• Haftanın son iş günü, herkese günaydın.

    Kimseyi kaybetmek istemiyorsun. Bir zaman sonra, kimseyi kaybetmeme isteğin o kadar ağır basıyor ki; karşındaki insana, “Seni kaybetmek istemiyorum” değil, “Kimseyi kaybetmek istemiyorum” duygusunu veriyorsun. Yok saymanın en sert ve yalın halini: Hiçliği.
  • Geçtiğimiz Pazartesi gene tan yeri ağarmadan mesai için yollara döküldüğüm bir sabahtı.

    Her zaman ki gibi yaklaşık dört aydır belli bir saatin belli bir toplu taşıma hattında karganın daha b*oklamadığı, al fadimem gül fadimemin sabah namazını eda etmesi için davet edilmediği bir vakitte haftanın bir günü sadece şükür ki yolculuk yapıyorum.

    Şimdi burada hikayeleştirerek yazdığım durum ,beni dışavuracak kadar aslında rahatsız eden bir yaşamışlık değildi.Neden her zamankinden farklı olarak bu sefer böyle davrandım içimde neden bastıramadım bunun benim bilinçaltımla pek tabii yakinen ilgisi var.

    Sonuca baktığımda kimseye zarar vermeden beni de bir ölçüde rahatsız eden bir yaşanmışlıktan kurtulmuş oldum.

    Şu an anlatacağım durumun kaynağı niteliğinde başlangıç olabilecek başka bir olay olduğu için kısaca bahsetmem gerek henüz fantastik kurgulama gücünde yazınsal dünyaya girebilecek cesarette değilim çünkü:)

    Çocuklarım ve ben bir akşamüstü şehirdeki işlerimizi hallederek sakin yuvamıza ulaşacağımız toplu taşımaya indirimli kartlarımızı basarak (yani ücretlerimizi her birimizde ödeyerek) bindik yaklaşık 35 dakika sürecek dur kalk,indir bindir sürecinin tamamlanmasıyla kendimizi pijamalarımızı giyinip kanepelerimize yayılacağımız hayalleri eşliğinde..

    Günün o saatinin verdiği yoğunluk sebebiyle dolmuş hıncahınç dolunca benim belli bir yaştaki çocuklarımda oturarak seyahat ettikleri için ayaktaki diğer yolcularca dikkat çeken bir hal aldı.Ben böyle durumlarda ayaktaki insanlara bakarım hamile mi yaşlı mı gazi mi şehit yakını mı yoksa sittin sene yer vermem oturmasına kanaat etmediğim sürece..

    Yalnız üzerimizde yoğun bir baskı oluşturulmaya çalışılıyor dolmuş cemaatinin ayakta seyahat eden yolcularınca.Tepemde dikilen güzelce genç ve tesettürlü hanım bir kızımızın cadı avına çıkmış piskopos edasıyla bana yönelttiği keskin bakışlarından, ayaktaki diğer hanım yolcuları koruyucu ,orta yaşlı göbekli ,kır saçlı nezaket görüntüsü süsü verilmiş kaba herifin bakışlarından anlıyorum.Ha böyle durumlarda gözümü kaçırmam öyle camdan dışarı filan seyredip başımı suçlu gibi öne eğip bişilerle meşgul olmam.Bakışlarımla meydan okurum😏Neden ben ya da çocuklarım kalksın ve senin kıçına yer versin derim gözlerimle..

    Bu bizim milletimizin cahilliği sadece, sadece medeniyetin ürünü bir aracı nasıl kullanacağını ,o araç içindeki diğer insanlar ile beraberken hak ve sorumluluklarını bilmediği gibi kendinden başkasına değer vermeyen ,tüm iyilikleri karşılıklı yoz bir ahlakın temsilcisi ahlakçılardan kaynaklanıyor.

    Başroldeki diğer kadın bir duraktan bindi ve çocuk rahatsız değilse kucağınıza alın ben oturucam dedi.Ben de çocuk rahatsız değil ama toplu taşıma kurallarına göre ücrete tâbi ve oturarak seyahat etmek zorunda dedim ve ekledim ama gel buyur sen otur diyerek kalktım yerimi benden küçük kadına verdim☺️
    Beklemiyordu ve şaşırdı kısa bir bozulma bulutu geçer gibi oldu yüzünde ama benim davranışımın altında ezilmemek için yerime oturdu.

