Unutuşun ve hatırlayışın atlarını batan güneşlere doğru sürüyor, şarkımızı batan güneşlere söylüyorduk.
Atlarımız kendi hapishanemizin duvarları içinde, o duvarlara carpa çarpa, kendilerini ve bizi yaralaya yaralaya koşuyorlardı.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşıyor ve aslında kim olduğumuzu asla tümden unutamıyorduk, kendimize doğru sürükleniyor, en hayati anda birden kendimiz gibi davranarak varlığımızdan intikam alıyorduk.
Bunun nedenini hep merak ediyor ama hiçbir zaman da tam anlayamıyorduk.
Bir kiliseyi gezerken felç geçiren ve hayatı gibi ölüme gidişi de sıkıntılı olan "Kötülük Çiçekleri”nin şairiyle birlikte yalvaryorduk o vakit.
Hadi şimdi nedenini aramayı bırakın
Meraklı, güzel, tatlı sesim, ne olur, sus artık.
Sussun diye içimizdeki o ses nasıl hasretle bekliyor, nasıl sığınmaya çalışıyorduk unutuşlara ve hatırlayışlara.
Ama susmuyordu.
Sandığımızdan başka biri olduğumuzu zehir solur gibi fısıldıyordu kulağımıza.