• Deccal Sistemi: 666

    DECCAL KİMDİR?

    Deccal… Asırlardır beklenen bir şey. Kimilerine göre Şeytandan sonra yaratılmış en büyük düşman. Bazı gizli öğretilere göreyse o bir kurtarıcı.! Deccal, İslam dinine göre ahir zamanda, Mesih’in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır. Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir. Bazı kimseler deccalin internet veya televizyon olduğu hakkında teoriler ortaya sürmüşse de hiçbir dini kaynakla uyuşmamaktadır. Deccalin fiziksel özelliklerinden İslam kaynakları şu şekil de bahsetmektedir; Deccal cüsseli, heybetli, kızıl renkli, kıvırcık saçlı, ensesi kalın ve alnı geniş bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır. Alnında “kâfir” yazısı vardır. Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır. Bir insanın alnında açık açık kâfir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. Öyleyse bununla başka bir mânâ kastedilmiş olmalıdır. Deccal Yahudîdir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudî oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudîler de zâten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alûsî tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudîler, Resûlullaha (a.s.m.) gelmiş, “Âhir zaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak” demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü’min Sûresinin 56. âyetini göndermişti. Deccalın bazı metafızıksel ozellıklerının olduğu rıvayet edılmektedır. Deccal önüne bulutu katan rüzgar gibi hızlı gider… Bu rivayetten yola çıkarak onun hızlı araçlardan yararlanacağını, süratli icraat yapacağını anlıyoruz. Şualarda da belirtildiğine göre deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir. Bilindiği gibi kafirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere istidraç denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabii bunu şerre alet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar. Deccal da böyledir. Ondaki bu haller istidraç kabilindendir. Her ne kadar firavun gibi ilahlık davasında da bulunsa, birkısım harikuladelikler de gösterse, nihayet deccal doğup büyüyen, beşeri özelliklere sahip bir yaratıktan başka bir şey değildir. Sahihi Müslim de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir. Kendine tabi olanları cennetine, tabi olmayanları cehennemine atar. Rivayette var ki, ” Süfyan büyük bir alim olacak, ilim ile dalalete düşer. ve çok alimler ona tabi olacaklar. ”Çağımız alimlerinden Muhammed Gazali, deccalı tabiat ilimlerine vakıf bir Yahudi alimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudilerin vicdanını temsil ettiğini söyler.

    Deccal bir kısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde zekaveti, fenni ve siyasi ilmiyle mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok alimin aklını emri altına alır. Azılı bir islam düşmanı olan büyük deccal, egemen olduğu ülkede Allah’ın kanunlarını kaldırıp kuranı yasaklayacak ve din düşmanlığı ilkesine dayanan korkunç bir baskı rejimi kuracak. İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş yalan, hile, iftira, tertip, baskı, işkence ve idam sehpaları ile devlet terörü estirecek ve sapık rejimini Müslümanlara zorla kabul ettirmeye çalışacak. Ahir zamanda doğuda ,Horasan veya İsfahan da, Şam da yahut Şam ile Irak arasındaki bir yerde ortaya çıkıp yeryüzünde kırk gün kalacak, fakat bu günlerden biri bir yıl biri bir ay biri de bir hafta kadar sürecek, diğerleri ise normal günler gibi geçecektir. Deccal çıktığı zaman beraberinde su ve ateş alacaktır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur, halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir.” Sizden kim o güne ererse halkın ateş olarak gördüğüne girmeyi tercih etsin. Çünkü o aslında tatlı soğuk sudur.” Deccalin sağında cennet solunda cehennem görünür. Ayrıca deccal Bir adamı herkesin gözü önünde öldürüp diriltecektir. Bu kişinin Hızır A.s. olduğu düşünülür. Sonra toplanan halka 3 defa sorar Rabbiniz olduğuma şahit oldunuz mu! Orada bulunan pek azı müstesna halk Şahit olduk iman ettik rabbimiz sensin derler! İnanmayan haniflerse oradan uzaklaşıp dağlara kaçar. İslam kaynakların da Deccal hakkında çok daha fazla rivayet vardır. Yahudilerden gizli kabalistik öğretilere bağlı bir kısım elitler deccalı kurtarıcı olarak görür. Bunlar azınlıkta da olsa dünyanın kontrolü ellerindedir. Bu deccalcıların gizli öğretilerindeyse Deccalın gelmesi için dünya da yapılması gereken bazı işler vardır. İşte bu deccalcıların amacı dünyayı deccalın gelişine hazırlamaktır. Şimdi sizlerden bu kısmı çok iyi dinlemenizi hatta imkanınız varsa yazarak not almanızı istiyorum. Nihayetin de dünya da bildiğiniz yada bilmediğiniz yaşanan pek çok olumsuzluğun sebebi az sonra sayacağım 4 madde. Onlara göre Deccal geldiğin de;

    Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet hakim olacaktır.
    Dünya Nüfusu 500 milyon olacaktır.
    Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır.
    Nüfus’un Büyük kısmı Kölelerden oluşacaktır.

    2. KANTO: GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DECCALCILARIN FAALİYETLERİ

    Eski çağlardan beri mevcudiyetlerini sürdüren bu elitler dünyayı deccalın gelişine hazırlamak adına ciddi mesai harcamakta gizli örgütler kurup, makam mevkii sahibi kişileri kontrol altında tutmaktadırlar. Deccalcılar kendilerine en büyük düşman olarak İslam dinini görmektedir. Bu yüzdende Peygamberin vefatının ardından dini bozmak adına çeşitli faaliyetler yürütmüşlerdir. Pek çoğu inanca uygun olmayan sahte hadisler üretmişler, Sahte Mehdiler ortaya çıkartıp bu kişileri maddi ve manevi olarak desteklemişler. Hatta islam’a mezhepçilik anlayışını sokmuşlardır. Günümüzde bilinen tüm bidat mezheplerin kökeni Müslüman kılığına girmiş bu deccalcı elitlere dayanır. Buna en yakın örnek 1. Dünya savaşı esnasında Deccalcıların o dönem ki maşası İngilizler maharetiyle vücuda getirilen Vahabi mezhebidir. Bu bidatcı mezhepler Sünnetleri ve hadisleri terk etmiş yahut bir kısmına uyup bir kısmına uymayarak dinde reform arayışına girmişlerdir. Zaman içerisin de bu durum öyle bir hal almıştır ki farzlar dahi değiştirilmiştir. Örneğin bu bidat mezheplere üye kimseler namazı 3 vakit kabul ederler ve bu şekilde uygularlar. 2. Tapınak döneminden sonra Yahudilerin Kudüs’ten çıkartılması Deccalcılar için büyük bir felaketti. Nitekim deccalin zuhuru için az evvel ki maddelerde de belirttiğim gibi Kudüs başkentli tek bir dünya devleti gerekliydi. Yahudiler zamanla tüm dünyaya yayılarak başarılı bir ticari ağ kurdular Avrupa’da rahatı yerinde olan Yahudiler’in Kudüs’te toplanmasına imkansız gözüyle bakılıyordu. Ortaçağ Avrupasın’da işkence ve cinayetleriyle nam salan engizisyonlar ne tesadüftür ki ilk amaç olarak Yahudi ve Müslümanları Katolikleştirme amacıyla kurulmuştu. Lise tarih derslerinden hatta günümüz dizilerinden hepiniz hatırlayacaksınız Kanunu Sultan Süleyman İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudileri gemilerle aldırıp İstanbul’a yerleştirerek canlarını kurtarmıştı. Günümüzde İstanbul’da yaşayan Yahudi vatandaşlarımızın kökeni o dönem ki Yahudilere dayanmaktadır. İspanyol Engizisyonu, Aragon kralı II. Fernando ve Kastilya kraliçesi I. Isabel tarafından 1478’de kurulmuştur. II. Isabel tarafından 1834’te lağvedilene kadar devam etti. Netice olarak 200.000 den fazla kişi göç etmek zorunda kaldı 160.000 den fazlada kişi çeşitli işkencelerle öldürüldü. Kral Fernando’nun baş danışmanı ve en samimi arkadaşı bir yahudiydi. Ayrıca Tapınak şövalyelerinin sadık bir üyesi.

    Aynı şekilde Kraliçe I. Isabelin sözünden çıkmadığı kahinide bir yahudi ve tahmin edebileceğiniz gibi oda tapınakçıların sadık bir üyesiydi. Tapınak Şövalyeleri uzun yıllar deccalciler tarafından kullanılıp desteklenmiş bir yer altı tarikadir. Nitekim evde ki hesap çarşıya uymadı. Keza Kudüs Osmanlı’nın elindeydi. Göç eden kripto yahudiler toplu şekilde Kudüs’e yerleşebilmek için defalarca Padişahtan izin istemişlerse de Dönemin güçlü sultanları bu duruma müsamaha göstermediler. Vaat edilmiş topraklara Yahudileri yerleştirmek adına harekete geçen Deccalcılar ilerleyen yıllarda ilk olarak Osmanlı idaresinde ki Kudüs’ü satın almak istedi. Fakat Sultan Abdülhamid “Kanla alınmış topraklar parayla satılmaz.” Diyerek teklifi ret etmiş ve tüm diplomatik kanalları kapatmıştır. Elbette ki deccalcılar vaz geçmemiştir. 