• 400 syf.
    ·5 günde·5/10
    Yazarın okuduğum 5. Kitabı. Daha önceki okuduğum 4 kitabı bir solukta bitmesine kıyamayarak okumuştum. Bu kitabı okurken oldukça zorlandım. Hatta yarım mı bıraksam diye düşğnmedim değil. 200 sayfayı geçtikten sonra daha hareketli bir hal almaya başlıyor. Sonu ise gerçekten sabrettiğime değmiş dedirtti. Yine de başının o kadar durağan olması diğer kitapları kadar akıcı olmaması beni hayal kırıklığına uğrattı. Kitapta geçen en etkileyici cümle "hayat sadece bir yön bilir o da ileriye doğrudur" du. Üzerine oturup düşünmemi ne kadar haklı bir tespit olduğunu farketmemi sağladı. Son olarak okumaya değer bir kitap.
  • 724 syf.
    ·Puan vermedi
    02:22

    Y i nE y En i yE n iD eN

    Türkçe dilinde var olan ve benim bildiğim ne kadar sözcük olsa da senin kitaplarını okurken hissettiğim o hissiyatı cümlelere dökemem sanıyorum. Ama yine de bir kez daha senin hakkında yazmak umarsızlığına düştüm. Affet öldün ama hala seni rahat bırakmıyorum...
    Uzun zaman oldu senin kitaplarınla tanışalı. Uzun zaman oldu gereksiz duygusallıklara kapılmayalı. Uzun zaman oldu kendimi düşünmeyeli, suçlamayalı. Uzun zaman oldu insan olduğumu unutalı. Daha neler neler oldu uzun zaman olalı, öleli...
    Evet yine gereksiz bir duygusallığa kapılacağım şimdi. Diğer okuduğum kitaplar ve yazarlar gibi seni ve kitaplarını da bitirseydim şimdi her şey daha farklı olurdu kuşkusuz. Hala bitmediğini sana yazdığım sayısız yazıyla ve şu anda bile yazmakta olduğum bu cümlelerde anlıyorum. Neden bitmiyor peki? Hala neden bitmiyor? Ölülerle yaşıyorum. Yığınlarca ölü. Ne farkeder ki...

    Kendimi bildim bileli bu lanet olası ahh şu LANET OLASI bağlanma, kendini bir yere bir şeye ait olma duygusunu yenmeye çalıştım. Koparılması gereken çok ip vardı. Bırak dedim bırak gitsin. BIRAK BIRAK BIRAK. Ama bu senin için geçerli olmadı. Bu beni öfkelendiriyor sanırım. Sanırım? Evet sanırım demem gerekiyor çünkü duyguları tanımlamaya çalışmak çabası çok yetersiz geliyor. Aha ha ha ne komik!

    Neden öldün? Neden neden neden? Bat dünya bat! Bat ki bitsin artık.

    Bir de şu iki ayaklı küçük INSANCIKLAR yok mu! Hiç bir şey yapmadan sadece yaşamaları bile küfür olan bu küçük insancıklar varken sen gibi nice değerli insanlar neden gidiveriyor öyle hemen! Giden gelmiyor geri... Gelmiyor...


    Tutunamayanlar diyor birileri?! Kim bu tutunamayanlar? Disconnectus erectus?! Şekilleri neye benzer? Aramızda var mı tutunamayan? Var mı aramızda başkasını suçlamak yerine kendiyle yüzleşmek cesaretine ulaşan? Ve yine var mıdır aramızda; okuduklarıyla, öğrendikleriyle, bildikleriyle hayatına değen insanlara hoşgörü gösterebilen?

    Lanet olası yargılarınızı bırakmayı deneyin iki ayaklılar! Tiksiniyorum siz gibilerden! Midemi bulandırıyorsunuz! Siz gibiler yüzünden insan olmaktan tiksiniyorum! Ve tekrar siz gibilerle aynı dünyada yaşamaktan tiksiniyorum! Bu tiksinti bana asla yapmak istemeyeceğim şeyleri yapmak zorunda bıraktıracak diye endişe duyuyorum. Ya da duymuyorum. Olan olsun ve bitsin artık. Aha ha ben nasıl bir insanım? Ben neden insanım? Ne farkeder ki sanki...

    Bir serzeniş! Kahretsin sadece bir serzeniş küçük insancıklar!

    Bu serzenişler ne ilk ne de son olacağa benziyor. Biliyorum boşuna. Boşlukta yitip giden ses yığınına eklenecek bir tutam çığlıktan başka bir şey olmayacak bu yazı da.
    Şu küçük dünyada; küçük insancıklarla, küçük irademizle, küçük hesaplaşmalarla, küçük nefretlerle, küçük sevgilerle, küçük yaşayışlarla, yitip gideceğimiz bir hiç olacağımız günü bekleyelim. Denildiği gibi 'ölüm güzeldir bu halden' sanırım.

