• 575 syf.
    ·35 günde·9/10 puan
    Helios ışığını tüm gücüyle tenimizde gezdirirken, Kharitlerden doğma bir neşeyle, yanımda hırlayan, tıslayan Cerberus hizmet ediyordu bütün konuklara... Kadehlere değişik tatlarda Ambrosialar doluyor, anında tükeniyordu. Zeus’un keyfi yerinde olurdu, Hera’yı edebilseydi ikna. Hades’in gözlerinde Persephone’nin diri bedeni, Ares, Hephaistos’un ardından çeviriyordu bütün gizli işlerini, şehvet doluydu Afrodit. Poseidon yoktu, hükmediyor olmalıydı en derin denizlere, Poseidon’un zorlamasıyla doğmasaydı oğlu Arion bu kadar kızmaz, kızgın olmazdı Demeter. Eris’in tanrılar masasına salladığı elma gibi düşüverdi Faust-Mephistopheles’in kanla mühürlü ahdi. Perde aralandı, kadehler yeniden dolduruldu, başladı artık Dionysos icadı. Sadece insansı Andromakhe ağlıyor, Prometheus bu sefer zincire değil insanlara vuruluyordu. Atlas bıraktı yükünü, dünya gömüldü bir karanlığa, Homeros’un sesi yankılandı birden her taraftan, bağırıyordu; Sofokles, Aiskhylos, Euripides, Shakespeare ve Goethe diye. Pan’ın melodisi gidiyordu Tartaros’a kadar, açıldı gözleri Kronos’un ve durdu zaman.

    1749 yılının yaz ayında doğan Goethe elbet eksiğini tamamlayıp, mevsimine riayet ederek 83 yılını doldurarak 1832 yılının ilkbahar ayında hayata veda eder. Frankfurt’ta varlıklı bir ailede hayata gözlerini açan deha, otobiyografisi olan Yaşamımda Şiir ve Hakikat’te akademik yanını babasından, yaratıcılığını ise annesinden aldığını söyler.

    “Babamdan dış görünüşümü ve
    Hayatı ciddi sürdürmeyi,
    Anacığımdan da şen tabiatımı
    Ve hayal kurma zevkimi aldım.”

    Fiziki görünümü göze hitap eden, güzel bir ses tonuna sahip, ses tonunu kullanma ustalığıyla karşısındaki insanlarda etki yaratan şair ruhlu, ilim ve sanat ustasıdır. İngilizce, Fransızca, İbranca, Latince ve İtalyanca genç yaşta öğrendiği dillerdir ve anadili gibi rahatlıkla kullanabildiği görülmektedir. Ayrıca annesinden dolayı Homeros’u kendi orijinal dilinde okuyabilecek kadar Antik Yunanca’ya hâkimdir. Daha onlu yaşlarındayken hem dini unsurlara hem de doğu edebiyatına merak salmış, Binbir Gece Masalları ve şair Hafız şiirleriyle tanışmıştır.

    Yine Yaşamımdan Şiir ve Hakikat adlı otobiyografisinden anlaşıldığı üzere çocuk denecek yaşta savaşla içiçedir. Yedi Yıl Savaşları’nda Fransa’nın Frankfurt’u işgal etmesiyle Goethe’nin evi Fransız subaylarına karargâh olmuştur. Goethe burada da boş durmaz ve gelişimi için gerekli olan şeyleri olağanca hızıyla öğrenmeye başlar. Sanata düşkün Fransız subaylarının yönlendirmesiyle tiyatro ve resim sanatlarıyla tanışıp yakınlaşması bu zamana denk düşer.

    Bir dostuna; “Eşyaya elimizden geldiği kadar iyi bakmalıyız, öyle ki bize bir şey kazandırmayan gün geçmesin,” der.