1. Dünya savaşı ile Osmanlı’yı lav ettiler. Akabinde İngiliz kuklası olarak kurulan Arap devletlerinden Kudüs ve civarında toprak satın aldılar. Ancak bir sorun vardı. Avrupa’da işleri yolunda olan Yahudiler Kudüs’e yerleşmek istemiyordu. İşte bu sebeple elitler Rothschild ailesi önderliğinde Alman devletini ve önemli silah sanayi kuruluşlarını finanse etmiş hatta hibe krediler vermişlerdir. Bunun üzerine Almanya tarihin gördüğü en büyük mekanize orduyu kurarak tüm Avrupa’da bir Yahudi avına başlamıştır. Kaçıp kurtulan Yahudilerse tahmin edebileceğiniz gibi bedava ev ve arazi verilen Kudüs’ün yolunu tutarken. Nihayet savaşın bitiminden 3 sene sonra 14 mayıs 1948’de İsrail resmen kurulmuştur. Burada şunuda belirtmeliyim ki yazık ki ülkemiz de pek çok kişi dini gerekçelerle Araplar’a büyük bir hayranlık beslemekte ve onları yüceltmektedir. Elbette ki 10 parmağın 10uda 1 değildir. Ancak arapların Taa ilk haçlı seferinden başlayıp süre gelen ihanetlerini örtbas etmeye hiç kimsenin gücü yetmez. Çamur balçıkla sıvanmaz beyler. Bugün arap devletleri parça parça iç karışıklarla sarsılıyor. Filistin’e herkes acıyor. Fakat hiç sordunuz mu Filistin neden bu halde? Türkler ortadoğudan çekildiğinden beri buralar adeta cadı kazanına dönmüş çatışmalar asla son bulmamıştır. O çok sevip destek verdiğimiz Filistin’in bayrağında ki kırmızı üçgen 1. Dünya savaşında İslam davasını müdaafa etmek üzere Mekke’de Medine’de kahramanca çarpışıp şehit düşen saf Anadolu çocuklarını sırtından bıçaklayan hain Şerif Hüseyin ve İsyanını sembolize eder. Yine Irak ve Yemen’de Lise zorunlu tarih derslerinde Türkler sıkı sıkıya aşağılanır. Padişahlarla açıkça alay edilerek iftiralara maruz bırakılır. Hatta Irakta ki tarih kitaplarında Bu Arap sever arkadaşların dilinden düşürmediği bir diğer isim olan Sultan Abdülhamid hanın eşcinsellik masalları romantik Arap diliyle uzun uzadıya yeni nesillerin aklına nakşedilir. Konumuza dönecek olursak bu deccalcıların amaçları uğruna yaptıkları dünyayı sarsan icraatlar saymakla bitmez. 1900’lerin başlarında İngilizler Dünyanın süper gücüydü. Çünkü elitler böyle tüm sermayeyi İngiltere’ye akıtıyordu. Daha sonra deccalılar Amerika’yı gözlerine kestirdi. İngiltere gözden düşerken sahte bir Hülya yaratarak bolluk ve refah söylemleriyle Yeni dünya düzeninin temellerini rahatça atabilecekleri Amerika’yı dünyanın yeni süper gücü haline getirdiler. Günümüzdeyse Elitler için hep kapalı kapılar ardında kalmış diplomasi ve dış ilişki tecrübesi olmayan Çin hedefe varmak için biçilmiş kaftan. Çok yakında Amerika’nın parçalara ayrıldığını ve Çin’in dünyanın yeni süper gücü olduğunu görürseniz hiç şaşırmayın!

    KANTO: GÜNÜMÜZ DE DECCALCILAR (DEŞİFRE)
    Köleliğin kaldırılması düşüncesi öncelikle Büyük Britanya olmak üzere, Kanada, Fransa ile Rusya gibi ülkelerde destek kazanmıştır. Uluslararası Kölelik Karşıtı Örgüt ABD’de köleliğin kaldırılması esasen köleliğin suçlanmasıyla sosyal düşüncenin ona karşı yöneltilmesini oluşturuyordu. 1830’lu yıllarda akım kuzey eyaletlerde geniş boyutlara ulaşmıştır. 1859 yılında Virjinya eyaletinde John Brown önderliğinde köleliğin kaldırılması için başkaldırı başladı. ABD’de 1861 ile 1865 yıllarını kapsayan iç savaş sona erdikten sonra tüzel olarak kölelik kaldırıldı. ABD’de Köleliğin kaldırılmasında 16. ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün önemli etkisi bulunmuştur. Köleliğin yasaklanması ile ilgili ilk kanunlar ise İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemiştir. 1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyid etmiştir. Bayanlar Baylar uyanıp gerçekleri görme vaktiniz geldi! Kölelik asla kalkmadı sadece içeriğinde zorunlu düzenlemeler yapıldı. Abraham Lincoln’ün Yahudi kökenli mason bir başkan olduğunu söylememe gerek yoktur. Yine de hatırlatmış olalım. Söylediğim gibi kölelik kalkmadı sadece zorunlu olarak uygulamada revizyona gidildi. Çünkü köle sayısı çok fazlaydı ve çıkacak bir isyan bastırılamazdı. Bu yüzden elitler köleliği modernize edip bizleri yarattı. Deccalcıla parayı sevmezler yanlış anlaşılmasın bonkör değillerdir. Aksine günahlarını vermezler. Ancak paralarını yaptığımız işler karşılığında azar azar bize verirler. Bazı kişilere bolcada verirler önemsemezler. Hem niye önemsesinler ki para karşılığı olmayan sistemde yaratılan bir şey basılan çoğu para sadece sistemdedir. Kağıt banknot bile değildir. Yani kağıt kadar bile değeri yoktur. Paranın tarihte ki icadına bakacak olursak Alış Veriş için bir değer unsuru olduğunu görürüz