• Bir İnsan Hakları Soruşturması

    Bir kaç gün önce, kısacık bir Galeano alıntısı yüzünden bütün bir site galeyana geldi. İfadeye verilen tepkilere, yapılan yorumlara, gönderi kaldırma cihadı ilanına, buna inat gönderinin yayılma çabasına, tarafların birbirine düşmesine, harici yorumlara ve ahkam kesmelere ve sonuçtaki eksiksiz curcunaya tanık olsa, ihtimal ki yazarın kendisi de şaşırır ve bir hayli de eğlenirdi. Özellikle de yazarın muhtemelen eleştirdiği güney amerikada yaygın olan katoliklik inancının tanrısının, başka bir inancın mensupları tarafından böylesine canhıraş savunulmasının ironisi göz önünde bulundurulursa. Benimse meselenin bir noktası ilgimi çekti. Uzun müddettir bir iki kelam etmek istediğim hususta, bu olayda tekrardan görüldüğü gibi, çoğunluğun kafasının karışık olması, bana bu iletiyi yazma gereğini hissettirdi. Şimdi hadise ve taraflar biraz yatıştığı için, duygulardan sıyrılıp, soğukkanlı ve olabildiğince nesnel bir şekilde meseleyi anlamaya çalışalım.

    Düşünceye Saygı

    Burada öncelikle genel bir sorundan bahsetmek gerekiyor ki o da dilin öznel kullanımı. Kelimelerin ve kavramların, insanların zihinlerindeki karşılığı çoğu zaman birbirini tutmuyor. Kavram kargaşası da bu noktada başlıyor. Konuşurken ya da tartışırken aynı kelimeleri kullanıyoruz ama sıkça birbirinden büsbütün farklı şeyleri kastediyoruz. Bu da bırakın uzlaşmayı, tarafların birbirini anlamasını bile olanaksızlaştırıyor. Dolayısıyla işe düşünceye saygı kavramının ne olduğunu tespit etmekle başlamamız gerekiyor.

    Hepimizin bildiği gibi, her insanın kendi başına ve kendi adına düşünme ve bu düşüncesini sahiplenme hakkı vardır. Bu haklar, insan hakları evrensel bildirgesi ve birçok ülkenin anayasası tarafından koruma altına alınmıştır. Düşünce özgürlüğü ilkesi, kişinin bu haklara engellenmeden ulaşabilmesini ve bunları elinde tutmasını güvence altına almak için belirlenmiş bir ilkedir. Düşünceye saygı kavramı da kişinin bu özgürlüğüne ve başkalarının özgürlüğünü veya diğer haklarını ihlal etmediği müddetçe, bu düşüncenin varolma hakkına saygı duymayı ifade eder. Buradan hareketle düşünce özgürlüğüne değil de düşüncelerin bizzat kendilerine saygı beklemek, talep etmek yanlış bir tutum olur. Daha doğrusu, insanların bu beklentiyi karşılamak gibi bir zorunluluğu yoktur. Şimdi bunun neden böyle olduğunu bir kaç örnekle pekiştirelim.

    Bir kişinin şahsi düşüncesi, topluluğun diğer mensuplarının birine, birkaçına ya da hepsine birden zararlı olabilir. Sözgelimi bir kişi tamamen akli yetilerini kullanarak, kendisi haricindeki bütün canlıların aşağılık yaratıklar olduğu ve onları öldürme, yok etme hakkına sahip olduğu düşüncesine varabilir. Peki söz konusu kişi bu düşünceyi üretebildi diye başkalarının buna saygı duyması gerekir mi? Yoksa bir kaçıkla ve potansiyel bir seri katille birlikte yaşadıklarını farkedip, bununla ilgili lüzumlu tedbirleri mi alması gerekir?

    İlk insanlar gökgürültüsünün tanrıların gazabından kaynaklandığını düşünüyorlardı. Kızılderililer dans ederek yağmur yağdırabileceklerini.. Ortaçağda Galileo hariç herkes dünyanın düz olduğunu ve güneşin onun çevresinde döndüğünü düşünüyordu. Bugün bunların ya da benzerlerinin geçersizliği bilimsel keşifler sayesinde anlaşılmıştır. Fakat insanlar hala kendi kişisel ajandalarından dolayı bilimsel gelişmelerin apaçık olarak yanlışladığı kavram ve olgulara inanmaya ve bunların gerçeklik olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünmeye devam ediyorlar. Bizim bu düşüncelere saygı duymak gibi bir zorunluluğumuz var mıdır?

