taşırken elips biçimli mührünün ortasında, “el-fakīrü’l-hakīr Sinan”, çevresinde ise “bende-i miskîn kemîne derd-mend-i ser-mi‘mârân-ı hâssa-müstmend” ifadesi kazınmıştır. Kısacası ölümüne kadar “reîs-i mi‘mârân” olarak kalmıştır.

    MİMAR BAŞI OLMASI

    Mimarbaşılık görevini kırk sekiz yaşında üstlenen Sinan mesleğinde kaydettiği aşamaları üç ayrı yapıyla somutlaştırarak tanımlar: “Çıraklık eserim” dediği Şehzade Camii ile (955/1548) ilk büyük sultan camisini tamamlamıştır. Kanûnî Sultan Süleyman ölen şehzadesi adına bir külliye yaptırmak istemiş, bu inşaat o sırada elli dört yaşında bulunan Sinan’a verilmiştir. Bu yapının tamamlanmasından birkaç yıl sonra sultanın adıyla yeni bir cami ve külliyenin inşasına başlamış ve yedi yıl içinde İstanbul’un ve bütün imparatorluğun en görkemli yapılarından biri tamamlanmıştır (1557). Süleymaniye’yi “kalfalık eserim” diye nitelendiren ustanın II. Selim adına, bu defa Edirne’de inşa ettiği cami Sinan’ın en büyük eseri olarak gösterilir. Bu yapı tamamlandığında seksen üç yaşındaydı ve yaşlılığından dolayı artık “Koca” lakabıyla anılıyordu. 992 (1584) yılında hacca giden Sinan kendi yerine Mehmed Subaşı adıyla tanınan mimarı vekil olarak bırakır. Hac dönüşünde ve 100 yaşı civarında olduğu halde görevini büyük bir coşkuyla sürdürerek 996’da (1588) vefat eder. Yakın arkadaşı Sâî Mustafa Çelebi, bu dünyadaki yol arkadaşlığının son bulduğunu görerek onun mezar kitâbesini şu satırlarla bitirir: “Geçti bu demde cihandan pîr-i mi‘mârân Sinân.” Bugün Süleymaniye Külliyesi’nin bir köşesindeki küçük toprak parçasında yatmakta olan Sinan’ın hayat süreci ve ortaya koyduğu mimari, etnik kökeni üzerine açılan tartışmaları anlamsız kılmaktadır. Onun başarısı, doğduğu köy ya da mensubu olduğu aileden çok belirli bir uygarlıkla bütünleşen sanatçının başarısından başka bir şey değildir. Tarihsiz olan vakfiyesine göre hanımı Mihrî kendisi hayattayken ölmüş, ayrıca oğlu Mehmed Bey şehid olmuştur. Vakfiyede iki kızının ve iki torununun adına rastlanır. Vakfiyesinde on sekiz ev, otuz sekiz dükkân, araziler, ev yerleri, bahçe, kayıkhâne, su yolu, değirmen gibi mal varlığı zikredilir. Nakit miktarı ise 300.000 akçedir.

    OSMANLI MİMARİSİNDE SİNAN OKULU

    Sinan’ın hayatı boyunca inşa ettiği eserlerin sayısı tartışmalıdır. Döneme ait kaynakların karşılaştırılmasıyla 452 yapıdan oluşan bir liste belirlenirken bazı el kitapları ve ansiklopedilerde 350 civarında eser yaptığı yazılıdır. Mimarın yüzyıla yakın yaşadığı bilinir. Buna rağmen kaynakların verdiği yapı sayısı düşündürücüdür. Ülkenin genişliği ve ulaşımın at sırtında yapıldığı göz önüne alınırsa başmimarın her eseri bizzat inşa etmediği, ayrıntılarla tek tek uğraşmadığı, bazı yapıların sadece planlarını çizdiği, projeyi gözden geçirdiği, yardımcıları vasıtasıyla inşaat süreçlerini denetlediği düşünülebilir. Bu durumun getirdiği bir başka sonuç da yapıların kâğıt üzerine çizilmiş projelere göre inşa edildiğidir. Klasik dönem Osmanlı mimarisindeki üslûp bütünlüğünün geniş bir coğrafyaya yayılmış olması üslûbu tek merkezin belirlediğini ortaya koymaktadır. Şu halde her yere koşuşturan bir Sinan yerine birbirinden uzak yapı alanlarına ulaşan ustalar, kalfalar ve planlardan söz etmek akla yatkın bir Osmanlı çözümü olarak gözükmektedir.