Altın ve gümüş gibi değerli madenlerden imal edilirdi Ama deccalılar bunu değiştirdi. Artık para sadece bilgisayar ekranlarında ki yazılardan ibaret biz modern kölelerin kendilerini özgür atfetmesini sağlayıp sistemin devam ettirilmesine olanak tanıyan bir kırbaçtan ibaret. Ancak paranın değersizleştirilmesinin bir sebebi daha var ne demiştik? Deccal dünya sahnesine çıktığın da Kağıt veya madeni para kullanılmayacak varlıkların değeri azalıp artmayacaktır. Onun yerine köleler artık vücutlarınıza yerleştirilen çipler kullanacak yani elitler sizlere yaptığınız işler karşılığında biçtikleri değerleri artık çiplerinize yükleyecekler. Ayrıca bu çiplerle sizleri çok daha rahat takip edip istediklerinde cezalandırabilecekler. Bilindiği gibi son yıllarda çiplerin insanlar tarafından kullanılmasıyla alakalı pek çok çalışma yürütülüyor. Çipli kimlik kartlarını kullanmaya başladığımız şu dönemlerde Hayal kurma diyenler internetten bu çiplerle ilgili birkaç makale okursa hayal kurmadığımı rahatça kavrayacaktır.

    Şimdi bir diğer maddeyi hatırlayalım Dünya’da başkenti Kudüs olan tek bir devlet olacaktır. Yakın tarihte Amerika ve dünyada birkaç devlet Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve çok yakında tepkiler azaldığında diğer devletler de sırayla Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacaktır. Tesadüf mü elbette ki hayır. Aslında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak BOP’un son aşamalarından biriydi. Sahi neydi bu bop? Hadi bop neymiş kısaca anlatayım sizlere. Yeni Dünya Düzeni içinde ABD’nin uyguladığı yeni politika, “böl, güçsüz kıl, yönet” yerine, “küçült, birleştir, yönet” şekline dönüşmüştür. Geçmişte sömürgecilik yöntemleriyle hiçbir bedel ödenmeksizin elde edilen mal ve hizmetlerin, bugün değerinden daha az bir bedelle alınması ve yeni pazarlara sahip olunması, ABD’nin ve diğer egemen ülkelerin küreselleşme süreci içerisinde başlıca hedefi olmuştur. Ulus-devletlerin federal devletler haline dönüştürülmesi ve bunların bir federasyon çatısı altında birleştirilmesi, Büyük Ortadoğu Projesinin amaçlarından biridir. ABD bu yapıyla bölgeye barış getireceğini iddia etmektedir. Yani tüm Ortadoğu diğer bir adıyla tüm vaat edilmiş topraklar tek bir federe devlet çatısı altında toplanmak istemektedir. Elbette ki bu devletin başkenti Kudüs olacaktır. Yine de Kudüs’ü tüm dünyanın başkenti haline getirmek için Dünya nüfusu halen çok kalabalık. Hadi bir diğer maddeye göz atalım. Deccal Dünya sahnesine çıktığında dünya Nüfusu 500 milyon olacak. Peki bu koca dünya’da geriye kalacak bu 500 milyon kişi kimlerden oluşacak? Elitler bu konuda daha evvel yine kendilerinin bir şekilde ortaya attırdığı evrim teorisinden bir maddeyi baz alıyor. Doğal Seleksiyon. Yani güçlülerin hayatta kalıp güçsüzlerin yok olması yapılan nüfus azaltımı. Bunun içinde elitlere kaos gerekiyor. Tüm dünyayı saracak bir kaos. O kaosun ayak sesleri duyulmaya başladı çok oldu. O konuya geleceğim ama şimdi birazda nüfus azaltımı hakkında başka neler yapıldığından bahsetmek istiyorum. Adları dışında her şeyleri ile yabancı daha fazla kar elde etmek için mutasyona uğratılmış hayvanlarla besleniyoruz. Tükettiğimiz Hayvanların vücutları hastalık ve ilaç istilası altında ayrıca hızlıca kesip satabilmek için hormonun her çeşidine maruz kalıyorlar. Yediğimiz tavuklar yumurtadan çıktıktan sonra 45 günde kesime hazır oluyor. Doğada beslenen bir tavukta bu süre ortalama 120 gün. Tükettiğimiz gıdaların tamamı GDO içeriyor ve kanserojen. Yetiştirilen meyve ve sebzelerin hepsi kısır tohumlar sadece İsrail’den temin edilebiliyor. Nasıl kısır bir döngü içerisindeyiz anlayabiliyormusunuz? Deccalcıların fabrikalarında, bankaların da, yahut en azından mecburen bilmeden de olsa onların sistemine hizmet eden şirketler de çalışıyor, onların isteklerine itaat ediyoruz. Ve sonra bu çalışmamız karşılığında onlardan aldığımız birkaç parça kağıtla yine onların marketlerinden kendi imal ettiğimiz kanserojen yiyecekleri alıyoruz.

