• Dünyayı “ hakiki” ve “ görünüşte” dünyalara ayırmak, ister Hıristiyanlığın, ister Kant’ın (nihayetinde o da sinsi bir Hıristiyan) yaptığı biçimde olsun, yalnızca dekadansın bir telkinidir — çökmekte olan yaşamın bir belirtisidir... Sanatçının görünüşe gerçeklikten daha büyük bir değer vermesi, bu önermeye bir itiraz oluşturmaz. Çünkü burada “görünüş” bir kez daha gerçeklik anlamındadır, ancak ondan yapılmış bir seçme, bir güçlendirme, bir düzeltidir... Trajik sanatçı kötümser değildir, — tam da kuşkulu ve korkunç olan her şeye evet diyendir, o Dionysosçudur...
  • Dünyada bunun kanıtı yoktur
    Çünkü saklının saklısının saklısıdır.
  • “Bil ki, eşyanın varlığı dört mertebededir: Yazı, ibare [söz], zihin ve a'yân [dış dünya]. Bunlardan her önce gelen, sonra gelene vesiledir. Çünkü yazı, lafızlara delâlet eder. Bu [yani lafızlar] da zihinlerde olana göredir ve zihinlerde olan da a'yânda olana göredir. Aynî [dış dünyada bir gerçeklik olarak bulunan] varlık, hakikî ve asıl varlıktır. Zihnî varlığın hakikî mi yoksa mecazî mi olduğu hususunda ise, ihtilaf vardır. İlk ikisi [yani yazı ve söz] ise, kesinlikle mecazîdir.

    Sonra a'yâna ilişkin ilim, ya amelîdir ve onunla o ilmin kendisinin elde edilmesi amaçlanmayıp aksine kendisi dışında başka bir şeyin kazanılması] amaçlanır ya da nazarîdir ve onunla o ilmin kendisinin elde edilmesi amaçlanır. Ayrıca bu ikisinden her birinde ya şeriattan alınmış olması bakımından araştırma yapılır -ki, bu durumda o, şer'î ilimdir-ya da sadece aklın gerektirmiş olması bakımından araştırma yapılır -ki, bu durumda da o, felsefî ilimdir-.

    Bunlar da [toplam] yedi temel ilim olup bunların her birinin de türleri vardır ve her türün de alt dalları bulunmaktadır. Bunların da tamamı konularına ve isimlerine göre yapmış olduğumuz araştırma ve incelemelerle bu hususta yazılmış eserlerin tetkikine göre yüz elli çeşide ulaşmaktadır ki,muhtemelen bunları daha sonra arttıracağım.”
  • Hiç bir gerçeklik türünün dokunamadığı bir dünyada rahat etmek yalnızca " içsel " olan bir dünyada, "hakiki " bir dünya "bengi " bir dünya... " Tanrının melekutu(Ruhların ve nefislerin makamı olan âlem) sizin içinizdedir.
  • 76 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Gustav Meyrink uzun zamandır merak ettiğim bir yazardı. Onunla ilk karşılaşmam “Golem” adlı kitabını bir kitap mağazasında görmemle oldu. O günden sonra kafamda yer kurcalamaya başladı. Biraz diline biraz da tarzına alışmak küçük bir fikir edinmek için ilk olarak elimdeki “Kardinal Napellus” adlı kitabını okudum.

    Kitapta üç adet kısa öyküsü bulunmakta. (J.H. Obereit’in Zaman Sülüklerini Ziyareti - Kardinal Napellus - Ay Biraderleri)

    İlk hikaye; karakterin büyükbabasının mezar taşında yazan “vivo” yani “yaşıyorum” ibaresini merak etmesini ve bunun üzerine yaptığı araştırma sonucunda J.H. Obereit ile karşılaşmasını konu alıyor. Hikaye, hayatın insanları nasıl sömürdüğüne değiniyor. Bunu da bizzat Obereit’in ağzından dinliyoruz ve sülüklerle tanışmamız da böyle oluyor.

