• Kaç Türlü Hades Vardır?
    İki türlü hades vardır:

    (a) Küçük hades: Yalnız abdest almakla ortadan kalkan hades hâlidir. Küçük su dökmek, ağız ve burun gibi bir uzuvdan kan gelmek, v.b. sebeblerle abdest bozulur ve küçük hades hali ortaya çıkar. Bu hâli ortadan kaldırmak için, sadece abdest almak yeterlidir.

    (b) Büyük hades: Ancak gusül abdesti ile giderilen, cünüplük, hayız ve nifas gibi hallere denir.

    Necasetler (Pislikler) Ve Hükümleri
    Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitablarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:

    1 - Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),

    2 - Hafif Necaset (Necaset-i Hafîfe)...

    Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.

    Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.

    Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?
    Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:

    Galiz necâset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

    Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.

    Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin - eğer mümkünse - yokedilmesi sünnettir.

    Hangi Şeyler Galiz Necâsetten Sayılır?
    Galiz necâsetten sayılan maddeleri şöylece sıralayabiliriz:

    1 - İnsan vücudundan çıkan ve abdest veya gusül almayı gerektiren her şey: İdrar, kazurat, meni, mezi, vedi, kan, irin, sarı su, ağız dolusu kusmuk, hayız-nifas ve istihaze kanları gibi...

    Şâfiî ve Hanbelî mezheblerine göre, meni temizdir, bulaştığı yeri necis yapmaz.

    2 - Eti yenmeyen hayvanların idrarları, ağız salyaları ve tersleri... Ancak eti yenmeyen hayvanlardan çaylak, kartal, atmaca gibi kuş cinsinden olanların pislikleri, hafif necâsetten sayılmaktadır.

    Eti yenmeyen hayvanlardan, sadece kedinin salyası ve artığı temiz kabul edilmiştir. Kedi, insanlarla çok düşüp kalktığından, ev eşyasına her zaman dokunduğundan ve insanın elini, v.s. yaladığından, insanlara güçlük olmaması için, Allah Teâlâ onun salyasını ve ağzını pis saymamıştır. Böylece biz kullarına büyük bir kolaylık kapısı açmıştır. Nitekim Resûlüllah

    Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

    "O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda çok dolananlardandır."

    3 - Bütün hayvanların akan kanları...

    4 - Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi kümes hayvanlarının tersleri...

    Eti yenen hayvanlardan serçe, güvercin gibi havada pisleyen kuşların tersleri, temiz kabul edilmektedir.

    5 - "Meyte" tabir edilen leşler, yani, karada yaşayıp besmele ile boğazlanmaksızın ölen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri...

    Hayvan boğazlanarak öldürülmekle beraber, bu boğazlama işlemi Şeriatın tarif ettiği şekilde yerine getirilmemişse, bu hayvan da leş (meyte) hükmündedir, pis sayılır, eti de yenilmez. Hayvanı boğazlarken kasden, bile bile besmeleyi terketmek gibi. Besmeleyi çekmeyi unutmakta ise, bir beis yoktur.

    6 - Alkollü içkilerden Şarap da galiz necasettendir. Bunda, bütün fıkıh âlimlerinin ittifakı vardır. Şaraptan başka olan alkollü içkilerin necâset durumlarının ne olduğu hususunda üç görüş vardır: Kimisi bunları galiz, kimisi de hafif necâset sayar. Bâzılarına göre de, bu içkiler, maddeleri itibariyle temizdir.

    Şu hususa dikkat edilmelidir ki, bu ihtilâf sadece şarap dışındaki alkollü içkilerin maddelerinin temiz olup olmadığı itibariyledir. Yoksa bu içkileri içmenin haram olduğunda bütün âlimler müttefiktirler.

    Tentürdiyot, Kolonya, İspirto Gibi Alkollü Maddeleri Kullanmanın Bir Mahzuru Var mıdır?

    Şarap dışındaki alkollü içkileri, madde itibariyle temiz kabûl edenlere göre, kolonya, ispirto, tentürdiyot gibi alkollü maddeler de temizdir. Bunları kullanmak, yani, vücuduna veya elbiseye sürmek, dökmek veya şişe içinde üzerinde taşımak caizdir. Namaza mâni teşkil etmez.

    Diyanet İşleri Müşavere Kurulu'nun (1943-1948) tarihlerinde verdiği iki kararına göre, ispirto, kolonya gibi maddelerin içilmesi haram ise de, başka yerlerde kullanılması haram sayılmaz. Döküldüğü yeri pis etmez.

    Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, tefsîrinin 1. cild, 762. sayfasında şöyle demektedir:

    "Üzümün şarabından mâmul olmayan ispirto, bira vesair müskirat içilemezse de, elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mâni olur, diye iddia edilemez. Ebu Hanife Hazretleri bu suretle şaraptan mâadâ müskiratın aynı ve katresi necis olmadığına kâil olmuş."

    Şarap dışındaki alkollü içkilerin de maddesi itibariyle şarap gibi necis olduğunu kabûl edenlere göre ise, ispirto ve kolonya da necistir. Bu sebeble, ispirto veya kolonyanın ıslattığı yerler, pis olmuş olur. Eğer avuç içi genişliğinde bir yeri ıslatmışsa, bu kısımlar yıkanmadan namaz kılınmaz. Kolonyanın, ıslattığı yerden, rüzgâr dokunması veya sıcaklık sebebiyle uçup gitmesi, temizlik için kâfi değildir. Mutlaka o yerin yıkanması şarttır. Aynen idrarın ıslattığı yer gibi... İdrarın ıslattığı yer kurusa bile, o kısım yıkanmadan temizlik yerine gelmiş olmaz.

    Netice olarak diyebiliriz ki: Kolonya v.s. gibi temiz olup olmadığı ihtilâflı şeylerden kaçınmak, elbette en selâmetli yoldur. Ancak kaçınmanın zor olduğu hallerde, harama girildiği şeklinde düşünmemek, ispirto ve kolonya dökünmesinin mübah olduğunu söyleyenlerin de var olduğunu hatırlamak ve ona göre davranmak daha isabetli olur.

    Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?
    Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa namaza mâni olmaz. Çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.

    Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur.

    Peygamber Efendimiz, "temizlik îmandandır" buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.

    Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.

    Hafif Necasetten Sayılan Maddeler Nelerdir?
    1 - Atların ve etleri yenen koyun, geyik gibi ehlî veya vahşî hayvanların idrar ve tersleri... Katır ve merkep tersleri ihtilâflıdır. Galiz necâset sayan olduğu gibi, hafif necâset sayanlar da vardır.

    2 - Etleri yenmeyen hayvanlardan atmaca, çaylak, kartal gibi havada tersleyen vahşî kuşların tersleri... Güvercin ve serçe gibi eti yenen kuşların tersinin ise, temiz olduğunu belirtmiştik.

    Şer'an necis sayılan müşriklerin ve Yahudi, Hiristiyan gibi Ehl-i Kitabdan kimselerin kaplarından yemek yiyip, su içmek câiz olur mu? Çünkü, bunların kaplarında domuz pişip, şarap kaynatılması ihtimal dahilindedir?

    Ehl-i Kitab veya müşriklerin kaplarından yemek yiyip, su içmek câiz görülmüştür. Ancak, o kaplarda İslâm'ın yasakladığı bir maddenin bulunduğu belli olmaması ve bilinmemesi şarttır. Pisliğe bulaşmış olduğunu bile bile o kaplardan yiyip içmek câiz olmaz.

    Resûlüllah Efendimiz, bir müşrike kadının kırbasından su içmiş ve abdest almıştır. Aynı şekilde Ehl-i Kitab olanların kaplarından yemek yediği de vâki olmuştur.

