• 392 syf.
    ·3 günde·8/10
    Bir İstanbul sevdalısı Fransız tarihçi R. Mantran, İstanbul’un tarihine ışık tutuyor: Bölgenin ortaya çıkışı, kurulan koloniler, site devleti, Doğu Roma, Devlet-i Âliyye ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti. “Ne mutlu Konstantinopolis’i alan hükümdara, ne mutlu Konstantinopolis’i alan orduya; Tanrı’nın cenneti onlara açılacak…” sözü üzerine birçok İslâm komutanı tarafından kuşatılan ve en sonunda Sultan II. Mehmed tarafından düşürülen, Anadolu insanınca taşı toprağı altın şehir –Bu adla bir de filmimiz vardır (Bk. Levent Kırca).– böyle bir kitabı filhakika hak ediyor. Öncelikle önyargınızı –“Efendim, yabancı birinin İstanbul üzerine yazdığı kitap okunur mu?”– kaldırıp bir an önce kitabı temin etmenizi ve derhal okumanızı öneririm. Bilhassa İstanbul’da yaşayanlar için çok önemli.

    İncelemeye böyle (Bir İstanbul sevdalısı tabiri ile) başlamayı çok uygun gördüm. Zira Mantran, Ankara’nın başkent olmasına üzülen pek çok tarihçiden yalnızca bir tanesi. Kitap, künyede 392 sayfa olarak gösterilse de hakikatte 360. sayfada bitiyor. Edebi dili güçlü olan yazarımız, anlattığı dönem(ler)in tarihçilerinin eserleri arasında seçici davranarak Bizans’ın tarihini özetliyor. Her tarihçinin, arşivcinin ve tarihe merakı olan araştırmacı insanların kütüphanesinde bulundurması gerektiğini düşündüğüm eserin içeriğine giriş yapmadan önce, maalesef belirtmek isterim ki, cümlelerim kitabı özetleyecek türden olacaktır. “Spoiler” sevmeyenlerin buradan sonrasını okumamasını öneririm.

    İstanbul Tarihi, M.Ö. 7. yüzyıla kadar gidiyor, 658 (M.Ö.) yılında ilk kuruluş gerçekleşiyor ve Bizans (Byzantion) adını alıyor. Başlarda Yunan’a bağlı bir kolonidir. Aradan bir yüzyıl geçip Pers İmparatorluğu’nun sınırlarını batıya doğru genişletmesiyle, Bizans 522-486 (M.Ö.) tarihleri arasında Perslerin egemenliğine giriyor. İlerleyen dönemlerde birçok kez el değiştirdikten sonra 411 (M.Ö.)’de Atina’nın egemenliğine girdiğini görüyoruz. Bu tarihten sonra Atina’dan da çıkıp başka şehir devletlerine ve imparatorluklara bağlanan Bizans, 126 (M.Ö.) gibi kuruluşundan neredeyse beş asır sonra Roma’nın egemenliğine giriyor. Askerlerince imparator ilân edilen Septimius Severus tarafından şehir yağmalanıyor, yakılıyor ve yıkılıyor. Bu olayın milattan sonra 196’da gerçekleştiği düşünülüyor ve şehir bu tarihten sonra bugünkü Marmara Ereğlisine bağlanıyor.

    Bizans’ın Roma döneminde başkent olması ise daha geç bir tarih sayabileceğimiz 324 senesine dayanır. Constantinus 324 yılının Kasım ayında Bizans’ı başkent yapmaya karar verdi. 330 yılının Mayıs ayında inşa edilen başkentte parlak törenlerle kutlamalar yapıldı ve şehir, kurucusu Constantinus’un adını aldı: Konstantinopolis.

    Bu tarihten sonra bakarsak, İstanbul’da (yani suriçi) liman, saraylar, hipodrom, sarnıç ve kiliseler vardı. Şehrin merkezi ise Osmanlı’da At Meydanı olarak geçen hipodromdu. Yaşanan dinî ve siyasi olayları atlarsak, şehrin nüfusunun dördüncü asırda 100.000-150.000 arası olduğunu belirtiyor, Robert Mantran.

    Kavimler Göçü, saldırılar, içteki karışıklıklar Roma’yı 395’te yıkıma götürdü ve devlet Batı ve Doğu olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu Roma şanslıydı, çünkü İstanbul’a sahipti ve hepimizin bildiği gibi 1453’te Sultan Mehmed’in fethine kadar varlığını sürdürdü. Batı Roma ise çok uzun süreli bir yaşam sürdüremedi.

