• “Her şeyi yanlış yorumluyorsunuz, suskunluğu bile.” Diyor Franz Kafka, ne haklı bir sitem...
  • 160 syf.
    ·1 günde
    Uzun süredir okuyacaklarım listemde olup da elimin almak için rafına ulaşıp geri çekildiği bir kitap, Animal Triste. Artık okumuş olmanın verdiği rahatlıkla diyorum ki iyi ki okumuşum/keşke okumasaydım. Böyle diyorum. Çünkü emin değilim.

    Elimi rafına uzatıp da tekrar çektiğim kadar varmış hani. Beğenmekle beğenmemek arasındayım. Çünkü kendi ahlaki değer yargılarımla baktığım zaman kızıyorum kitaba. Sonra dönüp objektif ol Esengül diyorum da evet yazar kesinlikle haklı.

    Sevgili Animal Triste'mizde bir kadın var. 100, bilemedin 90 yahut 80 yaşında biri o. Çünkü zamanın hafızasını kısır döngü içerisine sıkıştırdığı anda kalmış. Ya hatırlıyor, yahut hatırlamıyor.

    Berlin Duvarı'nın yapılmasıyla karşılaştığımız hafızasının derinliklerinde bir adam yatar. Bu adam, hep o duvarla anıldığı içindir ki siyasi arka planı gözardı edemeyiz kitabı okurken. Çünkü ayrılıklar, sadece aşklarda olmadığı gibi bir şehrin insanlarının birbirlerinden kopmasında da vardır. Aşkta mı olmasın? Sevgili erkek karakterimize diyeceğim yok. Çünkü objektif bakmalıyım diyorum kendime.

    Neyse ki evinden çıkmayan, kimi kimsesi olmayan hatta zamana kafa tutmuş ölümsüzlüğüyle hayata sitem eden, hayıflanan kadın... Hayatından birçoğu değil, hepsi gitmiş. Bir hafızasından gitmemişler. Üstelik en hatırlananı ise bir adam... Sizce de öyle değil mi? Sevgi, aşk unutulmuyor. İsterse ahlaksız bir ilişki olsun. Çünkü dokunulan bir el, hafızanın derinliklerine itilen bir sima... Elleriyle hafızasına kazır insan.

    Konu aşk olunca çenem düşüyor ne yazık ki!

    Kitapta beni iten çok şey olduğu gibi kendine çekenler de var. Özellikle çeken o şey 'zamana kafa tutmaksa, hem de inadına' ben o tem'i pek severim.

    İlginç bir okuma deneyimi oldu benim için. Üstelik okumayıp aklımda kalacağına, okuyup hafızama kazıdığım cümleler edindim.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...igshid=gcbcbb7bom8u]
  • aşağılarda bir ihtiyar koyuveriyordu sitem
    dolu
    öksürüklerini, acımayı bilen bir dünyanın karşısında haklı
    olan,
    kendi bedeniymişçesine.
    Rainer Maria Rilke
    Sayfa 5 - ★Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ► Büyük Gece
  • Off Yeter artık anne ya Yine mi yatağı ıslattın. Yeminle vereceğim seni sonunda huzur evine. Sen de kurtulacaksın, ben de diye söylendi kadın.

    Annesi uzun zamandır yatalaktı ve konuşamıyordu. Kızının sözleri üzerine kalp atışları hızlandı. Elleri terledi. Dudaklarını kımıldattı. Güzel kızım özür dilerim. İnan bilerek yapmadım. Vallahi farkında bile değilim. Çok özür dilerim diyecekti, diyemedi... Yatağın ucunda duran ve öfkeyle kendisine bakan kızıyla göz göze geldi. İki damla yaş daha fazla kirpiklere tutanamayıp, önce yanaklara, sonra da göğsüne damladı.

    Hah Şimdi de ağla.Yahu asıl ağlaması gereken benim anne ben. Senin yüzünden Hayri'yle ayrılma noktasına geldik. Adam da haklı. Evinde bile rahat edemiyor. Sen ne güzel ağlıyorsun da söylesene ben kime ağlayayım. Aylardır sana bakıyorum, altını temizliyorum, Bıktım yeminle bıktım...