    Babasının tavsiyesi üzerine Leipzig’de hukuk öğrenimine başlar, ufaktan edebiyata giriş yapar ve resim sanatına düşkünlüğü olduğu için akademi öğretmenlerinden resim sanatının inceliklerini öğrenir. Düğün öncesi evlenecek kişilere şiirsel düğün kartları hazırlar ve bunları para karşılığında yeni gelin ya da damatlara sunardı. İlk aşkı da bu döneme denk gelir. Kätchen Schönkopf’a âşık olur ve şiirlerinde onun izi görülmeye başlar. Bütün ilişkilerinin şiirlerle sanatsal bir örgü halini alması “yaşantı edebiyatı” halini almış ve bu hal Goethe ile bütünleşmiştir.

    Herder’le tanışması Goethe’nin ilk dönüm noktalarından biridir. Kır gezilerinde Frederike Brion’la tanışması ve onu görmek için saatlerce at sürmesi yeni bir aşkın başlamasına, duyguların derinleşmesine sebep olmuştur. Bu döneme denk gelen Shakespeare tanışıklığı dehada yeni akımların kapısını aralar. İlk tiyatro eseri kendini gösterir. Urfaust artık dehaya göz kırpmaktadır.

    Charlotte’ye âşık olması ve bir intihar olayı olan, kayıtlara Werther ismiyle düşen eylem, Goethe’de derin bir üzüntüye yol açar. Bu üzüntünün sonunda ise Avrupa başta olmak üzere birçok ülkede Genç Werther’in Acıları okunmaya başlar. Öyle bir etki yaratır ki bu monolog mektup, Charlotte’u simgeleyen desenler işlenir fincanlara, intihar eylemlerinde Werther tarzı intiharlar görülür.

    26 yaşındayken 33 yaşındaki Frau von Stein ile tanışır. Bu büyülü beraberliğin Goethe üzerindeki etkisi artık gençliğinde duruluğa, duraksamaya sebep olmuştur. İtalya Seyahati’nin baş mimarı Stein’dir. O duyguyla kitabını doldurmuş ve yaptığı İtalya seyahati ile de zaten gören gözleri yeniliğe ve keşfe daha da açılmıştır.

    “Roma’ya ayak bastığım gün, tam bir yeniden doğuş.”

    “Bu çeşitli farklı şekillerin nerede birbirinden ayrıldığını araştırmaya çalıştım. Ve gördüm ki bunlar birbirinden farklı olmaktan ziyade birbirine benzerlik gösteriyor. Ve botanik terminolojime bakınca bu mümkün, ama işe yaramıyor. İlerlememe yardımcı olmayıp beni huzursuz etti. O iyi edebi niyetim bozulmuştu. Alkimus’un Bahçesi yok olmuş, bir dünya bahçesi açılmıştı. Biz yeni nesil niye böyle dağınığız, niye ulaşamayacağımız, yerine getiremeyeceğimiz şeylere hevesleniyoruz!”

    “Ben, kelimeler peşindeyken gözlerimin önünde resimler dikilip kalıyor: Verimli ülke, açık deniz, rayihalı adalar, tüten dağ! Bütün bunları nasıl aktarabilirim bilmiyorum.

    Ancak burada kavrıyorsunuz; tarlayı işlemeyi insan nasıl akıl etmiş! Tarlanın her şeyi verdiği, yılda üç hatta beş kez ürün alınabilen bu yerde. En iyi yıllarda aynı tarladan üç kez mısır toplanırmış.

    Çok gördüm, daha da çok düşündüm; dünya, kapılarını açtıkça açıyor. Eskiden beri bildiğim her şey üstelik ancak şimdi kendimin oluyor. İnsan nasıl da erkenden bilen ama geç uygulayan bir yaratık!”

    İtalya Seyahati notlarından anladığımız yegâne gerçek, deha için bu seyahat tam bir eğitim, tamamlanma olmuştur. Artık Almanya Klasisizminin kollarındadır ve Alman Edebiyatı için bu bir başlangıçtır. Kendine zıt olan Schiller’le tanışması da bu döneme denk gelir. Almanya’da birçok kişinin yadırgadığı Christiane Vulpius ile nikâhsız beraberliği de artık başlamıştır.