    Geleneksel Hinduizme mensup bir hintli, kadının ölen eşiyle birlikte yakılması gerektiğine inanır. Ortaçağda ortalama bir hıristiyan akli yetileri bozulan bir kadının içine şeytan girdiğini ve şeytanın kadının yakılmasıyla oradan çıkarılmasının yapılması gereken davranış olduğuna inanırdı. Çoğu islam mezhebine göre 8 yaşında bir kız çocuğuyla evlenmekte ahlaki, toplumsal ya da insan hakları bakımlarından bir problem yoktur, bu tür evlilikleri onaylarlar. Vesaire... Böyle düşünceler saygıyı hakederler mi?

    Örnekler çoğaltılabilir ama maksadım anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Dolayısıyla, sırf birisi düşünce çarklarını çalıştırıp ortaya bir ürün çıkardı diye hiçbir düşünce otomatik olarak saygıyı haketmez, bunu kendi erdemleriyle kendisinin kazanması gerekir. Bu prensip düşücenin türleri olan inançlar, dinler, ideolojiler, öğretiler, kişisel yargı ve kanaatler için de geçerlidir. Bu olgulara yüklenmeye çalışılan dokunulmazlıklar düşünceye saygı kavramının alanına girmez ve layık oldukları takdirde her türden sorgulama, eleştiri, alay ve (aşırı durumlarda)yaptırıma tabidir.

    Galeano Paylaşımı

    Gelelim hakaret, sövgü mevzusuna ve Galeano'nun sözüne. Bu sözü nasıl değerlendirmeliyiz? Böyle bir şey söylemeye hakkı var mıdır, yok mudur? Eğer bununla alakalı temel bir prensip bulup oradan hareket etmezsek, senin görüşüne karşılık benim görüşümden öteye gidemeyiz. O nedenle görece nesnel bir sonuç için böyle bir genelgeçer prensip şart. Peki aradığımız şey var mıdır, varsa nedir? Gerçekten de böyle bir prensip vardır ve bu da evrensel insan haklarından birisi olan ifade özgürlüğüdür. Bununla ne demek istiyorum? Hiçbir düşünce, fikir, ideoloji, öğreti, din, inanç sistemi ve inançsızlık ifade özgürlüğü sınırının dışında tutulamaz, tutulmamalıdır ve bu özgürlüğün sınırı hakaret ve sövgüyü de kapsar. Çünkü bir değere atfettiğimiz kutsallık, mutlaklık, mükemmellik, dokunulmazlık gibi payeler sadece bizi bağlar, evrensel standartlar belirtmezler, başka insanlar bu değerleri ve onlara yüklediğimiz sıfatları
    benimsemek zorunda değildir, bahis mevzusu değerlere dair her cinsten sözlü tasarruf hakkına sahiptir. Aksi taktirde herkes önüne gelen sözümona değere kutsallık atfeder, mesele içinden çıkılmaz bir hale gelir. Düşünceler insan ürünüdürler, kendiliğinden bir saygıyı haketmezler, haklarında dilediğimiz sözü söylememize bir engel oluşturmak için içkin bir değer taşımazlar. Ayrıca düşünceler incinmezler, kırılmazlar, psikolojik ya da fiziksel travma geçirmezler, kendilerini kötü hissetmezler; dolayısıyla onları ifade özgürlüğü pahasına koruma altına almamız için bir sebep yoktur.Meseleye dair tek ince nokta düşünceye hakaretle, düşünceye sahip olanın şahsına yönelik hakaretin farklı şeyler olmasıdır. Geriye kalan her şey basit bir diyalektik sorgulamayla varılabilecek sonuçlardır. Bu prensipten hareketle Galeano, istediği tanrı hakkında istediği cümleyi kurabilir, buradaki veya dünyanın başka bir yerindeki herhangi bir insan bu cümleyi ifade edebilir ya da alıntılayabilir, buna hakkı vardır. Doğal olarak bunun tersi de geçerlidir. Herhangi bir inançlı insan da inançsızlık hakkında, aynı türden sözler söyleme hakkına sahiptir.