    Her mimari üslûp gibi Osmanlı mimarisi de ilk etkisini dış görünüşünde, insan gözünü hareket ettiren çizgilerde, bir başka deyişle kütle kompozisyonunda dışa vurur. Klasik Osmanlı mimarisi dendiğinde kubbeler ve minarelerin uyum içinde dengelendiği bir dış görünüş akla gelmekle birlikte köprü, su kemeri ve kervansaray gibi yapı tipleri de göz önüne alınırsa mimarideki üslûp sorununun farklı bir genişlikte düşünülmesi gerekecektir. Ancak türbe, medrese ve diğer mimari tipler arasında her anlamda yenilikleri deneyerek büyüyen cami mimarisi daha dikkat çekicidir. Bu bağlamda Sinan’ın Osmanlı mimarisine katkıları birkaç boyutta ilerlemiştir. O güne kadar denenmiş biçimler ve teknikleri yaklaşık aynen uygularken temel olarak mekân kavramını etkili hale getirmiştir.

    Merkezî ve toplu mekân arayışına bağlı olarak dört, altı ve sekiz desteğe oturan strüktür, daha önce hem de oldukça büyük ölçülerde denenmiş olmasına rağmen bu formüller Sinan tarafından ele alınırken giderek yalınlaşmıştır. Bu bağlamda onun inşaat anlayışına bir çeşit “iskelet mimarisi” denebilir. Bu mimaride duvarlar sadece mekânı sınırlamakta, taşıyıcı olmayan bu duvarlar sık sık delinebildiği için iç mekâna ışık sağlayan çok sayıdaki pencere bütün yüzeylere yayılabilmektedir. Bursa, Edirne ve Balkanlar’daki Sinan öncesi camilerde pencere düzeni masif duvarlar üzerinde sınırlı bir işlev taşıyordu. Loş iç mekân özelliği, büyük İran camileriyle İstanbul Ayasofyası başta olmak üzere Bizans mimarisi için de geçerliydi. Sinan, kütlenin sistematik delinmesini sağlayarak hem yüzey tasarımını geliştirmiş hem de içeriye dağılan gün ışığını arttırmıştır. İç mekâna ışık sağlayan pencereler, Fâtih Sultan Mehmed döneminden beri süregelen dıştaki prizmatik yüzeylerin içini boşaltırken büyük kemerlerin içine en akılcı biçimde yayarak istiflediği açıklıklarla aynı çarpıcı ritmi ayrıntıda ve genelde buluşturmuştur.

    MİMARİDE YENİ BAKIŞ AÇISI

    Birkaç yüzyıldır daha sert ve köşeli bir kütle halinde ilerleyen mimarinin yumuşatılması rahatlatıcı yeni bakış açıları kazanırken örtü ile alt yapı arasındaki ayırımlar parçalı, çokgen ve basamaklı geçiş elemanlarıyla daha akıcı bir üslûp sergilemeye başlar. Gözü rahatlatan bütün bu unsurlar arasında özellikle kubbeyi destekleyen ayakların yukarıya uzantısı olan köşe kuleleri Sinan’ın yapılarında değişik formlar gösterir. Gözü hareket ettiren basamaklı çizgi, ana kubbenin kavsini tamamladıktan sonra bu küçük kulelerde bir süre oyalanarak ya da yarım kubbe yaylarından süzülerek inişe devam eder. Kubbeyi çepeçevre kuşatan ve yarım kemer halinde kubbe tabanına yaslanan uçan payandaların kubbeyle ilişkisi ve beden duvarlarını destekleyen payandaların plastik bir değer kazanması Sinan okulunda gerçekleşmiş, daha sonraki yapılarda bütün bu elemanlar mimarinin önemli parçaları olmaya devam etmiştir.