    Ayakta birkaç kişi ile düzeyli bir laf salatası şeklinde tartışma yaparken yerimi verdiğim kadın ben sizi dinlemek zorunda değilim dedi ve kalktı yerimden başka boş yer açıldı oraya oturdu.İşte o anda istemsizce o yüz ve mimikler belleğime kazındı.
    Yalnız dolmuş ahalisinin adalet dağıtıcı kır saçlı abimiz söyleniyor iki adam aramızdaki yerinde hâla.
    Bir müddet sonra çocuklarımı oturarak seyahat etmelerini başardıktan sonra ineceğimiz yere geldik ve indik arka kapıdan.
    İlk yaptığım şey dolmuşun plakası ve hattın numarasını kaydederek toplu taşıma wp şikayet hattına şoförün dolmuşta organize edici ve yolcuların başka bir yolcunun ücret verdiği halde oturarak gitmesini engellemeye çalışanlara müdahele etmeyip kayıtsız kaldığı için yazılı şikayette bulundum.

    Yapmam gereken buydu ve yaptım yalnız içimde o kadının yerime otururken cüreti ,ironime bozulmayıp oturmayı tercih etmesi yer etti .

    İşte her Pazartesi işe bakın ki ben bu kadınla bu sefer başka bir toplu taşımada seyahat ediyorum.İkimiz birbirimizi farkettik o beni iyice bir inceledi bence ama benim yüzümden istemediğim takdirde kimse ne hissedip düşündüğümü anlayamaz.
    Bunu nerden biliyorum randevu ile kaş aldırmaya bir zamanlar gittiğim bir hanım vardı birgün dayanamayıp demişti ki kaşları ve yüzündeki tüyler alınırken bu kadar tepkisiz ve ifadesiz başka bir müşterim yok,nâmım ordan biliyorum yani:)

    Gel zaman git zaman yaklaşık dört aylık toplu taşımada her pazartesi bu hanımla seyahatimin son pazartesisini yaşayacağım sabah..Allahın işi işte başka boş yer olmasına rağmen geldi benim yanımdaki boş koltuğa oturdu.Konuşmak ve muhatap alacağım derecede içselleştirdim mi ben bunu diye düşündüm içim yok dedi.Ey peki napıcaz o zaman için biraz kaynıyor seni nasıl soğutacaz..

    Çantamdan tüm bozuk paralarımı çıkardım avucuma yerleştirdim ve madeni paraları birbirine değdirerek yerlerini değiştirmeye başladım bikaç dakika devam ettim sonra kadın döndü ve avucuma baktı sonra bana baktı anladım ki dikkatini çektim ama hâla anlayamadım rahatsız olup olmadığını.Diğer yolcularında dikkatini çekmemeye çalışarak madeni paraları avucumda daha hızlı çevirmeye başladım derken kadın bir hışımla yanımdaki yerinden kalktı ve arkada bir yere gitti o kalkar kalkmaz paraları çantaya attım.😂😂😂
    İndi mi oturuyor mu bir fikrim yok o esnada..Nihayet ben ineceğim durağa geldim ve kapıya yöneldim ve hemen kapının arkasındaki koltukta oturuyor dik dik bana bakıyor ben de gözlerinin içine ironili bir tebessümle bakarak karşılık verdim indim.

    Ve o hadsizce olduğunu düşündüğüm davranışından rahatsızlığımı ona başka türlü bir rahatsızlık vererek hissettirmenin rahata ermişliğiyle diğer hattı beklemeye koyuldum.

    Gelelim sadede; toplu taşıma içerisinde 6 yaşından itibaren tüm çocuklar ücrete tabidir ve oturarak seyahat etmek zorundadırlar.
  • Silah Siyahtır, Maviden Eser Yoktur.
    Evet, arkadaşlar bugün haftanın ve yılın son günü. Şimdi defter ve kitaplarınızı kaldırabilirsiniz.
    Hepinizin de heyecanla beklediği, yaptığımız yılbaşı çekilişinde sizlere isimleri çıkan arkadaşlarınıza hediyelerinizi verebilirsiniz.
    İlk olarak ben başlamak istiyorum, benim kâğıdımda yazan isim; Arif!
    - Of! Ben nasıl çıkacağım şimdi tahtaya. Herkes de bana bakıyordur kesin. Ayakkabım da delikti onu fark etmezler inşallah. Hediyeyi alırken öpüşecek miyiz? Beni öper, dudakları kirlenir de kızarsa bana?
    Ne aldı acaba bana? Dilan da bana bakıyordur kesin.
    Alkışlar eşliğinde hediye almak müthiş bir duyguymuş. Hem de annemden defalardır istediğim annemin de alamadığı o esem spor ayakkabılar. Dilan beni bu ayakkabılarla kesin daha çok beğenecek. Hemen eve gitmeliyim annem de çok mutlu olacak.
    Yalın ayak koşmak istiyorum ya da ayakkabılarımı giyip koşmak kocaman düzlüklerde koşmak istiyorum.
    Neyse koşmasam daha iyi kirlenmesinler ben yine eskileri giyerim. Hem yenileri varken eskileri giymek de başka bir havalı oluyor.
    Ooo! Akşam da Çukur’un özel bölümü yayınlacaktı. Onu da izlerim, annem de bi’ meyve tabağı hazırlarsa değmeyin keyfime.
    Sonra gece olunca damda izleyeceğim havai fişekleri, herkes silah sıkacak bu gece. Keşke bizim de silahımız olsaydı ben de Yamaç gibi sıkardım belki havaya…