    Araya kızgın bir demir gibi sessizlik girdi. Kadın söylene söylene yatak çarşaflarını değiştirdi. Annesi kızını daha fazla kızdırmamak için gözlerini kapattı. Biliyordu çocukcaydı ama sanki gözlerini kapatınca orada yokmuş gibi oluyordu..

    Son zamanlarda bulmuştu bu oyunu. Ne zaman evdekiler ona söylense, sitem etse, çemkirse, kötü davransa, o hemen gözlerini kapatıyordu.

    Kadın hışımla yerdeki ıslak çarşafı alıp odadan çıktı. Annesi yine yalnızlığıyla başbaşa kalmıştı. Derin bir nefes aldı. Aldığı nefes göğsüne saplandı.Başını usulca pencereye doğru çevirdi. Pencerenin önünde duran ve ha kurudu ha kuruyacak bir tek kırmızı güle baktı. Bu odada yattığı zamanda, gül ona arkadaşlık etmişti. Sırlarını onunla paylaşmıştı. Ama gül de bakımsızlıktan önce yapraklarını dökmeye başlamış, sonra da boynunu eğerek dalından kopmuştu.

    Gidiyoruz galiba ikimizde. dedi. Vakit geldi değil mi?

    Gül cevap vermedi. Kadın da onu zorlamadı. Sen de haklısın. Öleceğimizi bilmek kolay değil ama inan böyle ben burada yatağın ucunda, sen orada daın ucunda yaşamakla öüm arasında sallanıyoruz ya, inan bu da hiç kolay değil. Düşünsene ne ölebiLiyoruz, ne yaşayabiliyoruz. Fazlayız dünyaya. Yük oluyoruz sevdiklerimize. En iyisi gitmek biran önce. Ah! Bak ne diyeceğim sana. Hani biz insanlar hapşırıyoruz ya. İşte mesela biz türkLer hapşırsak hemen çok yaşa derler. Ama almanlar hapşırsa, orada da iyi yaşa derler. Bence en doğrusunu onlar söyLüyorlar. Mesee çok yaşamak değilmiş, iyi yaşamakmış. Baksana halimize, çok yaşadık da ne oldu. Azar, hakaret, kötü bakışlar..

    Gül biraz daha koptu dalından.
    Kadının kalbi sıkıştı..
    Karanlık çöktü kente.
    Sokak lambaları yandı..
    Oturma odasından kahkaha sesleri geliyordu. Çocukların yine misafirleri vardı demek. Ne güzeL eğleniyorlar diye iç geçirdi anne. Gülümsedi. Kuzum benim, gül elbette, ben seni çok üzüyorum, yoruyorum, haklısın. Kurban olurum sana

    Gül dalından kopup pervazın üstüne yuvarlandı.
    Kadının kalbi durdu.
    Karanlık çöktü odaya.
    Kadın elinde çorba tabağıyla odaya girdi. Yüzü asıktı. Biraz önce dışarda kahkahalar atan kadın gitmiş yerine suratsız sinirli biri gelmişti. Kadın tabağı yatağın yanındaki sehpanın üstüne koydu. Annesine bakmadan, yorganı kaldırıp, yine yatağı ıslatıp ısLatmadğına baktı. Ve İnanmıyorum sana anne ya! daha biraz önce değiştirdim senin altını. Sen inadıma yapıyorsun değil mi bunu? Demin içerde birazcık güldüğümü duydun, sırf ben üzüeyim diye yine yatağı ıslattın de mi.
    Ah anne ah!

    Başını kaldırdı. Annesinin gözLeri kapalıydı. Eli annesinin bacağına değdi. Annesi soğuktu. Hem de buz gibi. Kadın irkildi ve korkuyla geri çekildi. Anne diyebildi sadece. Gerisini getiremedi.

    Saksı dünyada kaldı.
    Yatak da dünyada kaldı.
    Diğer eşyalar gibi, toprak gibi, hava, su, ateş gibi, her şey dünyada kaldı.
    Giden gül oldu, giden anne odu.

    Sonra kadın çok ağladı. Dayanamadı, ara sıra gidip annesinin mezar taşına sarıldı. Mezar taşı soğuktu, hatta buz gibiydi.

    Mezar taşları yaşayan anneler gibi sıcak olmuyor.
    Yaşarken sevdiklerine sarılmayanlar, onlar öldükten sonra mezar taşlarına sarılıyorlar. Geç oluyor.