    Eserlerinin ana teması yaşama sevinci ve mutluluk gibi duygu durumlarıdır. Okuruna heyecanları küçümsenmeyecek kipler sunar. Bu heyecanların buluştuğu en derin karakter Mephistopheles’tir. Ayrıca mimari halkında eserleri de mevcuttur.

    Dünya edebiyatına yön verecek tespitleri ve bu kavramı ortaya atandır. Herkesin okuyacağı dünya klasiklerinin diğer milletlere faydalar sağlayacağını her fırsatta dile getirmiştir. Dünya insanı olma tutumundan asla ödün vermemiş, eserlerinin okuyucusu bulacağına gönülden inanmıştır. Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar adlı Eckermann’ın dikte ettiği kitapta Goethe’nin ağzından çıkan edebiyat hakkında bolca tespitler yer almaktadır. Önemli ve kalıcı olan eserdir, şöhret değil demesi edebi kişiliğe bir vurgudur. Bu söz Goethe’yi bilgelikten yaratıcılığa geçirir, Almanların gözünde tanrısaldır.

    “Bütün kültürsüz insanların ilgisi konuyla çekilir, işlenişiyle değil!”

    “Konuyu herkes önünde hazır görür, özü ancak ona bir şeyler katabilen bulur, biçim ise çoğunluk için bir sırdır.”

    Sanat sanat için yapılmalıdır, özünde sanat olan ebedi değerinden bir şey kaybetmez. Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar‘ın edebiyatçının edebiyat yapmasını başka bir şeyle kalemini yönetmemesini söyler.

    “Biz yeniler, şimdi Napoleon’la birlikte diyoruz ki: Politika bir kaderdir. Ama sakın en yeni edebiyatçılarımız gibi: Politika edebiyattır ya da politika şairlere yaraşan bir şeydir – demeye kalkmayalım!”

    “O zaman özgür ruhuna, bağımsız kuşbakışına elveda demek, buna karşılık dar kafalılık ve kör nefret maskesini başına geçirmek zorunda kalır.”

    Kısacası Neşet Ertaş’ın “biz çekmediğimiz derdin türküsünü yapmayız,” cümlesi gibidir yazım anlayışı ve her karakteri mutlaka ayna görevi görür.

    Kuzey ve güneyi, doğu ve batıyı birbirine bağlayan deha, yine erken yaşlarda kendine uygun bir din arayışına girişmiştir. İncil’i tam anlamıyla kavradıktan sonra, İbranice dili bilmesinden ötürü Tevrat başta olmak üzere diğer dinler hakkında da bilgi sahibi olmak istemiştir. Dinlere olan merakı Herder ile tanışmasından sonrasında Goethe’yi Kuran okumaya dahi götürür. İslam’daki hoşgöreye hayran kalıp, Hz. Muhammed ve Kuran’a Doğu Batı Divanı’nda övgüyle bahseder.

    Doğu için Mevlana neyse batı için de Goethe odur. Çağımızın Mevlana’sıdır. Dilindeki arılık, sağlamlık, eserlerinde kullandığı akıcılık sayesinde modern Almanca’nın temelini oluşturur. Bunun en tipik örneği Yunus Emre’dir. Goethe’nin bizdeki karşılığıdır Yunus Emre.

    Dehayı yazmakla bitiremeyeceğimiz kesindir. Hukuk, tıp, resim, müzik, edebiyat, mimari, madencilik, renkler, bitki bilim, jeoloji, anatomi... Yunan mitindeki Sisifos gibi sürekli bir çaba ve çalışma içerisindedir. Ne bir bıkkınlık ne de bir usanma vardır. Ölmeden birkaç ay evvel, evinin penceresinden batan güreşi görür ve yüceliğinden ödün vermeden dağların arkasından batmakta olan güneşi göstermiş ve “batarken bile büyük olduğunu,” vurgulamıştır. Son sözü ise; “Işık, az daha ışık,” olmuştur.