    - Baba, arkadaşlarımın babalarının hep silahları var. Bizim neden yok? Baksana Yamaç bile iki tane taşıyor.
    - Bak oğlum bizim silahımız kalemimizdir, kelimelerimizdir. Silah acizlerin işidir. Korkakların!
    Kelimeleri tükenen insanların kullandıkları ölüm makineleridir. Silah asla barışı getirmez oğul. Sen, sen ol asla kalem tuttuğun bu ellerinle silah tutma. Bu topraklarda buğdayı bulan kadına doğa ana dedik. Yeni bir dünya getirdi bizlere. Avcı olan dedelerimiz, toprağı ekmeye başladı. Bazılarımız beceriksizdi aç kaldı. Aç kalan komşu av için hazırladığı silahını komşusuna fırlatınca başladı bu kanlı oyun. Toprak kana alıştı. Kansız yetişmez oldu buğday, Kabil tekrar dirildi bu topraklarda oğul. İnsanlar çoğaldı, nüfus patladı, silahlar büyüdü.
    Dünya savaşları başladı. Nagazaki’de Hiroşima’da vuruldu insanlık ama bitmedi bu oyun. Üç aylık bebek beşiğinde yandı oğul. Bir ana bebeğinin küllerine sarıldı uyudu. Bir ana buzluğa sakladı oğlunun yanağını.
    Silah karadır anlayacağın, maviden eser yoktur siyahta!
    Arif koş! Başlıyor, yılbaşı!
    Bu ses mutfaktan geliyordu. Babam da yine başlamıştı bitmek bilmeyen nasihatlerine.
    - Hadi anne dama çıkalım?
    - Hayır, Arif, komşularımız da silah sıkıyor.
    - Anne lütfen.
    - 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1, 0…
    - Ariiiiif!
    Bu çığlık annemin çığlığıydı. Kafamdan bir sıcaklık boynuma doğru inerken duydum onu.
    ***
    Ben bir babayım anlıyor musun? Senin o maganda kurşunun, benim oğlumu buldu. Ona doyamadan cennetin kapısına bıraktım. Ona sımsıkı sarılamadan. Uyumadan saçlarını okşamaya doyamadan…
    Şimdi söyle bana, sen kimsin?
    O aşağılık beyninle, o salya sarkan yüzünle sen kimsin, kim!
    Katilin ta kendisisin aslında.
    Benim Arif’imin katili sensin, sen!
    Mutlu musun? Kimse görmedi seni. Ama sen çok iyi biliyorsun onu öldürdüğünü.
    Senin tuttuğun takım kazanınca, senin desteklediğin parti kazanınca, senin yaş gününde, senin düğününde, yani senin tüm sevinçlerinde birileri yas tutuyor.
    Bunun tek suçlusu sensin.
    Yine geliyor yılbaşı ve yine sen mermilerini saklıyorsun. Kimse görmeyecek seni evet.
    Ama şunu çok iyi biliyorum ki, her kim ki o gece silah sıkıyorsa benim Arif’imi öldüren odur!
    ***
    Her sene yılbaşı gibi eğlence merkezli günlerde 600’e yakın insan hayatını kaybediyor. Bu korkunç bir rakam, birileri eğlenirken diğerlerini de düşünmediği sürece bu rakam artmaya devam edecektir.
    Silah tacirlerinin kazandığı parayla kaç köye okul yapılırdı diye devam etmeyeceğim. Cana geldikten sonra malın ne önemi var.
    Düşünsene Arif ertesi gün okula öğretmeninin aldığı o yeni ayakkabılarıyla geliyor. Dilan karşısında gülümserken Arif, sınıftaki yerine geçiyor...
    Arif’in anısına. Maviler içinde uy
  • 368 syf.
    Psikolojik/ Gerilim türünde ( siz ona birde paranormal ekleyin ) okuduğum kitapların en iyilerinden biri diyebilirim. Kitap üç bölüme ayrılmış. İlk bölümün başları biraz aşk kitabı hissini uyandırıyor. Yani aslında tam olarak bütününde bir aşk üçgeni ve  ihanet olayı değil. Tabi işin görünen kısmında bunlar var ama bütününe gelirsek doğrusunu isterseniz şok edici.Ben ilk iki bölümde bazı durumlardan şüphe duymadım diyemem.