    Plastik ambalaj malzemelerinden içtiğimiz sulara ve yediğimiz yemeklere sürekli kanserojen maddeler karışıyor. Anlayamadınız mı? Birde barınma ve gıdadan sonra insanların en büyük gereksinimi olan sağlığa göz atalımda anlayın. Bir zamanlar insanlar uzun yıllar sağlıkla yaşayıp sevdiklerinin yanında rahatça son nefeslerini verirlermiş. Günümüzdeyse huzurevlerinde, hastane köşelerinde uzun yıllar kanser veya kalp hastalıklarıyla mücadele ederek genç sayılabilecek yaşlarda acı içerisinde ve yalnız başlarına ölüyorlar. Sebebiyse bu az önce saydığımız gıdalar. Onların isteğiyle kendi elimizle ürettiğimiz kanserojen gıdaları tüketiyoruz. Sonra hasta olup yine onların ilaç şirketlerinden ilaç satın alıyoruz. Ne tarafa koşsak yine onların kucağına düşüyoruz. Her yerde radyasyona maruz kalıyoruz. Sonra aniden kanser oluyor ve kanser ilaçlarına tüm mal varlığımızı yatırıyoruz. Yıllarca çalışıp biriktirdiğimiz her şeyi. Kanser ilaçlarını sadece deccalcilerin ilaç firmaları üretmektedir yani yine onlar karlı çıkarlar bizim acılarımızdan. Ayrıca İsrail dünyada en az kanser hastası olan ülke konumundadır. Elitler Savaşlar çıkartır İsrail dünyanın en büyük Silah üreticisidir ve Amerikan şirketlerinin silah lisansları bile elitlere aittir. Yine de biz bunları görmüyoruz. Sahi her şey bu kadar açıkken niye görmüyorsunuz? Daha da acı olanı görseniz bile umursamıyorsunuz. Hadi ama bir şeyler ters gidiyor sizde bunun farkındasınız. Son yıllarda haberlerde hem hayvanlara hem çocuklara yapılanları hepiniz biliyor ve tepki gösteriyorsunuz. Biraz daha küresel bakalım. Son 15 – 20 yılda tüm dünyada eğitim sistemlerinin altına resmen dinamit koyuldu tüm dünyada yaşanan hızlı dejenerasyondan ülkemiz de nasibini aldı. Paranın kampçısıyla insanlar diploma delisi edilip eğitime saldırtıldı sonrada eğitim dinamitlendi. Olan buydu. Yine de bu yanıp yıkılmış sisteme ilginç şekilde bağlıyız Eğitim kurumlarında kazananların yazdığı sahte tarihi, cahillerin formülize ettiği yanlış sahte kitapları papağanlar gibi ezberliyoruz. Sonrada laboratuvar denekleri gibi sınava tabi tutulup derecelendiriliyoruz. Üstelik bunu hiç sorgulamadan kendimize amaç edinip başarabilenlere gıpta ile bakıyoruz. Yine de bu durum ne oldu bizlere. Nasıl oluyor da bakıp görmüyoruz? Duysak da işitmiyoruz sorularına cevap vermiyor. Bu soruya cevap vermeden evvel sizinle kısaca dertleşmek istiyorum. Bunun kadar kapsamlı olmasa da daha evvelde buna benzer birkaç video yaptım. Ne yazık ki kaldırıldı. Hatta öyle ki metinleri web sitemden isteğim dışında silindi. Ve insanlar hiçbir zaman anlamak istemedi sadece izledi. Bu yüzden en azından bu sefer eğer sizde bu kısır döngüye benim gibi karşıysanız beni youtube ve instagram üzerinden takip edip destek olun. Birilerinin gerçeği görüp bana destek verdiğini bilmek beni daha da cesaretlendirecektir.

