• Yer sarsıldığında, insan sarsılır..!!

    Hikâye bir an için kopar..!!
    Devam eden her şey,
    Fay hatlarıyla birlikte kırılır..!!

    Bilinenler unutulur, elimizde olduğu vehmine kapıldığımız her şeyden şüpheye düşülür..!!

    Hikâyenin iki ucu zamanla koptuğu yerden yeniden düğümlenip bağlansa da o düğüm yeri unutulmaz, hikâyenin hafızasından silinmez..!! Kaldı ki, koptuğu yerden yeniden bağlanamayan hikâyeler de vardır, bazı hayatların dünyadaki ışıkları söner, son cümleleri yazılır..Kafalardaki iyi kötü hesaplar bu derin kırılmanın etkisiyle anlamını yitirir..!!

    Her şeyin, söylendiği anda havaya karışan kelimeler kadar ömrü olduğu, dünyanın gerçeğinin fanilikten gayrı bir şey olmadığı anlaşılır.. İnsanlar soğuğun, karanlığın, yıkımın ortasında çaresizliğin içinden bir çare çıkarmak için didinir.. Feryatlar hem kalplere saplanan bir hançer gibi acı verir işitenlere hem bir umut olur, uçuşur acıyan kalplerde..!!

    Yerin sarsıldığı o gün her şeyin farklı hissedildiği, hayatın keskinliklerinin unutulduğu, insanın bir süre için de olsa kendine döndüğü bir gündür. Bir önceki güne, ondan öncekine ve öncekilere benzemediği bir gündür..!!

    Herkesin beraberce yaşadığı bir acıdır bu, ortak bir insanlık halidir, kendiliğinden, tabii, dolayısıyla insancadır. Toplasanız ortak bir duygudur bunların hepsi, adını koymakta zorlanacağınız. Bütün insanlara sarılmak, bütün acıları dindirmek, bütün yitikleri bulmak, bütün kanayan yaraları kapatmak istersiniz. Bu, artık yaşamaya yaşamaya unutmaya yüz tutmuş insanlığımızın evine mecburi geri dönüşüdür..!!

    Hakikat, söyleyeceğini o kadar açık seçik söylemiştir ki, yalanlarımızın hiç biri yetmez üstünü örtmeye.. Eğer sadece ona inandıysak, dünya bir vehimdir..İnsan, dünyanın hakimi değildir, hayatın sahibi değildir, eli her şeyin üstünde olan bir kader vardır. Didinip durmamız, didişip durmamız, itişip durmamız ne kadar nafile, ne kadar acınasıdır..

    Esen bir rüzgâr, kırılan bir fay, bendini aşan hoyrat sular, hayat diye biriktirdiğimiz her şeyi tarumar edip geçer..!!

    Artık hiçbir şey eskisi olmayacak deriz,
    Yekinir devam etmeye çalışırız yaşamaya..!!

    Sonra her şey eskisi gibi olur ya da hiç eskisi gibi olmaz. Aslında her sarsıntının fay hattı uzanır insanın içine kadar. Her kırılma, kırar bir uçtan bir uca, kırılmaz sandığı ne varsa insanın. Günler geçtikçe, gerçeğin ağırlığı artar, insanı ezer..!!

    Bu yükü taşımaya gönülsüz olanlar panik içinde yalanlarını aramaya çıkar..Kırılganlığını unutmaya çalışır hayatın, insanın, insan insan büyüyen asıl hikayenin. Yalanlar yeniden büyük, gerçeğin üstünü örtmeye yetecek kadar... Didinmeye, didişmeye, itişmeye kakışmaya döneriz bıraktığımız yerden..!!

    Yer sarsıldığında hiç sarsılmayan, gerçekliğimiz orta yerinden kırıldığında hiç oralı olmayan, sıcak zihinlerinden çaresizliğin kol gezdiği ayazlara hiç çıkmayan çirkin türediler yeniden kalabalıklardan şöhret dilenmeye çıkar. Onların hesapları hiç kesintiye uğramamıştır. Onlar kırılmazlar, çünkü kalpleri kırılamayacak kadar katılaşmıştır. Onlar bilmeden bilenlerdir, araştırmadan söyleyenlerdir, aşağılayan ve yargılayanlardır, kendini bir kıyıya çekip başkalarına azap sopası gösterenlerdir, insanlıktan çıkmış dalgacılardır, onlar kendi kibrinden zehirlenenlerdir. Onlar her fikrin içinde bir miktar vardır, bir türlü insan olamazlar, kimse de olmasın isterler..!!