    Bununla beraber, mecbûr kalmadan ve bu gibi kaplardan yiyip içmemekte isabet vardır. Çünkü, bu durum bütünüyle kerâhetten uzak değildir.

    Gümüş ve Altın Kaplardan Yemek Yenip Su İçilir mi? Abdest Alınır mı?
    Altın ve gümüş gibi kapların, yemek ve içmekte veya abdest alma gibi işlerde kullanılması kesinlikle câiz değildir. Ancak kadınlar, bunları süs ve zinet eşyası olarak kullanabilirler. Erkeklerin ise, sadece gümüş yüzük takmalarına cevaz verilmiştir. Altın ve gümüş dışında bir maddeden yapılan eşyaları kullanmakta ise, hiçbir beis yoktur.

    Eşya eğer tamamı altın veya gümüş değil de başka maddelerle karıştırılmışsa, bu durumda itibar, hangi maddenin fazla olduğunadır. Altın veya gümüş çoksa o kaplar kullanılmaz. Az ise kullanılır. Buna göre altın veya gümüş suyuna batırılmış kapları kullanmanın câiz olduğu açıktır. Çünkü bu gibi kaplarda altın veya gümüş miktarı, diğer maddelerden azdır.

    Pislikleri Temizleme Yolları

    Necis olan şeyleri temizlemek için, şer'î yönden mahiyetlerine göre muhtelif temizleme yol ve metodlarına başvurulur. Başlıca temizleme yolları şunlardır:

    1 - Su İle Yıkamak Suretiyle Temizlik:
    * Maddî bir pislik, yağmur, dere, deniz suyu gibi mutlak sularla temizlenebileceği gibi; çiçek suları, gül suyu, sebze ve meyve suları gibi bâzı mukayyed sularla da temizlenebilir. Hattâ başka su bulunamadığı takdirde, abdest veya gusülde kullanılmış su ile bile temizlik yapılabilir.

    * Gözle görülür cinsten olan bir pisliğin temizlenmesi, pisliğin eserleri, yani, varlığı, kokusu ve rengi giderilinceye kadar yıkamakla olur. Burada yıkama sayısı mühim değildir.

    * Eğer pislik, meselâ idrar gibi, göze gözükmeyen, kurumakla geride hiçbir iz bırakmayan cinsten ise, bunun temizliği, idrarın bulaştığı kısmın bir kapta 3 defa ayrı su ile yıkanması ve her defasında da suyun insanın vargücüyle sıkılması ile olur.

    Ancak kirli eşya, sıkılamayan cinsten olursa, (hasır, keçe, halı, v.s. gibi) yine bir kap içinde 3 kere yıkanır, her seferinde de kurutulur. Bu eşyaların, damlaları kesilinceye kadar asılmaları, kurumaları yerine geçer. Böyle bir eşya, kap içinde yıkanmaz da akarsu içinde veya üzerine sular dökülmek suretiyle yıkanırsa, kendisinde necâsetin eseri kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca sıkılmasına, kurutulmasına lüzum kalmaz.

    2 - Suda Kaynatmak Suretiyle Temizlik:
    * İçine temiz olmayan bir şey karışan süt, pekmez, bal, reçel gibi sıvı şeyler üç defa ayrı ayrı temiz su ile kaynatılmakla temiz olur.

    * İşkembe yıkanmadan kaynar suya atılırsa bir daha temiz olmaz. Fakat daha kaynar hâle gelmemiş bir suya atılırsa, sonradan yalnızca yıkamakla temizlenir. Henüz kaynar suyu içine çekmeden çıkarıldığı takdirde de hüküm aynıdır. Yani murdar olmuş olmaz. Sadece yıkamakla pâk olur.

    * Şer'î usûle göre boğazlanmış, fakat bağırsakları çıkarılmadan tüylerini yolmak için kaynar suya atılmış olan tavuk ve emsali hayvanlar içteki pislikler ete sirayet ederse temiz olmaktan çıkar. Binaenaleyh böyle bir hayvanı kestikten sonra, üzerinde bulunan akar kanını ve içini çıkarıp yıkamalı, ondan sonra sıcak suya atmalıdır. Ancak hayvan içteki pislik ete nüfuz etmiyecek şekilde sıcak suya sokulup çıkarılırsa, pislenmiş sayılmaz.

    * Sıcak su içinde bekleyerek pis hâle gelen hayvanı temizleme yolu, hayvanın içini temizledikten sonra üç defa temiz su ile kaynatmak ve her seferinde de kaynatılan suyu dökmektir. Böylece hayvanın etindeki necâset, kaynatılan su ile dışarı çıkmış ve temiz hâle gelmiş olur.

    3 - Ateşe Tutmak Suretiyle Temizlik:
    * Pis çamurdan yapılmış testi, bardak, çanak gibi şeyler, ateşte pişirilip kendisinde pislik eseri kalmayınca temizlenmiş olur.

    * Tezek ve benzeri pislikler, ateşte yakılıp kül olunca temiz hâle gelir.

    4 - Silmek Suretiyle Temizlik:
    * Bıçak, cam, cilâlı tahta, düz mermer ve tepsi gibi şeyler, yaş veya kuru bir pislikle pislenirse, yaş bir bezle veya süngerle veya toprak gibi bir şeyle silinerek temizlenebilir. Ancak pisliğin tamamen çıktığı kanaatı hâsıl olmalıdır.

    * Oymalı ve nakışlı olan eşya ise, silmekle temizlenmez, bunlar ancak yıkamakla temizlenmiş olur.

    5 - Kazımak Veya Ovalamak Suretiyle Temizlik:
    * İç çamaşıra veya elbiseye bulaşan bir meni, kurumuş ise, yıkanmadan sadece ovalamakla da giderilebilir. Ovalamadan sonra elbisede kalan iz, ibadete mâni teşkil etmez. Elbiseye bulaşan meni yaş ise, elbise ancak yıkamak suretiyle temiz olur.

    Vücuda yapışan meni, kurumuş bile olsa, ovalamakla vücut temizlenmez, ancak yıkamakla temizlenmiş olur.

    * Donmuş haldeki bir yağa bir pislik düşse, sadece pisliğin düştüğü kısmı oyup almakla, kazımakla yağ temizlenmiş olur.

    * Ayakkabı, mest gibi giyim eşyasına gözle görünür bir pislik bulaşır da kurursa, bu necâseti kazımak suretiyle temizlemek mümkündür. Necâset yaş olursa, ancak yıkamakla temizlenir. Fakat iz kalmayacak şekilde temiz bezle bilinmesi de câizdir.

    Eğer necâset gözle görünmeyen sidik, şarap damlası cinsinden olursa, yıkamak ve sabunlu bezle iyice silmek gerekir.

    6 - Kurumak ve Pislik İzi Kaybolmak Yoluyla Temizlik:
    * Toprak ve toprak üzerinde sâbit olan ağaç, ot v.s. gibi bir eşya, pislenince, kurumakla temizlenir. Bu kuruma, güneşle, ateşle, rüzgârla da olabilir. Böyle bir yer üzerinde namaz kılınabilir, fakat teyemmüm yapılamaz. Zira bu yer, her ne kadar tâhir (temiz) ise de, mutahhir (temizleyici) değildir.

    * Pis olan bir toprak, necâsetin eseri gidinceye kadar üzerine su akıtmakla veya necâsetin kokusu alınamıyacak derecede üzerine temiz toprak sermekle de temizlenir.

