• 112 syf.
    ·Beğendi
    Tek oturuşta okuduğum beni benden alan bir kitap. Saint berbard ie kurt kırması olan olan Buck adlı köpeğin kızak köpeği olarak kullanılması üzerine yazılan eser genel olarak köpeğin gözünden anlatılıyor. Sürüde hep zirveye oynayan kendisini lider olarak gören Buck asla pes etmemeyi ve hayattan aldığı dersleri de uygulamasını biliyor.

    Hafif spoiler olabilir

    Kitapta en rahatsız olduğum konu ise köpeklere yapılan işkencler oldu ve ciddi üzüldüm. Yazar bu işkenceleri ve eziyetleri öyle iyi anlatıyor ki karakterlere saydırmadan edemiyorsunuz. Ayrıca devamlı olarak köpeklerin satılması ve onların birer para makinesi olarak görülmesi ayrı bir sıkıntı verdi bana. Yazarın anlatımları sayesinde resmen kitabın içine gömüldüm. Sanırım Buck'ı uzun süre unutacağımı da sanmıyorum.

    jack London'un Beyaz Diş'ten yıllar sonra okuduğum ikinci kitabı oldu bu kitap. Elimde bulunan diğer iki Jack London eseri okunacaklar listemde ön sıralara taşındı bu vesile ile. Kitap ince demeyin öyle dolu bir eser ki.
  • 1724 syf.
    Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
    Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

    Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan S. hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
    Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
    İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

    Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

    Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
    Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
    Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

    Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

    Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
    Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


    SPOİLER İÇERİR.

    Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
    Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
    “Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

    Ve baş kahramanımız Jean Valjean

    Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
    Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

    Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
    Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


    Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
    5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
    Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

    Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
    Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
    Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

    Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

    Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

    Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

    Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
    Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
    Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
    Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


    Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

    Ve Fantine
    Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
    Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
    İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


    İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

    Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

    Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
    Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

    Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
    Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
    Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
    Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
    Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

    Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
    Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.
  • 208 syf.
    ·4 günde·7/10
    İPUCU (SPOILER) OLABİLİR!

    İlk defa yazarını gıyaben de olsa bildiğim birisinin kitabını okumuş oldum. Nurhan Hanım incelemeleri ve paylaşımları hoşuma giden bir yazarımız ve aynı zamanda iyi bir okur olan birisinin kitabını okumak hoş bir deneyimdi.

    Katilin Özrü’nü site vesilesiyle sık sık görmüş ve haliyle uzun zamandır da merak ediyordum. Aslında bu tarz polisiye romanlar hakkındaki incelemeleri heyecanın kaçmaması adına çok fazla okumamak gerek ama yer yer merakıma yenik düşüp Nurhan Hanımın da daha önce paylaştığı bir inceleme videosuna bakmıştım. Bu tarz incelemelerde bazen farkında olmadan heyecanı kaçıracak ipuçlarından bahsedilebiliyor. O tanıtım videosunda hafif bir ipucu almış oldum ve kitabı okurken sürekli aklıma geldi. Gerçi bunu bilmeseydim bile romanı okurken yok artık öyle değildir derdim. Bu kadar da her şey bariz olamaz diye düşünürdüm. Yine de bu küçük ipucunu öğrenmemiş olmayı tercih ederdim.

    Kitabın genel dili hakkında şunu diyebilirim; yazarın bir kadın olduğunu bilmeseydim bile bu romanı bir kadın yazmış derdim. Bu kötü bir şey olarak algılanmasın; aksine polisiye türüne bu kadınca dokunuşun romana ayrı bir anlatım tarzı kattığı kesin.

    Kitabın olay örgüsü çok hoşuma gitti. Okurken sürekli katilin kim olduğunu düşünüyorsunuz ama her ihtimal sizi farklı bir kişiye götürüyor ve bu ihtimallere göre şüpheli herkes katil olabiliyor. Son sayfalara kadar gizem çok iyi korundu. Bölüm başlarındaki katilin ağzından anlatılan kısımlar da katilin kim olduğu konusunda sizi iyice şaşırtıyor.

    Kitapta sevmediğim noktalara gelecek olursak; kitapta anlatılan Aylin (belki de benim kafamda öyle canlandı) öyle pat diye birisine aşık olacak yapıda birisi değil bence. Hakan’la olan ilişkisi o kadar hızlı ilerledi ki o kısımlar hiç hoşuma gitmedi. Eğer ki Aylin’in geçmişi, psikolojisi ve ailesine olanlar biraz daha detaylı aktarılsaydı belki de Aylin’le Hakan’ın ilişkisi hakkında bu şekilde düşünmez ve Aylin’in bu tarz davranışı bana daha doğal gelebilirdi.