    Konu Louise ile başlıyor. Bekar bir anne, kendini herkese ve herşeye kapatmış özgüven eksikliği olan biri. Haftanın üç günü işine gidip geliyor ve tek bir arkadaşı var. Sonra bir gün ümitsiz bir zamanda barda bir adamla tanışıyor ve ondan etkileniyor.Yeni bir başlangıç olacağını düşünürken ertesi sabah işe gidiyor  David’i görüyor. David bardaki adam ve yeni patronu. David’in evli olduğu gerçeği ile işin boyutu değişse de durum değişmiyor. En çok da David’in durumuna üzüldüm. Neyin içinde olduğunu hiç bilmiyor. Aşk üçgeni ve dahası başlıyor. Dahasını yazmayacağım

    Olaylar bir noktadan sonra farklı bir hal alıyor. David’in naif kırılgan görünen karısının ki gerçekten sadece "öyle görünüyor" bu aşka karşı verdiği mücadele kan dondurucu türden.

    Saplantılı, psikolojik sorunlarla dolu, takıntıların sınırının olmadığı ve alışılmışın dışında yolculuk olacağı garanti.  Kitapta  gerilimli anlar ve olayların sıralanışındaki o bağ kopuk olsaydı okuma bu denli heyecan verici olmayacaktı.Mantığımızın almadığı yerler olacak elbette ama mükemmel bir anlatım ve kurgu var. İlk başlarda biraz durağan gibi gelebiliyor. Bu hep böyle gidecek galiba  dedim.Terslik ve tuhaflıklarla sayfalarda ilerledim. Son on sayfada kitap bitti sanarak bumudur dedim. Ardından sonsöze bakmak için  sayfayı bir daha çevirdim. Tahmin ettiğim bir son vardı ama kesinlikle bu değildi. Asıl son sayfalara bakakaldım. Böyle birşey başımıza gelse nasıl olurdu."Sağ gösterip sol vurmak" tam olarak böyle birşey   Türü sevenler kesinlikle okumalı
  • 415 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Cengiz Dağcı’nın 1996 yılında basılmış olan bu eseri İzmail Tavlı adında, Kırım'da doğmuş, sonrasında 2. Dünya Savaşı yıllarında Ruslar adına savaşırken Almanlara esir düşmüş bir adamın hayatını anlatıyor.

