• Cihânı görme çerçeven, anlayışıncadır… Pâk kişilerin sence perde ardın­da olması, onları görememen, senin pis hislerindendir.

    Bir zaman hislerini, basiret suyuyla yıka… Sûfilerin çamaşır yıkamaları işte böyledir… Bunu böyle bil.

    Sen temizlendin mi perde açılır… Pâk kişilerin canları sana görünmeye başlar.

    Bütün âlem nurla, sûretlerle dolsa, o güzellikten ancak göz haberdâr olur. Gözünü yumar da bir güzelin zülfünü, yüzünü görmek için kulağını açarsan,

    Kulak der ki: Ben sûreti göremem… Ancak sûret, bir ses verirse o sesi du­yarım.

    Bilirim, bilirim; ama kendime ait olan şeyleri, algılayabildiklerimi bili­rim… Bana ait şey de harften, sesten başka bir şey değildir.

    Kendine gel, hadi ey burun!.. Şu güzeli gör, desen imkânı yok; burunda bu kabiliyet yoktur.

    Sana der ki: Misk, yahut gülsuyu olursa koklarım… Benim işim budur, bilgim bu kadardır.

    Ben o baldın gümüşe benzeyen güzeli nasıl görürüm?Aklını başına dev­şir de yapamayacağım şeyi teklif etme bana!

    Eğri hisler, eğriden başka bir şey göremez… Onun önüne ister eğri getir, ister doğru.

    Hocam! Şaşı göz, bil ki tek göremez.
  • Bu incelemeyi okumadan önce şöyle bir gülümseyin :) Otuz iki diş, hadi!..

    Bakkala giderken gülümseyin, işlerinizi yaparken gülümseyin, ailenize gülümseyin, herkese gülümseyin, her zaman gülümseyin...
    Ve...
    Bugün her ne yapacaksanız en iyi şekilde yapın. Yerleri en iyi şekilde süpürün, yazılarınızı en iyi şekilde yazın, müşterilerinize en iyi şekilde davranın.
    Sonra etrafınıza bir bakın, siz değişince dünya nasıl da değişmiş!
    Yönetim kötüymüş, dış güçlermiş... Hepsi hikaye. İnsanlar değişsin, herkes ülkesini sevsin, herkes mesleğini en iyi şekilde yapsın, herkes herkesi sevsin, bakın nasıl değişiyor.
    #33505548
    #33491214

    İman etmedikçe cennete giremezsiniz.
    Birbirinizi sevmedikçe de asla iman etmiş olmazsınız.
    Hadis-i Şerif

    Bize yaşam sevinci veren şey etrafımızdan aldığımız sevgidir. Etrafımızdan aldığımız şeyler ise bizim etrafa verdiğimiz şeylerdir. Sevgisiz bir hayat düşünülemez. Bu yüzden, sevin!

    Okuduğum ilk Ahmet Şerif İzgören. Ve okuduktan sonra neden şimdiye kadar okumadım diye kara kara düşündüm. Okuduğum en güzel kişisel gelişim kitabıydı diyebilirim. Tek solukta bitirdiğim ve beni derinden etkileyen bir kitap oldu.

    Yazarın kendisini de çok severim. Çünkü ben okul temsilcisiyken okula kütüphane açmak için Türkçe öğretmenimin mesaj attığı yayınevi ve yazarlardan tek geri dönen oydu. Neden o zaman bir kitabını alıp okumadım bilmiyorum.

    Okumazsanız çok şey kaybedersiniz...
  • Ankara Kitap Fuarında tanışma fırsatı bulduğum yazarın adıyla dikkat çeken, arka kapağın da yazan "Çünkü merak ediyorsun, hadi gel..." cümlesiyle merak uyandıran kitabı.

    Özellikle değerli Gökhan Hoca'nın dikkatle okumamı istediği bölümleri içime sindirerek kendimce okumaya çalıştım. Çünkü aceleci sinek süte düşerdi.

    Aslında içimizde olan ama farkına varmadığımız tüyoların biraz da yüzümüze vurulması ile ilgiliydi bence.