    Nurhan Hanımın bu incelemeyi de okuyacağını tahmin ederek naçizane bu eleştirilerimin kitabını okumaktan keyif alan bir okurundan geldiğini belirterek sonraki kitaplarında da çok çok başarılar diliyorum.
  • 464 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    İlk kez başında soy ağacı verilen bir kitap okuyorum ve bunun neden olduğunu da sonraki sayfalarda anlıyorum.

    bu kitabı anlatmak için yüzyılımı bile sarf edebilirim. ama aynı zamanda sadece 1 dakikamı da harcayabilirim. işte öyle bir kitaptır bu. yazdıklarım hafif dozda spoiler içerebilir, kitabı okumayanlar incelemeyi okumasa daha iyi olur.


    gabriel garcia marquez sizi alır bir gün muz şirketinin orada kurulmuş olan içinde entel dantel insanların yaşadığı ultra güvenlikli bir yerde uyandırır, bir gün de belki de jose arcadio buendia ile beraber kestane ağacının dibinde soyundan gelecek çocuklarının ve torunlarının yapacaklarından habersiz bir şekilde uyandırır. habersiz demek bile yanlış olabilir çünkü ölülerin ve yalnızlığın istediği gibi istediği kişiye karşı gezebildiği bir evde aslında herkes her şeyden hem fazlasıyla haberli hem de fazlasıyla habersiz. eve gelen haberler bile o kadar yalnız ki onlar bile kime ne haber vereceğini bilmeden birisinin peşine takılıyor.

    roman hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki ve o kadar da konuşulmaması gereken şey var ki bazen macondo kasabasına melquiades adlı kişinin gelirken prezervatifi icat etmiş olarak gelmesini bile istedim. olacakları ursula gibi biraz sezerek. ve sonra bu düşüncemin ne kadar haklı olduğunu gördüm. çünkü günahların bile yalnız olduğu bu kasabada hiç kimse günah işlemeyi hayatının herhangi bir konuşmasında bile geçirmiyor. bu nedenden dolayı isteyen teyzesiyle isteyen de falcıyla yatıp kalkıyor ve ardından dünyanın en egzotik ve marjinal karakterlerine sahip olan bir soyağacı çıkıyor. bunun içinde toprak ve sıva yiyen bir kadından tutun da oburluk yarışması düzenleyen bir adama kadar ve şans oyunları düzenleyip bahçesini tavşanlarla ve diğer hayvanlarla dolduran bir kadından şehvetinden dolayı kurşunlanmış insana kadar yığınla insan var. aslında o kadar çok insan var ki bu insanlar bir o kadar da yok. istisnasız olarak romanda adı geçen herkes kısa ya da uzun süreliğine olmak üzere romanda illa baş karakter olma hakkına sahip oluyor ve sanki yazar burada karakterlerine "hadi bir de sen göster bakalım hünerlerini" dercesine bir üslupla bu karakterini saçından ayağına kadar detaylı bir şekilde bize sunuyor.

    her şey bir yana macondo kasabasının yüzyıllık evrimi o kadar yerinde anlatılmış ki okura sanki bir tuval verilmiş ve bu kasaba her anlatıldığında ona ait detayların çizilmesi istenmiş. rengarenk insanlar, rengarenk olaylarla dolu olmayan bir yer.

    kitapta ara sıra geleceğe dair spoiler'lar verilmiş, ben bunu da çok sevdim hatta böyle de başlıyor kitap. bundan hiç rahatsız olmadım çünkü birisinin ölmesinden çok onun nasıl öldüğü ve o ölene kadar nelerin olduğu beni gerçekten daha çok ilgilendirdi bu kitapta. çünkü bazen bakıyorsunuz 5 sayfada bir insan ölüyor. bazen bir sayfada 3000 insan ölüyor. hiç belli olmuyor yani ne çıkacağı. aslında spoiler verilse de verilmese de okuduğunuz sayfanın bir sonraki sayfasında neler olacağını az çok tahmin etmeye çalışsanız bile hiç tahmin etmedikleriniz çıkabiliyor. böyle tatlı bir kasabanın yanında güvenlikli bir yeni şehrin kurulması ya da bir anda 3000 kişinin öldürülüp denize atılması hiç beklemeyeceğiniz cinsten şeyler oluyor.


    uzun lafın kısası, okumadan bu dünyadan göçmeyin. rica ediyorum.
  • 448 syf.
    ·55 günde·6/10
    Çoğunluk tarafından beğenilse de bu kitap, ben okurken oldukça sıkılmış, baş kahramana da anlam verememiştim. Bir de okurken bir arkadaş, elimde görüp en sevdiğim kitap diyip yanıma gelince de kendimden şüphe duymuştum. Ama yok gerçekten sevemedim, öyle ki Gabriel Garcia Marquez'e küsüp başka bir kitabını okumaya yeltenmedim.