    Tutunamayanlar...

    Tutunamayanlar; TRT Kültür, Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışmasında kazananlar arasına girmesine rağmen, kitabın kalınlığını gören yayınevleri hem kitabın ilk 80 sayfasını okuyup basmak istemezken, hem de Atay'ın 'ruh hastası' olduğunu düşünmüşler. Ne kadar da şaşırtıcı ama değil mi! Ya ya ya!
    Bu ülke... bu ülkenin insanları... ! Bizden adam olmaz...

    "Bu ülkede,
    katı ve olumsuz yargılar...
    gelişimi engelleyici..."


    Ve Hayati Asılyazıcı.

    Bu adam yeni bir yayınevi açıyor. Ödüllü romancı Atay'ı merak ediyor ve kitabın dosyasına ulaşıyor. Okuduğunda:
    "Farklı, çok farklı..." cümleleri dökülüveriyor ağzından. Kitap basım için hazır. Maddi sıkıntılardan sebeple iki cilt halinde hazırlanan bu kitap nihayet 1971 yılında ilk cildiyle okurlarla buluşuyor. Bir sene sonra da ikinci cildi basılıyor. Ama maalesef o zamanlarda birinci cildini okuyan azınlıktaki o insan sayısı, kitabın ikinci cildini almıyor.

    O zamanlarda kitaplar, toplumu bilgilendirmek ve yol göstermek için yazılırdı. Ama Atay, Türkiye'de hiç denememiş olan bilinç akışı tekniğini kullanarak yazmıştı kitabını. Uğur'un da dediği gibi:

    'Geleneklerle çatışan her yazarın kaderidir bu, Oğuz.
    Sen de öldükten sonra anlaşılacaksın.'

    Tutunamayanlar'ın kitap değil, daha başka türlü -çok daha başka türlü- bir lanet olduğunu şu yazdığım bir parça cümle yığınından anladınız sanıyorum. Ya da belki de çoğu okuyan (?) kişi tarafından gördüğüm kadarıyla sadece ben abartıyorumdur. Ya da abartmıyorumdur. Odur budur şudur öyledir böyledir ne farkeder ki... Sadece okuyacağınız bu kitabın herkeste bir parça farklı bir etki bırakacağına eminim.

    Sevgili okurun lanet olası her şeye rağmen hala burada Atay!