    TCK 216

    Gelelim olayın hukuki, anayasal boyutuna. TCK'nın bu maddesi, açık şekilde ifade özgürlüğü kapsamına giren bu ve daha birçok olguyu, evrensel beyannamede belirtilen özel hususların dışında, haksız bir sınırlamaya tabi tutmaktadır. Bu durum insan haklarına aykırıdır. Ayrıca muğlak ve yoruma açık ifade tarzı sebebiyle, bir kısım yargı mensuplarının da işgüzar marifeti yardımıyla fazladan mağduriyete sebebiyet vermektedir. Bu ve buna benzer diğer maddeler, çoğu medeni ülkede olduğu gibi, acilen anayasadan çıkarılmalıdır.
  • 300 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sonsuzluk Yolculuğu/ Dr.Muhammed Bozdağ
    kitap sayısı: 250
    İnsanın cennetten dünyaya gelişini, dünyanın amacını, kabir hayatını, kıyameti, öteki dünyadaki sorgulanmayı ve muhteşem cennet hayatını anlatıyor Sonsuzluk Yolculuğu… Sonsuz hayatımızın büyük aşamalarını tutarlı bir bütünlükle ifade ediyor. İnsan soyları ne zaman yaratıldı ve ilk insanlar yeryüzüne ne zaman, neden ve nasıl geldi? Ecel nasıl belirleniyor; ölüm anı ve kabir hayatı nasıl yaşanıyor? Kıyamet nasıl kopacak ve belirtileri nelerdir? Mahşerde dirilip toplanma, kul hakkı hesaplaşması, sorgu, mizan, sırat köprüsü ve cehennem nasıl olacak? Cennetin büyüklüğü, yaşama biçimi, hızı, ailesi, evliliği, lezzetleri ve orada Rabbimizin görülmesi hakkında neler biliyoruz? Tahmin edilen yüz yedi milyar aynı genetikten Âdem insanı yaşayıp yeryüzünden gitti. Kabir hayatlarında kimi cenneti ve kimi cehennemi izlerken hepsi kıyameti ve dirilişi bekliyor. Bizim de o tarafa gidişimiz çok yakın. Nereye gideceğimizi biliyor muyuz? Giden büyüklerimiz bizden ne bekliyor, haberimiz var mı? Ahirete hazırlanıyor muyuz? Ne götüreceğiz? Bu kitapta; kabrin, kıyametin, dirilişin, sorgunun, sıratın, cehennemin ve cennetin sahnelerini şaşırtıcı tasvirlerle okurken yüreğiniz titreyecek.


    (Tanıtım Bülteninden)

    kitap yorumum: Kitapta 6 ana maddeye ayırmış yazılımları yazarımız.
    Hayata hazırlık, dünya hayatı, Berzah hayatı, kıyamet, sorgulama hayatı, cennet hayatı.
    Tabii ki bunları kafamızda sorgularken kafamızdaki sorulara cevap bulduğumuzdan maneviyatı yüksek çok değerli bir kitap olmuş
    Dünya hepimizin hayatında sadece bir durak ve duraktan her zaman kalkılır.
    Bana iyi geldi dediğim bir kitap.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • 266 syf.
    DİKKAT FAZLA SPOİLER İÇERİR :)

    Cesur Yeni Dünya’da Huxley, her ne kadar yüzlerce yıl sonrasının dünyasını tasvir ediyor gibi görünse de, aslında bugünün de dünyasını çok çarpıcı bir “dünya modeli” ile gözler önüne sermektedir. Yazar insanlığın dikkatini çekerek uyarmaya çalışmıştır. Genellikle Huxley’nin dikkat çektiği “Dünya Devleti” tıpatıp Amerika’yı işaret ederken, insanoğlunun içinde taşıdığı bencillik ve özgürlüğe karşı denetim tutkusu potansiyeli itibariyle –küresel ısınmanın eşiğindeki dünyada, insanoğlunu nasıl bir kader beklediği belirsizliğine rağmen– gelecek yüzyıllarda başka Amerikaların da boy vermesi elbette kaçınılmazdır. Yani Amerika, günümüz dünyası için sadece bir rol modeldir ve bahsedilen potansiyelin önderliğini yürütmektedir.
    Aldous Huxley’nin bu çok tartışılan kitabına distopya yani kara ütopya da denmektedir. İnsanı sorulara boğan bir gelecek kurgusu gibidir. Huxley 1932 yılından bakarak öyle bir dünya yaratmıştır ki okuyucu, yazarın bahsettiği bu dünyanın olması mümkün mü, iyi mi kötü mü bir türlü karar verememektedir. Fakat kitabın ilerleyen bölümlerinde, bugünün insanının maruz kaldığı şartlandırılmalarla Cesur Yeni Dünya insanının şartlandırmaları arasında çok ciddi benzerlikler görülmekte ve başlangıçta ütopik, sıra dışı gelen konular daha sonraki bölümlerde günlük hayat ile özdeşleştirilir.