    Hafif spoiler olabilir belki...

    Şimdi öncelikle kahramanımız aşık olduğu kadına kavuşmayı beklerken o kadar çok kadınla beraber oluyor ki, benim aşkına hiçbir inancım kalmadı haliyle. Hatta yaşlılık dönemlerinde genç bir kızla ilişkisi oluyor ki, iyice sempatimi kaybettim kendisine. Kitabın anlatımı da yorucu, bazı yerlerde kitaptan kopup tekrar okumak zorunda kaldım. Yorucu bir okuma süreciydi diyebilirim.

    Sen de abarttın hiç mi iyi bir yanı yoktu diyecek olursanız da, vardı tabi ki. Kahramanımızın sevdiği kadına kavuşmak için yılları, günleri, saatleri ve hatta dakikaları sayması vardı. O kısımda vay be demekten kendimi alamadım. Ayrıca bir de kavuşmak istediği şeyin habercisi olarak çan sesini beklemesi vardı ki, o da hoşuma giden kısımlardandı. Ayrıca yazarın anlatımına zaten diyecek lafım yok.

    Ama dediğim gibi, kitap beni sarmadı. Ben o bahsedilen aşkı hissedemedim. Hatta ortada aşk var mıydı emin değilim. Belki bir tutku, belki de elde edilemeyene karşı bir aşırı istek... Tamam baştan beri seviyordu, bırak elde etmeyi denilebilir de ne bileyim hissedemedim işte... Herkese iyi okumalar...
  • 152 syf.
    Muammanın Nirvana’sı..

    Coelho amcanın ‘’Casus’una’’ nasıl denk geldim?Hele biraz kulak verin bakalım.

    Her zaman ki gibi bulunduğum kasvetli ahvalden (sebebi aşikar; iş stresi) soluğu Osman abinin (haftada bir kez ziyarette bulunduğum biricik sahafımın sahibi) yanında almıştım.İsteyeceğim kitapların listesi hazırdı.Kitap isimlerini sırasıyla saymaya başladığım da (genelde ben kitap isimlerini sayar, araya herhangi bir kelam sokmadan her ne konuşacak isek isteklerim sonrasında konuşur, Osman abinin, sorduğum kitapların olup olmadığına dair tasdikini beklerim.İstemsiz ve kasıtsız bir alışkanlık.) Camus’un ‘’Yabancı’’sını isteyeceğim yere, ağzımdan çıkan kelime ‘’Casus’’ olmuştu.

    (‘’Camus’’ ve ‘’Casus’’ kelimelerinin benzerliği, aklımın karışmasına sebebiyet vermiş olsa gerek ki, harf hatası ile önüme farklı bir kitap geldiğinde çok şaşırmıştım.)

    Ağzımdan çıkanla kulağımın duyduğunu beynim idrak ediyor muydu acaba?

    Her neyse.Bir kaç kitap ismi daha söyleyip ‘’Aklından Bir Sayı Tut’’ ve ‘’Casus’’ kitaplarını bırakıp diğerlerini almaya karar verdim.Osman abi yine kanıma girip; ‘’Bu ikisini aldın aldın almadın bir daha bulamazsın’’ dedi.Arkadaş adam sanki ‘’kelime taciri’’ de, ha bre Hasan’a cümle satmaya çalışıyor.Kazanan tabiî ki de Osman abi olmuştu.

    Hiç aklımda yokken aldığım bir kitap olan ‘’Casus’’, iyi ki kütüphaneme böyle bir tevafuk sonrası girebilmişti.Coelho’nun dilinin akıcı ve sade oluşu, beni zaten mütemadiyen mest etmiştir.Kaldı ki 165 milyondan fazla satan bir adamın methedilmesi boşuna değildir.

    Kitap ve konusu.(Hafif bir ‘’spoiler’’ kokusu alabilirsiniz.)