    03:55




    Bir açıklama:
    Sitede gördüğüm sahte alıntıları şikayet ediyorum. Günde sadece beş defa şikayet hakkı olduğu için diğer kalanları da yorum yaparak uyarıyorum. Ve evet kalın kitabı ezberledin mi nerden biliyorsun gibi saçma söylemler yapanlar, hemen engelleyenler, yanlış olduğunu bile bile saçma tartışmalara girenler evet ezberledim. Var mı bir diyeceğiniz! O kafatasınızın içindeki beyni nasıl kullanıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz?! Kişi sevdiği yazarın üslubunu bilir. Okuduğu kitaptaki içeriği bilir. Gerçi okumuş olmak için okunan kitap sayısının fazlalığını düşününce! Tutunamayanlar'ı dört kere okudum. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek! Tamam bunu bilemezsiniz. Ama benim sinirlerimi acıtan şey yanlış olduğunu anladığınızda bile hala haklı olma çabasına girmeniz! BEN BEN BEN demekten de tiksiniyorum. Saçma sapan ego savaşlarınızda BEN demeyen ya da demek istemeyen insanları -uygun bir deyişle- işlevsiz adleddiniz!
    Tik si ni yo rum !
    'Ne haliniz varsa görün' mü demeliyim? Bu mu yani?! Sanırım artık duyarsızlaşabildiğim kadar -daha ne kadar olur bilmiyorum- böyle diyeceğim. 'Ne haliniz varsa görün' insancıklar!
    Ne haliniz varsa görün!
  • KAHVALTI
    Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
    Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı
  • bir cümle okudum;
    “insan üzüntülü ve sevinçli zamanlarında kalbinin dayanamayacağından fazlasını duyarlı bir kalple bölüşmek istermiş” ne de haklı söylenmiş değil mi ?
  • İnsan
    eşref-i mahlûkattır derdi babam
    bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
    ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
    bu söz asıl anlamını kavradı
    geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
    geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
    kararmış rakamların yarıklarından sızarak
    bu söz yüreğime kadar alçaldı
    damar kesildi, kandır akacak
    ama kan kesilince damardan sıcak
    sımsıcak kelimeler boşandı
    aşk için karnıma ve göğsüme
    ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
    aşk ve ölüm bana yeniden
    su ve ateş ve toprak
    yeniden yorumlandı. Dilce susup
    bedence konuşulan bir çağda
    biliyorum kolay anlaşılmayacak
    kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
    yanık yağda boğulan yapıların arasında
    delirmek hakkını elde bulundurmak
    rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
    bana deha değil
    belgeler gerekli
    kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
    gençken
    peşpeşe kaç gece yıllarca
    acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
    bilmezdim neden bazı saatler
    alaturka vakitlere ayarlı
    neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
    yazgı desem
    kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
    Tokat
    aklıma bile gelmezdi
    babam onbeşli olmasa. Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
    ben o yaşta koltuğumda kitaplar
    işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
    cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
    kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
    Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
    her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
    gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
    resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
    oysa hergün
    merkep kiralayıp da kazılan kökleri
    Forbes firmasına satan babamdı. Budur
    işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
    işte şehirleri bayındır gösteren yalan
    işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
    kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
    güç bela kurduğum cümle işte bu;
    ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
    tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
    Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
    bile bir bir çınlayan
    ihtilal haberidir
    ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
    nisan ayları gelince vücudu hafifletir
    şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
    bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
    marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
    gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
    biraz ağlayabilmek için
    fotoğraflar çektirir
    babam
    seferberlikte mekkâredir. İnsanın
    gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
    marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
    belki ruhların gölgesi
    düşer de marşlara
    mümkün olur babamı
    varlık sancısıyla çağırmak:
    Ezan sesi duyulmuyor
    Haç dikilmiş minbere
    Kâfir Yunan bayrak asmış
    Camilere, her yere Öyle ise gel kardeşim
    Hep verelim elele
    Patlatalım bombaları
    Çanlar sussun her yerde Çanlar sustu ve fakat
    binlerce yılın yabancısı bir ses
    değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
    polistir babam
    Cumhuriyetin bir kuludur
    bense
    anlamış değilim böyle maceralardan
    ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
    yalnız
    coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
    nüfus cüzdanımda tuhaf
    ekmek damgası durur
    benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
    etin ıslak tadına doğru
    yavaş yavaş uyanmak
    çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
    hırsız cenazelerine bine bine
    temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
    korkak dualarından cibinlikler kurarak
    dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
    nakışsız yaşamakları
    silâhlanmak sanarak
    çıkardım
    boğaza tıkanan lokmanın hartasını
    çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
    halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
    ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
    hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
    fly Pan-Am
    drink Coca-Cola Tutun ve yüzleştirin hayatları
    biri kör batakların çırpınışında kutsal
    biri serkeş ama oldukça da haklı.
    Ölümler
    ölümlere ulanmakta ustadır
    hayatsa bir başka hayata karşı. Orada
    aşk ve çocuk
    birbirine katışmaz
    nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
    kendi tehlikesi peşinden gider insan
    putların dahi damarından
    aktığı güne kadar
    sürdürür yorucu kovalamacayı. Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
    Nerde, hangi yöremizde zihnin
    tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
    ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
    parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
    Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
    takvim yapraklarının arasını dolduran
    nedir o katı şey
    ki gücü
    gönlün dağdağasını durultacak?
    Hayat
    dört şeyle kaimdir, derdi babam
    su ve ateş ve toprak.
    Ve rüzgâr.
    ona kendimi sonradan ben ekledim
    pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
    ham yüreğin pütürlerini geçtim
    gövdemi alemlere zerkederek
    varoldum kayrasıyla Varedenin
    eşref-i mahlûkat
    nedir bildim.
    İsmet Özel
    Sayfa 177 - Tiyo Yayınları
  • 688 syf.
    ·1 günde·10/10
    Uzun zamandır ne alıntı ne de inceleme paylaşmaya vaktim oluyordu. Birkaç gün önce yakın bir arkadaşım 3 yıl önce çok beğenerek okuduğum bir kitabı okuduğunu söyleyip kitap üzerine muhabbet açınca işler değişti tabii. Fark ettim ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Bu duruma çok üzüldüğüm için de uzun veya kısa okuduğum her şey üzerine bir şeyler yazmaya karar verdiğim. Çünkü bin tane kitap okumak değil bin tane kitaptan etkilenerek bir karakter oluşturmak önemli. Ve okuduğumuz şeyler üzerinde düşünür, konuşur, yazarsak okuduklarımızı daha çok benimsiyor ve daha çok şeyler hatırlıyoruz.