    İzmail Tavlı adında bir adam ve eşi Ramila... Onların hüzünlü hayat hikâyesi Râmila’nın hastaneye kaldırılmasıyla bizlere uzanıyor. İzmail Tavlı, uzun yıllardır Polonyalı eşi Ramila ile İngiltere'de yaşamaktadır. Eşi bir gün hastalanır ve hastaneye kaldırılır. Ramila iki hafta boyunca hastanede yoğun bakım ünitesinde kalır. Bu sürede İzmail, eşini hiç yalnız bırakmaz ve hemen hemen her gün hastaneye giderek eşine çiçek götürür. Yine kol kola eve gidecekleri umuduyla aşındırır hastane yollarını. Bu iki haftalık süreçte de İzmail Tavlı'nın hayat yolculuğu, İzmail'in geçmişe yönelik zihin yolculuğu, teyzesine yazdığı mektuplarla anlatılıyor. İzmail'in doğduğu ev, annesinin ölümü, babasının ortadan kayboluşu, teyzesinin onu büyütmesi, askere gidişi, savaş sırasında kaybedilen askerler için yaptıkları... Sonra teğmen olarak yer aldığı savaşta askeri araçların güvenli geçişi için köprüyü koruma görevi esnasında Almanlara esir düşüşü... Bunların hepsi enfes bir kurguyla anlatılıyor. Daha sonra İzmail'in uğrunda hastane kapılarında beklediği Ramila'yla tanışma hikâyesi ve Ramila'nın ölümü...
    Polonya’ya gidecekken bir treni kaçırmasıyla başlar İzmail’in hüzünlü aşk hikayesi, aslında hayat hikayesi… Ramila ile, bindiği trende tanışır ve onun verdiği adrese gider. Uzun bir süre tek kaldıktan sonra Ramila da yerleşir yanına. Daha sonra Alman birlikleri Sliska Sokağı'nı da ablukaya alır... Yaralılar, ölüler daha neler neler... ve artık onlar esir alınmıştır, evler boşaltılır ve ateşe verilir. Esir kamplarına götürülürler. Daha sonra çalıştırılmak üzere Almanya'nın Salzburg şehrine... Kadınlar tarım işinde, erkekler yol inşasında. Haftanın altı günü birbirlerini görmeden çalışırlar. Yalnızca pazar günü görebilirler birbirlerini. İşte o pazar günlerinden birinde de Ramila, İzmail'e hamile olduğunu söyler. Bir süre sonra kızları Ramize dünyaya gelir, ancak İtalya'da İngiltere'ye nakledilmek üzere yolculuk yaparken Ramize hayata gözlerini kapar. Bulundukları şehirde defnederler Ramize'yi. Yollarına devam ederler. İngiltere'ye yerleşip burada hayatlarına devam ederler. Bunları İzmail'in teyzesine yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. İngiltere'ye geldikleri kısımdan sonrasıyla ilgili mektup yok. Çünkü İzmail için bundan sonrasını onun için hep aynı günlerin devamı. Çünkü onun için kendi denizi, kendi kıyıları önemli... İngiltere günleri bütün bunları anlatamaz ki teyzesine. Aslında teyzesine hitap ettiği mektupları da göndermemiş ki hiç İzmail! Yazmış yazmış koynuna koymuş. Aslında teyzeye yazılan mektuplarda açılan gönül sayfaları İzmail'in değil, Cengiz'in kendi gönlünden geçen cümleler... Onun hasreti, özlemi... Çünkü Cengiz Dağcı -İzmail ve Ramila dese de- Cengiz ve Regina'nın hikâyesini anlatmış. Bu kitap yayımlandıktan iki yıl sonra da Regina hanım, Cengiz'i beraber yürüdükleri hayat yolunda yalnız bırakıp terk-i diyar ediyor. Aslında Cengiz Dağcı, Regina’sız hayatını kaleme almış.
    Kitabın sonunda İzmail, Ramila’nın cenazesini yapar. Ayakkabılarıyla, evindeki saksının toprağının bir parçasını mezara koyar ve oradan ayrılır. Ramila çiçekleri çok sevdiği için Botanik bahçesine gider. Evine gelir. İç konuşmalarla beraber koltuğuna oturur. İki bisküvi yer. Goriot Baba kitabını açar; “Bitti, son” der, kapatır. Ve roman biter.
    Kitabın hüznünü anlatan iki sözü de şuraya bırakmak istiyorum;
    “Sadece yorgunum. Yaşamaktan yoruldum. Yanıma gel. Ellerini omuzlarımın üzerine koy.
    Gözlerimin içine bak. Gözlerimin içine bak ve gül. Gözlerimin içinde üzerine gülünecek bir şey yok ya, sen gene de gül.”
    “Eylemlerin en müşkülü beklemekti.”
  • 1860’lar Fransa’sında bir kış günüydü.Kuzey Fransa’da bulunan işçi mahallesi derin bir karanlığa boğulmuştu.Gecenin sessiz ambiyansı, evlerden gelen ağlama ve küfür sesleriyle bozuluyordu.Tam o sırada dairesinde bulunan Laterine, komşu dairede bulunan Maheu ailesinin zilini çalmaya karar vermişti.Yan taraftaki koridorda bulunan daireye doğru yürüyüp, zilini çaldı.Kapının açılmasıyla birlikte daracık dairede bulunan 5 kişilik ailenin tamamıyla bir anda göz göze geldi.Aile, yuvarlak bir masa etrafında toplanmış, mutlak bir umutsuzluk ve keder içinde söyleniyorlardı.Kapıyı açan işçi kadının yüzü bembeyazdı.Derisi kansızlık nedeniyle oldukça solgun görünüyordu.Laterine, 2 hafta önce borç olarak verdiği bir somon ekmeği ima ederek aileden sadece 1 adet ekmek parçası istemek üzere konuya girecekti.Ta ki ailenin bu konudan muzdarip olduğunu, işçi mahallesindeki diğer maden işçileri gibi Maheu ailesinin de mutlak bir açlık içerisinde bulunduğunu anlayınca böyle bir istek belirtmenin oldukça manasız,bencilce olacağına karar verdi ve bu isteğinden geri döndü.Hallerini,hatırlarını ve durumlarını öğrendikten sonra sancılı açlığını bastırmak üzere derin bir uyku çekmek için kendi dairesine geri döndü.