    Ana tema kapaktan da anlaşılacağı üzere, ‘’Casus’’ diye nitelendirilip, iddia ettikleri itham lehine birkaç mektuptan başka delil bulamayarak, şahsın (Mata Hari) idamına kadar zuhur bulan bir olay silsilesinden oluşmakta.İhtiras, gösteriş ve paranın (kitapta da geçen bir deyişle) yani ‘’eskiyen şeylerin’’ müptelası, kölesi olmuş bir kadın.Kendisi bir dans üstadı olmasının yanı sıra, vücudunun verdiği avantajı kendi müstehcen sınırlaması ile devlet adamlarına,subaylara, tiyatro sahiplerine daha doğrusu ona para, şan, şöhret sunabilecek her ne kadar ‘’uçkurunun düşkünü’’ herif varsa hepsine kendini hiç çekinmeden sunabilen bir kadın.

    ''Hayallerin bedeli hep yüksek olmuştur.'' ( Sy:67 )

    Aklıma takılan tek soru, genç yaşta öyle ya da böyle (kendisi dans üstadı olmakla beraber bir yalan makinası) şöhret sahibi olmuş birini, hangi aklı kıt mahluk ‘’casus’’ olarak kullanmayı amaçlamış olabilir ki?
    Anlam veremediğim tek kısım burasıydı.İnsanı sırf ihtirasları uğruna, kendini (bütün uzuvlarını) dahi gözden çıkarmaya iten ne olabilir?

    Bence kitabın, okura sorular sordurtmasına, kendini irdeletmesine, üzerinde münakaşa edilmesine sebebiyet veren ana etken, kitabın yaşanmış olaylara dayanıyor olmasıdır.

    Okur her ne kadar ‘’casusluk’’ üzerine kurgulanmış bir roman okuyacak olsa da, şaşırtıcı bir çok ahvale tanıklık edecek ve bunlardan ders çıkaracaktır.Şahsen aklıma kazıdığım o kadar çok alıntı var ki, her biri bir nasihat niteliğinde.Bence kütüphanenizde bulunması gereken bir eser.

    Vesselam.
  • 416 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sıradan popüler çizgi romanlara göre edebi derinliği çok yüksek. Sadece çizgi romanlar arasında değil, genel olarak romanlar arasında bir başyapıt. Dönemin siyasi durumunu çok güzel işlemiş. Roman ilerledikçe okuyucuyu bir etik çatışmasına sürüklüyor ve bu da neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulamaya, saydığınız değerleri yeniden düşünmeye neden oluyor. Her karakter baş karakter ve hepsinin görüşü ayrıntılı ve hak vereceğiniz şekilde anlatılmış.

    Ayrıca, Watchmen'i bu kadar güzel yapan şey, böylesine derin ve tutarlı bir kurgu ile anlatımının sürükleyiciliği ve çarpıcılığı. Çizimler harika ve bazen öyle yerlere öyle manzaralar koyuluyor ki, o resim o anki bütün durumu özetliyor.

    Hikayenin kurgusu içinde bir başka kurgu daha var. Bu da hikayeyi derinleştiriyor, okuyucuyu romanın içine çekiyor. Bazı yerlerde de bu kurgu içinde kurgu durumuna ekstra olarak, Max Shea'nın Kara Gemi Hikayeleri'nden kesitler veriliyor ve bir gazete bayicisinin toplumun hali ve sorunları hakkındaki konuşmaları ile benzeştiriliyor. Max Shea'nın karamsar, acımasız ve hastalıklı denebilecek kurgularıyla benzeştirilen bu "Ne olacak bu Amerika'nın hali..." konuşmalarında, toplumun aslında nasıl Max Shea'nin hikayesindeki gibi acımasız ve hastalıklı bir halde olduğunu çok net anlıyorsunuz.

    Bundan sonraki paragraf hafif ölçüde spoiler içeriyor, devamını temkinli okuyun.

    Hikaye boyunca Amerika'nın Japonya'ya attığı atom bombası eleştirilirken, insanı dumur eden bir sonu var. Hikayenin sonunda gördüğünüz şey, her ne kadar kabul edilmesi güç olsa da, insanlık adına işe yarayan ve yapılabilecek tek şey konumunda. İnsanoğlu olaya ahlaki açıdan bakar ve ahlak da at gözlüklerinden başka bir şey değildir. Çözüm vahşi olabilir ama insanoğlunun içinde bulunduğu kendi sonunu getirecek durumdan çıkması için tek çözüm oysa, maalesef uygulanması gerekir.