    Aldous Huxley’in tasvir ettiği Cesur Yeni Dünya, istikrar yılı diye anlatılan “F.S. 632’de” eski kıta denilen Londra’da geçmektedir. Yani kitabın yazıldığı tarihten altı yüzyıl sonrasında yaşanan bir dünya modelidir. Kitapta Ford, bu Yeni Dünya’nın adeta tanrısıdır. Yazar, kitabında bu yaratılan dünyayı, iki temel karakter üzerinden diğer bireylerlerle ilişkilendirerek anlatmaya çalışmaktadır. Dünya ciddi bir evrim yaşamış, insan üremesi ve eğitilmesi “kuluçka ve şartlandırma” merkezlerindeki şişelerde gerçekleştirilmektedir. Dokuz Yıl Savaşları’ndan sonraki büyük Ekonomik Sıkıntı’dan sonra kurulan Cesur Yeni Dünya’nın sloganı “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar”dır. Bu üç ilkenin sürekliliğini sağlamak için bilimsel yöntemlerle yeni bir dünya düzeni kurmuşlardır. Ve onlar için, geleceğin en önemli projeleri “mutluluk sorunu” adını verdikleri konuda, daha doğrusu insanlara “köleliklerini sevdirme sorunu” meselesidir.

    Kitap, Kuluçkalama ve Şartlandırma Merkezi müdürünün çocuklara eğitim vermesini anlatarak başlar ve kitabın devamında da bu Yeni Dünya düzeni ile ilgili detaylı bilgiler verilmektedir. Toplumsal istikrar için nüfusun sabit tutulması şarttır. Ayrıca amaca hizmet etmekten zevk alacak bireyler üretilmesi önemlidir. Bu şartlandırma merkezlerinde insan robotlar yetiştirilir. Toplumsal mutluluğu, zararı en aza indirilmiş bir uyuşturucu maddesi olan “soma” ile sağlarlar. Kitapta bireyden nesneye dönmüş ya da dönüştürülmüş insan ve bu nesneleri üreten bir düzen vardır. Üretim bandında bir bireyin üretilmesi için iki yüz altmış yedi gün gerekmektedir. Bir seferde her şeyleriyle birbirlerine benzer doksan altı canlı üretilmektedir. Bu bireylerin istendiği gibi oluşturulması için üretim bandı üzerinde çeşitli etkilere (ilaç, ısı, basınç vb.) maruz bırakılırlar. Kişilerin psikolojik şartlandırmaları ise Hipnopedya (uykuda eğitim) ile yapılır. Aslında nesneleştirilmiş bu insanlar, sistemin ihtiyacının olduğu beş ana sınıfta (alfa, beta, delta, gama, epsilon), hayatlarının her alanında karakteristik, fiziksel özellikleri ve kaderleri belirlenmiş olarak çıkıyorlar yumurtadan. Örneğin on iki yıl boyunca her gece yüz elli kez kulaklarına “Artık herkes mutlu” şeklinde seslenilir, ya da sistemin canlı kalması için gerekli olan tüketimi sürekli kılmak için “Atıp kurtulmak, onarmaktan iyidir. Yama artarsa refah düşer” tarzı şartlandırmalar yapılır. Yeniye ve tüketime dayalıdır toplum.

    Cesur Yeni Dünya’da bireyler yoktur, toplum vardır. Bunun için kişilerin yalnız kalmaması için gerekli tedbirler alınmaktadır. Çünkü yalnız kalan ve işi olmayan birey düşünmeye başlar. Düşünen insan sorgular ve bu ise tehlikelidir. Ayrıca insanlar arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan ve ilişkiye şekil veren “güçlü duygular” veba hastalığına benzetilir. Bu ise en son istenen şeydir. Kişilerin yalnız kalmalarını engellemek için duygusal film, engelli golf gibi aktivitelere yönlendirilir. Yalnız kaldıklarında ise sıkıntı yaşamamaları için “soma” adı verilen zararsızlaştırılmış uyuşturuculardan alırlar, böylece aldıkları doza göre zihinsel bir dinlenmeye geçerler. Bununla beraber anne, baba, aile gibi kavramlar müstehcen kabul edilirken “herkes, herkese aittir” anlayışı normal kabul edilir. Böylece kişilerin birbirlerine karşı duydukları istekler anında giderilip, bastırıldığı vakit ortaya çıkabilecek yoğun hisler ve duyguların önüne geçilmiş olur. Dünya denetçilerinden Mustafa Mond şu sözleriyle bu görüşü destekliyor: “Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yükünden arındırdık.”