    Sinan’ın Osmanlı cami kütlesine eklediği en önemli unsurlardan biri de yan cephelere yerleştirdiği revaklardır. Tek veya iki katlı olarak narin sütunlarla desteklenmiş çıkıntılı ahşap örtüleriyle göze çarpan yarı açık mekânlar cepheyi hareketlendirmekte, ibadet yapılarına sivil mimarinin çağrışımlarını yüklemektedir. Süleymaniye ve Edirne Selimiye’de ayrılmış bir parça olarak cephelere eklenen bu unsur, daha sonra Sinan’ın öğrencileri tarafından devralınarak Sultan Ahmed Camii ve Eminönü Yenicami’deki uygulamalarıyla devam etmiştir. Selçuklu camilerinin yatay geliştirilmiş kütleleri Beylikler devrinden başlayarak bir yükseliş göstermiş, Sinan yapılarında bu hareket dengesini bulmuş, İstanbul’daki sultan camilerinde olduğu gibi yapı kütlesi bir eşkenar üçgenle örtüşebilen oranlarla tesbit edilmiştir. Yükseliş Sinan’dan sonra devam etmiş, fakat piramidal dengenin yukarıya doğru zorlanışı klasik çağdaki uyumu yok etmiştir.

    Kubbeye göre çok daha vazgeçilmez olan minarenin ana yapı ile olan ilişkisi her zaman ciddi bir sorun olarak belirmiş, minarenin yerini belirleme konusundaki kararsızlık uzun süre devam etmiştir. Sinan’a kadar plandaki yeri kesinleşmeyen minareler, yeni ölçü ve esaslar çerçevesinde klasik tutumun belirleyici unsurlarından biri olmuştur. Tek minareli uygulamalarda genellikle girişin sağındaki köşe, iki minareli uygulamalarda ise her iki köşe kullanılmıştır. İstanbul Beyazıt (1505), Üsküdar Mihrimah Sultan (1547) ve Şehzade (1544-1548) camileri ana cephe köşelerindeki minarelerle klasik denkleme bağlı örneklerdir. Oldukça erken bir tarihte Edirne Üç Şerefeli’de (851/1447) başlayan dörtlü uygulama minarelerin yerlerini ana kütle ve avlu köşeleri olarak belirlemiştir ki bu formül Süleymaniye’de tekrarlanır. Yine dörtlü uygulama olmakla birlikte Edirne Selimiye’de ana mekânın köşelerine yerleştirilen minareler, bu defa merkezî şemayı vurgulamak üzere ana kubbeyi çeviren unsurlar olarak dikkati çeker. Sinan okulunun güçlü izleyicisi Sedefkâr Mehmed Ağa’nın Sultan Ahmed örneği (1609-1617) ilk ve tek deneme olarak altı minareyle karşımıza çıkar. Sinan uygulamalarında minarelerin sayısı kadar bu kulelerin ana kütleyle olan boyut ilişkisi üzerinde özenle durulduğundan yapıların şehrin siluetine katkıları ayrıca önem kazanır.

    Sinan mimarisinde kütle kompozisyonu prizmatik hacimlerle küresel hacimlerin dengesine bağlıdır. Alt yapıda toprağa çizilen plan çizgilerinin yönlendirdiği beden duvarları yükseldikçe çokgen kasnaklar ve yarım kürelere doğru daralır. Sonuçta genel etki, barok ya da rokoko karakterlerde görülen kıvrımlara hiç sapmadan ilerlerken düzgün kesme taşların ağır ve ciddi havası malzemenin kalıcı ve sağlam karakterini dile getirmektedir. Bu bütündeki örtü sisteminin en etkileyici unsuru olan kubbeler Türk mimarisinde öteden beri farklı boyut ve konumlarda ele alınmıştır. Yatay gelişmenin düşey yükselmeye dönüşmesi, çok sütunlu planın daha az sayıdaki desteklerle derlenip toparlanması, yer yer tonoz ve düz çatı kullanılmakla birlikte yarım kubbelerin benimsenmeye başlanması, kubbenin adım adım büyümesi, Osmanlı mimarisinde Sinan okuluna yaklaşmakta olan gelişme çizgisinin son aşamalarını temsil eder.

    MİMAR SİNAN’IN KUBBELERİ

    Osmanlı mimarisinin klasik öncesi aşamalarında plan çeşitliliğine rağmen kubbe ve yarım kubbelerin alt yapıyla kaynaşması sağlanmıştır. Bu bağlamda Bizans-Osmanlı ayırımı örtü unsurlarında da kendini belli eder. Sinan’ın sıkça gözlemleme fırsatı bulduğu Bizans mimarisi bir kubbe mimarisi değildir. Bir başka deyişle bu küresel eleman mimari gelişmede büyük ve etkili olabilecek bir örtü konumuna gelmemiştir. Ayasofya dışında kubbe çapları âdeta ısrarla küçük tutulmuştur. Üstelik sorun yalnızca çap ya da büyüklük sorunu değildir. Kubbe kasnağı çoğu defa kubbenin kendisinden yüksek olabilmektedir. Özellikle son Bizans döneminde bu yükseklik iyice artarak görüntü bir kubbeden çok bir kuleye dönüştürülmüştür. Osmanlı ve hatta Selçuklu kubbelerinde kasnağın hemen daima mâkul bir yükseklikte tutulduğu, kubbe ile ana kütle arasında daha olumlu bir geçiş sağlandığı görülür. Ayrıca bu unsur yarım kubbelere bölünüp üretilmiş, hâkim örtü sistemi olarak ana kubbe ve onun parçaları halinde basamaklandırma da sağlanmıştır.