    Şimdi kaldığımız yere dönelim ve bizlere ne oldu sorusuna cevap arayalım. Öncelikle dizi film ve çeşitli yayınlarla zihin altımıza yolladıkları subliminal mesajlar sayesinde yıllardır bizleri yapacakları her şeye alıştırarak basite indirgememizi sağladılar. Örnek vermek gerekirse 1956 larda yapılan bazı bilim kurgu filmlerinde cep telefonu benzeri cihazlarla görüntülü görüşme yapan karakterler. Simpsonlar gibi çizgi filmlerde yeni seçilecek Amerikan başkanlarının önceden bildirilmesi İkiz kulelere yapılacak terör saldırılarına yazı karakterlerin de atıfta bulunulması ve kart oyunlarında yıllarca öncesinden sembolize edilmesi gibi anlatmakla bitmeyecek pek çok örnek halihazırda önümüz de bu konuyla beraber kaos konusuna da ele almak istiyorum. Sinema ve Tv dizilerinde yeni trend post apokaliptik senaryolar çünkü deccalılar eli kulağında dünya nüfusunu azaltma planlarını devreye sokacaktır. Bu kadar vurdun duymazlığımızın sebebi tabii ki sadece medya yayınlarında ki subliminal mesajlar değil. Türkçe Açılımı: Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı. HAARP’i ele alalım. Alaska’daki Gakona’da bulunan bu tesis, ABD’de bulunan üç benzer tesisten biridir. Fairbanks, Arecibo Gözlemevi ve Norveç’te daha küçükleri bulunmaktadır. Rusya’da da bir tane vardır. HAARP, 35 dönümlük arazi üzerine kurulmuş, 22 metrelik 180 adet antenden oluşmaktadır. HAARP son derece düşük frekans (ELF) dalgaları ELF dalgaları 0-100 Hz arasındaki elektromanyetik dalgalanmalar, beynin algıladığı dalga aralığındadır ve beyin, bu sayede beden ve Dünya üzerinde etki sağlamaktadır. Evrendeki her şey dalga boylarında çalışır, çünkü her şeyin frekans dalgalarından meydana gelmektedir. Her şey elektronlardan oluşur ki bu da teoride dalga etkileşimi ile meydana gelir. Elektronlar atomları, atomlar molekülleri, moleküller ise hücreleri meydana getirir vs.. Tek fark, dalganın yüksekliği, uzunluğu ve hızı ya da dalganın ne kadar hızlı hareket ettiği anlamına gelen frekans denen aralıktır. Yani evrendeki her şey dalgalardan oluşur, ancak farklı frekanslarda çalışır. NASA tarafından ölçülen değere göre Dünya’nın frekansı 7.8 ile 14 Hertz aralığındadır. İnsan beyninin frekansı sürekli değişmekte fakat ELF etkisiyle 8 hertz aralığına girer. İnsan vücudu da bu aralıktadır. Beynin farklı bölümleri, farklı ruh halleri, farkındalık, tükenmişlik, endişe gibi yaşadığımız duygular. Bütün bunların ELF dalgaları tarafından etkilendiği kanıtlanmıştır. Bayanlar baylar! Uyanışa hoş geldiniz. ELF dalgaları ile duygu durumumuzu istedikleri şekilde kontrol ediyorlar. Böylece yapacakları pis işlere aldırmamamızı sağlıyorlar. Gün içerisin de 6 saat sokakta yürüyen bir insan ortalama olarak 70 defa güvenlik kameralarının görüşüne giriyor. İzniniz olmadan her saniye görüntüleriniz kayıt ediliyor. Sizleri her yerde adım adım izliyorlar. Bu kadar şeyi anlattıktan sonra yakın zamanda başlayan ve ard arda gerçekleşen doğa sıra dışı olaylara değinmeden de geçemeyeceğim. Hepinizin bildiği üzere Yunanistan’da büyük bir orman yangını yaşandı. Bazı kareler var ki yangının suni olduğuna açık delil teşkil eder nitelikte. Bir arabanın camı ermiş ancak hemen üzerinde ki antende asılı duran bayrak plastik bayrak sağlam. Dünya da kaydedilmiş en sıcak orman yangını 840 Santrigrat derecedir. Camsa 1300 ila 1500 santrigrat arasında erir. Ayrıca camları eriten bir yangının 2 metre yukarıda ki plastik bayrağı yakmaması olur şey değildir. Nitekim bu yangın yeni bir teknoloji ile odaklanılan bölgelerde başlatılmıştır. Ardından Irak ve Yemen de sebebi bilinmeyen elektrik kesintileri yaşandı. 1 hafta süren bu kesintiler neticesinde fırınlarda yemeye ekmek dahi bulunamayıp yerel kaoslar çıktı. Akabinde Avrupa tarihinin en sıcak yazını yaşadı. Hemen ardından Endonezya’da dev bir deprem oldu. Birkaç hafta evvelde meterolojiden biraz anlayan herkese komik gelecek şekilde Yunanistan ve Türkiye’de kasırga çıktı. Yakında bunlara benzer başka olaylarında olacağına adım gibi eminim. Çünkü deccalılar kendi kıyamet alametlerini kendileri yapıyorlar.
  • 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var. Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi - Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir. Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz. ORTA DÜNYA NEDİR? Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?" İşte İki Kule ismi buradan geliyor.
    Sauron ve Barad-dûr ile Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu; Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü. Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı. Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu. Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741 Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor. Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir. #38687892 Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor. Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.
    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :(( Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))

    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı. Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte. #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı. Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.
    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.
    #38836904
    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar. Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü." şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir. Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.
    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti. Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu. Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :( Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar? Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar. Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu. Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler. Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha. Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar. Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı. Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için. Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.