    Genç kalarak bir ömür sürdürmek de önemli bir unsurdur. Modern insanların yaşlanması gibi bir durum söz konusu değildir. Bunu yapay salgılar ve ihtiyaç duyulduğunda oldukları aşılar ile sağlıyorlar ve yaşlanmayı geciktiriyorlar. Ancak 60’larına kadar çok zinde yaşayan bireyler birden ölüyorlar. Bunun sebebi, yaşlanıp fiziksel güçten düşen bireyin toplumdaki üretim ve tüketim için bir faydası olmaması olarak değerlendiriliyor. Bir diğer sebebini ise, denetçinin “Kendimize ait olduğumuzu düşünmek mutluluk sebebi olabilir mi? Genç insanlar bunu düşünür çünkü kimseye bağımlı olmamayı, dua etmekten muaf olmayı kendi tarzları olduğunu kabul ederler. Oysa yaşlanan insan, içinde o zayıflığı hisseder ve kişilerde korku baş gösterir. Yaşları ilerledikçe insanların dine yönelmesinin bir nedeni de ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusudur,” ifadesine vurgu yapması ile anlıyoruz. Bu yüzden kişiler çocukluklarından itibaren haftada üç gün “ölecek hastalar hastanesi”ne götürülüyor ve bireylerin gözünde ölümün sıradan bir süreç olarak görmeleri sağlanıyor.

    Tabii bu Yeni Dünya’daki sistemin yanında bir de karşı sistem mevcuttur. Bu “vahşi ayrı bölgesi” diye adlandırılan coğrafyadaki insanlar ıslah edilmeye layık bile görülmeyen insanlardan oluşmaktadır. Hatta bu bölge elektrikli tellerle çevrilidir ve New Orleans’tadır. Sistemi sürekli sorgulaması ile meşhur Bernard, kız arkadaşı Lenina ile tatil yeri olarak bu vahşi bölgeyi seçmiştir. Shakespeare okuyarak büyüyen “Vahşi” ile tanışır. Daha sonra Vahşi ve bir gezide kazara unutulmuş ve yine kazara hamile kalıp, eski dünyada yaşamak zorunda kalan Vahşi’nin annesi olan Linda ile beraber Yeni Dünya’ya gelirler. İşte bundan sonra iki dünya arasında sürekli bir kıyaslama ve sorgulama başlar. Ayrıca eski dünyadan getirilen Vahşi, Yeni Dünya ile eski dünyanın kıyas yapılabilmesinde en önemli rolü oynar. Yeni dünyanın sistemini sorgulayan Bernard Marx ve Helmholtz Watson ile Vahşi arasında gelişen ilişki yumağında dikkat çeken odur ki; Vahşi onlara aradıkları gerçeği kısmen de olsa yansıtıyor ama şartlandırılmış olmanın tesiri ile birbirlerini anlamakta zorluk çekerler. Bu arada eski dünyada “yabancı” olduğu için dışlanan, Yeni Dünya’da ise yaşam alanı bulamayan Vahşi’nin dünyası bu ağırlığı daha fazla taşıyamaz. Önce bir adaya gidip inzivaya çekilir. Sonra intihar eder.

