• Üstnot: Bu yazı evrim var mıdır, yok mudur sorusuna cevap arayan bir yazı değildir. Bu yazı evrimin doğruluğu veya yanlışlığına dair tartışma usul ve adabı nasıl olmalıdır, evrime hangi mantıksal çıkarımlarla yaklaşabiliriz sorusuna özellikle inananlar açısından cevap bulma yazısıdır. Keyifli okumalar.


    Bir Müslüman evrimci olabilir mi? Bu konudaki görüşlerimi yazmaya başlamadan önce yazıyı okuyacaklardan ricam az veya çok bu konudaki görüşlerinizi yazmanız. Çünkü burada bulunmaktaki amacım da, herhangi bir şey paylaşırken de sadece geri dönüt almak, kesinlikle ve samimiyetle söylüyorum beğeni değil, hatta bazen okumadan beğenenler olduğunu görünce engelleyesim geliyor öylelerini. Sadece benden çıkan herhangi bir kelimenin dahi karşıdaki yansımasını görebilmek inanılmaz katkı sağlıyor fikir ve düşünce olarak, bana bu katkıyı sağlamak adına fikrinizi yazmanızı istiyorum.

    Tekrar soralım; '' Bir Müslüman evrimci olabilir mi? '' Bir Müslüman olarak kendime cevap verebilmek için uzun süre araştırma yaptım, konu hakkında makaleler, kitaplar okudum. Müslüman evrimci olabilir diyenlerin de görüşlerine ve görüşlerini dayandırdıkları argümanlara baktım, hayır kesinlikle olmaz diyenlerin de. Ve en azından şu aşamada bu pilavın daha çok su götüreceğini söyleyebilirim. Ama geldiğim noktada öğrendiklerim ve gözlemlediklerimi paylaşarak bu konuda işin daha başında olan veya kafası benden daha karışık olanlara yardımcı olmak adına bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    1- Evrim Nedir?

    Canlı türlerinin nesilden nesile gen aktarımı ve gen değişimi yoluyla farklı haller kazanması, türler arası geçiş, değişim olarak genel bir ifade ile özetlenebilir bir teoridir. Evren, dünya ya da kimyasal evrim ile karıştırılmaması adına biyolojik evrim olarak da adlandırıldığı olur. Yazıyı okuyacakların bilgi/cahillik seviyesini bilemediğimden '' ama gerçek olsa kanun olurdu '' diyecek ufak bir gogıl araması yapmaktan aciz arkadaşlar için de açıklayayım:

    Teori; '' Bilimde teori veya kuram; bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler baz alınarak yapılan bir açıklamasıdır. Teori, herhangi bir olayı, vakayı, görüngüyü açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. ''

    Kanun; '' Evrenin başlangıcından bu yana, evrenin her yerinde aynı şekilde etki eden değişmez ve yoruma açık olmayan yasa.''


    Kanun ve teori arasındaki bu kafa karışıklığı biraz da bizim eğitim sistemimizde bu iki kavram arasındaki ilişkinin böyle öğretilmiş olmasından kaynaklı olsa da, hipotez ispatlanırsa teori, teori daha da kesin delillerle ortaya konursa kanun olur şeklindeki hiyerarşik kabul bilimsel camiada bir karşılığı olmayan ve geçerliliğini yüzyıllardır yitirmiş skolastik düşünceden kalma bir safsata sadece.


    2- Evrim ve Yaratılış çelişir mi?

    Çelişmez. Evrim dediğimiz şey kısaca süreç içerisindeki değişim ise bu yaratılış ya da inanma ile nasıl çelişebilir? Hayır Allah bir sürece tabi olmadan bir anda, olduğu şekli ile yaratır diyorsanız; Fussilet suresi 9, 10, 12. ayetlerde geçen Allah'ın yeri iki, yeryüzündekileri dört, Araf suresi 54. ayette geçen altı günde gökleri ve yeri yarattı ifadelerini nasıl açıklıyorsunuz! Haşa Allah tüm bunları bir anda yaratmaktan beri olduğu için mi sürece yayarak yarattı, yoksa yarattıklarını bir sürece tabi olarak yaratmak takdiri ve kanunu olduğu için mi bu şekilde yarattı? Akıl ve muhakemesini yitirmemiş her inanan kabul eder ki ikinci seçenek hem inanç için hem de akıl için daha doğru bir seçenek. (Burada insanın tabi olduğu evrensel ve zamansal süreçten bahsediyorum, yoksa Allah zaman ve mekandan bağımsız olduğundan evrimsel süreçle de yaratıyor olsa bu yine bize göre süreçtir, Allah'a göre andır, Kendisi zamandan bağımsız olduğu gibi Kendi açısından yaratmak ve yok edip yıkmak da zamandan bağımsızdır.) Mesela kendimize bakalım; kendim dahil hiçbir insanın bir ağaç kavuğundan fırlar gibi bir anda şuan olduğu şekli ile birden ortaya çıktığına şahit olmadım. İnsanın kendisinin meydana gelişi bile bir süreç, evrim. İnsanlar olarak en başta sperm ve yumurta olarak zigota> sonra bir çiğnem ete>sonra kemiğe>sonra tekrar ete>sonra doğum ile dünyaya gelmeye>sonra bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık, derken ölüm ve çürümeye yani bir sürece tabi değil miyiz? Yaratılışı ismen bilsek de yaratmanın ne demek olduğunu, nasıl gerçekleştiğini bütün dinamikleriyle bilmiyoruz. Burada altı çizilmesi gerekilen bir nokta daha var. Kur'an'ı Kerim'in bahsettiği yaratılışın bir süreçle gerçekleşmesi kesinlikle şuan bildiğimiz evrimdir diyemeyiz. Evet benziyor ama Kur'an'ın bahsettiği evrim süreci tam olarak bu süreç mi bu mu bunu kimse söyleyemez. Ve ciddiyetle araştırmak yerine bu şekilde sırf ego tatmini için tartıştığımız sürece de tavuk mu, yumurta mı paradoksundan ve gevezelikten öteye gidemeyiz.



