Bize kendi yaratıcılığından ve huzursuzluğundan bir parça verdiği, bizi yeryüzündeki yansımaları haline getirdiği için tanrıya minnettar mı olmalıyız, yoksa bizi ahenginin sessiz ve itaatkâr bir parçası kılmadığı için sitem mi etmeliyiz bilemiyoruz.
Gözlerimiz, tabiatın uyumlu bir parçası.
Görüyor ve hayran oluyoruz.
Ruhumuz, tanrının ruhu.
Gördüğüyle yetinmiyor ve hep yenisini yaratmak istiyoruz.
Her sabah, hayatı yeniden yaratacak bir tanrı gibi uyanıyoruz.
Hayallerle, umutlarla, kuşkularla dolu ama o ahengi hiç yaratamıyoruz.
Ahengi bozmak icin yaratıldık biz, hayatımızda ahengi nasıl bulabiliriz.
Tekdüzeliğin mükemmeliyeti yok bizde.
Tabiat, tekdüzeliğiyle muhteşem, biz tekdüzeliğe başkaldırışımızla muhteşemiz.
Işıklar erguvanların rengini sulara taşıyor.
Ne kadar güzel bu ahenkli ayin...
Ve biz, tanrının bu ahenge hayran olan huzursuz ruhuyuz.
Tabiatın sunduğu hiçbir şey yetmez bize.
Tanrının, tabiatı yaratırken hissettiği huzursuzluğu, tanrının, eline yaratılacak yeni hayat verilen çocukları olarak kendi küçük hayatımızda yaşıyoruz.
Hepimiz kendi hayatlarımızın tanrısıyız.
Küçük, huzursuz tanrılar.
Yani bir şeyler isteriz biz.
Sanırım tanrı yarattığı tabiattan tatmin olmadığı için insanları, mükemmeliyeti bozan bizleri yarattı.
Huzursuz yanıyız bir tanrının.
Baska hiçbir şeyi değil, yalnızca kendi varlığımı hissediyorum,
Hayatla ölüm birbirine değiyor.
Annemi hatılıyorum, her yalnızlığımda hatırladığım
gibi,
Onun sözlerini, gülümsemesini...
Onun ölümünü.
Kendi ölümümü hatırlıyorum.
Bütün korkularım terk etti beni.
Gençliğimde muhtaç olduğum, büyüttüğüm, tenimde taşıdığım korkular, artık onlara ihtiyacım olmadığını bildiklerinde gittiler.
Annemle gittiler, benle gittiler.
Kar yağıyor.
Sahil sakin ve sessiz.
Kristal tozları uçuşuyor.
Gövdeleri buzla parlayan ağaçlar suskun.
Artık dönmeliyim..