    Faust, Goethe’nin en çok bilinen ama en az okunan, iki bölümden oluşan tiyatro eseridir. 12111 dizeden oluşur ve yazımı 63 yılda tamamlanmıştır. Tiyatroda oynanmak için değil, okunmak için yazılmıştır. İçeriğindeki hikâye bir Alman efsanesini konu eder.

    Faust bir hesaplaşmadır. İyi ve kötünün, aydınlık ve karanlığın, tanrı ve şeytanın dahası bütün zıtlıkların kitabıdır. İçeriğinde edebiyat, söz sanatı, şiir, metafizik, mitoloji, yaratılış, felsefe gibi insanı ve insan dışı varlıkları konu eden harika bir edebiyat örneğidir.

    “Roman yol boyunca gezdirilen bir aynadır,” diyen Stendhal, romanın bir ayna olduğunu vurgulamaktadır. Faust’ta insanın aynasıdır. İnsan aynaya dönüp baktığında ne görüyorsa Faust’ta da o vardır. İncil’deki eksik kalan insan hikâyesinin Tanrı eliyle değil de insan eliyle yazılmasıdır. Temelinde eylem vardır.

    Eser bir oyun ihtiyacı olduğunu bildirerek başlar. Bu eylemin başlangıcıdır ve öyle bir oyun olmasını ister ki; zıtlıklar havada uçuşur. Hemen arkasından göğe yükselme ile metafizik varlıkların gökteki vuruşması başlar. Bilgeliğin yaratıcılığa döndüğü yer tam da burasıdır.

    Doktor Faust bilgin bir kişiliktir. Bilginliği o kadar hat bir safhada durur ki bu da hayatını sorgulamasına sebep olur. Anlam karmaşası içerisindedir. Eylem, kavram, söz diyerek ve sonuca tatmin edilmeden var olmanın yük olduğuna inanır, ölüm ise tek dileğidir.

    Geçmişimde böyle bir sorgulamayla bende karşılaşmıştım; “Dil, toplum, kavram, düşünce, mantık gibi kelimelerini aklımda harmanlıyor ve acaba hangisi bir öncekine ön ayaklık etmiştir diye yorarken kendimi “Kavram’ın” sanırım bunların en birincisidir diye düşlemekten alıkoyamıyorum. Kavramları aşılayan ise dil ve dilin gerekliliği toplum, toplumun oluşması düşünce ve düşünce de mantığı ileri atmaktadır. Kavram yoksa dil yoktur, aynı şekilde kavram yoksa evrende yoktur. Sonra yeniden kafam karışıyor ve kavramı ortaya atan düşünce nereye gitti diye tam düşünürken o da nesi peki bu düşüncelerin doğru olduğunu sayan mantığında kavramdan önce gelmesinin gerekliliğini görüyorum. Ancak yeniden ilk sıralamaya dönüyor ve aydınlığın anası olan karanlığıma gömülüyorum,” diye noktalamıştım.

    Mephistopheles, kötüğü isteyen, ancak her zaman iyilik yapan bir kuvvetin parçasıdır. Faust kavramı bulmaki, hakikati öğrenmek, yaşamın anlamı ve bilgilerin en yücesi olan her şeyi bilme zevkine erişmek için bu işe girişmiş ve Mephistopheles anlaşma sağlamıştır. Tıpkı Âdem’in bilge ağacının meyvesini yediğinde bilmenin ötesine geçip, elindeki güzelliklerden uzaklaşarak sonraki her kuşağa mevruz günah olarak bıraktığı bilmenin bedeli gibi o da ruhunu sunmuştur.

    Efsanevi ayarın tam metni; “İşte yine geldik aklımızın sınırına, bu noktada siz insanlar bilincinizi yitiriyorsunuz. Madem sonuna kadar yürütemeyecektin bu işi, niçin işbirliği yaptın bizimle? Hem uçmak istiyorsun, hem de başının dönmeyeceğinden emin değil misin? Biz mi ısrar ettik sana, yoksa sen mi bize?” #Mephistopheles

    “Eğer bir yerde duracak ve daha ileriye gitmeyeceksek, niçin oraya kadar gidelim?” David Hume

    Gretchen, iyiliğin ve duruluğun ortak noktasıdır. Faust burada zevklerin en doruğundadır. Kör bir gözle, hesapsız bir şekilde günahı olsun ya da olmasın bu genç bedende iştahını doyuma ulaştıracaktır. Bilgi ile ten takasıdır.