    Bu noktada öz eleştiri yapıp bugün İslam camiası olarak neden araştırma yapabilecek imkanlarımız, teori ortaya koyabilecek bilim insanlarımız olmadığını tartışmak gerekir. Bugün gavur, kafir, ataiz, ya da müslüman olduğu halde ecnebi memlekette yaşıyor diye hain diye aşağılayıp, şeytanlaştırdığınız insanlar atomun en küçük bir özelliğini bulabilmek için bütün servetlerini, enerjilerini, zamanlarını, hayatlarını, belki aileleriyle geçirecekleri mutlu saatlerini hem de büyük bir öğrenme aşk ve şevki ile vakfedebiliyor. Peki biz ne yapıyoruz? Allah'tan geldiğine inandığımız kitabı bir başkasının aklı ve yorumu ile okumaktan öteye gidebiliyor muyuz? Allah kelamı dediğimiz kitabı anlayabilmek için tıpkı bu insanların yaptığı gibi her şeyimizle kendimizi adayabiliyor muyuz? Yoksa Nilgün Bodur kitabı okur gibi ayak ayak üstüne atıp, hiçbir efor ve çaba sarf etmeden rahatlıkla anlayabilmeyi mi umuyoruz Kur'an'ı ve Kainatı? Ya da bunların hiçbirini yapma gereği hatta '' ulan şu burnuma konan sinekten ne farkım var '' demekten bile aciz bir halde, sorgulamadan, düşünmeden, tedebbür etmeden zaten bizim için daha önce düşünmüş hacı, hoca takımının bize söylediklerine kusursuz teslim olup, çaba içinde olana da çamur atıp, darlamak ve kafayı yedirmekle mi yetiniyoruz? Ki bu daha elimizin altında olan Kitap için geçerli olanlar. Bir de içinde yaşadığımız güneş sisteminin bile çölde kum olmadığı kainatı anlamak için sarf edilmesi gereken enerjiden hiç bahsetmedim, oraya girsek hiç çıkamayız işin içinden!



    3- Peki madem Evrim Yaratılış ile çelişmiyor, inanan kesim neden Evrim lafını duyunca kutsal damacadan su fırlatmak suretiyle ifrit kovalar gibi evrim lafını edenleri şeytanlaştırıyor?


    Durumun böyle olmasında birkaç farklı etken olduğundan cevapları da farklı farklı. En azından kendi gözlemlediklerimi yazacak olursam;


    1-Dini alandaki hemen her türlü kabulü değişmez yorumlar olarak kabullenen, inandığından bihaber inananların bu konudaki bağnaz tutumu. Bu kesim Kur'an'ın '' atalarının dininin peşinden gidenler, akletmeyen, düşünmeyenler '' diye nitelendirdiklerinin şuanki torunları aslında. Şu hoca ne demiş, bu gavs şu yorumu yapmış, şu tefsir şunu demiş, şu hacı bunları gördüğünüz yerde katledin demişten öteye gidemeyen, akletmeyi günah sayan, '' mantık mı? asla! istemezük '' diyen, şuur seviyesi olarak aslında reddettikleri ata maymunlardan gelmiş olması gereken kitledir bunlar.