    Meşhur Thedora’nın kocası İmparator İustinianos! Böyle söylüyorum, çünkü Thedora gibi bir karısı olduğu için şanslı olduğunu imparatordan iyi başka kimse bilemez. Şehri terk eden kralı “İnsan bir kez dünyaya geldi mi, artık onun için ölümden kaçınmak olanaksızdır; ama, kaçak olmak bir imparator için bağışlanmaz bir kusurdur…” diyerek şehre getirtmiştir. I. İustinianos devrini anlatabilmek için karşılaştırma yapıyor yazar: Kanunî neyse bu imparator da odur! Çok büyük işler başarmış olan imparator, günümüz İstanbul’unun (suriçi) yollarını, meydanlarını biçimlendirmiştir (Bk. s67).

    7. yüzyıl karışıklıklarla geçiyor. 7. yüzyılın ikinci yarısı Arap Yarımadası’nda peygamberliğini ilân eden Hazret-i Muhammed’in sözüne nail olmak isteyen İslâm komutanlarının İstanbul’a saldırmaya başladığı yılların başlangıcıdır (Tabii daha önce Türk boyları Avarlar ve Bulgarların kuşattığını da biliyoruz). Romalılar, Müslümanlara karşı tarihte ilk kez “Rum ateşi” denilen silahı kullanmıştır ve bu her zaman başarılı olmuştur.

    700lü yıllardan fethe kadar geçen zamanda ise göreve gelen hükümdarlar, sarnıçlar, kiliseler, saraylar yaptırmışlardır. Geçen yıllarda şehrin nüfusu 500.000 civarını bulmuştur. Şehir, yapı bakımından üçe ayrılıyordu, İstanbul, Galata ve Üsküdar. Bu yapının Osmanlı’da da devam ettiğini biliyoruz.

    Konstantinopolis, fethedilmeden önce 1204’de Latinlerin kontrolüne geçmiştir ve buna Roma’nın başkentinin ilk kez işgal edilmesi/fethedilmesi diyebiliriz. 1261’de şehrin yeniden alınmasına dek süren bu hareketlilik Haçlı Seferleri sırasında olmuştur ve pastadan en büyük payı alan Venedikliler olmuştur.

    Kitabı buraya tamamen aktarmak geliyor içimden… Arada geçen zamanlarda karışıklıklar, iktidar boşluğu, el değiştirilen tahtlar birbirini izlemektedir. 1071’de Romen Diyojen’in Alpaslan karşısında uğradığı bozgundan sonra Küçük Asya yavaş yavaş Roma’nın elinden çıkar. İlerleyen yıllarda Osmanlı kurulup Balkanlara yerleşince, Bizans’ın sınırları sadece Konstantinopolis’le sınırlı kalmıştır. Halil İnalcık’ın Devlet-i Âliyye eserinde, fetihten önce nüfusun 50.000 civarı olduğu söylenir. Robert Mantran’ın araştırmaları da bize aynı bilgiyi veriyor. Fatih Sultan Mehmed, 30 Mayıs 330’da büyük şenliklerle başkentliği kutlanan Bizans’a 30 Mayıs 1453’te atıyla giriş yaptı (Bu at ve giriş hikâyesi ileride yine karşımıza çıkacak, aklınızda kalsın). Fetihten önce İstanbul’da yine bir Türk ve Müslüman varlığından söz edilmektedir, özellikle bir caminin var olduğu belirtilmektedir.

    Fatih Sultan Mehmed, sanıldığının aksine 1453’te değil 1457-58 kışında Eski Saray’ın yapımı bittikten sonra İstanbul’a taşınmış ve İstanbul’u başkent yapmıştır. Bu tarihten sonra kimlik değiştiren İstanbul’da camiler, medreseler, hamamlar yapılmıştır, Roma’dan kalan kiliselerden pek çoğu camiye çevrilmiştir. Mehmed’den sonra tahta Bayezid, daha sonra da Selim geçmiştir. Sekiz yılda seksen yıllık iş yapan sultanın (Selim I), cami yaptırmaya zamanı olmamıştır. Yerine gelen Sultan Süleyman Han, Avrupalıların tabiri ile Muhteşem Süleyman şehri şahlandırmıştır ve ona altın çağını yaşatmıştır. İstanbul (Dersaadet, İslambol, Konstantinopolis), üç kıtaya hükmeden bir imparatorluğun başkentidir artık.