    Grev kararının alınmasından yaklaşık iki hafta civarı bir süre geçmişti.Karardan bir ay önce oluşturulan “yardım fonu” neredeyse boşalmıştı.Yardım fonunun sekreterliğinden sorumlu olan Laterine, işçi sendikalarından ve Londra’da kurulan enternasyonalden destek almak için deyim yerindeyse kendini yırtıyordu.Londra’daki komüne gönderdiği mektuplardan cevap bekliyor, aynı zamanda Kuzey Fransa’nın dört bir köşesindeki sendikalar ve sosyalist hareketlerle irtibat kurmaya çalışıyordu.Fransa’da o yıllar sosyalist hareketlenme azınlık denecek kadar vahim bir durumdaydı.İşçilerin hakları, aristokratlar ve yatırımcılar tarafından gasp ediliyor,devlet ise serbest piyasa ekonomisine geçişin verdiği toylukla ezilen işçileri korumak gibi bir farkındalıktan son derece uzaktı.Kısacası devlet de yatırımcı da kendi kasasını düşünmekteydi.Sanayi Devrimi’nin Fransa’ya bir anda girmesiyle yol açtığı üretime paralel olarak gelişen radikal tüketim ve krizde bulunan küresel piyasa, maden işletmelerini oldukça yüklü bir maddi tahribata uğratmış, Kuzey Fransa’da bulunan 50 maden işletmesinden yaklaşık 30 tanesi iflas etmişti.Bu nedenle işletme sahipleri, uğradıkları zararın faturasını doğrudan işçilerden kesmeye başlamışlardı.Vardiya ücretleri kesilmiş, maaşları geciktirilmeye başlanmış ve aynı zamanda ayda bir yapılan ısıtma(kömür) yardımları son bulmuştu.Bütün bu vakıalar sonrası Laterine önderliğindeki maden işçileri örgütlenerek grev kararı almışlardı.Grev kararının arkasındaki motivasyon şüphesiz ki çalışarak açlıktan ölmek yerine, kendi hür iradeleriyle çalışmayarak açlıktan ölmekti.Fakat yardım fonunun tükenmek üzere olduğu şu sıralarda madencilerin proleterya devriminin gerçekleşeceğine olan inançları ve umutları giderek tükenmeye başlamıştı.Bütün bu grev etkinliğine karşın işletme, oldukça katı tedbirler alarak işçileri grev kararından döndürmek ve onları bu safsata sosyalist inançlarından dolayı bezdirmek hedefindeydi.Laterine, açlığın giderek kırıcı bir hal almaya başlaması sonucunda, aynı zamanda işçi liderliğinin verdiği psikolojik sorumlulukla grevi sona erdirme ve işletme sahibi Mösyö Jeanlin ile görüşme kararı aldı.Görüşme kararının arkasındaki neden şüphesiz ki binlerce işçinin açlıktan ölümünden sorumlu olacağını hissetmesinin verdiği duygusal tepkiydi.Laterine, her ne pahasına olursa olsun grevi sona erdirip, işçileri bu ucuz ve sefil yaşamlarına maalesef ki geri döndürmeliydi.Sonuçta, aldıkları haftalıklarla birkaç dilim ekmek bulabiliyorlardı.