    2- İnananlar içinde beni hayrete düşüren bir başka gurup var ki bunlar birden bile beterler. Akletmeyi isteyen, biraz da akleden ama gerçekçi bir dünya görüşleri olmadığından, tembellikten, beklentileri realite ve dünya gerçekleri ile uyuşmadığından, hayatla meşgulümcülükten sıyrılamamaktan (dünyaya geçici diyen, cennet ve cehenneme inanan ama dünya menfaatlerine öyle ya da böyle taptığı için bir türlü dininin emrettiği gibi düşünüp araştıramayan kafasızlık! ilahi komedyaaaaa ), ya da yukarıda yazdığım gibi edebiyatta seviyesi en fazla Nilgün Bodur olabilecek kadar düşünme üşengeci ve hazırcı olduklarından bir türlü neticelerini kaldırıp harekete geçemeyen bu yarın hallederimcilerin sığınacak bir liman bulamayınca el mahkum bize daha yakınlar deyip gidip birinci guruba sığınmalarından kaynaklı olan bir evrim karşıtlığı gerçeği var bu ülkede maalesef.



    3- Evrimi savunan kesimdeki en az birinci sınıftakiler kadar bağnaz olan kesim evrim karşıtlığının bana göre en büyük sebebi. Neden böyle diyorum? Bir kere şu hakikati bilelim. Kutsalına salya atarak duygusal tepki oluşturduğunuz, duygusal olarak provake ettiğiniz bir insana karşı durduğu bir şeyi asla akıllıca ve mantıklı da olsa kabul ettiremezsiniz. Duygular provake oldu mu akıl devre dışı kalır ve o insan duyguları ve kalıplaşmış kabulleri ile akletmeye, düşünmeye başlar. Ve duygunun kaptan köşküne geçip dümeni akıl ve şuurdan aldığı bir geminin kime ya da neye çarpacağını asla kestiremezsiniz, neyi kabul edebileceğini de. Bu sadece evrim için değil, genel olarak insana dair her şey için geçerlidir. İki inanan arasındaki anlaşmazlıkta dahi bu kesin geçerliliği olan bir önermedir, deneyin görün.


    Evrimi savunanların büyük bir kısmı ateist ya da deist arkadaşlardan oluşuyor. Biraz inananların bağnaz tavırları, biraz inanmıyor da olsa coğrafyanın verdiği içsel bağnazlık ile inançsızlık yobazı olmuş evrim savunucusu insanların tavırları yüzünden her iki taraf da duygusal olarak provake oluyor ve bu konuda çıkan hemen her tartışma akıl, mantık dahilinde bir çıkarım sağlamaktan çok her iki taraf için de çizgilerin ve dillerin daha da keskinleşmesine neden olan bir ağız dalaşından öteye gitmiyor. Çünkü yukarıda da değindiğim gibi sunduğunuz argümanlar kesin deliller dahi olsa her iki taraf da duygusal olarak hareket ettiğinden akıl devre dışı kalmıştır. Ve kesin deliller ile duygular değil, akıl ikna olur. Babanız katil olursa, aklınız size onun kötü ve uzak durulması gereken biri olduğunu söylerken, duygularınız size onu sevdirmeye devam eder. O yüzden önce insan olarak bizi hemen her anda veya tartışmada neyin yönlendirdiğine dikkat etmemiz ve ayırt etmemiz gerekir ki hataya düşüp de bakarkörler olmayalım.



    Toparlarsak; Müslüman evrimci olabilir mi? Müslüman kuantumcu olabilir mi? Müslüman bing-bangci olabilir mi? Müslüman izafiyetçi olabilir mi? Müslüman .... cı olabilir mi? Bunun gibi yüzlerce -cı -cu lar bulunabilir. Akıl mantık dahilinde olduğu sürece bunların hepsi birden olabilir, ama olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Müslümanın olmak zorunda olduğu tek şey Müslüman olmak! Bunun dışındaki hemen her tartışma yapaydır ve aslolanın yapılmasının önünde bir engel teşkil eder ki bilimsel bir teori olan evrimin tartışılmasının bilim adamlarına bırakılması gerekir. Toplum düzeyinde durmadan bu teoriyi tartışmak ve bölünüp, var olan sorunlarımızı çözmek yerine sürekli bu yapay gündem ile meşgul olmak bizi hiçbir yere götürmediği gibi sorunlar yumağının içinde nefessiz bırakır. Evrimin varlığı ya da yokluğu, ya da ortaya çıkan deliller ile teorinin nereye evrileceği bilimin konusudur ve bu bilim yapanlara bırakılmalıdır. Yazıyı yazmaktaki amacım da ne teoriyi birilerine kabul ettirmek, ne de kendimce teori yanlışlamak. Sosyal hayatta çıkan tartışmaların kaynağının dayanaksızlığı ortaya konursa bu tartışmaların da son bulacağını umuyorum sadece ve biraz da bu motivasyonla yazma gereği duydum.



