• Yavrum, ben yanlışım, biliyorum da
    Nedir ki bir aşkın doğrusu
    Herkesin kendini boğduğu yerde...
  • Bugün dünya ikiye ayrılıyor sanayileşmiş ülkeler ve sanayileşememiş ülkeler. Sanayileşmiş ülkelerde kapitalist ve sosyalist olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ölçü ileri gitmekte ise durum bu. Geri kalmışlık palavra. Sanayileşmek iyi mi kötü mü? 16 Kasım Osmanlısı mı bahtiyar yoksa zamanımızın Amerikalısı mı? Modernliktr ölçü ve örnek nedir? Hakikaten sanayileşmek insanı mutlu kılar mı kılmaz mı ? xvi ve xvii asırlarda Osmanlı bütün ülkelerden daha ileride. Bugünün sanayileşmiş insanların eline sadece oyuncak makineler var o kadar. Bir insan maddi zenginliğiyle insan değildir . İnsan İnsanlığı ile üstündür fedakarlığı ile birlik olması üstündür bunu Osmanlı gerçekleştirmiştir. ( Cemil Meriç)
  • Kırım’da zengin bir tüccar cami yaptırmaya başlar. Binlerce kişi toplanır, yardım eder. O sırada inşaatın yanından bir ticaret kervanı geçer. Kervan on katar deve, misk ve amber yüklüdür. Kervan sahibi selam vermez.

    – Ey kervan sahibi, nereden gelip nereye gidersiniz? Yükünüz nedir? Diye sorarlar. Ama kervan sahibi oralı değildir. Kasıla kasıla geçer gider.

    Cami yaptıran tüccar kızar. Adamlarıyla kervanı çevirir. Adamları, develerin üzerindeki bütün yükü indirirler. Yükte ne kadar misk ve amber varsa, sahibinin gözünün önünde, hepsini çamura katarlar. İnşaatın harcını, su ile değil de misk ve amberle kararlar.

    Kervancı ne yapacağını bilemez. Hayret içinde oradan oraya koşuşturmaya başlar. Konuşur ama kimseye dinletemez. Tüccar onu alıp evine götürür. Büyük bir ziyafet verir. Yemekten sonra develerine altın yükleyip:

    – Var şimdi git can kardeşim. Ama selamı unutma! Der. Kendini de bir şey sanma.

    Cami tamamlanır, ismini Amber-i Çin Camii koyarlar. Ne zaman ki yağmur yağsa, cami duvarları pek güzel kokar. Hatta ben, denemek için toprağından bir parça alıp ateşe koydum, hakikaten amber koktu.
  • 15 yaşında evden kaçan Knut Hamsun'un sokakları bu kadar iyi bilmesi, bazı hisleri bu kadar derin anlatabilmesi sanırım her şeyi açıklıyor.

    Kitabın adı bence şu olmalıydı: Umut, fakirin ekmeğidir. Gerçekten de baş karakter için her olumsuzluk üst üste geliyor. Gururundan ve değer yargılarından son ana kadar vazgeçmese de açlık gibi maddi ve hayati şeyler manevi değerleri mağlup edebiliyor. Bu sürede bir palto düğmesinden en küçük para birimine; kağıttan bir battaniyeye kadar her eşya onda karnını duyurabilmek için bir umut oluşturabiliyor. Çünkü umudu dışında hiçbir şeyi yok. Vicdanı ve aşırı gururu var aslında ama o da hakikaten karın doyurmuyor.


    Maslow'un ''İhtiyaçlar Hiyerarşisi''ne göre fizyolojik ihtiyaçlarını ve güvenlik ihtiyacını karşılayamayanlar, üst basamaklardaki ihtiyaçlarını da karşılamaya geçemiyor. İşte baş karakter de önce açlık ve barınmayı halledemediği için ne karşılaştığı kadına ait olma/ sevme- sevilme ihtiyacını karşılayabiliyor ne de 4. basamağı karşılayabiliyor. Peki nedir 4. basamak? Saygı – Saygınlık İhtiyacı. Eserleriyle bunu başarmaya çalışan ve makaleler, piyesler yazan bu kişi bu ihtiyacını giderme derdinde olsa da nadiren 10 Kron kazanmak dışında başarılı olamıyor. En üst basamaktaki kendini gerçekleştirmeye ise asla varamıyor.


    Ne kendisine yardım edebilecek bir arkadaşı var ne de iki kelam edebileceği birisi. Bu nedenle açlık ve sosyalleşememe yüzünden her şeyi kendi kafasında yaşayan birinin hikayesi kadar toplumun umursamazlığı da iyi anlatılmış. Onlarla diyalog kuramayan karakterin bir adı bile yok. Soran herkese farklı isim söylüyor, topluma kendini ifade edemediği için de onların istediği kalıplara yalanlarıyla giriyor.

    Kitap kendini tekrar ediyor gibi görünse de her gün aç olan birisi için de açlık kendisini sürekli tekrar ediyor. Okumaya değer güzel bir kitap.
  • “... Sonunda öyle bir yere varıyorsun ki, hayatının sahici bir şeye benzemesini istemeye başlıyorsun... Ama sonra, sahici olan nedir diye düşünüyorsun. Başkalarının hayatı hakikaten sahici mi? Bizden öncekiler hakikaten yaşadılar mı? ...”
  • George Orwell ve yine akıcı bir roman. Bu kez kötü zamanlarını yazmış George Orwell. Kendi hayatından bir kesit sunmuş bizlere. Belki de kötü zamanları değildi. Fakirlik çekse bile eğleniyordu belki de. Bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek, gerçekten zor zamanlar geçirmiş. İyi şeyler de yapmış ama yaptığı kötü şeyleri de yazmamazlık etmemiş. Çok beğendiğim George Orwell eserlerinden biri diyeceğim fakat zaten beğenmediğim bir eserine rastlamadım.