    İlk sayfalarda kitleniyorsunuz çünkü yazara ait bir anı sanki bir aksiyon filminden alınmış, sonunu biliyorsunuz, adam yaşayacak ama ne olacak sorusu ve yazı aralarında yapılan "arkası yarınlar" arada oflatıp puflatıyor ama "Aceleci Sinek Süte Düşer."
    Basitliğin önemi, sürekliliği basitlikle sağlamanın önemi, orada olmak ve orada olmanın nedeninin farkına varmakla ilgili örnek ve öneriler için ve benim en sevdiğim bölümler olan soru sormak ve harekete geçmek hakkında bilgi edinmek için okuyabileceğiniz bir kitap.

    Yazar aynı zamanda sunumlar yapmakta. Benim nacizane tavsiyem sinir bilimci Serkan Karaismailoğlu ile ortak bir paydada birleşip çok daha güzel sunumlara imza atabilecekleridir.

    İzgören akademiyi, Ahmet Şerif İzgören'i birkaç kez izlemişliğim vardı. Ama hiç kitabını okumamıştım. Yazarın aracılık ettiği bu konu için özellikle teşekkür etmek istiyorum.
  • Gelince Söylerim, zarf fiiline yöneltilecek “kim” sorusuna verilebilecek cevaplar noktasında birçok ihtimali barındıran, bu özelliği ile insan zihninde oldukça zengin çağrışımlara sebebiyet veren öznesi hazfedilmiş zarf fiil ve gizli öznesi olan yüklemden oluşan bir kitap ismi. Gelince söylerim; kim gelince, “ben” mi, “sen” mi, “o” mu, yoksa “biz” mi, “siz” mi, “onlar” mı, kim gelince? Ya da “zamanı” gelince mi veya “ilham” gelince mi, acaba “kaybolduğu dehlizlerden” gelince olabilir mi (bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde kaybolduğum/ kaybolduğun/ kaybolduğu/ kaybolduğumuz/ kaybolduğunuz/ kayboldukları), yoksa -yine bütün kişi zamirlerini kapsayacak şekilde- “terk-i diyar ederek gittiği yerden” gelince mi?


    Kitabı elinize aldığınız vakit hemen gözünüze çarpan şey, Necdet SUBAŞI kitaplarında artık OTTO’nun bir klasiği hâline gelen ve oldukça da görsel olduğunu düşündüğüm kapağın orta yerindeki dairesel boşluktan kapağın içe katlanmış kısmına yerleştirilen resim oluyor yine. Bu sefer size görünen, el emeği göz nuru zarafetine nakış olarak yansımış, nadide olmanın kendine kattığı bütün ihtişam ve endamla orada var oluş amacının vukuu için sessiz sedasız ama asil bir duruşla öylece bekleyen ve kendine yaraşacak şekilde asaletin rengi olarak da nitelendirilen mor renkteki bir kapının üzerine kurulmuş bir tokmağın resmi oluyor. Yine bilemiyorsunuz; kapının dışında kapıyı tıklayan biri(leri) mi var da kapının içeriden açılmasını bekliyor(lar), yoksa içeride olan(lar) mı dışarıdan biri(leri)nin gelip kapının tokmağını tıklamasını gözlüyor(lar). Kitabın sayfalarını çevirmeye başladığınızda bütün bu deli sorulara cevap bulma ümidi taşıdığınızı fark ediyorsunuz.


    Okuduğunuz kitabın, yazarın bir söyleşisinde de ifade ettiği üzere, edebi türler içerisinde nereye yerleştirilmesi gerektiği konusunda kesinlikle net bir tercihiniz olmuyor, olamıyor; okuduğunuz bir hikâye mi, bir anı mı, bir söyleşi mi, bir deneme mi, karar veremiyorsunuz. Belki bir parça hepsi belki de hiçbiri. Fakat kesin olan bir şey var ki, yazarın gerek kendi iç dünyasına gerekse ele aldığı çeşitli prototiplerin iç dünyasına dair belirsiz ifşaları, okuyucusunu kendi iç dünyasına dair belirli kavrayışlara sevk ediyor. Kitabı okumanın ödülü; kişinin, özelde kendini, genelde insanı tanıması, anlaması oluyor.