    İçinde yaşadıkları konfor balonları gafletlerini sürekli tazeler, daim kılar..Battıkça batarlar yalanlarında..Bir fikirleri yoktur, bir davaları yoktur, bir yere ait değildirler, sahip oldukları dünyalıkların şımarığıdır sadece onlar..!

    Onlara bakar ibret almak, onlara acımak ve olabilecekse hâlâ, hesapsızca hisseden bir kalp sahibi kılınmaları için dua etmek düşer, kalbinden hissetme kabiliyeti alınmamış olanlara..Yer sarsıldığında insan sarsılır çünkü, sarsılmalıdır..Gecenin ayazında, felâketin karanlığında, dayanıksızlığı bir enkaz olarak görünür hale gelmiş hayatıyla yüzleşerek ve dünyanın üstüne yığdığı ağır molozları kaldırıp atarak kendini aramaya çıkmalıdır..!!

    Yer sarsıldığında hayatı nihayete erenler mazlumdur, rahmete erişirler..!!O enkâzın altından insanlığını bulup çıkaranlar içinse yaşanacak şeyler vardır daha,

    Yalanlara karşı hakikâtin yanında..!!

    Gökhan Özcan

    https://kaybolan-cumleler.tumblr.com
  • Zaman, fetret zamanı. Devir, batıl devri. Devir, yalnızlık ve acı devri. Ne çok acı var. Mevsim hazan. Ve yalnızlık düştü dünyaya.

    Bir yürek burkuntusu. Bir avuç gece karanlığı. Kabe’ye tutuşturulmuş bir tutam umut. Rabbe doğru giden yolun ilk sapağı. Açılan kapının anahtarı. Ve âşıkların iç çığlıkları.

    Ah şair, ne vakit açılacak o kapı?

    Çaresiz kalmış bir yalnızın; “Ya Rasülallah!” feryadına, “asasıyla gösterdiği yolun” ilk durağı. İlk gözyaşı. İlk çarpıntı.

    O aynı zamanda bir meydan okuma.

    Ahlaki çürümüşlüğün, zihin karmaşasının, hazzın, hırsın ve kibrin, duyuların esiri olmuş bedenin, dünyaya tutuklu ve tutkulu beyinlerin karşısında bir meydan okuma.

    Hz. Muhammed’in Hira’da, İsa’nın Golgota’da, Yakub’un kerpiç evinde, Musa’nın Tur Dağı’nda, Yunus’un balığın karnında yaşadığı yalnızlık…

    Hakikat sızısı çeken Muhammed’in kalbindeki burukluk. Duyular dünyası ile kalbi dünyasında yaşadığı med cezirler… Bir acayip mide bulantısı. Ve göğe açılan kapı.

    45 yıllık hayatın/çabanın, buraya bırakılmış olmanın, o dinmek bilmeyen şaşkınlığını yaşayan birinin içine düştüğü çaresizliği hangi kelimeler anlatır?

    Evet, hepimiz kendi çabalarımızın mahsulüyüz. Bunu bildim. Ve irkildim. Peki, hangi kuyunun Yusuf’u olduğumuzu bize kim hatırlatacak?

    Hakikat, “Hallac” gibi yüzümüze çarpınca, aldanmanın kıymetini kulağımıza kim üfleyecek? Hangi peygamber asası gösterecek artık bize yolu. Hangimizin parmağına denk düşecek bir peygamber yüzüğü?

    Şöyle geriye doğru ayak izlerimi takip ettiğimde, sükûtun, acıların, aşkların, ümitlerin, yağmur dolu bulutların getirdiği narçiçeği hayallerin izlerini görüyorum.

    Ne iz bırakmışız yahu geride!

    Pamuk kokan tarlalarda, 45 derece sıcakta tuza bandırılan ekmeğin, yaban mersini ve dağ çilekleriyle serpilen zeytin tepelerinde bağrıma esen poyrazın büyüttüğü bir insan evladı olarak, ne iz bırakmışız.