    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı. Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu. Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı. Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı. Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"
    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."
    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"
    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''
    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."
    "Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • ”En iyi intikam türü onlar gibi olmamaktır.”
    Bu yazımda bu aforizmadan söz etmek istiyorum. Ne kadar basit ama aynı zamanda zor bir aforizma değil mi? Çoğunluğun verdiği bir nasihat olmasına rağmen kaçımız gerçekten bunu başarabiliyoruz? Bu yazıyı yazıyorum diye hayatım boyunca ben başardım sizde yapabilirsin mesajı vermeyi falan amaçlamıyorum çünkü hayatım boyunca aralıksız bir şekilde bunu başarabilmiş değilim. Benim bunu okuyan bir çok insandan tek farkım bunu itiraf edebiliyor olmam. Ve evet ben yaptığıma göre sizde yapabilirsiniz çünkü inanın bana benim sizden ne bir eksik yanım ne de fazla bir yanım yok. Bende herkes gibi intikam hırsına büründüğüm zamanlarda ne yapacağımı şaşırdım. İnsanlar, hatalarıyla insandır. Kabul et sende yaptın. Seni ölümüne ağlatan insanlardan intikam almak için elinden geleni yaptın ya da yapmayı istedin. Dostum bu insan doğasında var. Reddedilemez. Ama bu reddedilemeyen doğal hissin önüne geçmemiz gerekiyor. Birilerinden intikam almayı içten içe büyük bir arzuyla isterken intikam almayı istediğimiz kişiye dönüşmememiz gerekiyor.
    Bir çok insan sinir olduğunda onu sinir eden kişi tarafından olumsuz düşünceler geliştirmeye başlar. Buna bende dahilim tabiki. Beni sinir eden kişiyi bazı durumlarda dünyanın en kötü insanı bile ilan edebiliyorum sakinleşene kadar. Ama artık şunu biliyorum ki dünyanın en kötü insanı ilan ettiğim kişinin yaptıklarını yaparsam ben dünyanın en iyi insanlarından birisi olmayacağım. Tam aksine bende dünyanın en kötü insanlarından birisi olacağım. Kendime şunu hatırlatıyorum. Dünyayı kötülüklerle değil iyiliklerle değiştirmek istiyorum. Burada anlatmak istediğim mesaj ben onların bana yaptığını onlara yapmadığım için dünyanın en iyi insanı olmayı başardım falan değil. Hatta inanın bana bence dünyanın en iyi insanları sıralamasına yaklaşamam bile. En azından şuan. Ama bu iyi birisi olmaya çalışmayacağımız anlamına gelmiyor. Dünyanın en iyi insanı olmaya çalışabiliriz. Dünyanın en iyi insanı olmanın en güzel tarafı nedir biliyor musunuz? Zirvenin tek kişilik olmadığıdır. Zirveyi de sizin gibi iyi insanlarla paylaşırsınız.
    Ben kimim dünyayı değiştireceğim diye soran bir kaç var gibi hissediyorum. Onlara şunu söylemek istiyorum ki maddesel dünyayı değiştirmekten söz etmiyoruz. Biz burada ruhani dünyayı değiştirip bunu maddesel dünyaya yansıtabilmekten söz ediyoruz. Var olan her şey mutlaka bir değişim yaratır. Biz sadece bunun iyi ya da kötü olup olmayacağına karar vereceğiz o kadar. Ne saçmalıyorsun der gibi bir izlenime kapıldığım için açıklıyorum hemen arkadaşlar.
    Birisiyle kavga ettiğinizi düşünün. Ona kurduğunuz cümleler onun ruhani dünyasında bir şey değiştirmez mi? Tabiki değiştirir. Kelimeler kadar güçlü bir silah var mıdır arkadaşlar? İnsanı hasta da eder iyileştirir de. İşte siz o kavgada söylediklerinizden sorumlusunuz. Orada söylenen herhangi bir cümle karşınızdaki kişinin hayatında mutlaka bir şey değiştirecektir. Bu değişim iyi mi olacak yoksa daha mı kötü bir hal alacak burasını bilemeyiz tabi.
    Dünyadaki en sinir olduğun insana saydır şimdi tamam mı? Evet senden tam olarak bunu istiyorum. Saydır dostum. Cidden durmadan saydır. Sana ihanet eden dostuna saydır. Seni aldatan sevgiline saydır. Sana kötü davranan insanlara saydır. Bu zamana kadar hayatında kötü değişikliğe sebep olan herkese ve her şeye saydır. Saydırırken ne istiyorsun? Ne istediğini söyle bana! Ne istediğini biliyorum. Bu yazıyı okurken sadece sen ve ben varız. Bu yazı çünkü. Sende okuyucusun. Yani küçük sırrımızı senden başka kimse bilmeyecek. Ben bile bilmeyeceğim. Buna güvenerek itiraf et kendine. İyi gelecek. Lütfen itiraf et. Ne istediğini biliyorum. İntikam istiyorsun! Sana ihanet eden dostuna öyle bir şey yapmak istiyorsun ki buna pişman olsun, seni aldatan sevgilinden öyle bir intikam almak istiyorsun ki köpekler gibi pişman olup sana yalvarsın ancak sen affetme istiyorsun. Canını yakan insanların canını yakmak istiyorsun. Evet bunları istiyorsun. Her insan ister. Peki yapacak mısın? İstemekten öteye gidecek misin? Canını acıtanların canını acıtacak mısın? Seni hayata küstürenleri hayata küstürecek misin? Yapacak mısın? Hadi ama dostum yap seçimini. Bunu yapıp yapmayacağını seç. Her insan ister ancak her insanın seçimleri farklıdır. Seçimlerimiz bizim kim olduğumuzu belirler isteklerimiz değil!