    “Ey cehennem, böyle bir kurban gerekmiş sana!”

    Helena; güzelliğin adresidir. Faust yetkin güzelliğe ulaşmanın ebedi doyuma ulaşmak olduğunu sanır. Güzellik ve dehanın birleşmesidir. Zamana dur geçme ne güzelsin, diyebilmektir.

    Cadı Mutfağı; Avrupalı olmanın misyonudur. Yazar sırtından bir yükü kaldırıp burada atar. Faust ise dert yandığı yaşlığından kurtuluşa erer ve gençliğin zirvesine konar.

    İkinci bölüm eserin çığırından çıktığı yerdir. Mekân ve zaman yoktur. Faust her çağda rahatça hareket edebilmekte, herkese konuk olabilmektedir. Yazarın şairliğinin yanına yaratıcılığı ve bilgiyi kattığı en muazzam yer burasıdır.

    “Yunan mitolojisinin güzel konularının yerini şeytanlar, cadılar, vampirler aldı, eski dönemlerin ulu kahramanları yerlerini dolandırıcılara, kürek mahkûmlarına bıraktı. Böyle şeyler güzel bulunuyor şimdi! Başarılı! Ama okuyucu bu bol baharatlı yemeği bir kez tadıp buna alıştıktan sonra, daha çoğunu daha baharatlısını istemeye başlar. Başarılı olmak ve saygı görmek isteyen, ama kendi yolunda gidecek kadar önemli olmayan genç bir yetenek, günün zevkini kabullenmek zorundadır, evet korkutma ve ürkütme konusunda kendi öncülerini aşmak zorundadır. Bu dış dünya ile ilgili etki yaratan unsurların peşine düşüldüğünde, yeteneğin ve insanın kademe kademe oluşan kapsamlı gelişimi ve bunun dışa vurumu üzerinde durulmamış olacaktır. Genellikle edebiyat bu anlık yönelimden kârlı çıkacak olsa da, bu bir yeteneğin başına gelecek en kötü şeydir.”

    Eserin her bir satırında yaşamdan ve dünyadan ayrıntılı gözlemlerin etkisi görülür. Boş yazılmış eserden ve kurgudan ziyade dolu dolu yaşanan bir hayattan beslenerek zenginleşen ve gördüğü her şeyi algılayan özümleyen deha edebi kişiliğini en üstlere taşımıştır. Bunda çocukluğunda geçirdiği eğitimler, herhangi bir gravüre saatlerce bakıp, ondan manalar çıkarması. Yapıların muazzam güzelliğinde hayallere dalıp, kendi düşlerinde yeniden doğması ve arkadaş çevresinin genç şaire ilham verecek, destekleyici bir ortamı sunması ve özellikle de aşklarında yaşadığı duygu derinliği, antik yıllara beslediği merakı sebep olmuştur.

    Goethe, "fakat şu da var ki, ben dünyayı içimde hissetmeseydim, bakan gözlerimle kör kalır, tüm araştırmalarım ve deneyimlerim tümüyle cansız, boşuna çabalar olmaktan öteye gidemezdi. Işık burada, tüm renkler etrafımızı sarmış; ama kendi gözlerimizdeki ışık ve renk olmasaydı, dışımızdaki bu gibi şeyleri algılayamazdık.”

    Benim Faust kitaplarım Doğu-Batı Yayınları, Bordo Siyah Yayınları ve Öteki Yayınevi yayımlarıydı. İlk tercihim ise Doğu Batı Yayınları’dır. Ancak kesinlikle Bordo Siyah Yayınları da azımsanmayacak kadar güzel bir çeviri sunmaktadır. Öteki Yayınevi yayımı eh işte denecek bir çeviriyle sadece birinci bölümü sunmaktadır.