    Kadın da yaşlanacak bir gün. O da çocuklarına muhtaç kalacak belki. Belki onu da bir odaya yatıracaklar ve oda da bir gül olacak.

    Sonra gül dalından kopacak, kadın ölecek. Ve onun kızı da onun mezar taşına sarılıp ağlayacak.

    Bu hikaye hep böyle devam edecek.
    Saksı bu dünyada kalacak..
    Yatak bu dünyada kalacak..
    İlk ölen, erken ölen hep insan olacak..
    Yüreğini hatırla insanoğlu. Senin bir yüreğin var, hatırla!
  • 400 syf.
    ·11 günde
    "Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, üç kuruş gasp ederiz diye gencecik bir flütçünün acımasız ellerle boğulduğu, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, köylerin, kasabaların, kentlerin etnik boğuşmalarla kan gölüne döndürüldüğü, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanelerde yazarların, bilim adamlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu, kültürün kültürfizikle karıştırıldığı bu şiddet, soygun ve ikiyüzlülük toplumunda birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkında.Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı?
    Böyle bir toplumda ‘kültür’ün yeri ne?
    Soru bu..."

    "Onat Kutlar, Ase'nin Ölümü"

    Onat Kutlar 30 Aralık 1994 tarihinde Cafe Marmara'da Arkeolog Yasemin Cebenoyan ile birlikte oturuyorlarken
    terör örgütü tarafından bombalı saldırı düzenlendi. Olay yerinde Yasemin Cebenoyan https://imgyukle.com/i/VpAnVG
    hayatını kayberken Onat Kutlar ağır yaralandı kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995 tarihinde hayatını kaybetti. "aydın" insanlarımızdandı onlar, aydın diyorum zira bu kelime şuan ayaklar altına alınmış olsa da bu ülkede bir avuç aydın da var, ve onları unutturmamak adına da uğraş vermeye devam edeceğiz...


    Ahmet Cemal'de Onat Kutlar'ı sık sık anar ve bu durumu şöyle dile getirir:
    "Onat Kutlar'ı yitirişimiz gibi, yitirdiğimiz her gerçek aydının yokluğuyla birlikte bir darbe daha yiyoruz!.."

    Diğer insanları pek bilmiyorum ama kaybedilen her gerçek aydından sonra bu ülkede biraz daha yalnız ve biraz daha eksik hissetmemek elde değil, zaten bir avuç olan bu insanların yerine de kimseler yetişmiyor Onat Kutlar'ın dediği gibi "para, ün ve iktidar hırsının göz bürüdüğü" bu sözde ve sahte aydınlara insanın kendini yakın hissetmesine imkan var mı?

    Aydın yetiştirebilme bağlamında özürlü olan bu toplumun niteliklerini Onat Kutlar 7 Kasım 1993 tarihindeki yazısında şöyle açıklıyor:

    "Nasıl bir toplum olduk? Nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?.. Okullarından mantık derslerini kaldırmış, değerli öğretmen ve eğitimcilerini ya dışlamış ya da küstürmüş, tam bir çürüme ile kirlenmiş, kısa yoldan köşe dönmeye koşullanmış, tüm medyasında bir bayağılaşma yarışına girmiş, eleştirel bakışı da, belleği de, moral değerleri de yitirmiş bir toplumun küçüklerinden de büyüklerinden de ne bekliyoruz?..

    Onat Kutlar'a "Gündemdeki Konu" kitabına İlhan Selçuk'un yazdığı önsözden bir bölüm ile şimdilik veda edelim;

    "Onat Kutlar omurgalıbir yazardı, belkemiğinden yoksun sürüngenlerden değildi. İnsan eliyle enlem ve boylamları çizilmiş dünyamızda doğrultusu hiç şaşmadı. Kolay gibi görünen bu erdemi koruyabilmek, sanıldığından çok güçtür. Yaşadığımız yıllarda pusulasını şaşırmış aydınlar öylesine çok ki elini sallasan ellisi, saçını sallasan tellisi... Onat, çağdaş Türkiye'nin bir 'önsöz'üdür; çünkü sanatın, yazının uygarlığın 'sonsöz'ü yoktur; üstelik,biliyorum ki bu kısacık 'önsöz' , Onat için hiç mi hiç yeterli değildir.Yaşasaydı, daha neler yazabileceğini düşündükçe yitirdiğimizin ne olduğunu çok daha çarpıcı biçimde duyumsuyorum.Ne var ki bu yazıyı bir ölünün değil, bir dirinin kitabına önsöz gibi yazdığımı da söylemeliyim.Onat yaşarken diriydi, öldükten sonra da diri kalacak."