    YAPTIM.
    Bir dakika, ben eski sevgilimin canını yaktım. Ben başkalarının canını yaktım. Ben beni hayata küstürenleri hayata küstürdüm. Bir dakika, ne yapmış olursa olsun yaşadığım onca zorlu dönemlerini birisinin yaşamasına sebep mi oldum yani? Ben, benim yüzümden insanların hayata küsmesini mi sağladım? Peki şimdi dünyanın en kötü insanı kim? O mu yoksa ben mi? Önemli değil. Çünkü hangimiz daha kötü olursak olalım net bir gerçek vardır ki ikimizde en kötülerdeniz. İkimizde en kötüyüz, hangimizin bir adım daha kötü olduğu neden önemli olsun ki! En kötüyüz işte, sadece o kadar! Ve bizi en kötüler yapan eylemlerimizden çok daha korkunç bir sebep var. En kötüleriyiz çünkü kötülüğü seçtik. Kötülük her zaman seçim değildir ancak bu durumda bir seçimdi. Ve biz kötü olmayı seçtik.
    YAPMADIM.
    Evet o beni aldattı, o benim canımı yaktı, o beni hayata küstürdü. Ama yapamam. Anlamıyor musun? İntikam almak bana göre değil. Ağlayarak geçirdiğim geceleri düşündüm. Ölmek istediğim zamanları düşündüm. Yaşadıklarımı düşündüm. Evet o yaptı. Evet onun yüreği kendisi tarafından birisinin bunları yaşamasına sebep olmayı kaldırdı. Ama ben? Benim yaşadığım bu koca ve zorlu acıları bir başkasının benim yüzümden yaşamasını kaldırabilir miyim? Yapabilir miyim? Asla. Onu çok düşündüğüm için mi? Hiç sanmıyorum. Çünkü o kadar canım yandı ki kişisel olarak onu düşüneceğimi sanmıyorum. Ama evrensel olarak onu düşünebilirim. Onu adıyla değil de herhangi bir insan olarak düşünebilirim. Bir insanın bu kadar kötü bir acıyı yaşaması için hiçbir geçerli sebebi olmayacağına inanabilirim. Bu kadar büyük acıları kimse hak etmez çünkü. Başkasının yaşamasına asla vesile olamam. Olmayacağım. Olmamayı seçiyorum. Hissettiğim acı yüzünden olmayı istiyorum ama yine de bunu yapmayacağım. Nefret ettiğim insandan nefret ederken nefret ettiğim kişiye dönüşürsem aynada kendi yüzüme nasıl bakarım? Geri kalan hayatımı ondan hiçbir farkım olmadığı gerçeğiyle nasıl yaşarım? Yapmayacağım. Onun gibi birisine asla dönüşmeyeceğim. Onun en büyük acısı dünyada sadece onun gibi insanların olmadığını fark etmesi olacaktır. Bir gün iyi yönde seçim yapabilen insanların olduğunu da fark edecek. Bir gün çocuklarına ya da küçüklerine benim şuan yapmayı seçtiğim yolu nasihat olarak söyleyecek. Tamam belki genç iken umurunda olmayacak, yetişkin iken ya da başka bir zaman. Ama bu nasihati birilerine verdiğinde olsun ya da olmasın öyle bir zaman gelecek ki yapmamayı seçen ve kendisi arasındaki farkı düşünüp kahrolacak.
    ONLAR KENDİLERİ GİBİ ÇOCUKLAR DEĞİL, YAPMAMAYI SEÇENLER GİBİ ÇOCUKLAR İSTEYECEKLER.
    Siz onların her zaman istedikleri insanlar olacaksınız. Sizi sürekli anmak zorunda kalacaklar. Birisine nasihat verirken, sorun çözerken, çocukları eğitirken, birilerine bir şeyler öğretirken daima sizin yapmamayı seçtiğiniz yol üzerinden gidecekler. Ancak unutmayın ki kendileri sizin yolunuzu hiçbir zaman seçmeyi düşünmediklerini yalnız kaldıklarında hatırlayıp kahrolacaklar.
    İşte bu yüzden en büyük intikam onlar gibi olmamaktır.