    2 hafta süren grev, 3.haftanın başında pazartesi günü Laterine ve Mösyö Jeanlin arasındaki 1 saat süren görüşme sonucunda sona erdi.Laterine, elindeki işçilerin “devrim ve isyan” motivasyonunu her ne kadar avantaj olarak kullanmaya çalışsa da, görüşme sırasında her ikisi de durumun işçiler için her ne kadar vahim olduğunun farkındaydı.Bu nedenle Laterine, işletme sahibine karşı oldukça net kozlar öne süremedi.Sonuçta, karınlarına ekmek girmesini sağlayacak tek mantıklı karar, işletme sahibiyle düzenli yatacak haftalıklar konusunda anlaşmaktan geçiyordu.Laterine, vardiya ücretlerinin düşürülmesini ve kömür dağıtımının sona erdirilmesini haftalık 20 metelik almak için kabul etmek durumunda kaldı.Grevden önce yaklaşık 30 metelik alıyorlardı fakat buhran sonrası işletme, ücret konusunda da işçilere yüklenmek durumunda kaldı.
    Grevin sona ermesinden yaklaşık 1 ay geçmişti ki Laterine, madende çalışırken koşulların dayattığı ekstrem şartlara dayanamayıp zatürreye yakalandı.Aynı zamanda diğer işçiler gibi yoğun kansızlık içinde olan Laterine, açlığın da verdiği zorlukla biyolojik olarak dayanamayacak hale geldi ve zatürreye yakalandıktan iki gün sonra 15 metrekarelik dairesinde daha adil ve müreffeh bir hayat tahayyülünde, bir daha uyanmamak üzere gözlerini yumdu.Bu trajik ölümden yaklaşık 2 ay sonra diğer işçiler bu zorlu şartlara dayanamayıp işletmeye ve otoriteye karşı isyan girişiminde bulundular.Fakat nafile, isyan Fransız jandarması tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.Maden işçilerinin hür ve adil bir toplum arayışı da böylece bir daha gündeme gelmemek üzere sona erdi.
  • (Mealen) 65- İçinizden cumartesi günü haddi aşıp da, bu yüzden kendilerine: "Aşağılık maymunlar olun!" dediklerimizi elbette bilmektesiniz. 66- Biz bunu (hadiseyi bizzat) görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi ve takvâ sâhipleri için bir öğüt kıldık. “ …Haddi aşanları elbette bildiniz…” Bilesin ki, insanlar ihmal edilir, kendi hallerine bırakılır, tabiatlarıyla baş başa kalacak şekilde salıverilirlerse, haddi aşarlar ve azarlar. Sırf cismânî lezzetlere dalar ve bu karanlık bulutların içinde kaybolurlar. Çünkü bu hususta alışkanlık kazanma özellikleri vardır. İlk çocukluktan, küçük yaşlardan itibaren bu yöndeki eğilimleri gelişmiştir. Derken isti’dâdları yok olur, insanlık mertebesinden aşağı düşer, başka daha alt mertebede varlıklara dönüşürler. Nitekim, yüce Allah şöyle buyurmuştur: "men leanehullâhu ve gadıbe aleyhi ve ceale min hümül kıredete vel hanâzîre..." (Mealen) “onlar Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar çıkardığı kimselerdir…” (Mâide; 5/60).117 | Sayfa Buna karşılık insanlar muhafaza edilir, şer'î ve aklî siyasetle gözetilirlerse, hikmet, adab, tehdit ve vaad esaslı öğütlerle terbiye edilirlerse yükselirler, nurlanırlar. Şair şöyle der: Bu nefstir, eğer ihmal edilirse alçaklığı yol edinir Ama erdemlere doğru yöneltirsen, parıldar. Bu nedenle ibadetler öngörülmüş ve insanların bu ibadetleri belli vakitlerde tekrar etmeleri farz kılınmıştır. Tâ ki gaflet vakitlerinde biriken tabiat tortuları, maddiyattan lezzet alma ve şehevî arzuları tatmin etme vakitlerinde kendilerine bulaşan meşguliyet karanlıkları dağılsın.
    Bu şekilde ilâhî huzurda olma nûrunun etkisiyle içleri aydınlansın, nefs uçurumuna yuvarlanmaktan, tökezlenmekten kurtulup Hakk’a yönelme ile kalpleri hayat bulsun rûhun rûhu ve vahdet sevgisi ile rahata kavuşup hevâ yalnızlığından ve çokluk girdabından kurtulsunlar. Nitekim Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir namazdan sonra kılınan namaz, kişi eğer büyük günahlardan kaçınmışsa, o arada işlenen küçük günahların kefaretidir.” Görmez misiniz ki, büyük bir pisliğin bulaşmasından ve cinsel birleşmeden sonra gusül, küçük bir pisliğin bulaşmasından sonra da abdest almak suretiyle temizlenme emredilmiştir? Dolayısıyla gece ve gündüz saatlerinde dünyevi işlerle meşguliyetten sıyrılma amacıyla beş vakit namaz emredilmiştir. Bu beş vakit namaz beş duyudan kaynaklanan kir ve tortuları giderir.Ki beş duyudan kaynaklanan kir ve tortular nefste ilgili oldukları duyulara onların yapısına uygun olumsuz etkiler bırakırlar. Bu nedenle yâhûdîler için bir haftalık ayrılığa, türlü iş ve kazanç yollarıyla meşgul olma yalnızlığının, bedensel giysilerin ve nefsani arzuların karanlığına karşılık ibadete tahsis edilerek bir günde toplanma öngörülmüştür.
    Ki, bir arada toplanma sıcaklığı ve ünsiyet ile maddî işlerin oluşturduğu ayrılık yalnızlığı ortadan kalksın, aralarında sevgi ve kaynaşma meydana gelsin.
    İbâdet nurunun, Hakk’a yönelişin etkisiyle dünyevi işlerle meşgul olup Hakk’ı bir kenara bırakma karanlığı dağılsın, iç âlemleri aydınlansın. Dolayısıyla Yahudiler için haftanın cumartesi günü toplanma günü olarak tahsis edilmiştir. Çünkü onlar başlangıç ve zâhir ehlidirler. Hıristiyanlara da ondan sonraki gün tahsis edilmiştir, bunun nedeni onların âhiret, ruhaniyet ve bâtın ehli olmaları ve bize oranla başlangıç ve zâhirden geri kalmalarıdır. Müslümanlara da haftanın son günü olan cuma günü tahsis edilmiştir. Çünkü Müslümanlar son nübüvvet ehli olup âhir zamanda gelmişlerdir. Küllî (bütünsel olarak) ve icmâl (toplayıcılık yönünden) tevhîd ehlidirler. Bu sistemi ve denetimi gözetmeyen kimsenin isti’dâd nuru ortadan kalkar, Cumartesi yasağını çiğneyenler gibi başka bir mahlûka dönüştürülür.