    -spoiler İÇERİR. Kimsenin okuma zevkini kaçırmak istemem. Eser üzerine yapılabilecek bütün konuşma ve tartışmalara da açığım, hatta memnuniyet duyarım.-

    Kitabın üzerinde durulmayı en çok hak eden karakteri Raskolnikov’du. Annesi ve kız kardeşini bırakarak Petersburg’a hukuk öğrenimi için gelen başkarakterimiz bir süre sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kalıyor. Tabuta benzettiği küçücük ve karanlık odasında gün boyu uzanıp düşünmek dışında hiçbir şey yapmıyor. Düşünmek için vaktiniz olduğunda kafayı yiyorsunuz, derler yasıl karakterimizin de zihninde yavaş yavaş hastalıklı düşünceler belirmeye başlıyor. Öncelikle insanların ikiye ayrıldığına inanıyor; sıradanlar ve özel olanlar. Kanunlar ve ahlak kuralları sıradan insanlar için. Toplumun devam etmesi için onlara ihtiyacımız var. Özel insanlar ise herhangi bir kuralla bağlı değiller. Onlar aslında kuralları koyanlardır ve onların başarıya giden yollarında her şey mubahtır. Anladığım kadarıyla Napolyon hayranı olan Raskolnikov (incelemenin kalanında ona yazması daha kolay olduğu için Rodya diye hitap etmeyi düşünüyorum.) “Örneğin benim yerimde olsaydı o olsaydı ne yapardı?” diye düşünmeye başlıyor. Ne de olsa açlık ve parasızlık Napolyon için küçük sorunlardı. Ve önemli kimseler bu küçük sorunları çözmek için ne kadar kurallara aykırı ve hatta alçakça şeyler yapsalar da halk onlara kızamazdı çünkü Napolyon zaten yaptığı alçakça şeyleri bile halkının yani çoğunluğun iyiliği için yapıyordu. Bu düşünceler büyüdü, büyüdükçe fanteziden plana evrildi. Rodya’nın içinde bir Napolyon olma hezeyanı başladı.

    Bunalım zor bir şeydir. Paranız yoksa bu bunalım daha da zorlaşır. Küçük, karanlık, pis bir yerde yaşıyorsanız ve paranız yoksa her şey gözünüzde küçülmeye başlar. İmkân verilmemiş bir Napolyon da olabilirsiz, değeri bilinmemiş bir Atatürk de, atanamamış bir Hitler de… Gözünüzde küçülenler ise bunlar için ödeyeceğiniz bedellerdir. Ve size verilmeyenleri almak istersiniz, ama bunalım yataktan çıkmanıza bile izin vermez. İşte Rodya’nın bu aşamalarda geçmesini okudum, sonunda kader ve tesadüfler yığını karşısına rehinci bir kocakarı -kitapta geçen tabir bu- çıkardı. Toplumun kanını emen bir bit. Onlarca gencin okuması ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürmesi için bir bitin öldürülmesi gerekiyorsa öldürülmeliydi tabii ki, Rodya da öldürdü.

    Raskolnikov ile ilgili ilginç bir bilgi vereyim size; “Aslında okuluma devam edebilirdim, annem ne yapar eder bana okul için para gönderirdi, özel derslerden de az da olsa para kazanıyordum onunla da karnımı doyurabilirdim ama yapmadım.” diyor. Tam cümle aklımda kalmasa bile kurduğu cümleler bu minvalde. Mücadele etmekten korkup fantezilere dalmak daha kolay geldiği için mi okulu ve işi bırakıp aylarca hiçbir şey yapmadan yatmayı seçiyor yoksa Napolyon’un 3 kuruş kazanmak için vakit kaybetmeyeceğine inandığı için mi bilmiyorum; her ikisi de olabilir. Hiçbir zaman aç kalacak kadar parasız kalmasak da bütün üniversite öğrencileri mahiyetleri gereği parasız olduğu için Rodya’nın akşama kadar yatıp düşünmesi bana çok tanıdık geldi. Hatta günlerce ‘kredi kartının ekstresi geliyor, ne yapacağım?’ diye hayıflanan arkadaşlarımın birkaç gün içinde ‘ben de diğer insanlar gibi düşünmeden para harcayabilmek istiyorum!’ diye isyan edip düşüncesizce krediye abanan çok arkadaşım var. Yapma, etme telkinlerimizi kulak ardı ediyor, çalışabileceği işleri reddediyor ve bir süre o isyancı ruh haliyle kendi kendilerini avutuyorlar. Bu insanları yargılayamıyorsun. Ne de olsa psikolojik durumlarını ve ne kadar bunaldıktan sonra bu isyanın başladığını kimse bilemez. Bu insanlara hak da veremiyorsun. Herkes yediği yemeği hak etmek zorunda. Ve elindekine göre harcamak zorunda. Aksi takdirde ya deliriyorsunuz ya da hırsız oluyorsunuz. Tabi özel insanlardan değilseniz eğer.