    İlanihaye bu yazı daha da uzar gider ama şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Bu konuda soruları olanları bildiğim ölçüde cevaplamaya hazırım. Toplum olarak hemen her şeyde ikiye bölünme ve bir şeye tabi olma, kitle olma, haklı veya haksız olmasından bağımsız illa bir otoriteye bağlanma fetişizmimiz bize bu zamana kadar çok şey kaybettirdi. Belki de iki seçenek arasında haklı taraf yoktur. Ya da her iki taraf içinde de farklı farklı doğru ya da yanlışlar vardır. Neden bireye yönelik ve onun haklı olduğuna şüphesiz bir teslim olma fikri yerine, düşünceyi esas alan hevadan ve kişisel düşüncelerden kaynaklı yanlışları kimde olursa olsun reddetmeyi doğru bulan bir tavır içinde olmayalım :) Bence bunu başarabiliriz, elin anglo saksonu, cermeni, amerikalısı, çinlisi bölünmek yerine fikir bazlı hareket edip ortaya ülkelerini ileriye taşımaya yönelik bir davranışı ve disiplini uygulayabiliyorsa biz neden uygulayamayalım :) Bu ülkede olan tek iki taraf iyi niyetli ve kötü niyetli olan insanlardır. Diğer bütün ideolojiler tamamen yapay sınırlardır. Sınırları aşıp ortak değerler ve ortak bilim üretebiliriz. Tek biricik mesaimizin bu olması dilek ve duası ile :)



    Not: Yazıyı yazmaktaki amacım şuanki bilimsel otoritelerin sunduğu evrim kanıtlarını ve evrimi anlatmak ya da ispatlamak değil. Evrim çok farklı alt dalları olan bir teori zaten, bunu istesem bile bir yazı ile ne kadar anlatabilirim. Burada evrimi Tanrı yerine koyup Tanrının yaratmasına açık kapı bırakmayanlar ve dini kabullerini baz alıp evrime asla açık kapı bırakmayan zihniyeti sorguladım ve her iki taraftaki sıkıntılı mantıksal yaklaşımı ortaya koymaya çalıştım. Ki her iki taraf da tarafını seç savaş zihniyetindense, beraber hakikati arama seçeneğini daha makul ve kabul edilebilir bulsun.




    Not: Yazı uzun olmuş diyeni Allah Tuco Herrera ile yanına üç şey de almadan ıssız bir adada bir yıl survivor yaşamak zorunda bıraksın İNŞALLAAAAHHHH asdfghjklş :))

    Not: - buraya kadar yazıyı okuyup, uzunluğundan dert yakınmayacak arkadaşlar için sarılıyormuşum gibi hisset ve kabul et müziği:
    https://www.youtube.com/watch?v=wDjeBNv6ip0
    https://www.youtube.com/watch?v=4Iiycfiq1Zs

    Sümme haşa okudum ama gavur dinlemem diyenler için alternatif; https://www.youtube.com/watch?v=ZLq_m3bOelI
  • Tedirgin günlerden geçiyor yüreğim,
    Yollar yokuş.
    Borsalar alçak!
    İnsanlar hain!
  • 464 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Totalitarizmi iliklerinize kadar hissedeceksiniz!

    Bu bir UYARI ve UYANDIRMA servisidir! Algılarınızı açınız!

    Bir seçeneğiniz var ve bu seçenek size altın tepsi de sunulmuyor. Ya Büyük Birader’i sever, sistemin “medarı iftiharı” olursunuz ya da kül olur, sessizce BUHARLAŞIRSINIZ!

    Mikrodalgadan çıkmış bir beyin ne kadar işe yaramazsa, sistemin tekelinde ki bir beyin de o kadar işe yaramaz!

    Suratınızın tam ortasına postallarıyla basıp geçiyorlar, ne düşündüğünüz ya da hissettiğiniz umurlarında dahi değil! İnsanlığın cesaretini “Parti” üzerinden tuzla buz ederken, başrolde Büyük Birader, Düşüncesuçu, Barış Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı ve Varlık Bakanlığı bulunuyor!

    Yazıldığı yılı bir kenara bırakırsak, bugünü ve yarını en net biçimde görebileceğiniz, hayal dahi etmeden etrafa bakarak gözünüzle görebileceğiniz, tam olarak içinde yaşadığınız ülkenin sınırları içinde nelerin dikta edildiği ve neleri kabul ettiğinizi daha iyi sentezleyebileceğiniz bir sistem eleştirisidir 1984. Bindokuzyüzseksendört’ün hangi sistem ya da dönem üzerine yazılmış olduğunu unutun ve kendinizi onun kollarına bırakın, çünkü; geçerliliğini günümüzde korumakla kalmıyor hedefi de tam on ikiden vuruyor!

    Geçmişinizin yok edildiği, belleğinizin silindiği, “Yenisöylem” ile dilinizin çarpıtıldığı, düşüncenizin olmadığı, direnmenin ve başkaldırın kelime olarak dünyadan kaldırıldığı, eylemsel olarak ise akla hayale bile getirilemediği bir dünyanın içinde sindirilmenin dehşeti içinde yok olacaksınız.