    “… bana, arzuların ne olduğunu, bunların nasıl iç içe geçtiğini görmeyi ve bu hayaletlerin maskelerini düşürmeyi ögretti. Biz bu hayaletlere ‘zaman sülükleri’ adını verdik çünkü kan sülükleri nasıl insanin kanını emerse onlar da bizim kalbimizden zamanı, hayatın hakiki özsuyunu emerler.”

    İkinci hikaye ise yıllar evvel keşişlik yapmış Hieronymus Radspiller’in hikayesini konu alıyor. Kendisi her gün göle iskandil bırakarak dibine ulaşmaya çalışıyor. Diğer arkadaşlarının yanına geldiğinde ise açılan mevzu üzerine bir anda parlıyor Radspiller. Yaşamak, insanların yaptıkları şeyleri niçin ısrarla yapmaya devam ettikleri, inançlar vb konularda hararetli bir şekilde konuşmaya başlıyor. Bu konuşmada yer yer kendinizi Radspiller ile aynı fikirde buluyorsunuz. Tam doruğa ulaştığı noktada ise Meyrink yapacağını yapıyor.

    Üçüncü hikaye çok daha tuhaf… Gerçekten sonuna gelene dek ne olduğunu bir türlü anlamıyorsunuz. Sonuna gelince de sizi karmaşalara gark ediyor. Karakterimizin adı Meyrink ve bir uşak olarak gorev yapıyor. Gelgelelim asıl tuhaflık uşaklığını yaptığını insanlarda. Bu insaları yılın belli bir günü tuhaf bir doktor ziyaret ediyor ve ilk başlarda anlaşılmasa da bu doktorun Ay ile bir alakası var. Aslina bakarsanız hikaye biraz bulanık. Bunun sebebi de bence hikayenin sonuyla alakalı.

    Kitabın çevirmeliğini Zehra Aksu Yılmazer yapmış. Çok göz tırmalamayan imla sorunları var. Bu da sanırım Meyrink’in uzun ve karmaşık cümleleriyle alakalıdır.

    Genel olarak ben kendisini beğendim. Diğer kitaplarını da merak eder oldum. Fantastik ile gerçeklik arasındaki o ince çizgi öyle bir iç içe geçiyor ki hangisi nerede başlayıp bitiyor okurken fark edemiyorsunuz. Daha sonra sizi öyle bir ikilemde bırakıyor ki kendinizi sorguluyorsunuz. Acaba kolay yolu seçip çoğu insan gibi işinize gelene mi inanacaksınız yoksa tüm tabularınızı yıkıp olağanüstü olana mı? Bunu atlattıktan sonra yine bir ikilem çıkıyor ortaya. Hangisi gerçek? Size olağanüstü gelen mi gerçekte gerçek yoksa gerçek olduğunu düşündüğünüz mü? Meyrink’in din, ölüm ve yaşam kavramlarını kendi penceresinden değerlendirmesini ise her öyküde rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bazıları özellikle çok ilginç bir bakış açısına sahip. Tabi Borges kendisini benden daha iyi açıklamış arka kapak yazısında.
  • Fakat kendimizden gelen, kendimiz olan bir şey vardır; görünmez, ama içsel olarak teyit edilebilir bir gerçeklik; her an kavranabilen ve hiçbir zaman kabullenmeye cesaret edilmeyen ve ancak tüketilmeden önce gündeme gelen uygunsuz ve ezeli bir mevcudiyet: Ölümdür bu, hakikî ölçüt odur...
  • “...kendimizden gelen, kendimiz olan bir şey vardır; görünmez, ama içsel olarak teyit edilebilir bir gerçeklik; her an kavranabilen ve hiçbir zaman kabullenmeye cesaret edilmeyen ve ancak tüketilmeden önce gündeme gelen uygunsuz ve ezeli bir mevcudiyet: Ölümdür bu, hakikî ölçüt odur...”