    İnsan, bağrına sinen toprak kokusunu hissedebildiğinde insanlaşır. Şafağı, tırnaklarıyla sökmeye ant içmiş bir fani için, ikinci perdenin açıldığı şöyle enteresan bir dönemde ne beyhude bir çabadır bu.

    Bağrından ısırılmak…

    Dilini ateşe değdirme cesaretini kendinde bulabilmiş kaç şaşkın âşık bunu göze alabilir? Çarmıha gerilme pahasına “İsa sözlerini” kim tekrar edebilir?

    Tomurcuklanmış taze kırmızı gülleri görünce, bağrında göveren kocaman meşe ağacının ağırlığını hisseden insanların hüznüne aşığım ben.

    Valéry mi demişti; “Rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami derecede uyanık kalmalıdır” diye. Dilde hangi rüyanın gerçekliği sarar bizi. Tanpınar’ın şiirsel hali.

    Rüyalarımıza içimizde refakat eden o duygu. Susma işi bir bakıma. Sükût hali. “Kalbe sözden çok sükûttan manalar akar” diyen Şems-i Sükût’un giydiği o elbise.

    Bu a priori olguyu hep yanında taşır âşıklar.Neden kaybolurlar bilir misiniz? Bulunmak için. Kımıltısız yaşamayı zorunlu hale getiren suskunlar için ne acayip hallere düşme halidir bu.

    Karamsarlığı karizma süsü yapıp caka satan snobların anlayamayacağı türden bir “düş”-me hali.

    Gözlerinin nemi kaldı, sisin o iğreti akışkanlığında. Tüm olasılıkları cebinde taşıyan bir “adam” için ne büyük ne inanılmaz bir “düş” bu.

    Ah, mümkün kılınanların masumiyetine teslim edilmiş ruhum. Karışabilecek misin Tanrı’nın suyuna? Nefesin, Tanrı’nın nefesine…

    Yıldızsız sabahı olmayacak uzun gecelerde, koca çölde, kum denizinde, kızıl atın yazgısına eş yürümelerimiz hangi vuslata ermek için?

    Güz akşamların sessizliğinde, onarılmaya muhtaç yaralarımızla, umudun inanılmaz omuz baskısı ve gecenin esmerliğine bürünen bir avuç teselli ile tutunma çabalarımız.

    Ne vakit kuyuya düşsem sevgili, göz kapaklarım kırmızılaşır. Parmak uçlarımdan sızar varlık sancıları… Ah, ne bitmez, ne fiyakasız bir devir bu.

    Yer çatlasın artık aşktan. Fırtına dindirten bir nedenle, kendi yolumuzda, aşk ile… Ya Hatif!

    Ufuk Coşkun
  • Doğru, gerçek ve hakikat görünüşte aynı kelimeler olsalar da aslında birbirlerinden ayrılardır. Ortada bir hayat var, bu doğrudur. Nefes alıp veriyoruz, bu da gerçektir. Peki ya hakikat? Hayata dair, yaşamaya değecek hakikat nedir?' Benim geviş getiren bir deveden farkım, hakikatim olmalı' diye düşündü yasir.
  • Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin camdan gözleri
    Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet gibi bakarlar

    Kedilerde gördüğüm keder üşümüş sokaklar ve akşam kokuyor
    Peşime takılır tenha bir şiirden atılmış masum yazlar ikindisi

    Güz yüzlü bir kediniz olsun boşluğunuza tutunan, kalbinize taşınan
    Odalar birbirinin rüyasına karışsın, gülümsesin saflığın elleri

    Kediler kasabasında çözülür yalnızlığın masaldan ipleri
    Kardeşliğin cömert bahçesinden pınar olur, dostun gönlüne akarız

    Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni mektubun içinden
    Kedilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki sessiz mavi

    Kayıp hatıralar gölgesinden dile sığmayan bir hakikat geçiyor
    Başkalarının kedileri de komşum olur, gözlerimizle mırıldanırız

    Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin aklı kısa tırnakları uzun
    Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve aşkın ısrarla özlediği