    7 - Suyun Akması Veya Çekilip Kaybolması Yoluyla Temizlik:
    * İçine pislik düşmüş küçük bir su birikintisi (meselâ su ile dolu bir hamam kurnası), içine hariçten temiz su gelip pis suyu taşırıp dışarı akıtması ile temizlenir. Çünkü bu durumda o birikinti, akarsu hükmünü alır.

    * Pis olmuş bir kuyunun suyu, kendiliğinden boşalmak veya kova ile çekilip boşaltılmak suretiyle temizlenmiş olur.

    8 - Hal Değiştirmekle Temizlik:
    * Temiz olmayan bir madde, mahiyet değişikliğine uğrarsa temiz olur. Meselâ şarap, içine konan kimyevî bir madde sebebiyle sirke hâline gelirse, temiz olmuş olur, çünkü bu durumda mahiyeti değişmiştir.

    * Pis bir zeytinyağı sabun hâline gelmekle temizlenir. Ancak pis süt, peynir veya yoğurt yapılmakla temizlenmiş olmaz. Çünkü bu halde mahiyeti değişmemektedir.

    9 - Boğazlama ve Tabaklama (Dibağat) Yoluyla Temizlik:

    * Domuzdan başka, eti yenen ve yenmeyen bütün hayvanların derileri, hayvan şer'î usûle göre kesilmişse, deri üzerine kan v.s. gibi bir pislik bulaşmadıkça temiz sayılırlar. Böyle bir deri üzerinde namaz kılınabilir.

    * Domuzdan başka bütün hayvanların derileri, sadece boğazlanma yoluyla temiz olacağı gibi, deriyi tabaklama (dibağatlama) yoluyla da temiz olurlar. Şu halde boğazlanmaksızın kendi kendine ölmüş bir hayvanın derisi, dibağat yoluyla temiz hale getirilip kullanılabilir.

    İbn-i Abbas'tan (ra) rivâyet edildiğine göre: Resûlüllah Efendimiz'in (asm) muhterem zevceleri Sevde bint-i Zem'a'nın (r.anhâ) bir keçisi eceliyle ölmüştü.

    "Yâ Resûlâllah! Bizim keçi öldü" diyerek durumu Allah Resûlüne bildirdi. Allah Resûlü de ona:

    "Öyleyse neden derisini almadınız?" diye sordu.

    Sevde:

    "Ölmüş bir hayvanın derisini alıp ne yapacağız?" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şu açıklamayı yaptılar:

    "Allah Teâlâ: 'Ölen hayvanın derisini tabaklarsanız, size helâl olur ve onu kullanabilirsiniz' buyurmaktadır."

    Hz. Sevde derhal birini gönderip ölmüş keçinin derisini yüzdürdü ve kendi eliyle onu tabakladı.

    öylece temizlenmiş olan bu deriyi, yırtılıncaya kadar su tulumu olarak kullandı...

    * Dibâğat iki türlü yapılır:

    1. Hakikî dibâğat:
    Şap, tuz gibi kimyevî maddeler ve ilâçlarla yapılan dibâğat.

    2. Hükmî dibâğat:
    Deri ve postekilere toprak serpmekle veya onları güneşe, havaya ve rüzgâra karşı bırakarak kurutmakla yapılan dibâğat.

    Her iki usûlle de deri temizlenmiş olur. Üzerinde namaz kılınabilir.

    * Ecnebi ülkelerde murdar bir madde ile tabaklandığı kesin olarak bilinen deriler, üç kere yıkanarak temiz hale getirilebilir.

    Eğer bu hususda şübhe edilirse, yani, murdar bir madde ile dibağatlandığı kesin olarak bilinemeyip ancak bu hususta vesvese duyulursa, deri temiz hükmündedir. Fakat şübhe ve vesveseden kurtulmak için ihtiyâten yıkanması efdaldir. Esasen şübheye mahal verecek açık bir alâmet ve durum yoksa, daha fazla araştırmaya da lüzum yoktur. Deri temiz kabul edilir..

    İstincâ nedir?

    İstinca, lügatte, pisliklerden temizlenmeyi istemek demektir. Dinî ıstılahta ise, büyük ve küçük hâcetini yaptıktan sonra avret yerlerini temizlemek mânasına gelmektedir. Buna dilimizde, tahâretlenmek denilir. Bu temizlik, müekked sünnettir.

    İstinca'nın Allah indindeki kıymet ve ehemmiyetini göstermesi bakımından İbn-i Abbas ve Ebu Hüreyre'den gelen şu rivâyet dikkat çekicidir:

    "Kubalılar hakkında "Orada temizlenmeyi seven adamlar var" (et-Tevbe, 108) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca Resûl-i Ekrem (asm) onlara sordular:

    - Allah sizi neden övüyor?

    Onlar da bu suâle:

    - Biz def'-i hâcetten sonra su ile temizlenir, istinca yaparız, cevabını verdiler."

    İstinca Ne İle Yapılır?
    İstinca su ile yapılacağı gibi, su olmadığı takdirde ufak taşlarla da yapılabilir. Ancak, kemik, cam parçası, yazılı kâğıtlar, ipek gibi pahalı kumaş parçaları ve zemzem suyu ile istinca yapılması mekruhtur. Temiz boş kâğıda da hürmet lâzımdır.

    Su bulunmadığı takdirde, kıymetsiz bez ve pamuk, yazıda kullanılmayan suyu emici kâğıtlar (tuvalet kâğıtları) ile de istinca yapılabilir.

    Aslında su ile istinca yapıp bez gibi suyu emici bir nesne ile kurulanmak temizliğe daha uygundur.

    İstibra Nedir?
    Erkeklerin idrardan sonra, idrar sızıntısının tamamen kesilmesini beklemelerine istibra denir. Bunu yapmak vâcibdir.

    İdrar sızıntısı her insanda olur. Ancak bâzı kimselerde çabuk kesilir; bâzılarında ise, akıntı bir müddet daha devam eder. Herkes durumunu bilerek, abdest almadan önce, sızıntının kesilmesine çalışmalı, sonra abdest almalıdır.

    İdrar Sızıntısını Durdurmak İçin Ne Yapılabilir?
    İstibranın, yani, idrar sızıntısını durdurmanın çeşitli yolları vardır: Tuvaletten çıktıktan sonra hemen abdest almayıp biraz yürümek veya öksürmek veya ayakları biraz kımıldatmak gibi hareketlerle idrar yollarında kalmış olan sızıntıların dışarı çıkması te'min edilebilir. Herkes kendi durumunu bilerek bu yollardan birini tatbik eder. Mühim olan sızıntının kesilmesidir.

    İstibra Yapılmadan Abdest Alınca Ne Olur?
    Küçük su döktükten sonra istibranın yapılması durumu, abdestin sıhhatına mâni olan idrar sızıntısını kesmek içindir. İdrarını yaptıktan hemen sonra istibra yapmadan abdest alan ve bu sırada da kendisinden idrar akıntısı gelen kimsenin aldığı abdest, haberi olmadan bozulur ve bu abdestle kılınan namaz da sahih olmaz. Bu bakımdan istibra konusunda oldukça titiz davranmalıdır.

    Bir hadîs-i şerîfte:

    "İdrardan sakınınız. Çünkü kabir azâbının çoğu ondandır" buyurularak, Müslümanların, küçük su döktükten sonra temizliğe (istibraya) son derece dikkat etmeleri istenmiştir.

    Kadınlara istibra gerekmez. Onların idrar yaptıktan sonra hemen abdest almayıp bir süre beklemeleri kâfidir.

    İstinca, istibranın sıhhî faydaları da vardır.

    İstinca ve İstibra'nın Âdâbı:
    Önce istinca ve istibraya sebeb olan tuvalete girme ve hâcet giderme âdâbını bilmek gereklidir.