    Ahmet Cemal benim şimdiye kadar en çok içselleştirdiğim yazardır, yaşanmışlıkların bize kattığı olgunlukları destekleyen yazarlar ayrı bir öneme sahip oluyor o yüzden tesadüf eseri bir kitabına denk gelişimin ardından bu okuduğum dördüncü kitabı ve elimde beş kitabı daha mevcut bir yazarın tüm kitaplarını alma gibi bir takıntım hiç olmadı ama ilk kez bir yazarın tüm kitaplarına baş köşemde yer veriyorum bir kitabı daha kaldı onu da yakın bir zamanda getirteceğim...

    Ahmet Cemal üzerine daha çok söz söyleme ve söyletme amacımın altında yatan sebebi Ahmet Cemal'den dinleyin:
    "Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

    Yüzlerce deneme yazdı bu yankıyı oluşturmak adına onlarca çeviri yaptı, bir ömür boyu kiralık bir apartman dairesinde yaşadı para ve pulu reddederek yardıma muhtaç olan insanlara onlardan habersiz yardım etti. Öğrencilerine hep sevgiyi aşıladı bu nefret çağını sevgiyle aşabilecek olduğumuza inandı ve en önemlisi düşünmeyi öğretmek adına çaba sarf etti bunun da geri dönüşüne yurtdışında okuyan bir öğrencisinin yıllar sonra yolladığı bir kartta "konular önemli değil ben sizden düşünmeyi öğrendim hocam" diyordu, bir öğretmenin bu hayattaki en büyük kazancı da bu değilmi..?

    "Hayatı boyunca çevirdiği ve o zamanlar sayısı kırka yaklaşan kitaplar, yazdığı kitaplar ve sayısını bilmediği onca yazı, gerek yönettiği gerekse yayımlanmasına katkıda bulunduğu onca dergi, evinin hemen hemen bütün duvarlarını kaplayan kitaplığı, yetiştirdiği ve yetiştirmeye, birlikte bir şeyler üretmeye çalıştığı onca öğrenci -hayır, bunların hiçbirine, ama hiçbirine yer yoktu. Bütün bunları herhangi bir "resmi" bildirim formunda "varlığım" diye gösterebilmesi mümkün değildi."



    Bu durumundan ben daha önce bahsettim tekrar tekrar bahsedeceğim bu alıntıyı bankadan kredi talebinde bulunmak için gittiğinde yazmıştı, bu ülkenin gerçek sanatçı ve aydınına verdiği değerin azlığını ya da yokluğunu ifade etmek için bu alıntıyı daima kullanacağım. Ahmet Cemal'i bu olay çok etkiler çok trajik bir konudur milyonlarca kişinin çevirdiği kitapları okuduğu bu ülkede banka memurunun maddi bir varlık gösteremediği için ve maaşını yeterli görmediği için vermediği kredinin talep formunda oluşan maddi boşluğunu ifade ediyor bize Ahmet Cemal...

    "Hep küçücük azınlık olan bizler kendi kuytuluklarımızda burası için, bu ülkenin insanları için bir şeyler üretmeyi hep sürdürdük. Adlarımızı, adlarımızın kalıcılığını, yüzlerimizin sonradan hatırlanıp hatırlanmayacağını bir an bile düşünmeksizin, hiçbir alacalı rengin peşinden koşmaksızın, hep bir sepia tonunun silik soyluluğuyla yetinerek, çalışmayı sürdürdük."