    Kitabı okurken, ilk aklıma gelenler Yevgeni İvanoviç Zamyatin ‘in Biz ‘i, Ray Bradbury ‘nin Fahrenheit 451 ‘i ve son olarak Netflix’te izlediğim Polonya yapımı 1983 dizisi. (https://www.turkcealtyazi.org/mov/7371666/1983.html) Daha okumadığım, 1984 incelemesi sonrasında başlayacağım Cesur Yeni Dünya ise biraz daha yumuşatılmış hali olarak karşımıza çıkıyor. Döneme damga vurmuş iki özel kitap.

    Kitabı okuduktan sonra ya da önce fark etmez bir şekilde 1983 dizisini izlemenizi ve sistemin nasıl kafalarda oluşturulduğunu, nasıl zihinlere girdiğini, insanların nasıl geçmişten koparıldığını ve yeni dünya düzeni adı altında nasıl kandırıldığına şahit olacaksınız. Başkaldırının bastırıldığı, düşüncenin suç haline geldiği yani gerçekleşme ihtimali olmayan şeyler üzerinden bile suçlandığınız, işkence edildiğiniz, hain ilan edildiğiniz sistemin damarlarında gezeceksiniz.

    ***

    “İnsan varmış ya da yokmuş sistem varmış ya da yokmuş hepsinin canı cehenneme. Bir gün var bir gün yokuz, ölümün yerine yeni doğum, yeni sistemler var olduktan sonra, işleyiş değişmedikten, dünya pisliğe battıktan sonra neyin ne önemi var. Çoğunluğun itaat ettiği, azınlığın baskı gördüğü, güçlünün güçsüzü yok ettiği bu düzende var olmak da dedir? Yok olmak en müspet gerçektir!”

    “Yıkık Ülke” adı ile 10 bölümlük sitem eleştirisi temalı yazı dizisi yazmaya başladım. İlk bölümünü paylaştım. Bu linkten erişebilirsiniz -->>> #38482321

    ***

    2+2=5 eder mi? Eder! Yeri gelir üç eder, yeri gelir altı eder, yeri gelir sıfır eder. Senin kafandaki gerçeklik ilkesi bunu reddedebilir ama 2+2=4’tür sonucu ne kadar gerçekse 2+2=5’te o kadar gerçektir. Sistemin içinde ki güç o kadar büyük ve yücedir ki, senin ne düşündüğün ve senin gerçeklerin onların yalanlarının gerçekleri içinde ezilip tuzla buz edilir! Seni doğduğuna pişman ederler, ciğerini söker, hayatını kaydırırlar, yalnız bundan kurtuluşun ölüm değildir, hayır hayır… Bundan tek bir kurtuluşun var, o da sistemi gerçekten kabul etmendir. Onu sevmendir!

    Seni öldürüp kahraman yapmak istemezler. Sindirip, kendi sistemlerine uyup, sistemin içinde kaybolmanı sağlarlar. Seni bir hiç yapmak varken neden devrim şehidi yapsınlar. Devrimin olduğu yerde her zaman karşıdevrim vardır. Fakat; Büyük Birader’in ülkesinde bu hataya yer yoktur. Seni şehit yapmazlar, senin içini öyle bir doldururlar ki, yıllar sonra bile hatırlanmazsın. Bir bakmışsın sistem içinde ki yalanın bir gerçeği olmuşsun.

    "Yönetmek ve yönetimi sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın." #38333163

    "Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu." #38129834

    Gerçek dediğin nedir? Neyin gerçek neyin yalan olduğunu sen belirleyecek değilsin. Parti ne derse gerçek odur. Parti senin için ne düşünüyorsa, senin iyiliğin içindir.

    Düşünmeyeceksin,
    İtaat edeceksin,
    Parti’ye karşı olanları ihbar edeceksin,
    Dinlenmeyecek, Parti için çalışacaksın,
    İlişkiye girmeyeceksin,
    Duygusallıktan yoksun olacaksın,
    Kimse ile yakınlaşmayacaksın,
    Arkadaş edinmeyeceksin!
    Parti’nin düşmanı Ploterler ile konuşmayacaksın,
    Propagandalara eşlik edecek, en önde koşacaksın,

    Eğer bunları yapmazsan…

    BUHARLAŞIRSIN!

    Kim ki, PARTİ’nin karşısında direniş düşüncesi ile doludur, o kişi veya kişiler DÜŞÜNCE POLİSİ tarafından yakalanır ve işkencelere maruz kalır, sindirilir, belki tekrardan salınır ama kesin bir şey var ki, BUHARLAŞIR!