    Sonuç olarak Cesur Yeni Dünya düzeni ile, günümüz dünyası arasındaki benzerlik insanı dehşete düşürecek kadar yakın gözükmektedir. Tek tipleştirici bir dünya düzeni her geçen gün etkisini artırmaktadır. Cesur Yeni Dünya, ötekine yaşam hakkı tanımayan, farklı düşüneni içinde eriten, sistemle uyum içinde yaşayanı öne çıkarıp, yücelten bir sistemin içinde sürüklendiğimizi bize oldukça etkili bir biçimde sunan bir kitaptır. İnsanı insan yapan tüm erdemlerin bir şey ifade etmediği, insani değerleriyle yaşamaya gayret eden insanların dışlandığı, sistemin yandaşlığına soyunan kuklaları bize kanaat önderleri olarak sunan bu düzenin kitaptaki düzenden ne farkı var acaba? Günümüzde “gen” araştırmalarının belli bir merhaleye geldiğini ve yakında insan klonlayabileceklerini iddia eden bilim adamları medyada yer almaktadır. Acaba alıştırılıyor muyuz? Kitap bu nevi soruları akla getirmektedir. Teknolojik gelişmelerin etkisi ile medyanın başrol oynadığı, bilişim çağının da tesiri ile insanoğlu bu sistemin tekelinde esaret altındadır. Dikkatli bir şekilde günlük hayatımızın akışını gözlemlediğimizde, sabahtan akşama kadar geçirdiğimiz zaman diliminin tanziminde, hangi şartlandırmaların etkisi ile sürüklendiğimizi görebilmek daha mümkündür. Günümüzün hâkim güçleri, bu tasvir edilen şartlandırılmış insan modelinden pek memnun görünmektedir. Sistem, sadece üret (benim istediğimi) ve sonrasında hızlıca tüket diyor. Ama Sorgulama! Düşünme! Karşı gelme! İtaatkâr ol! Hak arama! Sen, sadece boyun eğerek rahat yaşayabilirsin. Bu yüzyılın insanının soma hapları ise Hollywood yapımı filmler, Amerika’dan ithal aptal diziler ve taklit edilen yarışmalar örnek olarak gösterilebilir. Verilmek istenen mesaj çok açık ve nettir: Uyuşun! Uyuyun!

    Günlük hayatımızın her karesini bu şekilde kontrol altına alan güçler, bu şekilde sistemin “kural koyucular”ı olurlar ve insanlık senaryosunu başından sonuna kendileri yazıp kendileri yönetmektedirler. Yani nesneleşmiş insan ona yazılan rolü oynarken, hiçbir şeyin farkında olmadan, eline tutuşturulmuş soma hapları ile oyalanmakla meşguldür. Aslında yazarın, yaşadığı dönemden bakarak, böylesine yüksek bir öngörü ile günümüze atıfta bulunabilme yeteneğine hayran kalmamak mümkün değildir.

    Kaynakça:

    – utopicass.blogspot.com
  • O ağaç yıkıntısının taptaze bir sarmaşık gülüne, "Gel de benim çürük gövdemi çiçeklerinle sar" demeye hakkı var mıdır?
  • Işçiler Haziran 1848 de elde silah talep ettikleri çalışmayı ailelerine de dayattılar; kadınlarını ve çocuklarını Sanayi baronlarına teslim ettiler. Ocaklarını kendi elleriyle yıktılar, karılarının sütlerini kendi elleriyle kuruttular: hamile ve bebeklerini emziren Zavallı kadınlar Madenlere ve manüfaktürlere gidip boyun eğmek ve sinirlerini yıpratmak zorunda kaldılar; kendi elleriyle çocuklarının hayatını ve sağlığını mahvettiler. Yazıklar olsun proleterlere! Fabllarımızın, eski masallarımızın lafını esirgemeyen, dobra dobra konuşan "ilahi şişeye" aşık çenebaz kadınları nerede? Habire dolanıp duran, habire yemek pişiren, neşe saçan, hiç acı çekmeden sağlıklı ve güçlü bebekler doğuran O şen şakrak kadınlar nerede? Bugün karşımızda, beti benzi solmuş cılız çiçekler gibi, kanları kaynamayan, mideleri harabeye dönmüş, uzunları uyuşmuş fabrika kızları ve kadınları var! Gerçek zevki asla yaşamamışlar ve kızlıklarını nasıl verdiklerini hiçbir zaman çapkın bir neşeyle anlatamayacaklar. Ya çocuklar? 12 saat çalıştırılan çocuklar! Ne felaket!
  • Sabahattin Ali ' nin ;
    “ Ona dargın değildim ;
    Asla kızmıyordum.
    Sadece müteessirdim.
    Böyle olmaması lazımdı ’' diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu.
    Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. ”

    Cümlelerinin ağırlığı var üzerimde...
  • Bir taraftan da, "çoğunluk bir yasanın korunmasını istediği sürece, bu yasayı çiğneyen her birey kanunsuzdur," diyordu, "yasanın akıllıca ya da saçma, haklı ya da haksız olması fark etmez; bireyin gö­revi yasayı desteklemektir." Öte yandan da "Ben bütün yasalara itaat ederim," diyordu, "ama sadece iyi yasaları severim. Toplumun benden
    sadakat isteme hakkı var ama mantığımdan vazgeçmemi isteme hakkı yok.