    Tahmin edeceğiniz üzere burada mevcut olan sahte aydınlara bir sitem mevcut. Gazetede köşeyazarı olan Ahmet Cemal'in gündemdeki bir olaydan yola çıkıp yazdığı bir eleştiri metni bu, topluma hiçbir katkı sağlamadan tabiri caizse sürekli ağlayan, sürekli yakınan "sözde aydınlara" verdiği bir cevap bu günümüze bakarak yorumlarsak ne kadar haklı olduğunu görüyoruz çünkü Ahmet Cemal adının kalıcılığının yok olması pahasına gündemdeki her konuda halkını uyardı o da diğer gerçek aydınlar gibi unutlmanın kurbanı oldu kendi yazdığı kitapları okunmuyor sözleri unutuluyor lakin o sahte aydınlar hâlâ en ön safta Siyasi pozlar ve medyatik olaylarla gündemimizde bizim asıl gündemimiz sahtelikle dolu ne zaman gerçekleri görmeye başlayacağız bilemiyorum ama bu ülkenin gerçek vatansever sanatçılarının hiçbir zaman değer görmediğini çok iyi biliyoruz ve bu gerçekler bir yerde yankılanacak çünkü yazdıkları yansıyacak bazen bir çift göze ve bu gözler bu aydınlara kayıtsız kalmayacak..

    "Kimi zaman bazı yazılarımı "fazla Atatürkçü" ya da fazla "Kemalist" bulanlar var. Öylelerine yanıt olarak, Atatürkçülüğü ya da Kemalizmi "fazla" kaçırmayalım derken nerelere gelmiş olduğumuzu anımsatmak, sanırım yeterli olacaktır."

    Diyor Ahmet Cemal bu cümleler çok değerli üzerinde düşünmemiz gerekiyor..

    "Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinin Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."


    Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan en büyük öç "Bozkırın Kıvılcımları"mı yetiştirme görevi üstlenen nitelikli üst eğitim kurumu olan Köy Enstitülerinin kapatılması oldu bunu da başka bir eserden bir alıntı ile daha iyi ifade etmek istiyorum Mahmut Makal'ın mezunlar ile yaptığı konuşmaların derlendiği bir kitaptan;

    "
    Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)


    Son olarak Sevgi Kültürü üzerine bir yazısını paylaşıp bitireyim:

    "Sevgililer günlerinde sevgili olduklarını etrafa göstermek için ortalığa dökülenler in sevgililiklerini hiçbir zaman inandırıcı bulamadım. Tıpkı, sevgiyi bir eyleme ve insandan insana yönelik bir sorumluluk kaynağına dönüştürmekten kaçınanların sevgilerini de hiçbir zaman inandırıcı bulamadığım gibi... Sevgi kültürü, toplumun, daha doğrusu sürünün, sevgileri sınıflandırma ve girdikleri sınıfa göre değerlendirme hastalığının, bir insana onu sevdiğinizi hangi koşullar altında söylemek ya da söylememek gerektiğini saptamaya kalkışan korkunç faşizmin karşısına çıkmaktır. Sevgi kültürü, sevmenin eyleminden ve beraberinde getireceği sorumluluktan kaçmamaktır. Sevmek, kimi sevmek olursa olsun, artık bu dünyada onun için de var olabilmektir.. Yaşamımda... ansızın yaşadığından korkup ya da her nedense, kendine yakıştıramayıp, yaşadıklarını inkar yoluyla sevgilerini kirletenleri de tanıdım... sevgileri sorumsuz yaşayabileceklerini ve böylesininin sevgi olabileceğine kendini inandırmış olanlarla da karşılaştım..."


    "İnsanları değiştiremezsin / Sadece onlara sevgi verebilir / Ve o sevgiyi almalarını bekleyebilirsin..."