    MİMAR SİNAN HANGİ CAMİLERİ YAPMIŞTIR?

    Mimar Sinan; 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darül-kurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 su yolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir.

    Mimar Sinan’ın yaptığı camiler:

    1. İstanbul Süleymâniye Câmii,
    2. İstanbul Şehzâdebaşı Câmii,
    3. Haseki Camii,
    4. Mihrimah Sultan Camii – Edirnekapı
    5. Mihrimah Sultan Câmii – Üsküdar’da, iskelede
    6. Rüstem Paşa Câmii (Tahtakale’de),
    7. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Kadırga Limanında),
    8. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Azapkapısı’nda),
    9. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Büyükçekmece)
    10. Odabaşı Câmii (Yenikapı yakınında),
    11. Hamâmî Hâtun Câmii (Sulumanastır’da),
    12. Ferruh Kethüdâ Câmii (Balat Kapısı içinde),
    13. Kara Camii – Sofya
    14. Kazasker İvaz Efendi Camii
    15. Kılıç Ali Paşa Camii (Tophane’de),
    16. Ahî Çelebi Câmii (İzmir İskelesi yakınında),
    17. Ebü’l-Fazl Câmii (Tophâne üstünde),
    18. Sinan Paşa Camii (Beşiktaş’ta),
    19. Eski Vâlide Câmii (Üsküdar’da),
    20. Ferhad Paşa Câmii (Çatalca’da),
    21. Drağman Yunus Camii
    22. Gazi Ahmet Paşa Camii
    23. Hadım İbrahim Paşa Camii
    24. Abdurrahman Paşa Camii (Kastamonu, Tosya’da)
    25. Molla Çelebi Camii
    26. Nişancı Paşa Çelebi Câmii (Kiremitlik’te),
    27. Piyale Paşa Camii
    28. Rüstem Paşa Câmii – Tahtakale
    29. Selimiye Camii – Edirne
    30. Zâl Mahmûd Paşa Câmii – Eyüp
    31. Çavuşbaşı Camii – Sütlüce
    32. İskender Paşa Câmii (Kanlıca’da),
    33. Şah Sultan Camii – Eyüp
    34. Şehzade Camii – Şehzadebaşı
    35. Şehzâde Cihangir Câmii (Tophâne’de),
    36. Şemsi Ahmed Paşa Câmii (Üsküdar’da),
    37. Osman Şah Vâlidesi Câmii (Aksaray’da),
    38. Sultan Bâyezîd Kızı Câmii (Yenibahçe’de),
    39. Ahmed Paşa Câmii (Topkapı’da),
    40. Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Hafsa’da, Trakya),
    41. Sokullu MehmedPaşa Câmii (Burgaz’da),
    42. İbrâhim Paşa Câmii (Silivrikapı’da),
    43. Bâli Paşa Câmii (Hüsrev Paşa Türbesi yakınında,
    44. Hacı Evhad Câmii (Yedikule yakınında),
    45. Kazasker Abdurrahmân Çelebi Câmii (Molla Gürânî’de),
    46. Mahmûd Ağa Câmii (Ahırkapı yakınında),
    47. Hoca Hüsrev Câmii (Kocamustafapaşa’da),