    Şöyle ki:

    * Tuvalete girileceği zaman parmağında lâfza-i celâl yazılı yüzük veya ceplerinde âyet yazılı sayfa veya Kur'an'dan bir parça var ise, bunların çıkarılması, tuvalete sokulmaması, yahut da muşambaya veya naylona sarılı vaziyette cepte taşınması gerekir. Yüzüğün ters çevrilerek avuç içine alınması da kifâyet eder.

    * Daha tuvalete girmeden bismillâh deyip:

    "Allahümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis..." (Allahım! Erkek ve dişi bütün şeytanlardan (zararlı şeylerden) sana sığınırım) diye dua edilmesi müstehabdır.

    * Tuvalete sol ayakla girilir ve sağ ayakla çıkılır.

    * Tuvalette kıbleye karşı oturulmamalı ve kıble tarafına arka da dönülmemelidir. Bunlar mekruhtur. Fakat evlerdeki tuvaletler kıbleye karşı yapılmışsa, artık zarurete binaen bunda bir beis yoktur.

    Şâfiî ve Mâlikî'ye göre kapalı bina içindeki tuvaletlerde kıbleye karşı dönmekte hiçbir mahzur yoktur. Kıbleye dönmemek mecburiyeti, kırlarda def'-i hâcet yapılacak zamanlara aittir.

    * Tuvalette iken mecbur kalmadıkça konuşulmaz. Zikredilmez. Selâm alınmaz.

    * Tuvaletlere tükürerek veya sümkürerek nahoş bir görüntüye sebeb olmamak da âdâbdandır.

    * Özürsüz ayakta idrar yapmamak da âdâbdandır. Hazret-i Ömer'in bildirdiğine göre, bir keresinde ayakta su dökerken Resûlüllah Efendimiz onu görmüş ve: "Ya Ömer, ayakta su dökme" demiştir. Hz. Ömer bundan sonra bir daha ayakta su dökmemiştir. Fakat zaruret halinde ve idrar sıçrantılarından da korunmak mümkün olduğu takdirde, ayakta da su dökülebilir. Çünkü ashabdan bâzıları, Resûlüllah'ın ayakta da su döktüğünü görmüşlerdir. Bu durum zaruret ve idrarın sıçramaması haline hamledilmiştir.

    Oturarak idrar etmek, temizlik yönünden de daha iyidir. Bu şekilde idrar torbası daha iyi boşalır. Akıntı ve sızıntı da azalır.

    * Def'-i hâcet yaparken, avret mahalline ve vücuttan çıkan pisliğe bakılmamalıdır.

    * Tuvaletten çıkıldığında:

    "Elhamdü lillâhi'llezî ezhebe annî'l-ezâ ve âfânî (eziyet veren şeyleri benden gideren Allah’a hamdolsun.) denilmesi âdâbdandır.

    İstincanın Mekruhları Nelerdir?
    * Rüzgâra karşı, durgun ve akar sulara doğru idrar yapmak mekruhtur. Meyve ağacı altlarına, gölgelik yerlere, ekin tarlalarına, karınca ve haşerat yuvalarına, yollar üzerine def'-i hâcet etmek de mekruh sayılır. Bilhâssa insanların gideceği yolları ve oturacağı gölgelikleri kirletmek, hadîste şiddetle men'edilmiş, bu hâlin insanların eziyet duymalarına, dolayısıyla da lânet ve sövmelerine sebeb olacağı bildirilmiştir.

    Sakınılması gereken bir husus da, umumî tuvaletlerde büyük hâcetini yaptıktan sonra, tuvaleti tam temizlemeden, kıyısında köşesinde pislikler bırakarak çıkmaktır. Bu durum da insanlara eziyet verir, nefretlerini mûcib olur. Hadîs'teki nehyin şümûlüne girer.

    İstinca ve istibrada temizlik hep sol el ile yapılır. Hadîs-i şerîf'te, "Sizden biriniz küçük su dökerken, uzvunu sağ el ile tutmasın. Helâdan sonra da sağ eliyle silinmesin" buyurulmuştur. Âlimler, bu hadîse binaen, sağ el ile temizlenmeyi mekruh saymıştır.

    * İstincada suyu kullanırken şiddetle suyu çarpmamalı, sıçrantı yapmamaya çalışmalıdır.

    * Avret yerlerinin gözükmesinden korkulan hallerde, istinca terk edilir.

    * Gusledilen yere küçük su dökülmesi de caiz görülmemiştir. "Umum vesveseler bundandır" denmiştir. Ancak akıntı varsa ve idrar, gusledilen yerde kalmayıp akıp gidiyorsa, caiz olur diyenler de olmuştur. İhtiyâta riâyette fayda vardır.

    * İstinca yapamayacak kadar hasta olan bir kimse, zevcesi yoksa istincayı terkeder. Hasta olan kadın da kocası yoksa o da istincayı terkeder. Yabancıların bunlara taharet vermesi câiz olmaz.

    Sünnet Olan Beden Temizliği
    Müslümanların, abdest ve gusül gibi farz olan şer'î temizliğin dışında haftada en az bir kere de maddî temizlik için yıkanmaları müstehabdır. Hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur:

    "Her Müslüman üzerine, yedi günde bir yıkanması, Allah'ın hakkıdır."

    Bu temizliğin Cuma günü yapılması, böylece Cuma namazında cemaat içine kir ve pis kokulardan arınmış olarak tertemiz bir halde çıkılması tavsiye edilmiştir.

    Cuma günü yapılacak bu beden temizliği hakkında Resûlüllah Efendimizden daha pek çok hadîs-i şerif rivâyet edilmiştir.

    Bedenin tamamını yıkayıp gözle görünür kir ve pislikleri, ağır ter kokularını temizlemenin yanısıra, insan bedeninde temizliğine dikkat edilecek bâzı âzalar ve hassas bölgeler vardır. Bu âzalar şunlardır:

    a. Saçlar: Saçlar, insan bedeninde temizliğine dikkat edilecek yerlerin başında gelir. Saçları sık sık yıkamalıdır. Resûlüllah Efendimiz saçlarına ihtimamla bakar, titizlikle temizlerdi. Dağınık kirli saçlardan hiç hoşlanmazdı. Ara sıra yağlar ve tarardı. Bir gün huzuruna saçı sakalı birbirine karışmış, kirli paslı bir adam girdi. Adamı bu halde görünce şöyle buyurdular:

    "Bu adamda, saçını yıkayacak kadar su, yatıştıracak kadar yağ yok mu idi? Nedir bu dağınıklık?.."

    b. Bıyıklar: Resûlüllah Efendimiz, ashabına, bıyıkların dudaklar üzerine sarkan uç kısmından kısaltmalarını tavsiye etmiştir.

    Bıyıkların uçtan kısaltılması, yemek yerken bıyık kıllarına yemeklerin bulaşarak nahoş bir görüntü meydana gelmemesi içindir.

    Bıyığın üzerinden fazlaca alıp inceltmek ise, bizim örfümüze uygun olmayan bir çirkinlik arzetmektedir. Bıyıklar bu kadar inceltilmemelidir.

    Bıyığın iki tarafa uzayan uçlarından kesmekte de isabet vardır. Bu kesiş, fazla olmamalı, ağız bitimini geçmemelidir.