    John Donne


    https://youtu.be/n8u24QCtj1Y
  • En son ne zaman bindiğin metroda çift kişilik bir koltuk aradın?
    Ne zaman bir kadının üşüyen ellerini ısıtmak için önce kendi ellerini nefesinle ısıttın?
    Kaç kadını sevdin tepeden tırnağa tüm yalnızlıklarıyla?
    En son ne zaman kör inadını kırıp ta mağlup ayrıldın haklı olduğun kavgadan?
    Sevdiğin kadına kulak ver, basit bir cümle. Onun cümlelerine değil gözlerine bak!.
    Söyleyemediklerini bul, sonu üç noktayla devam etmek zorunda kalan geçmişini araştırma.
    Kıyma bir kadının gözyaşlarına!.
    Hayallerinin katili olma, illa da katil olmak istiyorsan korkularının katili ol.
    Göster ona bir erkeğe nasıl güvenileceğini!
    Sol yanına yasla mesela, sevişme içgüdüsü beslemeden uyu.
    Öyle sarılsın ki sana tüm öpüşmeleri unut ve ömrün boyunca seveceğin kadınlarda onun sarılmasını ara.
    Bir kadını hak ederek sev!.
    Gözyaşlarının akmasına izin verme.
    Gerektiğinde sen de kat gözyaşlarını onun acısının en koyu yerine.
    Çekinme acıdan, bir kadının dudaklarının silemediği acı tanımadım ben.
    Hayal kuran insanlara çocuk gözüyle baktığın zamanlar, çocukken ne kadar masum olduğunu getir gözlerinin önüne.
    Kendi çocukluğunu canlandır, yıldızlara bakıp ta karşı apartmanda oturan ismini bile tam bilemediğin kıza aşık olduğun kızı hayal ettiğin yarım kalan çocukluğunu hatırlat kendine.
    Gülümse, bir hayal daha kur.
    Mesafelere aldırma, en büyük mesafe arasında birkaç santim kalan dudaklarının birbirine dokunmasından korktuğu andır kimi zaman.
    Mesafeler için bir kadından vazgeçeceksen, ucunda ölüm olduğu için yaşamaktan da vazgeç.
    En son ne zaman sevdiğin kadını bekledin bir cumartesi akşamı şehrin en işlek caddesinde yağmur tepeden tırnağa seni ıslatırken?
    Aklından onlarca sitem geçtiği halde tek görüşte tüm öfkelerinin sesinin kısıldığı anları bilirsin işte, vazgeçme bunları düşünüp te!.
    Huzuru çok arama, huzur hayalindeki şehir de değil, sevdiğin kadınla yan yana hayaller kurabildiğin şehirde.
    Bir kadını sevmekten korkma!
    Bir kadının silemediği yara izi tanımadım ben. Eninde sonunda ucu ölüme çıkan kısacık ömründe bir kadını hakkıyla sevmiş ol en azından…
  • “Demek paranın her kötülüğün kaynağı olduğunu
    düşünüyorsunuz,” dedi Francisco d’Anconia. “Peki, paranın kökünün ne olduğunu hiç sorguladınız
    mı? Para bir mübadele aracıdır. Ortada değiş tokuş edilecek ürünler, onları üretecek insanlar
    olmazsa, para da var olamaz. Para aslında, birbiriyle iş yapmak isteyen insanların, değere karşı değer
    verme ilkesinin maddî biçimidir. Ürününüzü gözyaşları karşılığında isteyen mızmızların, ya da onu
    elinizden zorla alan yağmacıların aracı değildir para. Onu ancak üretebilen insanlar mümkün
    kılmıştır. Bunu mu kötü buluyorsunuz?
    Çabalarınıza karşılık para kabul ettiğinizde, başkalarının çabalarından doğmuş ürünler
    karşılığında onu elden çıkaracağınıza dair bir taahhütte bulunmuşsunuz demektir. Paraya değer
    katanlar, mızmızlarla yağmacılar değildir. Okyanuslar dolusu gözyaşı olsa, dünyadaki tüm silahların
    toplamı olsa, yine de cüzdanınızdaki kâğıtları ekmeğe dönüştürüp yarın sağ kalmanızı sağlayamaz. O
    kâğıt parçaları...aslında altın olması gerekirdi ya...sizin onurunuzun simgesidir. Üreten insanların
    enerjisinden payınıza düşendir. Cüzdanınız, çevrenizde paranın kökeni olan ahlâkî ilkeler konusunda
    temerrüde düşmeyecek insanlar bulunduğunun kanıtıdır. Sizin kötü bulduğunuz şey bu mu?
    Hiç üretimin kökenini aradınız mı? Bir elektrik jeneratörüne göz atın, bakalım kendinize onu