    Sözün özü; muazzam denecek dizelerle okuyucusunu büyüleyecek bir eserdir. Ancak eserin iç dünyasını çözebilmek çok zordur. Harika bir dünya bakışının somut bir örneğidir olan karakterlerden neler alacağınız ise tamamen size kalmıştır.

    Johann Wolfgang Von Goethe - Faust
    Johann Wolfgang Von Goethe – Yaşamımdan Şiir ve Hakikat
    Johann Wolfgang Von Goethe - Doğu Batı Divanı
    Johann Wolfgang Von Goethe - Yarat Ey Sanatçı
    Johann Peter Eckermann - Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar

    Not: İsim belirtilmediği yerlerde “...” içerisindekiler yazara aittir.
  • 296 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10 puan
    Olayın Özeti
    Sinekli Bakkal, Abdulhamit devri İstanbul’unun kenar mahallelerinden birisidir. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen Kız Tevfik denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik’le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine tartışırlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir. Emine’nin Babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: Selim Paşa Konağı. Bu konak çok güzeldir. Selim Paşanın Hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından ve Zaptiye Nazırı idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başında gelir. Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağında durmaya başlar. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Fakat Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde “göz patlatan Hakkı” adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi’nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de Selim Paşanın emri ile sürgüne Şama sürülecektir.
    Tevfik yokken Rabia Rakım Amcanın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim paşa konağına ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir Cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır. Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendisinin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli Papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür. Bu kanarya Hanımdır. İki eski dost çığlık çığlığa birbirlilerinin boynuna atılırlar. Peregrini Rabia’nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda, önerisini Vehbi dedeye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi dede de, onu kızı gibi sevmektedir. İmam da Emine de öldüğünden Osman’la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , Mahallenin Kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , Bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile Padişah haini diye sille tokat İstanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer Hürriyet kahramanı olarak dönmektedir. Tevfik’in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıpta sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik’in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları Şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Vehbi Dede ile Osman Tevfik’in Koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.
    2. Kişiler (Şahıs Kadrosu)
    a. Asıl Kişiler
    RABİA: Çocukluğu dedesi İmam ve annesi Emine’nin terbiyesinde geçmiştir. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Dedesi tarafından sürekli olarak cehennem tasvirleriyle büyütülmüştür; mektebe göndermemiş eğitimini kendisi vermiştir. İstanbul’un en küçük, fakat üslubuyla ve sesiyle en meşhur hafızı olmuştur. On bir-on iki yaşlarında Vehbi Dede’den ders almaya başlar. Alaturka pek çok şarkıyı da güzel bir şekilde söyleyebilmektedir. Babasıyla kalmaya başladıktan sonra ise neşeli ve sanatkâr yönü daha baskın bir şekilde ortaya çıkmıştır; bu kişiliğine de yansımıştır. Emine’nin kızıdır.