    Suç ve Ceza’nın konusunu hep ‘bir gencin bir cinayet işlemesi ve sonrasında çektiği vicdan azabı’ olarak duymuştum. Şunu söylemeliyim ki kitabın sonuna kadar vicdan azabına dair hiçbir şey göremedim. Çünkü Rodya yakalanmayacağını anladığı zamanlar rahatlıyor ve hastalığı hafifliyordu. Sayıklamalar ve titremeler yalnızca polisin nefesini ensesinde hissettiği zamanlarda ortaya çıkıyordu. Oysaki vicdanın hapse girme korkusuyla bir ilgisi yoktur. Zaman zaman kiralık katillerde görülen polise bile bile ipucu verme ve yakalanmamasından gizliden gizliye kibir duymasını da göz önüne alarak varıyorum vicdan azabı çekmediği kanısına. Rodya da her fırsatta pişman olmadığını söylüyor. Hissettiği duygunun öfke ve hayal kırıklığı olduğu konusunda ısrarcı. Napolyon olmadığını fark etmekten ileri gelen bir öfke. Çünkü Napolyon cinayeti işlese bile yakalanmazdı, yakalansa bile tutuklanmazdı, tutuklansa bile işlediği cinayetin halkın gözündeki meşruiyeti silinmezdi. Çünkü Napolyon değil yaşlı bir kocakarıyı, yüz binleri öldürse bile vicdan azabı çekmezdi.

    Burada bazı noktalarda Raskolnikov'a katıldığımı kabul etmek zorundayım. Ortaokulda veya lisede tarih öğretmenim 'Seyit Onbaşı o gemiyi vuramamış olsaydı savaşta cephaneyi izinsiz kullandığı için kurşuna dizilirdi.' demişti. Oysaki şu an herkes adını biliyor ve minet duyuyor. Yani bizim kötü diye yargıladığımız insanlar aslında çoğunlukla başarısız kimseler.


    Dostoyevski gerçekçidir. Karakterleri genelde sokakta karşılaşabileceğin türden insanlardır. Raskolnikov ve kardeşi Dunya da böyleydi. Ama Sonya ve Ramuzihin böyle değildi. Saf iyiliğin vücut bulmuş hali gibiydiler. Katil olduğu için Raskolnikov’a kızmadılar, ona sırt çevirmediler, kovulsalar bile gitmediler ve yardım etmeye çalıştılar. Hatta Sonya cinayeti Rodya’nın işlediğini öğrendiğinde verdiği ilk tepki “Ne yaptınız, ne yaptınız böyle kendinize!” oldu. Bu iki karakter de Dostoyevski’nin gerçekçiliğinin bir parçası mıdır yoksa bu kadar iyi insanlar yalnızca bir ütopya mıdır bilmiyorum ama gerçek olmamalarını diliyorum. Bu kadar iyi niyetli ve fedakâr olmak bence büyük bir felakettir.

    Üzerine birkaç kelime etmek istediğim bir karakter daha var; Porfiriy, dosyayı yürüten savcı. Belki de yargıç. Kıdemli bir polis bile olabilir. Mesleğini tam olarak hatırlamıyorum ama kitap boyunca nefret ettim kendisinden. Şüphelerinde haklı bile olsa bir fikre saplanıp kalmanın canlı bir örneğiydi Porfiriy. Hiçbir somut delili olmamasına rağmen Rodya’nın üstüne gidiyor, onu aklayacak delilleri görmezden geliyor, ve sinirlerinin zayıf olduğunu bildiği bu adama psikolojik baskı ve çeşitli oyunlarla suçunu itirafa zorluyordu. Dediğim gibi haklı olması hiçbir şeyi değiştirmez. Bu muamelede bulunduğu kişi masum birisi olsaydı kendisine ne kadar ağır gelirdi düşünmek gerek. Hatta bu kadar uzun süreli bir psikolojik baskı sinirleri zayıf olan birisine işlemediği bir cinayeti işlediğine bile inandırabilir. Bu adamı sevmedim.

    Dostoyevski severim. Duygu, düşünce okumayı severim. Karakter analizi okumayı severim. Keyifle okuduğum bir kitaptı. Namının hakkını veren bir kitaptı. Herkese tavsiye edebilirim.

    İyi okumalar.