    Bıyığın kabası da sünnet değildir. Sünnet olan bıyık, kabarmayacak şekilde kesilenidir. Bıyıkları dipleri görünecek şekilde kesmek sünnete daha uygundur. Büyük ve kaba bıyıklara, ancak harb zamanında, düşmana heybetli görünmek için cevaz verilmiştir.

    c. Koltuk altlarını ve kasıkları temizlemek: Koltuk altında ve kasıklarda biten tüyleri 10-15 günde bir, bu mümkün olmuyorsa hiç değilse 40 günü geçirmeden yolmak ve traş etmek, fazla uzamalarına fırsat vermemek müstehabdır. Bu temizlik, bütün peygamberlerin şeriatlarında var olagelen bir temizliktir. Bu temizliğin cünüp iken yapılması mekruhtur. Uygun olanı, kişiye gusül farz olmadan bu temizliklerin yapılmasıdır. Bedenden ayrılan her parça temizken ayrılmalıdır.

    Beden temizliğinde kullanılan malzemenin ve âletlerin ayrı bir yerde, özel kaplar içerisinde, mikrop kapmıyacak şekilde muhafaza edilmesinde zaruret vardır. Çoğu zaman temizlik sırasında kesilmeler, kanamalar görülebilir. Temiz olmayan makine ve malzemedeki mikroplar da bu kanla bedene karışabilir, küçük bir ihmalden büyük bir rahatsızlık durumu ortaya çıkabilir.

    d. Tırnak temizliği: Tırnağı fazla uzatmadan kesmek, hem çirkin manzarayı önlemek, hem de tırnak altında kirlerin toplanmasına mâni olmak bakımından tavsiye edilmiştir. Mümkünse haftada bir kesilmelidir. Tırnak kesiminde ise bu işlemi temizken yapmağa itina göstermeli, cünüpken tırnak kesmekten mümkün mertebe sakınmalıdır.

    Vücuttan kesilen tırnaklar ile tıraş edilen tüy ve kıllar, eğer mümkünse rastgele atılmayıp toprağa gömülmelidir. Veya göze görünmeyecek şekilde sarılıp çöpe atılmalıdır.

    e. Ağız Temizliği: Ağız temizliğinin genel beden temizliği içinde ayrı ve önemli bir yeri vardır. Ağzımızın ve burada bulunan dil, diş gibi âzamızın tertemiz olması lâzımdır. Ağzımıza olur olmaz şeyleri almamak, sık sık yıkayıp çalkalayarak temiz bulundurmak, sağlığımız yönünden mühimdir.

    Ağız temizliği deyince birinci derecede akla diş sağlığı ve temizliği gelir. Çünkü dişler, hem beslenmede, hem de konuşmada büyük rol oynarlar.

    Diş sağlığı konusunda dikkat edilecek en mühim husus; dişleri temiz tutmak, aşırı sıcak ve aşırı soğuk, fazla sert yiyecek ve içeceklerden sakınmaktır. Çünkü bunlar, dişleri zedeler, çizer ve diş minelerini çatlatarak diş çürümelerine sebebiyet verir. Çünkü bir dişin ise göz, karaciğer, kalb, mide, sindirim sistemi, idrar torbası ve mafsallar başta olmak üzere vücudun pek çok yerinde önemli hastalıklara sebeb olduğu günümüzde tıbben sâbittir.

    Diş temizliği ve bakımı konusunda Resûlüllah Efendimiz hassas ve itinalı davranmışlardır. Ümmetine de bu ciddi konu üzerinde sık sık ikazlarda bulunmuşlardır. Burada bâzılarını zikredelim:

    "Eğer ümmetime güç gelmeyecek olsaydı, onlara her abdest vaktinde ağızlarını ve dişlerini temizlemelerini emrederdim."

    "Misvak ağzı temizler, Allah'ın rızasını kazandırır."

    "Dişlerinizi temizleyiniz. Zira bu hal mahzâ nezafettir. Nezafet ise îmana râcidir. İman da sâhibiyle beraber Cennettedir."

    "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak,

    misvak kullanmak, güzel koku sürünmek ve evlenmek..."

    "Sararmış dişlerle huzuruma gelmeyiniz. Misvak kullanınız." (Bezzar)

    Resûlüllah Efendimiz diş temizliğini misvak ile yaparlardı. Misvak ise Arabistan'da bulunan erak ağacının dalından yapılan bir çeşit fırçadır. üzerinde yapılan tıbbî tahliller sonucu, misvakın pek çok faydaları bulunduğu, diş sağlığı için en elverişli madde olduğu anlaşılmıştır.

    Bugün diş temizliğinde kullanılan diş fırçaları da, misvak yerini tutar. Ancak bu fırçaların kıldan olanı değil de naylondan olanları tercih edilmelidir. Çünkü kılların ortasında kanallar olduğu gibi, bir-iki fırçalamadan sonra bu kanalların içlerine mikroplar dolduğu tesbit edilmiştir. Ayrıca kıl fırçaların bir kısmının domuz kılından yapıldığı da unutulmamalıdır. Naylon fırçalarda bu mahzurlar yoktur, hem de daha sıhhîdir.

    İnsanı cem'iyet içinde müşkil durumda bırakan bir husus da, ağız kokusudur. Ağız kokusunun meydana gelmesinde, bakımsız ve çürük dişlerin rolü büyüktür. Dişlerin temizliğine ve sağlığa dikkat edilirse, bu büyük rahatsızlık da önlenmiş olur.

    * Ağız temizliğini sadece maddî temizlik olarak ele almamak gerekir. Bir mü'min, ağzının, dilinin, dişlerinin maddî temizliği kadar mânevî temizliğine de önem vermelidir. Dilimizden yalan, küfür, kötü söz, dedikodu, iftira gibi günâhı mûcib sözlerin çıkmaması, bunların yerine zikir, tesbih, tekbir gibi kudsî kelimelerin ve güzel-tatlı sözlerin sâdır olması, boğazımızdan aşağıya haram lokmanın sokulmaması, ağzımızın maddî temizliğinden çok daha önemli olan hususlardır.

    f. Burun temizliği: Hayat ve sağlığımız üzerinde, hem koku, hem de solunum organı olarak burnun büyük önemi vardır. Havanın içinde bulunan zararlı maddeler ve mikroplar, burundaki kanallar, kıllar ve sümük maddesi tarafından süzülerek ciğerlere temiz hava gönderilir. Bunun neticesi olarak burnumuz çok sık kirlenir. Bu yüzden de sık sık temizlenmesi gerekir. Akıntısı dışarı çıkmayan burun, sinüzite sebebiyet verir.

    Burun temizliği konusunda Resûlüllah Efendimizin emirleri şöyledir:

    "Herhangi biriniz abdest alacağı zaman burnuna su alsın, sonra sümkürsün."

    "Herhangi biriniz uykudan uyanınca üç defa burnuna su alıp sümkürsün..."

    Burada şu hususu da unutmamalıdır ki, bu temizliği sessizce, fazla gürültü ve iğrenç sesler çıkarmadan yapmaya çalışmalıdır. Yollara, kaldırımlara, herkesin göreceği yerlere sümük atmak doğru değildir. İslâmiyet nezafet dini olduğu kadar nezaket dinidir de.

    Hele hele milletin içinde, herkesin gözü önünde burun karıştırmak, burnundan kıl koparmak, büyük bir görgüsüzlük olduğu gibi, aynı zamanda çirkin ve kötü bir alışkanlıktır. Tıbben de mahzurludur. Çünkü burnun içi nazik zarlarla ve ince kan damarlarıyla kaplıdır. Onunla olur olmaz zamanda oynamak ve kıl koparmak tehlikelidir.
  • Sevgi ve Hoşgörünün Ölçüsü

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurur: "Mümin başkaları ile iyi geçinir, kendisi ile iyi geçinilir. İyi geçinmeyen ve kendisi ile iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur." ve müslümanların birbirleriyle münasebetlerinde belirleyici olan temel unsurun da sevgi olduğu belirtilir. Çünkü Allah onları birbirlerinin kardeşi kılmıştır. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: "Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam anlamıyla iman etmiş olamazsınız."