    48. Defterdar Süleymân Çelebi Câmii (Üsküplü Çeşmesi yakınında),
    49. Yunus Bey Câmii (Balat’ta),
    50. Hürrem Çavuş Câmii (Yenibahçe yakınında),
    51. Sinan Ağa Câmii (Kâdı Çeşmesi yakınında),
    52. Süleymân Subaşı Câmii (Unkapanı’nda),
    53. Kasım Paşa Câmii (Tersâne yakınında),
    54. Muhiddin Çelebi Câmii (Tophâne’de),
    55. Molla Çelebi Câmii (Tophâne Beşiktaş arasında),
    56. Çoban Mustafa Paşa Câmii (Gebze’de),
    57. Pertev Paşa Câmii (İzmit’te),
    58. Rüstem Paşa Câmii (Sapanca’da),
    59. Rüstem Paşa Câmii (Samanlı’da),
    60. Rüstem Paşa Câmii (Bolvadin’de),
    61. Rüstem Paşa Câmii (Rodoscuk’ta),
    62. Mustafa Paşa Câmii (Bolu’da),
    63. Ferhad Paşa Câmii (Bolu’da),
    64. Mehmed Bey Câmii (İzmit’te),
    65. Osman Paşa Câmii (Kayseri’de),
    66. Hacı Paşa Câmii (Kayseri’de),
    67. Cenâbî Ahmed Paşa Câmii (Ankara’da),
    68. Lala Mustafa Paşa Câmii (Erzurum’da),
    69. Sultan Alâeddin Selçûkî Câmiinin (Çorum’da) yenilenmesi,
    70. Abdüsselâm Câmiinin (İzmit’te)yenilenmesi,
    71. Kiliseden dönme Eski Câminin (İznik’te)Sultan Süleymân tarafından yeniden yaptırılması,
    72. Hüsreviye (Hüsrev Paşa)Câmii (Haleb’de),
    73. Sultan Murâd Câmii (Manisa’da),
    74. Orhan Câmiinin (Kütahya’da)yenilenmesi,
    75. Kâbe-i şerîfin kubbelerinin tâmiri,
    76. Hüseyin Paşa Câmii (Kütahya’da),
    77. Sultan Selim Câmii (Karapınar’da),
    78. Sultan Süleymân Câmii (Şam, Gök Meydanda),
    79. Taşlık Câmii (Mahmûd Paşa için, Edirne’de),
    80. Defterdar Mustafa Çelebi Câmii (Edirne’de),
    81. Haseki Sultan Câmii (Edirne, Mustafa Paşa Köprüsü başında),
    82. Cedid Ali Paşa Câmii (Babaeski’de),
    83. Semiz Ali Paşa Câmii (Ereğli’de),
    84. Bosnalı MehmedPaşa Câmii (Sofya’da),
    85. Sofu MehmedPaşa Câmii (Hersek’te),
    86. Maktul Mustafa Paşa Câmii (Budin’de),
    87. Firdevs Bey Câmii (Isparta’da),
    88. Memi Kethudâ Câmii (Ulaşlı’da),
    89. Tatar Han Câmii (Kırım, Gözleve’de),
    90. Vezir Osman Paşa Câmii (Tırhala’da),
    91. Rüstem Kethüdâsı Mehmed Bey Câmii (Tırhala’da),
    92. Mesih Mehmed Paşa Câmii (Yenibahçe’de).
  • "Dalaveresine uyduramayacağı hiçbir iş yok vallahi. İki ölüyü bir kefenle gömdürür, öteki kefeni evine yollar."
    Sabahattin Ali
    Sayfa 80 - Yapı Kredi Yayınları 34.Baskı 2017
  • “AYAKLI KÜTÜPHANELER”