    Unutma; BÜYÜK BİRADER seni izliyor, dinliyor. Yazdığından, içtiğinden, düşündüğünden, nereye gittiğinden, yürüdüğünden, koştuğundan, oturduğundan haberi var. Tele-ekranlar sayesinde seni görüyor, gizli mikrofonlar sayesinde seni izliyorlar. En güvendiklerin seni ihbar ediyor. Bu gücün karşısında yapacağın tek şey uyumlu olmak. Seni yakalamak istedikleri zaman yakalarlar, ne zaman nerede ve nasıl dinlendiğini bilemezsin, en güvenli yer en güvensiz yer olur. En güvendiğin insan, seni kalleşçe arkandan vuran olur. Kendinden başkasına güvenemezsin.

    Parti’nin sloganlarını ezberlemek senin görevindir! Bu sloganlar her yerdedir! Aklından çıkarma!

    "SAVAŞ BARIŞTIR

    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

    CEHALET GÜÇTÜR"
    #38037814

    "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar."

    Barış Bakanlığı savaşın,
    Gerçek Bakanlığı yalanların,
    Sevgi Bakanlığı işkencenin,
    Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır.

    Her şey “çiftdüşün” sistemi ile kontrol altına alınmıştır. Bir yalanı söylerken o yalanın gerçekliğine de inanmalısın. Yalanın yalan olmadığını bilmek aynı zamanda yalan olduğunu bilmek zorundasın. Gerçek ile yalan arasındaki ince çizgide hangisinin ne olduğunu bilmelisin. Karşındakine söylediğin şeyin yalan olduğunu bilirken, inanmışçasına gerçek olduğunu söylemeli ve onu da buna inandırmalısın. İkisinin ayırdına varmak yeteneklerin arasında olmalıdır.

    "Zekilik kadar aptallık da gerekliydi, ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu."

    Okyanusya da yaşamak bunu gerektiriyordu. Rol yapmalı ve buna herkesi inandırmalıydın. Geçmiş tarihin kötü, şimdiki yaşadığın yılların daha iyi olduğunu bilmeliydin. Bütün her şey Okyanusya tarafından bulunmuş idi. Matbaa bile! İnsanların zihnini temizledikten, bütün delilleri ortadan kaldırdıktan sonra bu o kadar kolaydı ki. Karşı tez sunacak bir kanıt ortada yok, Parti ne diyorsa gerçekte o oluyordu.

    İnsanlara hükmetmek için Acı Çektirmen gerekmektedir. İnsan ruhu uyum sürecini hızlıca atlatabildiği gibi hiçbir kışkırtmaya müdahil kalmasa bile, köşeye sıkıştığında ayağa kalkıp, söz de ona verilmiş hakkını arar. Biraz büyük düşünmekte yarar var ki, Büyük Birader bunları herkesten önce düşünmüştü zaten. O yüzden insanların sindirilmeye ve acı çekerek baskı altında yaşamaya sesleri çıkmayacak, haykırırcasına destek verecek ve alanları dolduracak, savaş esnasında kazanılan zaferlerde kendilerinden geçercesine kutlamalar yapacaklardı.

    ***

    1984’ü okurken aklınızdan birçok şey geçiyor. Bunların neler olduğunu aşağı yukarı tahmin edebilirim. Çünkü en iyi kitap, bize düşündüklerimizi okutan kitaptır.

    "Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek: Muhalefet ne denli zayıflarsa, zorbalık o ölçüde artacak."

    Ne kadar katlanırsak, o kadar yeniliriz,
    Ne kadar sessiz olursak, o kadar sindiriliriz,
    Ne kadar görmezden gelirsek, o kadar yok oluruz,
    Ne kadar başkaldırmazsak, o kadar köle oluruz!

    "Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler."

    Bugünü kurtarmak için, feda etmen gereken şeyler var. Sen sustukça, ses çıkarmadıkça, sana dokunmayan yılana sürekli yol verdikçe kaybeden tarafta olacaksın. Bugünü gözlemleyip, kısa bir analiz yapmayı denediğinde, çarpık ve yetersiz bir şeylerin olduğunu net olarak görebilirsin. Bilgi ve birikimin yetmediği, beceriksiz idarecilerin seni kendi yalanları ile yönetmeye çalıştığını anlayabilirsin. Siyasetin yalanlarına karnını tok tutmazsan, basit usulde kandırılıp, seneler sonra pişman olacağın konuma gelirsin.

    "....bir süre çalışacak, yakalanacak, itiraf edecek, sonra da öleceksiniz. Görüp göreceğiniz tek sonuç bunlar olacak. Bizim yaşadığımız dönemde gözle görülür bir değişiklik olma olasılığı sıfır. Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, bir avuç toprak ve kemik parçaları olarak. Ama bu gelecek ne kadar uzakta, bilen yok(...)"

    Sanma ki ses çıkarmak asiliktir. Hayır, hakkın olanı savunmak senin hakkındır. Vaktinde yapmadığın her şey yıllar sonra senin aleyhine gelişecektir.

    Düşüncenin bile suç olduğu bir yerde yaşayabilir misin? Ütopik eserlerin gerçek olmak gibi huyları vardır. Dün yazanların, bugünü hayal ettiği bir gerçektir. Düşüncelerinde ki şeylerin gerçek olmayacağı öngörülemez. İnsanın olduğu her yerde, her şey olabilir.