    PEREGRİNİ=OSMAN: Peregrini,Garp müziğinin üstadı olan,kulağı çok hassas bir müzik hocası. Dindar bir Katolik; dinin haricinde hiçbir şeye boyun eğmeyen ve eğenleri de anlamayan birisi. Gençlik döneminde ise zevklerin hepsini tatmış olarak,yirmi dört yaşında manastıra çekilir. Buradan usanınca dinini bırakarak tekrar dünya hayatına döner. Daha sonra Osmanlı milliyetine geçer,ismini değiştirir ve müzik hocalığı yapmaya başlar.
    b. Yardımcı Kişiler
    İMAM HACI İLHAMİ EFENDİ: Mahallenin imamı.
    VEHBİ DEDE: Dini, ama bilhassa tasavvufu temsil ediyor. O,romanın hemen hemen her anında karşımıza çözüm olarak çıkıyor. Rabia onun sayesinde yumuşayıp, kendini her yönde geliştirir. Peregrini’nin Osman’a dönmesinde alt yapı olarak onun katkısı çok büyüktür.
    TEVFİK=KIZ TEVFİK: Karagöz ve Ortaoyunu sanatçısı. Rabia’nın babası.
    EMİNE: İmam’ın kızı, Tevfik’in karısı ve Rabia’nın annesi.
    SELİM PAŞA: Hükümdarın Zaptiye Nazırı.
    SABİHA HANIM: Selim Paşa’nın karısı.
    HİLMİ: Selim Paşa ile Sabiha Hanım’ın oğlu. Jön Türk. Genç ve devrimci aydınları temsil ediyor.
    RAKIM AMCA=CÜCE: Tevfik’in oyuncu arkadaşlarından.
    BİLAL: Rumelili Bahçıvan Ramazan Ağa’nın yeğeni.
    TULUMBACI BAŞI SABİT BEYAĞABEY: Mahallenin Tulumbacı başlarından en hatırı sayılırı.
    ÇİNGENE PENBE: Batıl inançları çok olan bir çingene.
    KANARYA: Sabiha Hanım’ın alıp yetiştirdiği bir güzel Çerkes kızı.
    NEJAT BEY: Padişahın yeğeni.
    SAFVET BEY: İkinci Mabeyinci. Hiç evlenmemiş. Yeğenlerini büyütüp, eğitimini sağlamış. İnsanlara iyilik yapan biri.
    DÜRNEV: Selim Paşa’ların gelini
    GALİP: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından.
    ŞEVKİ: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından.
    ZATİ BEY: Dahiliye Nazırı.
    BAYRAM AĞA: Selim Paşa’nın bahçıvanı. Otoriter.
    BEHİRE HANIM: Safvet Bey’in kız kardeşinin kızı.
    ARİF: Safvet Bey’in yetim yeğeni.
    MUAVİN RANA BEY: Selim Paşa’nın yardımcısı.
    GÖZPATLATAN MUZAFFER: Tehlikeli, siyasi sanıkları sorgulamayla memur. Yardımsever, vazifesini yerine getiren bir adam imajı var.
    MİSİS HOPKİNS: Robert Koleji’nin İngilizce hocasının madamı. Kanarya’nın arkadaşı.
    EBE ZEHRA HANIM: Mahallenin ebesi.
    KÂHYA ŞÜKRİYE HANIM: Sabiha Hanım’ın kâhyası. Konaktaki her şeyi hanımına haber veren, kendisine verilen görevleri yapan biri.
    UŞAK ŞEVKET AĞA: Selim Paşa’nın uşağı. On beş yıldır Paşa’ya hizmet ediyor.
    ESKİCİ FEHMİ EFENDİ: Mahallenin muhafazakar kısmını idare ediyor.
    BEKÇİ RAMAZAN AĞA: Sinekli Bakkal bekçisi.
    DOKTOR KASIM: Dahiliyeci. Rabia’nın doktorlarından.
    DOKTOR SALİM: Jinekolog. Rabia’nın doktoru. İlk sezeryan uygulayacağı hastası olduğu için Rabia ile çok ilgilenir.
    İKBAL HANIM: İkinci Mabeyinci Safvet Beyin sütninesi ve yalının hanımı.
    ELENİ: Osman’ın aşçısı.
    BAKKAL MUSTAFA EFENDİ: İstanbul Bakkaliyesi’nin sahibi,Tevfik’in dayısı.
    MİHRİ: Selim Paşa’nın kızı.

    3. Olayın Geçtiği Mekânlar
    a. Mekânlar ve Bu Mekânların Özellikleri
    Mekan bütün olarak İstanbul’dur. Ama romanın esas mekanı Sinekli Bakkal sokağı ve mahallesidir.

    4. Zaman
    II.Abdülhamit zamanında geçiyor.
    a. Kronolojik Zaman
    Ortalama 1870-1908 yılları arasında geçiyor.

    5. Anlatıcının Bakış Açısı
    a. Hakim (ilahî) Bakış Açısı
    Romanda “hakim bakış açısı” vardır. Fakat yazar, anlatımda yazar olduğunu hissettirmemiştir.