    Müminlere çok yakışan bu sevginin kaynağı, kalplerdeki Allah sevgisidir. Aslında müminler bütün yaratılanı yaratandan ötürü sever. Fakat bunda da ölçüler vardır ve onlara uyulur. Fıkıh ve ahlâk kitaplarımızın ilgili bölümlerinde yer alan hükümler, bu sevginin kişinin kendi varlığına ve başkalarına zarar vermemesi için dikkate alınması gereken çerçeveyi belirler. Buna göre mesela müsamaha ve hoşgörü, karşılaştığımız her türlü kötülüğe, haksızlığa ve kabalığa göz yummak ve tamamen tepkisiz kalmak demek değildir. İslâm ölçüleri içinde gerektiği gibi davranılır.
  • Sevgi ve Hoşgörünün Ölçüsü

    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurur: “Mümin başkaları ile iyi geçinir, kendisi ile iyi geçinilir. İyi geçinmeyen ve kendisi ile iyi geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” ve müslümanların birbirleriyle münasebetlerinde belirleyici olan temel unsurun da sevgi olduğu belirtilir. Çünkü Allah onları birbirlerinin kardeşi kılmıştır. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam anlamıyla iman etmiş olamazsınız.”

    Müminlere çok yakışan bu sevginin kaynağı, kalplerdeki Allah sevgisidir. Aslında müminler bütün yaratılanı yaratandan ötürü sever. Fakat bunda da ölçüler vardır ve onlara uyulur. Fıkıh ve ahlâk kitaplarımızın ilgili bölümlerinde yer alan hükümler, bu sevginin kişinin kendi varlığına ve başkalarına zarar vermemesi için dikkate alınması gereken çerçeveyi belirler. Buna göre mesela müsamaha ve hoşgörü, karşılaştığımız her türlü kötülüğe, haksızlığa ve kabalığa göz yummak ve tamamen tepkisiz kalmak demek değildir. İslâm ölçüleri içinde gerektiği gibi davranılır.

    Semerkand Takvimi
  • İstikamet ehli mutasavvıfların başlıca husûsiyetleri, Sünnet-i Seniyye’ye sarılmaları ve onu emânet bilerek muhafaza etmeleridir. Peki Muhammedî sevdanın en büyük alâmeti nedir?

    Hadîs-i şerifte buyurulur:

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

    “Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allâh’ın kitâbı Kur’ân-ı Kerim ve O’nun Peygamberi’nin sünnetidir.” (Hâkim, I, 171/318; Muvatta, Kader, 3)

    Hak dostlarının en çok üzerinde durdukları hususlardan biri; bir gölgenin, sahibinin ayrılmaz bir parçası olarak onu takip etmesi gibi, Sünnet-i Seniyye’ye harfiyen ittibâdır.

    Nitekim bu hususta İmâm-ı Rabbânî -kuddise sirruhû- şöyle buyurmuştur:

    “(Allâh’ın râzı olacağı güzel bir kulluğa) muvaffak olmamızda gayretlerimizin payı ne ki! Ne varsa hepsi Allâh’ın lutfudur. Ama buna mutlaka bir sebep gösterilmesi gerekirse derim ki, bütün lütufların sebebi; gelmiş ve gelecek bütün insanlığın efendisi olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bağlanıp O’nun mübârek izinden gitmektir…

    İnsana bir şeyin azı veya tamamı nasîb olmamışsa bunun tek sebebi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tam olarak uyma husûsunda bir kusurunun olmasıdır.

    Bir defasında gaflete düşerek abdesthâneye sağ ayağımla girdim. (Sünnete uymayan bu davranışım sebebiyle) o gün birçok mânevî hâlden mahrum kaldım.”

    MUHAMMEDÎ SEVDANIN EN BÜYÜK ALÂMETİ

    Muhammedî sevdanın en büyük alâmeti, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tam ittibâdır. Büyük hadis âlimi İmam Nevevî; Allah Rasûlü’nün karpuzu nasıl yediğini tespit edemediği için, karpuz yemek ona tatlı gelmemiş, rivâyete göre hiç karpuz yiyememiştir.

    Ahmed Yesevî Hazretleri, 63 yaşını geçince;

    “Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hakk’a irtihâl ettiği yaşa geldim. Artık yeryüzünde dolaşamam!” demiş, yerin altındaki çilehânesinde ikāmet ederek irşâda devam etmiştir.

    Bunlar gönlü saran muhabbetin yanık ve ferdî tezâhürleridir. Başkalarının bunları rastgele taklidi doğru olmaz. Yani o hissiyat içinde olmayanların bu muhabbeti duymadan taklide kalkışması sadece şeklî bir çerçevede kalır ki, doğru değildir.

    Sultan Birinci Ahmed Han da Habîbullah Efendimiz’in yanık sevdalılarındandı.

    O, Peygamber Efendimiz’in mübârek ayak izlerini bir maket hâlinde sarığında taşımış ve bunu yapma gayesini şöyle dile getirmiştir:

    N’ola tâcım gibi bâşımda götürsem dâim,

    Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusül’ün.

    Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir,

    Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine o Gül’ün!..

    Bu muhabbet dolu davranış;

    “Allah Rasûlü’nün her emri, her arzusu ve her sünneti, başımın üstündedir.” mânâsına gelmektedir.

    Yine o Peygamber âşığı Sultan;

    “Rasûlullâh’ın mescidindeki kandillerde zeytinyağının yanması muvâfık değildir. (Temsilen güllerin şâhı olan Efendimiz’in Ravza’sına gül yağı yakışır!)” diyerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerinde yakılmak üzere gül yağı vakfetmiştir.

    Sünnet-i Seniyye’ye ittibâın zarûret ve ehemmiyetini bildiren hakikatlerden biri de; Rabbimiz’in Kur’ânî tâlimatlarında, Rasûlullah Efendimiz’e yüksek bir hürmet ve edebin talep edilmesidir.

    “Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’le yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)

    Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- bu âyetlerin nâzil olmasından sonra Efendimiz’in huzûrunda neredeyse fısıltıyla konuşmaya başladılar.

    Hucurât Sûresi’ndeki müteâkip âyetler, Efendimiz’e gösterilmesi gereken edebin bir takvâ imtihanı olduğunu bildirmektedir:

    “Seslerini Peygamber’in yanında kısan kimseler, Allâh’ın gönüllerini takvâ ile imtihan ettiği (ve bu imtihandan muvaffakıyetle çıkan) kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.

    (Rasûlüm!) Sana; odaların ötesinden seslenenlerin çoğu, akletmeyen kimselerdir.” (el-Hucurât, 3-4)

    Dikkat edilirse; Efendimiz’e edep ve hürmeti idrâk edememek, «akılsızlık» olarak vasfedilmiştir.

    Fahr-i Kâinât Efendimiz’e hürmet ve edep emri; O’nun hayatında olduğu gibi, kıyâmete kadar da Ravza’sında dâimîdir. Mânen de O’nun sünneti karşısında edep ve hürmet gereklidir.

    Nitekim;

    Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimiz’in hadislerini talebelerine rivâyet eden ve fıkhî mezhebini tâlim eden İmâm-ı Mâlik Hazretleri, bu hürmetin en güzel misallerindendir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Kasım, Sayı: 177
  • Şeytan nasıl vesvese verir? Vesvese çeşitleri nelerdir? Şeytanın vesveselerinden korunmak için Peygamber Efendimiz'in tavsiyeleri...
    Şeytanın sağdan yaklaşmaları çeşit çeşittir. Din, îman ve ibâdet yolundaki mü’minlere türlü, karışık vesveseler verir.