    Teknoloji geliştikçe, gizlilik azalmaya başladı. 1984’ün tele-ekranları telefonlarımız oldu çıktı. Her an seni izleyebilir ve dinleyebilirler. Bunun aksini düşünüyor olman senin peri malasında yaşadığına kanıttır. İnsan vücuduna yerleştirilen çipler ile, kişi bazlı veri toplamak artık mümkün. Kullandığın web sitelerinden bile seninle ilgili bilgiler topluyor, alışkanlıklarını öğreniyor ve sana ona göre bir yaşam alanı sunuyorlar. Tüketim toplumu, her gün daha da oburlaşıyor. Tükettikçe, tükeniyor, umursamaz ve bilinçsiz oluyor.

    Bilinçlenmedikçe her şeyin olabileceğini düşünmek tatlı bir hayal değil, tam olarak gerçekliktir.

    Dünü bilmeden bugünü yaşayamaz, yarını da düşünemeyiz. Geçmişin hatalarını bilip, yarın olacaklara set çekmeliyiz.

    Önümüze konulan söz de en iyiler, bizim değil, onların düşündükleri en iyiler. Kendi işlerine gelen, kendi yarar ve çıkarlarına hizmet eden en iyiler! İktidar, iktidarda kalmak için İktidar olur! Seni düşünmek bir kenara, umurunda dahi olmazsın!

    Umurlarında olsan, sen aç karnını doyurmaya çalışırken, onlar saraylarda yaşar mı sanıyorsun?

    Okumalısınız! En başta önerdiğim kitapları okuyup, diziyi de izlemelisiniz.

    Birinci ve İkini Bölüm sizi bütün her şeye hazırlıyor, Üçüncü bölüm ise ciğerinizi söküp, algınızı yerle bir ediyor!

    Kitap hakkında kısaca birkaç bilgi:

    *Orwell bu kitabı yazdığında hemen bastırabildi mi hayır. Çünkü dönem itibari ile Sovyet eleştirisi içeriyordu. Bunu yayınlamak biraz da olsa Sovyetlere karşı bir tutum sergilemekti, zaten Orwell bir hain olarak adlandırılıyordu. Kitabı, Katalonyaya Selam'ı da basan, Secker & Warburg yayınevi basacaktı.

    *Orwell, kitabı yazarken gözetim altında tutuluyor ve tüberküloz ile boğuşuyordu.

    *Orwell "1984" ve "Hayvan Çiftliği" kitapları yayımlandıktan sonra, 40 yıl boyunca iki kitabıyla birden en çok dile çevrilen yazar olma rekorun sahibiydi. 65 Dile çevrilmişti.

    *Orwell, kitabı yazdıktan 7 ay sonra hayata gözlerini yumdu ve bize böyle derin etkiler yaratan eserler bıraktı. Günümüzde güncelliğini koruyan bu eser, gelecekte de kendinden fazlasıyla söz ettirecektir.

    ***

    Kitabın Ciltli Özel basımı için hazırladığım rehbere buradan ulaşabilirsiniz: --->>> #38010724

    ***

    10 üzerinden puan vermem gerekirse 100!

    Unutmayın;