    Mevsimlerin kumunu karıştırma, içinden sabah sesli bir kedi çıkar
    Kediler kadar yalnızım mor düşlerimden kuşlu parklar havalanır

    Hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey
    Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin

    Kedi mağrur, şehir zâlim, nar küskün, kâğıt paslı, hayat maskara olmuş
    Bu yüzden mi şiirin üzerine kül yağdırıyorlar, hızla eskiyor kelimeler

    Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın
    Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok

    Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim
    Beni turnasız türkülerin, beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular.
    Haydar Ergülen
    Sayfa 39 - Merkez Kitapçılık Yayınevi
  • ŞİİRİ NASIL YAZARDI?
    Evvela planını hazırlardı, plan üzerinde fazla tevakkuf ederdi. Mesela:
    O, Ankara’da (Asım) ını ikmale çalışırken ben ve Mehmet Vehbi
    Bolak bey ve Abdulgafur Iştın efendi gibi Akif’in çok sevdiği birkaç
    arkadaş planının hangi kısmını yazmış olduğunu, hangisini yazacağını
    bilirdik. Çünkü: üstat bize planını izah etmişti. Asım bitti, gördük
    ki eser planın dillenmiş, şiirleşmiş tam bir tatbikidir. Vakıa, üstat Milli İstiklal marşımızı iki dakika içinde mecliste yazmaya başlayıverdi. Fakat, bütün memleket şairleri kaynaşırken, acaba o,
    daha evvelden kendisince zihninde bir plan hazırlamamış mı idi? Onun
    ruhu kıpırdamıyor mu idi?
    Mehmet Akif planını hazırladıktan sonra eline avuç içi kadar bir
    kağıt alır, şiirini ona karalamaya başlardı. Şiiri o kadar kolay yazamazdı.
    Çünkü müşkülpesentti. O, minik kâğıt üzerine döktüğü mısralar, kelimeler
    üstadın elinden neler çekmezdi! Çok vakit mısraları, beyitleri kâğıtçığına
    tam olarak yazardı. Fakat kelimeler üzerindeki tevakkufu fazlaca
    idi.
    İşte, su gibi okuduğumuz, ruhumuza kana kana, doya doya sindirdiğimiz
    o yedi ciltlik ve (6000) bu kadar beyitlik (Safahat) hep o minik
    kâğıtlardan meydana gelmiştir.
    Rahmetlinin şiirlerindeki selaset, tabiiyet ve samimiyetle o şiirlerin
    yazılışındaki bu zorluğu tezat şeklinde görenler bulunabilir. Fakat
    hakikat dediğim gibidir ve o aklın ve güzel şiirler Akif’in hayatını yıpratan,
    mevcudiyetini sarsan böyle büyük büyük emeklerden doğmuştur.
  • Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin camdan gözleri
    Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet gibi bakarlar

    Kedilerde gördüğüm keder üşümüş sokaklar ve akşam kokuyor
    Peşime takılır tenha bir şiirden atılmış masum yazlar ikindisi

    Güz yüzlü bir kediniz olsun boşluğunuza tutunan, kalbinize taşınan
    Odalar birbirinin rüyasına karışsın, gülümsesin saflığın elleri

    Kediler kasabasında çözülür yalnızlığın masaldan ipleri
    Kardeşliğin cömert bahçesinden pınar olur dostun gönlüne akarız

    Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni mektubun içinden
    Kedilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki sessiz mavi

    Kayıp hatıralar gölgesinden dile sığmayan bir hakikat geçiyor
    Başkalarının kedileri de komşum olur, gözlerimizle mırıldanırız

    Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin aklı kısa tırnakları uzun
    Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve aşkın ısrarla özlediği

    Mevsimlerin kumunu karıştırma, içinden sabah sesli bir kedi çıkar
    Kediler kadar yalnızım mor düşlerimden kuşlu parklar havalanır

    Hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey
    Çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin

    Kedi mağrur, şehir zalim, nar küskün, kâğıt paslı, hayat maskara olmuş
    Bu yüzden mi şiirin üzerine kül yağdırıyorlar, hızla eskiyor kelimeler

    Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın
    Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok

    Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim
    Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular
    Haydar Ergülen
    Sayfa 39 - Kırmızı Kedi Yayınları {Üzgün Kediler Gazeli}