    VESVESE ÇEŞİTLERİ

    Meselâ, şeytan; aşırı derecede fikir ve kuruntularla meşgul olan kimi mü’minlerin kalbine îmân ile alâkalı şüpheler atmaya çalışır. Şeytanın en tehlikeli vesveselerinden biri Hadîs-i şerifte buyurulur:

    “Sizden herhangi birinize şeytan gelir de;

    «–(Şunu) böyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı?» en sonunda;

    «–Rabbini kim yarattı?» der (bu şekilde vesvese verir.)

    İmdi şeytanın vesvesesi Rabbiniz’e kadar erişince o vesveseli kişi hemen;

    «Kovulmuş şeytandan Allâh’a sığınırım!» desin ve vesveseye son versin!..” (Buhârî, Bed‘ü’l-halk 11; Müslim, Îmân, 214)

    Bazı rivâyetlerde;

    “«Allâh’a îmân ettim!» desin!” (Müslim, Îmân, 212) ilâvesi de vardır.

    İNSAN SINIRLIDIR
    Bir insanın tahayyülü ve tasavvuru, zaman ve mekânla mahduttur. Akıl, sınırlıdır ve âcizdir. İnsan, eşyayı ancak zıddı ve benzerleriyle idrâk etmeye çalışır.

    Hâlbuki Cenâb-ı Hak «Müteâl»dir, yüceler yücesidir ve idraklerin ötesindedir. Ne bir benzeri ne de bir zıddı vardır. Zamandan ve mekândan münezzehtir. Evvel ve Âhir’dir. Yani varlığının başlangıcı da yoktur, sonu da yoktur.

    Bu bakımdan insan için, kavrayamayacağı hususta, yani sınırlarının ötesindeki bir sahada vesveselere dalmak, akl-ı selîme de muvâfık değildir. İnsan havsalası; Hâlık’ı hakkıyla idrâk etmek şöyle dursun, kendi rûhunu, sayısız galaksilerle dolu âlemi dahî idrakten âcizdir.

    ALLAH'IN ZATI ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYİN
    Bu sebeple Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

    “Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, Zât-ı üzerinde düşünmeyin. Zira siz O’nun kadrini (O’na lâyık bir sûrette) asla takdir edemezsiniz…” (Deylemî, Müsned, II, 56; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 81)
    Burada tavsiye-i Peygamber; Allâh’ın sübûtî sıfatları üzerinde derinleşmek, Zât’ı hakkında hayallere kapılmamaktır.

    Zaten beşer idrâkini îman ve irfân iklimine götürüp hidâyet nûruna vâsıl edecek olan Allah hakkındaki bilgiler de; Zât’ının mâhiyetine dair değil, sıfatlarına dairdir. Zira Allah Teâlâ, zaman ve mekândan münezzehtir. İnsan idrâki ise, zaman ve mekânla şartlandığından; onun mantığı, ancak maddî âlemden aldığı intibâlarla faaliyet gösterir. Bir şeyi kavrayabilmek için o şeyin görülebilen âlemde bir benzerinin ve bunun da zihinde bir intibâının olması lâzımdır. Allah ise, yarattıklarına benzememe sıfatı ile muttasıftır (muhâlefetün li’l-havâdis). Bu, sonradan meydana gelmiş olan hiçbir şeye benzememeyi, onlardan mutlak bir sûrette farklı, üstün ve mükemmel olmayı ifade eder. Bu mantıkî gerçek, kâinâta hâkim olan nizâmın mükemmelliğini idrâk etmenin bir neticesidir. Böyle bir âlemi yaratmak kudretindeki ilk sebep, yani Hâlık Teâlâ Hazretleri, -hâşâ- eseriyle asla mukayese edilemez. O; bütün yaratılmışların üzerinde bir kemâl, azamet ve kudret sahibidir. Böyle olması lâzım geldiği de, aklî ve mantıkî bir zarûrettir.

    Bu itibarla eşi ve benzeri bulunmayan Allâh’ın zâtî mâhiyeti hakkında fikir yürütmek, beşer için ne mümkün ve ne de doğrudur.

    Rasûlullah Efendimiz’in dahî Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ ettiği rivâyet olunmuştur:

    “Yâ Rabbî, Sen’i gereği gibi ve lâyık olduğun veçhile tanıyamadım… Sana hakkıyla kulluk yapamadım…” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 520)

    KADER İNSANIN İDRAKİ DIŞINDA BİR HADİSEDİR
    Kader de insan idrâkinin ötesinde bir hâdisedir. Zira yine zaman ötesi bir tarzda Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ilmini ve kudretini alâkadar etmektedir. Ayrıca kader, insana husûsen gizli bırakılmıştır.

    Kehf Sûresi’nde bildirildiği üzere, Musa -aleyhisselâm- Hızır -aleyhisselâm- ile sırlı bir yolculuk yaptı. Şahit olduğu üç mevzuda ona itiraz etti fakat meselenin hikmetini öğrenince, teslîmiyet içinde hayran kaldı.

    İnsan idrâkini aşan böyle îmânî meselelerde vesveseler, bir mü’mini son derecede rahatsız edecektir. Nitekim ashâb-ı kiramdan bazıları Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek şöyle demişlerdi:

    “–Kimimizin aklından bir kısım vesveseler geçiyor ki, normalde bunu söylemenin

    günah olacağı kanaatindeyiz.”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sordu:

    “–Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?”

    Onlar;

    “–Evet!” dediler.

    Efendimiz, onları şöyle tesellî etti:

    “–İşte bu (korku) îmandandır (akla gelen vesvese de zarar vermez).” (Müslim, Îmân, 209)

    Şeytan bunlarla meşgul ederek hem huzuru kaçırmak hem de insanın kendi îmânından şüphe etmesini sağlamak ister. Demek ki, zihne ve kalbe inançla alâkalı olarak üşüşen böyle vesvese ve vehimleri bertaraf etmek lâzımdır.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN (S.A.V) TAVSİYESİ
    Şeytanın istediği neticeden muhafaza olmak için, Peygamber Efendimiz’in şu hatırlatmasını da unutmamak çok faydalı olacaktır.

    “Allah Teâlâ; içlerinden geçen fena şeylerle amel etmedikçe veya onu konuşmadıkça, o şey yüzünden ümmetimi hesaba çekmeyecektir.” (Buhârî, Talâk, 11; el-Eymân ve’n-nüzûr: 15)

    Burada şu husus da unutulmamalıdır ki;

    «Vesvese zarar vermiyormuş.» diyerek, dînin teslîmiyet gerektiren sahalarında felsefeye boğulmak, insanı daha da bunaltır.

    Dînin bazı meseleleri, akıl üstüdür. Akıl yürütmeler, kıyaslar ve felsefî düşünceler o vadide insanı ancak huzursuzluğa ve şüpheye sürükler.

    Nasıl, gözün bir görme hududu varsa; kulağın ancak belli bir aralığı işitme husûsiyeti varsa; aklın da mahdut bir sahası vardır. O hududun dışını idrâk edemez.

    Aklın bittiği yerde ise hikmet devreye girer. Hikmete ise ancak teslîmiyete sahip ârif kullar nâil olurlar. Cenâb-ı Hak; çözülemeyen bir hâdisenin sırrî tarafından, o kullarını haberdar eder.

    Dîni anlamaya tek başına akıl kâfî gelmediği için, Cenâb-ı Hak kitap ve peygamber göndermiştir.