    "Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi." #38230708
  • 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Merhaba iyi akşamlar herkese. Kitap hakkında yorum yapmadan önce yaşadığım coğrafyadan bana kalanlardan bahsetmek istiyorum. Okurken “bize ne?” diyebilirsiniz, buna saygı da duyarım. Fakat benim bunu anlatmam gerek. Çünkü yaşadıklarım tamamen bize, biz doğarken, üzerimizden çıkartamayacağımız bir elbise olarak verilen ve azınlık sayılan “Kimlik” ile gerçekleşti. Kürt bir ailenin Kürt kızı olarak hayata geldim. Büyük dedem müslümanlar, erkeklerini katlettiğinde kendileri kaçmayı başarıp köyümüze sığınan Süryani dört kız kardeşten en büyükleri olan Nisan ile evlendi. Peki Nisan inancını yerine getirmeye devam mı etti? Elbette hayır. İsmi gibi inancı da değişti... Kısacası üç nesil önce Süryani ve Müslüman Kürt karışımı olarak oluşan yeni nesil ile devam eden bizler; köpeğin haram sayıldığı, yakın derece akraba olmayan erkeklerden abdestin bozulduğu Şafi Mezhepli Müslüman Kürt kimliği ile yolumuza devam ediyoruz. Evimizde Kürtçe konuşup, Kürt gibi yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmemiş olduğu 90’lı yıllarda okula başladığımda tıpkı diğer bölge çocukları gibi tek kelime Türkçe bilmezdim. Çalıştım,çabaladım, girdiğim her sınavdan geçer not aldım ve henüz reşit olmama iki yıl varken üniversiteyi kazandım. Kürt kimliğimle 90’lı yılları bildiğim halde kendimce asla uçlarda yaşamayacağım diyecek kadar da bilinçli olduğumu düşünüyordum. Ta ki üniversiteye gidene kadar. Sınıfta tanışma esnasında bana adım ve yaşadığım şehirden sonra sorulan ilk soru “oy verdiğin parti hangisi, ona göre senle muhattap olacağız?” oldu. Yurt odasında; 16 yıl boyunca ailemle iletişim dilim olan ana dilimin konuşulması yasak olmuştu. “Sen kesin Kürt değilsindir, kara kaşlı, kara gözlü, kıllı değilsin, senin kafatasını ölçeceğiz.” deyip ciddi ciddi kafatasımdan saçma sapan çıkarımlarda bulunan insanlara maruz kaldım. Bunları yaşadıkça uçlara doğru kaydığımı fark ettim.Yıllar geçtikçe özünü unutmadan, bunları aşıp, daha evrensel bakmaya karar verdikçe bu sefer de içinde olduğum karşı taraftan “hain”, “aslını unuttu”, “dönek” damgaları yemeye başladım. Ve bunca yaşananlara rağmen ben kulağımı iki tarafa kapatmayı başardım. En temelde ben ‘insan’ım. Bundan fazlası bende sadece kaosa ve mutsuzluğa neden oldu ve olacak.
    Bunları yazdığıma göre şimdi kitap hakkında konuşabilirim. Kendisi de benim gibi ülkesinde azınlık sayılan bir kimliğe sahip olan Amin Maalouf’un kendi kimliğinden yola çıkarak yeryüzünde bize aitlik kazandıran “kimlik” kavramını tarafsız ve eleştirel bakış açısıyla biz okuyuculara aktarıyor. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. “Kimliğim, Aidiyetlerim” adlı ilk bölümde; Lübnanlı Hırıstiyan Arap olan ve 26 yaşındayken ülkesinden Fransa’ya gitmek zorunda kalan Amin Maalouf kendi üzerinden kimlik kavramını sorguluyor bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor. “Modernlik Ötekinden Gelince” adlı ikinci bölümde; kişilerin dinsel aidiyetler sayesinde içinde bulundukları dinler doğrultusunda öteki dinlerin sorgulanmasının çelişkilerini anlatıyor. Maalouf’a göre Hırıstiyanlık Kiliseye, Hıristiyanlığa rağmen şu an evrimini olumlu yönde tamamlamış olabilir fakat bu şu an kanla beslenen İslamiyet’in kötü din olduğunu göstermez. Geçmişte İslamiyet hoşgörü ile devam eden bir din iken Hıristiyanlık da tam tersi Ortaçağ Avrupa’sında kanla besleniyormuş. Burada yazar bizlere “İyi ve kötü olan dinler değildir, insanlardır.” demek istemektedir.
    “Gezegensel Kabileler” adlı üçüncü bölümde; dünya üzerindeki insanların gelişen teknoloji, değişen koşullar sayesinde zamanla ortak bilgiye, ortak görünüşlere, ortak olan bir çok şeye sahip olduklarını bu sebepten evrenselliğin daha çok yaygın olması gerektiğine vurgu yapıyor.
    “Panteri Evcilleştirmek” adlı son bölümde de Nazilerden yola çıkarak demokrasinin vermiş olduğu hakla çoğunluğun seçmiş olduklarının adaleti,barışı, huzuru, refahı getirmediğine vurgu yapmıştır. Demokratik ortamda seçilenlerin; din, dil, ırk, çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın, erkek ayırmadan herkesi ortak payda olan insan’da toplaması gerektiğini dile getirerek denemesini bitiriyor.
    Son olarak Sevgili Nazım Hikmet’ten anlamlı güzel bir cümle ile bitirmek istiyorum yazımı.

    “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...”

    Herkese iyi okumalar diliyorum.
  • "Kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar altında edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. Zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüşeceğine inanıyorlar."
  • Türkiye’de uzun yıllar devam eden ve Nutuk'tan başka tarih “kuşu” tanımayan sansürcü bir zihniyetin yedeğinde yapay bir tarih üretildi.

    Eleştirilecek bir çok başka yönü bulunmakla birlikte konumuzla ilgili boyutu itibariyle devletin en kritik yıllarında dört yıl padişahlık yapmış olan Sultan Vahdettin’i savunulacağı, hadi savunmayı bırakın, o kadar da kötü biri değildi denilebileceği bir ortam dahi yoktu 1950’lere kadar.
  • Sultan Vahdettin’in, o günlerde Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi’ye söylediği aşağıdaki sözler yeterince anlamlı olmalı:

    Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum; taht-ı saltanatın (saltanat tahtının) kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim! Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakâyıkı (hakikatleri) yazar.