    Kitap konu itibariyle oldukça esnek bir yapıya sahip. Okuduğunuz ilk beş bölüm, oldukça sitemkâr, serzeniş dolu, feryat yüklü ve adeta yakarışlardan oluşuyor. Bir ara, dünyada birlikte nefes alacak insan, nefeslenecek yer kalmadı, endişesine ve karamsarlığına düşecek gibi olurken hemen arkasından “hayallerimizin peşinden her ne olursa olsun koşmamız gerektiği inancı ve cesareti veren” coşkulu bir bölüm geliyor. Sonrasında ele alınan mevzular daha da çeşitleniyor. Mişa’nın mektuplarından Furkan’ın hastalığına, Akif Emre’nin vefatından yazarın torunu Eymen’le konuşmasına, muhafazakâr dünyada bir yerlere gelmeye çalışan kadınlardan lojmanın bahçesinde yetişmesine rağmen teknik adamların gözettiği protokol gereği ellenemeyen ve dallarında öylece çürümeye terk edilen dut ve vişne ağaçlarına, yazarın ilk öğretmenlik deneyimini yaşadığı İvrindi’deki yine ilk ve aynı zamanda son olan tiyatro hazırlama macerasının konusu olan Deliler Irmağı’ndan vefatı üzerine ağzı olanın konuşma gereği duyduğu Şerif Mardin’e, sonradan akademide hocası olacak olan şahısla aynı otobüste Balıkesir’e yaptığı yolculuktan Ebuzer’in vasiyetine uyarak İzmir’den Konya’ya yaptığı yolculuğa, aralarında anlaşmazlık olan eşlerden kendinin bile üstesinden gelemeyeceği konu başlıklarıyla öğrencilerine dünyayı dar eden büyük hocalara, bunalımdan inşiraha sebebiyet veren duaya, babalar gününden hangi arada hangi derede oluştuğu fark edilemeyen “göbek”e, bohçacılardan sanal mecranın sakinlerine, henüz çiçeği burnunda denmeyi hak edecek kadar evliliklerinin ilk yıllarındaki Ayla Hanım’ın resminden biraz da bunalmanın, nefes alamamanın mekânı mesabesindeki Van’da kendisine nefes aldıran arkadaşlarından biriyle olan resme kadar daha neler neler…


    Bu kadar çok konu çeşitliliği yazar açısından yabancısı olduğumuz bir durum değil aslında. Yazarın akademik çalışmalarından sonra edebiyat dünyasına kazandırdığı ilk eseri olan ve hâtıra dalında ESKADER ödülüne de layık görülen Yaz Dediler Ânı adlı kitabında da ve zincirin ilk halkası olan bu kitabın ardından gelen diğerlerinde de her ne kadar her birinin kendine mahsus bir tadı ve rayihası olsa da aynı üslubu görmek mümkün. Diğerlerinde olduğu gibi bu kitabında da konunun tematik olmaması, insanda “tam da hayatın ta kendisi” dedirtecek bir duygu ve düşünce oluşturuyor. Çünkü hiçbir insanın hayatı, doğumundan son nefesini vereceği ana kadar tek düze olarak gitmiyor. İnişler, çıkışlar mutlaka oluyor; aşılması gereken çöller, denizler; atlanması gereken yarıklar, çukurlar; geçilmesi gereken dereler, tepeler, düzlükler; tırmanılması gereken kayalar, dağlar mutlaka karşısına çıkıyor. Aslında insan, değil sadece doğumundan ölümüne, sabah kalktığı andan gece yatağına girdiği son vakte kadarki kısa bir zaman diliminde dahi, hatta hiçbir mekânsal değişim olmadan oturduğu yerde, mevzunun değişmesi, yeni bir insanın ortama dahil olması, bir haber alması, bir söz duyması, bir beden dili gibi çeşitli etkenlerle bile ne gelgitler yaşıyor hayatında gerek duygusal gerekse eylemsel alamda. Bu noktadan bakıldığında yazarın bu dahil bütün kitapları insanın iç dünyasının bir topoğrafyası görünümünde âdeta. Nerede, ne zaman, ne olacağı önceden kestirilemeyen hususların vakti saati geldiğinde yaşamımızda birer birer yerini alması gibi muadil bir biçimde hangi konuyla, hangi insan tipiyle, hangi duyguyla, hangi olayla karşılaşacağını önceden kestiremeyeceğin başlıklar da art arda geliyor kitapta. Konular çoğunlukla daldan dala atlıyor, bazen sözün biri bitmeden başka bir mevzu çoktan gelip tahtına kurulmuş oluyor, yazar üst tarafta hakkında yazmayı vadettiği mesela “Bir Kadın Meselesi”ni alt tarafta “Bir bakalım hele!” diyerek orada öylece bırakıp sözün akışını “bayram dönüşlerine”  teslim edebiliyor. Okuyucu, kimi zaman okudukları karşısında tam da karamsarlık kisvesine bürünecek gibi olurken birden seyyalitenin değişmesiyle yüreğine kanat takılmış da bir kuş misali pır pır uçacakmış gibi önüne geçemediği bir coşkunun taşıyıcısı oluveriyor. Aslında bir gelişigüzellik varmış havası veren bu üslubuyla yazar, tam da kanlı canlı bir âyet olan insanın okunmasını satırlarda yazılı olan âyetlerin yöntemiyle yapıyor. Cennetten bahsetmesiyle rehavete kapılan insan ruhunu cehennemden de bahsederek kendine getiren ve birbirine zıt iki varlığın zikriyle insan ruhunu gererek bu gerginlikten iyi bir tını elde etmeye çalışan vahyin üslubunu kullanıyor.