    M. NİHAT MALKOÇ

    “Ayaklı kütüphane” ifadesi aslında bir deyimdir. “Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse…” anlamlarına gelir. Eskiden bu çeşit insanlar çok vardı ülkemizde. Günümüzde de var; ama eskisi kadar değil.

    Değerli araştırmacı-yazar, tarihçi, gönül insanı Dursun Gürlek, yazdığı bir kitabına “Ayaklı Kütüphaneler” adını vermiş. Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlanan bu kitapta ömrü okumak ve kitap peşinde geçen “Gelenbevî İsmail Efendi, Mütercim Âsım, Kethüdâzâde Ârif Efendi, Hoca Tahsin Efendi, Ömer Hilmi Efendi, Ali Emirî Efendi, Babanzâde Ahmet Naîm, Muallim Cevdet, Ömer Ferîd Kam, İsmâil Fennî Ertuğrul, İsmâil Sâib Sencer, Nurullah Pertev Bey, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Mükrimin Halil Yınanç, Hacı Muzaffer Ozak, Ali İhsan Yurt” gibi isimlerin hayatlarından kesitlere yer veriliyor.

    “Ayaklı Kütüphaneler” 391 sayfadan meydana geliyor. Kaleme aldığı kıymetli eserine “Ayaklı Kütüphaneler” adını veren Dursun Gürlek, kitabın Önsöz’ünde “ayaklı kütüphaneleri şöyle tavsif ediyor: “Canlı kitap olarak tavsif edilen ayaklı kütüphanelerin birinci özelliği, kendilerine yöneltilen soruları anında ve doğru olarak cevaplandırmalarıydı. Bunlar ‘Kitaba bakarak cevap vermek, kabak bağlayarak yüzmeye benzer’ diyorlardı.”

    Kültür tarihimizle ilgili birbirinden kıymetli eserler kaleme alan Dursun Gürlek, bu kısa açıklamadan sonra meşhur “ayaklı kütüphaneler” hakkında şu izahatta bulunuyor:

    “Meselâ, zamanım boş geçmesin diye yemek yerken bile kitap okuyan, yüzlerce talebesine yolda ders veren büyük müfessir Fahreddin-i Râzî; ‘Türklerin Faziletleri’ adındaki eseriyle faziletini ispat eden, sadece gündüzlerini değil, gecelerini de kütüphanelerde geçiren ünlü Arap edebiyatçısı Câhız; Fâtih'in kütüphane memurluğunu, daha doğrusu hâfız-ı kütüplüğünü yapan ve bu büyük hükümdarla şakalaşacak kadar itibar sahibi olan Molla Lütfi; ‘Altmış beygir kuvvetinde yazı makinesi’ diye anılan ve iki yüz yirmi beş eseriyle bu unvanı hak ettiğini gösteren Ahmet Mithat Efendi; mezar taşında kendisinden ‘Asrımızın İbn-i Kemal'i’ diye söz edilen tarihçi, dilci, maarifçi, idareci, hukukçu, şair Ahmet Cevdet Paşa; tek başına ansiklopedi yazan Şemseddin Sami; ‘Destursuz Bağa Girenler’i sîgaya çeken Orhan Şaik Gökyay; ancak devletin veya müesseselerin üstesinden gelebileceği bir işi tek başına yaparak ‘Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu" adındaki beş büyük ciltten oluşan hazineyi ortaya çıkaran M. Seyfeddin Özege; ‘Allah'ın, iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sâhici münevver’ diye övülen Cemil Meriç gibi şahsiyetler işte bu ayaklı kütüphanelerden bazılarıydı.”

    Araştırmacı-yazar Dursun Gürlek’in “Ayaklı Kütüphaneler” adlı eserinde günümüzde, nesli tükenmeye yüz tutmuş kitap âşıklarının çileli hayatlarına ışık tutuluyor. Bu insanların kitaba ne kadar büyük değer verdikleri, bir yazma eseri elde etmek için ne büyük sıkıntılara göğüs gerdikleri örneklerle anlatılıyor. Bugün kütüphanelerimizde bulunan yüzlerce yazma eser, tarihin çöp sepetine atılmaktan kurtulmuşsa bunu bu vefalı insanlara borçluyuz.

    “Ayaklı Kütüphaneler” adlı kitapta anlatılan bütün isimler, okumayı hayatlarının esas gayesi edinmişlerdir. Fakat bunlardan Ali Emirî Efendi çok daha önemli bir iş yaparak tarihe geçmiştir. Ali Emirî, ilk Türkçe ansiklopedik sözlük olan ve ikinci bir nüshası bulunmayan Dîvân-ı Lügâti’t-Türk’ü, o zamana göre çok yüksek bir fiyatla, 33 altın vererek sahaftan satın almıştır. Bu kitapta o kıymetli kültür hazinesinin geniş hikâyesini de bulmak mümkündür.

    Sözümü “Ayaklı Kütüphaneler”in yazarının şu ifadeleriyle bitirmek istiyorum: “Hiçbir iddiası olmayan bu basit eserimizde ‘yıldızları konuşturan âlimden, kafasının içi müdürlüğünü yaptığı kütüphane kadar zengin olan hocaefendiden, ölüleri dirilten ve mezarlara hayat veren kitâbiyyât bilginimizden, kahvelerde ders veren ünlü tarihçimizden kısaca bahsederek ayaklı kütüphanelere birkaç örnek vermeye çalıştık. ‘Ayaklı Kütüphaneler’, eğer sizi ayaklandırır, böylece kitap hazînelerine ayağınızı alıştırırsa, biz sadece mutlu oluruz.”