    Bütün akılcı feylesoflar birbirlerini tekzip ederek gelmiştir, bütün peygamberler ise birbirlerini tasdik ederek gelmişlerdir. Çünkü peygamberler, vahiy istikametinde aynı hakikati tebliğ etmişlerdir.

    Vahiyden nasipsiz akıl ve felsefe, insanlığa saâdet getirmemiştir.

    Eflâtun, hakikati aklıyla aramaya çalışırken yaratılanla yaratanı birbirine karıştırmış, şaşıya dönen bir mantıkla «panteizm»i ortaya atmıştır.

    Meselâ Aristo; ahlâk felsefesinin birtakım kanun ve kaidelerinin temelini atmış olmasına rağmen, ilâhî vahiyden uzak olduğu için onun felsefesine inanıp hayatına tatbik ederek saâdete kavuşmuş bir kimse göremeyiz. Çünkü filozofların kalpleri tasfiye, nefisleri tezkiye görmemiş; fikir ve fiilleri, vahyin müstesnâ yardımlarıyla olgunlaştırılmamıştır. Bu sebeple, sistemleri de konferans salonlarından veya kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış kara kaplı kitapların satırlarından dışarıya çıkamamıştır.

    Muhammed İkbal’in temsilî olarak dile getirdiği şu hakikat ne kadar mânidardır:

    “Bir gece, kütüphânemde bir güvenin, pervâneye şöyle dediğini duydum:

    «–İbn-i Sînâ’nın kitapları içine yerleştim. Fârâbî’nin eserlerini gördüm. (Onların bitmek bilmeyen kuru satırları ve o satırlardaki solgun harflerin arasında gezindim ve onları kemirdim. Bu meyanda Fârâbî’nin fazîletler şehri mânâsına gelen el-Medînetü’l-Fâzıla’sını sokak sokak, cadde cadde dolaştım. Fakat) bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kâbuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın… (Sen ise ey pervâne, hep nur içindesin!..)»

    Güvenin bu feryâdına mukabil, pervâne; güveye, yanık kanatlarını gösterdi:

    «–Bak!» dedi. «Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım.» Sonra da şöyle devam etti:

    «–Hayatı daha canlı kılan, çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..»

    Yani pervâne; güveye, yanık kanatlarını göstererek hâl lisânı ile;

    «Sen bu felsefenin çıkmaz sokaklarında helâk olmaktan kendini kurtar! Mesnevî’nin aşk, vecd ve feyz dolu mânâ deryâsından nasiplenerek vuslata kanatlan!..» demekteydi.”

    Sadece akıllarıyla yol almaya çalışan feylesoflar, bu noktalarda dalâlete / sapıklığa yuvarlanmıştır.

    Vahyin tayin ettiği hududun içinde aklı kullanan kelâm âlimleri, bir yere kadar yol alabilmiştir.

    Hattâ bazı kelâm âlimleri de bu çıkmazlardan çıkamamışlardır. Meselâ; ya kaderi inkâr ya cüz’î iradeyi inkâr bataklığına düşmüşlerdir.

    Sûfîler ise, teslîmiyet ile huzûr-ı kalp ile mârifet yolunda devam edebilmişlerdir.

    Çünkü yegâne çare hadîs-i şerifte emredildiği gibi; «Îmân ettim!» diyerek; «سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا: İşittik, itaat ettik!» diyerek tam teslîmiyet göstermektir.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş,Yüzakı Dergisi, Yıl: 2018 Ay: Kasım, Sayı: 165
  • Gafil insan kimdir?

    Gafil insan; içinde bulunduğu hâlin kıymetini idrâk edemez, perverde olduğu nimetlere şükretmek ve onlarla Allâh’ın rızâsını tahsil etmek yerine, boş ve zararlı vesveselere kapılır.

    ŞEYTANIN VESVESESİNE YOL AÇAN SÖZLER

    Hadîs-i şerifte buyurulur:

    “Eğer başına bir iş gelirse;

    «–Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.» deme!

    «–Allâh’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı.» de. Zira;

    «Keşke şöyle yapsaydım…» sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.” (Müslim, Kader, 34)

    Burada bahsedilen geçmiş muhasebesi, daha ziyade dünyevî değerlendirmelerdir. Elbette kul, günahlarının muhasebesini yapacak ve;

    “Keşke yapmasaydım!” diye nedâmet duyacak, tevbe ve istiğfâr edecektir.

    Fakat;

    “Keşke paramı şuraya yatırsaydım, keşke şöyle bir evlilik yapsaydım, keşke şu mesleği seçseydim, keşke şuradan arsa alsaydım…” gibi dünyevî değerlendirmeler, insanı lüzumsuz yere meşgul eden ve rızâsızlığa sevk eden evhamlardır.

    Meselâ, fakir ise;

    “–Keşke zengin olsaydım, şöyle yardımlar yapardım!” lâkırdısıyla meşgul olur.

    Bedenen zayıf veya hasta ise;

    “–Keşke sağlam ve güçlü olsaydım. Şöyle gayret ederdim!” diye kendini avutur.

    Nefsânî arzularına, şeytanın süslediği kılıflar bulur.

    Allâh’ın kendisine verdiği imkânlardan gafil kalır da, imtihan îcâbı vermediği hususların peşinde nefes tüketir.

    Bu başka hayatlara özenmeler yüzünden, kendi hayatında yapabileceği gerçek kulluk ve gayretlerin farkına varamaz. Ömrünü boş lâkırdılar ve temennîlerle israf eder.

    Hâlbuki; sahâbe-i kiram, fakir de olsa, infâk etmiştir.

    “Keşke zengin olsam da infâk etsem.” dememiştir. Bir başkasının hayatına haset etmemiştir. Onlar dâimâ ilâhî fazl u ihsânı talep etmiş, hayırda yarışmıştır. Fakat bu, takdire rızâsızlık şeklinde olmamıştır. Allâh’ın lutfettiği istîdat ve imkânları terakkî ettirmek gayretiyle olmuştur.

    Hulâsa;

    Boş temennîlerle değil, dolu dolu gayretlerle olmuştur.

    Tasavvufta; mâzî tehassürleri ve istikbal hayalleri, insanı, içinde bulunduğu zamanı değerlendirmekten alıkoyan engeller olarak görülmüştür. Bu sebeple; «İbnü’l-vakt» olmak yani, vaktin çocuğu olmak, her ânı en iyi şekilde değerlendirme şuuruna sahip olmak teşvik edilmiştir.

    Hadîs-i şerifte buyurulur:

    “Eğer başına bir iş gelirse;

    «–Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.» deme!

    «–Allâh’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı.» de. Zira;

    «Keşke şöyle yapsaydım…» sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.” (Müslim, Kader, 34)

    Burada bahsedilen geçmiş muhasebesi, daha ziyade dünyevî değerlendirmelerdir. Elbette kul, günahlarının muhasebesini yapacak ve;

    “Keşke yapmasaydım!” diye nedâmet duyacak, tevbe ve istiğfâr edecektir.

    Fakat;

    “Keşke paramı şuraya yatırsaydım, keşke şöyle bir evlilik yapsaydım, keşke şu mesleği seçseydim, keşke şuradan arsa alsaydım…” gibi dünyevî değerlendirmeler, insanı lüzumsuz yere meşgul eden ve rızâsızlığa sevk eden evhamlardır.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Kasım, Sayı: 177
  • "Sizden biriniz din kardeşinizin dünürlüğü üzeri-ne dünürlük göndermesin. Ancak, dünür gönde-ren ondan önce vazgeçer veya kendisine izin verirse bu durum müstesnadır."
    İmam Buhari
    (Buhârî, Nikâh, 45, Büyû