    Paris ve Londrada Beş Parasız’ın konusu nedir daha doğrusu ne anlatıyor derseniz, George Orwell hayatından kesit derim. Fransa ve İngiltere de yaşadığı, zor zamanlar. Kitap Fransa’daki zamanları ile başlıyor. Daha sonra İngiltere ile devam ediyor. Burada zor zamanlardan kastım, gerçek bir fakirlik. Yani hakikaten beş parasız zamanlar. Elbiselerin rehine verildiği, patates haşlamak için ispirtonun bile zor bulunduğu, ekmek alınabilirse ekmek alınıp sarmısak sürerek yenmesi. Belki de bir çoğumuzun hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir yokluk. Günümüz modern insanın bırakın karşılaşmayı izledği aptal kutusunda gördüğünde bile inanamadığı yalan olduğunu düşündüğü bir yokluk.

    Kitapta insanların çalışma düzenine de değiniyor Orwell. Kapitalizmin ülkelerde ki ilerleyişini görür gibi oluyorsunuz. Her zaman daha fazlasını isteyen sistemin, döndürdüğü çarklarında kayıp giden binlerce hayattan sadece birkaç tanesini görüyoruz okurken. Herşey kayıp gidiyor ama sanki herşey mükemmel bir şekilde ilerliyormuş gibi gösteriliyorken, işin arka kısmına mutfağına bakıyoruz. Örneğin bir otelde ne kadar mükemmel ilerliyor ne kadar güzel herşey derken aslında insanların ne zorluklarla yaşam mücadelesi verdiğini, patronların neler yaptığını görüyoruz. Kalp, duygu, insanlık gibi değerlerden arınmış yaratıkların neler yapabildiklerini okuyoruz. Tüm bunları bize en soğukkanlı anlatışı ile sunuyor Orwell.


    Yazarın bir değil bir kaç bin kez hayran kaldığım kitaplarından biri olan Paris ve Londrada Beş Parasız’ı tavsiye ederim.

    S.Y.
  • En uzağa gidebilirsin. Yaşadığın şehri değiştirir, ya da ülkeyi kimsenin içmediği içkiyi içebilir, ismini telaffuz dahi edemeyeceğim bir şehre yerleşebilirsin. Güzel bir çatı katında yaşayabilir ya da matematiksel alanda, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında huzuru arayabilirsin. Zor değil. Sevdiğin bir kadın vardı, böyle söylerdin. Hayallerin ve hedeflerin vardı. Benim hedeflerimin imkansız oluşunun aksine gerçekçiydi ve ilerliyordu. Hep doğru zaman değil, şimdi hazır değilim derdi. Huzuru enine boyuna serdiğin ve sır gibi sakladığın güzel fotoğrafların vardı. Ne oldu şimdi hepsine? Zor değil, insanların gözlerini boyayabilirsin. Nihayetinde tapınmak insanın genlerinde var. İnsanlar bir süre sana da tapabilir. Peki, kimsin sen? Bir kadın vardı, gitti. Yak sigarayı, koy rakıyı, aç Müslüm'ü Rakı tek içilmez, masaya birini koy, rolü eski dost; yeni sevgili olsun. Dudakların dudaklarına karışsın, üç şiir yaz, beş şarkı oku. Bu mu hayat? Yanıp sönen ışıklar beni hep rahatsız eder. Saatin çıtırtısı da ve ağustos böceklerinin sesi de öyle. Sessizliğin bir uğultusu var benim çantamda, başımın altına onu koymadan uyuyamam dediğim "kitap" ve içinde birkaç not kimse sormadı neden bu kitap hep çantanda diye bikmadin mi aynı kitabı okumaktan, yok bundan kimene.. Akıl hastalığı nedir, biliyorum. Pençesindeyim ve her gece bununla mücadele ediyorum. Zihnimi kemiren tuhaf bir ağrı, hacmi kötü kokan bir cisim var. Bir insana bakınca hiçbir duygu hissetmiyorum ve öfkeden kuduruyorum. Takıntıları koy bir kenara, alışkanlıklarını cebine sakla. Aynaya bak. Aldığın kaşlarının eğrisine doğrusuna yarıçapına değil, gözlerinin tam ortasına bak. Kim var orada? Cebinde bilmem kaç anahtarın, cüzdanında birkaç düzine insanın hatıra vesikalık fotoğrafı var. bir kişiyi sığdıramadığın kalbine kaçını sığdırdın hakikaten? Evvelki haziranın sonunda, temmuzun başında… Bir Akdeniz şehrinde elimi çekip kaburgalarının üzerine bastırmıştın. Orası ağrıyordu, huzursuzdun, tepiniyordun ve bende bu kadar hasta değildim. Yanıp sönen ışıklarda uyuyamasam da hala saatin sesine tahammül edebiliyordum. Yanımda sen vardın huzurluydum seni o şehirde sevmiştim gecesi bir balkon senfonisi sabahı sensiz bir yolculuk daha..Çok seven bir kadın vardı, reddettiğim de vardı. Her sabah en güzel parfümü sıkıyordum ve fotoğraf makinemle birkaç uğursuzlukta sanat arıyordum. Bulamadım. Bulamayacaksın. Kendini de bulamadın. Bulamayacaksın. Aç gözlerini. Geç aynın karşısına. Bak! Gözaltı torbalarına ya da akan rimeline değil bu sefer kendine bak.