    Bir sonraki yüzyılda ise bu muhteşem, gezginlerin hayranlıkla söz ettiği şehir, acı hadiselere tanıklık etmiştir ve padişah II. Osman tahttan indirilip idam edilmiştir. Sultanın koruyucuları, Osmanlı’nın demir yumruğu Yeniçeri Ocağı artık padişah katlediyor, İstanbul’u yağmalıyordu!

    Devletin çöküş döneminde mimari esere pek rastlanmaz. Birkaç medrese ve cami vardır, bir miktarda da han, hamam ve çeşme yapılmıştır.

    Şehrin nüfusu genişlemiştir, buna bağlı olarak da yeni mahalleler kurulmuştur. Nüfusun bir milyona yakın olduğu birkaç kaynaktan gösterilmiştir.

    Birinci Dünya Savaşı’ndan Mondros Mütarekesi ile mağlup ayrılan Osmanlı başkenti, 1918’de düşman postallarının altında ağlamaktaydı. 1919’da ise General d’Esperey, Fatih Mehmed gibi şehre beyaz bir at üzerinde görkemle giriyordu! 4 yıl düşman esaretinde kalan Bizans, 6 Ekim 1923’te Kemal’in askerleri tarafından tekrar teslim alındı.

    İstanbullular şehrin ve ülkenin kurtarılmasını büyük bir coşkuyla kutlarken bir hafta sonra -13 Ekim’de-, Meclis Ankara’nın başkent olduğunu duyuruyordu. Nasıl yani? Başkent artık taşra şehri mi olacaktı? Ya nüfusu milyona ulaşan İstanbul? Nüfusu milyona ulaşan İstanbul, 29 Ekim’de cumhuriyetin ilân edilmesiyle doğan yeni Türkiye devletinin en kalabalık ve en büyük şehri oldu: Bakınız hâlâ da öyle.

    1932’de ise şehrin tek adı İstanbul olarak kararlaştırıldı. Konstantinopolis söylemi artık yasaklanmıştı!

    ***

    Yukarıda uzunca anlattığım bölümler kitaptan özetlenmiştir. Anlatmadıklarım: Doğu Hıristiyan âleminin yeni başkentinin yaşadığı dini ve siyasi sıkıntılardır. Şehrin nüfus yapısı da kitabın içinde okunmayı bekliyor. Hangi uluslar hangi semtlere yerleştiler, mimari eserler kimlerin zamanında yapıldı, bunların hepsi siz tarafından okunmayı bekliyor.

    İyi okumalar!
  • XI. yüzyıla kadar Müslüman dünyasının imajı dikkat çekici bir şekilde çok mezhepli toplum olmasıdır. Bu toplumda İslam siyasi olarak hakimdir ama büyük oranda diğer inançlara bağlı kitle de sorunsuz biçimde varlığını korumuştur. Çok sıkı biçimde iç içe geçmiş bu birlikteliğin bir benzeri başka toplumlarda boşuna aranır.
  • Her halükarda bir kırlangıçla bahar gelmez.
  • Hareket serbestliği dolayısıyla tüccar kıyafetinin ispiyonluk faaliyeti veya düşman ajanlığını çoğu zaman örttüğü biliniyordu ve bir milletin mensuplarının bir gün tüccarlık ertesi gün askerlik yapmaları veya düşmana silah sağlamaları kabul edilemezdi.
  • "Yecüc Mecüc duvarının arkasından" gelen, şaşırtıcı isimleri ve gorunumleriyle bu adamların (Türkler'in olduğundan daha fazla) korkunç varlıklar olarak göründüklerini hatırlatmak yeterli olacaktır.
  • Haçlı seferi yaşanmıştı ve başka maceralar peşinde koşanlar da dahil çok sayıda insanı ona katılmaya götüren inançların samimiyetine ve coşkunluğuna itiraz edilmemelidir.
    ...
    Haçlı seferleri kelimesi öz anlamının dışına taşmış olsa bile onların ruhlarında yarattığı yankının tarzına şahitlik etmektedir. Bütün bunlar gerçektir ama başka hakikatlerin olmasına da engel değildir.
  • At üzerinde okçuluğu çok daha iyi bir noktaya getirenler kesinlikle Türkler'dır. Binegi üzerinde süvarinin daha sıkı ve sabitce durabilmesi, ona yayları daha güçlü şekilde kullanma ve okları öldürücü biçimde daha uzaklara atma imkanı veriyordu.