    Yazarın, Gelince Söylerim de dahil olmak üzere edebi türdeki eserlerinin tamamında akademik olanlarının aksine olabildiğince sade bir dil ve oldukça anlaşılır bir ifade tarzını tercih etmesi, yer yer tedavüle çıkardığı yöresel ifadeler ile anlatımına zenginlik katması, dolayısıyla yazı dilinin tam bir "halk dili" olması; bir yönüyle yazdıklarının geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını ve okunuşunu kolaylaştırması gibi olumlu sonuçlar doğururken bir yönüyle de yazılarının, derununa nüfuz etme gereği duyulmadan, sadeliğe kurban edilmesi tehlikesini taşıyor. Bu sebeple yazarın düşünce ve fikir dünyasına vakıf olmadan yazdıklarının bütün boyutlarıyla anlaşılması pek mümkün görünmüyor. Öyle ki yazar, kitabının çeşitli bölümlerinde de ima ile işaret ettiği üzere, onca memleket meselesi varken "kıytırık" işlerle uğraşmak gibi haksız ithamlara  maruz kalmaktan kurtulamıyor. Galiba burada yazarın “Okumayı değil tefekkürü abartırdım.” tavsiyesine kulak vermek gerekiyor.


    Gelince Söylerim’in içinde yer alan her bir yazı, bir halkasını da kendisinin oluşturduğu zincirdeki diğer halkalarda olduğu gibi yazılır yazılmaz sosyal medyada paylaşılan yazılardan oluşuyor. Sıcağı sıcağına okuduğum bu yazıların birçoğunda yakaladığım muhteva noktasında o gün için güncele dair imalar, işaretler, izler bulurken bugün okuduğumda bazı cümlelerin güncel olana hapsolmayıp bugüne ve yarına da hitap edecek bir kudrete sahip olduğunu görüyorum. Kitabının “Ömür” başlıklı bölümünde evrenseli yakalama arzusunu açık seçik dile getiren yazarın, bu hedefine ulaşma konusunda kararlılıkla adım adım ilerlediğini düşünüyorum. 


    Çok beğenerek okuduğum ve gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim Gelince Söylerim ile ilgili hitam sadedinde kitabın son okumasını yapan MAK Grup Redaksiyon Ekibi’ne içimde birikeni söylemezsem kendimi sözüm yarım kalmış olarak hissedeceğim: Sayın MAK Grup Redaksiyon Ekibi, "ekip" olarak isimlendirildiğinize göre belli ki bir değil birden fazla kişisiniz. Bu işi yapmak vazifesini üstlendiğinize göre belli ki bu konuda yeterliliğinizi beyan ve kabul ettiniz. Hepinizin değilse bile birinizin bile mi dikkatini çekmedi kitapta yer alan imla ve yazım hataları? Hadi onları gözden kaçırdınız, peki başından sonuna kadar sadece bir fotoğraf okuması yapılan "Balta" adlı bölümde bir fotoğrafın olmadığını da mı fark etmediniz? Teessüf ederim, sadece teessüf, başka bir şey değil.
  • Kim bir müslüman hakkında bir iddiada bulunursa allah onu bir irin çukurunun içine koyar ve söylediğini isbat edene kadar ordan çıkmaz." (Hadis-i Şerif)