    6. Dil ve Anlatım Özellikleri
    a. Anlatım Türleri
    Coşku ve heyecana bağlı anlatım vardır.

    b. Dil ve Üslup özellikleri
    Halide Edip’in hayatını incelediğimizde üslupçu olmadığını görürüz. Cümle yapısı genelde eleştirilmiştir. Kendisiyle yapılan röportajlarda ise yazı yazmayı gaye için değil yazmayı sevdiği için yazmıştır ve pek düzeltme yapmadığını söylemiştir.

    7. Romanın Türü
    a. Sosyal Roman
    Toplumsal sorunlan işleyen romanlar bu gruba girer.
    Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanı töre romanıdır. Bu romanda bir dönem Türk toplumunun gelenek görenekleri üzerinde durulmuştur.

    8.Romanın Konu ve Teması
    Konu: İstanbul’un Sinekli Bakkal mahallesinin Sinekli Bakkal sokağında doğup büyüyüp evlenen Rabia adlı bir hafız kızının ve çevresindekilerin hayatıdır.
    Tema: Rabia’nın hayatı ve dönemin şartları, evlilikle sonuçlanan Rabia ile Peregrini ilişkisi ve fakir Sinekli Bakkal mahallesiyle yozlaşmış saray çevresidir.

    C. Yazarın Hayatı, Sanatı ve Eserleri Hakkında Kısa Bilgi
    1882′de İstanbul’da doğdu. 9 Ocak 1964’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1901′de Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde mezun oldu. Öğretmenleri arasında Rıza Tevfik Bölükbaşı ile sonradan evlendiği ve ilk kocası olan Salih Zeki de vardı. İlk yazıları “Halide Salih” takma adıyla Tanin gazetesinde yayınlandı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. Gericilerin tepkisinden çekindiği için 31 Mart Olayı’nda çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra yurda döndü. 1909′dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de kurulan Türk Ocağı’na katıldı. 1919′da Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesini protesto için Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitingde yaptığı etkili konuşma büyük yankı uyandırdı. Hakkında soruşturma açılınca, 1917′de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar birlikte Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Çeşitli cepheleri dolaştı, Mehmetçiklere moral ve destek verdi. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

    1917’de Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere’de yaşadı. Amerika’da Columbia Üniversitesi, Hindistan’da Delhi İslam Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939’da Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950’de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü. 1910′da yayınlanan ilk romanı “Seviye Talip” ile 1911′de yayınlanan ilk öykü kitabı “Harap Mabetler” edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılandı. Romanlarının kadınları, Batılı bir anlayışla idealize edilmiş, güçlü ve kültürlü kadınlardı. Kahramanlarının kişiliklerine, ruh yapılarına ve davranışlarına önem vererek bu özelliğiyle Türk romanında yeni bir adım attı. Kurtuluş Savaşı döneminde ulusçu, milli duyguları öne çıkaran roman veöyküler kaleme aldı. “Yeni Turan”, “”Ateşten Gömlek” ve “Vurun *****ye” bu dönemin eserleridir. En tanınmış romanı “Sinekli Bakkal” yazarlığında olgunluk dönemini gösterir. Bu romanda Sinekli Bakkal mahallesinde yaşayan insanlar, aydınlar ve saray çevresi gibi 2′nci Abdülhamit döneminin farklı toplum kesimleri canlandırılır. Bu romanın yazıldığı yıllarda Türkiye bağımsız ve Batı yanlısı bir ülke olmayı tercih etmişti. Bir yandan da Tanzimattan beri süren Batı-Doğu çatışmasından kurtulamamıştı. Halide Edip, “Sinekli Bakkal”da Doğu’nun değerlerini bulup çıkarmak, Batı’nın karşısına koymak amacındadır. Roman “roman yanıyla zayıf olmakla” eleştirildi. Halide Edip’in ingilizce yazılmış incelemeleri de var.