    ︎ Cumartesi ehli denilen bu kimseler, o gün avlanmaktan ve nefsânî hazlarını derlemekten ve bunlara bürünmekten men' edilmişler idi. Fakat onlar bu yasağı çiğnemek için bir hileye başvurdular;
    denizin sahilinde havuzlar yapıp balıkların oralarda toplanmasını sağlayarak balıkları pazar günü avladılar.
    Diğer bir ifadeyle haftanın diğer günlerinde heyûlî cürüm denizinin ve maddî cürümlerin sularını madde beden evlerinin havuzlarına doldurdular, onunla türlü yiyecekler, içecekler, lezzetler ve eğlenceler biriktirdiler. Böylece cumartesi günü onlar için bütün nefsani hazlar, paylar, haftanın diğer günlerinde kendilerine yetecek kadar birikti. Ki o günlerde kazançla, sanat ve meslekle ilgilenecek zaman bulabilsinler. Nitekim, bugün de Yahudiler ve çeşitli Müslüman gruplar böyle davranmaktadırlar. Fasıklıklarının büyük kısmı bu hususta gerçekleşmektedir. İşte bu cumartesi günü, gelenek haline getirdikleri bir yöntemdir. Bu da gösteriyor ki, huzurda oldukları bütün vakitlerde ilgileri dünyaya, nefs ve hevanın hazlarını talep etmeye yöneliktir. Nitekim, bugün nice Müslüman vardır ki bedeni mescidde, namazda olduğu halde kalbi pazarda alışveriştedir. Hatta böyle Müslümanlardan biri şöyle demiştir: “Ben bütün hesap listemi namazda çıkarırım.” Yani, dünya ile meşgul olmaya ara verip namaza durduğum zaman kalbim, ticaretimin bilançosunu, alacaklarımın, borçlarımın listesini çıkarmaya başlar. İşte bu tavır, yüksek insani âlemden alttaki hayvani âleme yuvarlanmayı kaçınılmaz kılar. “Kendilerine: aşağılık maymunlar olun, dedik” ifadesinin anlamı budur. Yani, görünürde insana benzerler, ama insan değildirler. Alttadırlar, uzaklaştırılmış ve kovulmuşlardır. İnsanların dünya ve âhirette başka varlıklara dönüşmeleri inkârı mümkün olmayan bir haktır. Bu hususu dile getiren ayetler ve hadisler vardır. Bir ayette “Aralarından maymunlar ve domuzlar çıkardı…” (Maide, 60) buyurulmuştur. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: “Bazı insanlar kıyamet günü öyle bir kalıp ve suret içinde haşredilirler ki, maymun ve domuz onların yanında güzel kalır.” Yine Resûlullah’tan (s.a.v) şöyle rivayet edilmiştir: “On üç türlü mesh vardır.” Sonra bu meshedilişlerin her birinin sayısını, bunu gerektiren amelleri, günahları ve meshediliş gerekçelerini açıklamıştır. Kısacası bir kimseye hayvanlara özgü herhangi bir nitelik galip gelir, istidadını yok edecek şekilde kökleşir, karakterinde, tabiatında kalıcı bir yer edinerek artık özel sureti haline gelirse, tıpkı kaynağı kibrit madeni olan su gibi, bu kimsenin karakteri, tabiatı, seciyesi o hayvanın karakteri, tabiatı ve seciyesi olur, nefsi söz konusu hayvanın nefsine dönüşür. Ölümden sonra ruhu bedenden ayrılınca âhiret âleminde karakterine uygun bir sıfata bürünür ve bu sıfat onun sureti olur. Allah bu hakikati herkesten daha iyi bilir.