    yaratanların akılsız kabadayılar olduğunu söyleyebilecek misiniz! Tarımı ilk keşfedenlerden size
    miras kalan bilgiler olmaksızın bir tek tohumdan buğday çıkarın da görelim. Yiyeceğinizi yalnızca
    fiziksel hareketlerle bulmaya bir çalışın hele. O zaman görürsünüz ki tüm üretilen malların, dünyada
    oluşmuş tüm servetlerin kökeni insan zihnidir.
    Ama siz diyorsunuz ki, para güçlüler tarafından, zayıfların aleyhine yaratılmıştır! Hangi güçten
    söz ediyorsunuz? Silah gücü ya da kas gücü değil o. Servet, insanın düşünme kapasitesinin ürünüdür.
    Bu durumda para, bir motoru icat eden kişi tarafından, o motoru icat etmeyenlerin aleyhine mi
    yaratılmıştır? Para zekiler tarafından, yoksulların aleyhine mi kazanılmaktadır? Yetenekliler
    tarafından, beceriksizler aleyhine mi yaratılmıştır? Yoksa hırslılar tarafından, tembellerin aleyhine
    mi? Para önce yaratılır, ancak ondan sonra yağmalanır ya da sızdırılır. İlk önce dürüst insanların
    çabalarıyla yaratılması gerekir, buna da herkes kendi yeteneği oranında katkıda bulunur. Dürüst bir
    insan, ürettiğinden fazlasını tüketemeyeceğini bilen insandır.
    Parayla alışveriş yapmak, iyi niyetli insanların kuralıdır. Paranın dayalı olduğu kural, her insanın
    kendi zihnine ve kendi çabasına sahip olması kuralıdır. Para, asla sizin çabalarınızın değerini,
    karşılığında kendi çabasının değerini vermeye razı olmayan birine aktarmaz. Para size, mallarınızın
    ve emeklerinizin karşılığında, bunlara ihtiyaç duyan insanların atfettiği değeri getirir, ama daha
    fazlasını getirmez. Para, ticarete girişenlerin zorlamasız kararıyla, her iki taraf için de yararlı olan
    anlaşmalardan başka türlüsüne izin vermez. Para sizden, insanların kendi yararları için çalıştıklarını,
    kendi zararları için çalışmadıklarını kabul etmenizi bekler, kendilerinin sizin sefaletinizi o taşısın diye doğmuş yük hayvanı olmadığını kabul etmenizi, onlara vereceğiniz şeyin ‘değerler’ olmasını, yaralar
    olmamasını bekler, insanlar arasındaki ortak bağın ıstırap değiş tokuşu değil, mallar değiş tokuşu
    olmasını sağlar. Para sizden, zaaflarınızı insanların aptallığına satmanızı değil, istidatlarınızı
    insanların aklına satmanızı ister, sunulanların en berbatlarını değil, parayla alınabileceğin en iyisini
    almanızı sağlar. Ve insanlar ticaretle yaşamaya başlayınca ve nihaî karar mercii kuvvet değil, mantık
    olunca, kazanan hep en iyi ürün, en iyi performans, insanoğlunun en iyi kararları ve en üstün
    yetenekleri olur; esasen insanın verimliliğinin derecesi de, aldığı ödülün derecesini belirler. Aracı
    ve simgesi para olan varoluşun kuralı budur. Siz buna mı kötülük diyorsunuz?
    Ama para yalnızca bir âlettir. Sizi istediğiniz yere götürür, ama sürücülüğü sizden devralamaz.
    Size arzularınızı tatmin etme olanağı verir, ama size yeni arzular kazandıramaz. Para, sebep-sonuç
    kanununu ters yüz etmek isteyen, zihnin ürünlerine el koyarak zihni silmek isteyen insanların
    kâbusudur.
    Para, ne istediğini bilmeyen insana mutluluk satın alamaz; değer bilmeyene bir değerler kodu
    veremeyeceği gibi, ne arayacağına karar vermekten hep kaçınmış birine de bir amaç sunamaz. Para
    budalalara akıl satın alamayacağı gibi, korkaklara alkış, beceriksize saygı da sağlayamaz.
    Yargılarının yerine parasını kullanarak kendinden üstün olanların beyinlerini satın almaya kalkışan
    insan, kendinden altta olanların kurbanı durumuna düşer. Akıllı insanlar onun yanından kaçar,
    çevresine yalnız hilekârlarla sahtekârlar toplanır, bunu sağlayan da, o kişinin henüz keşfetmediği bir
    kanun olur...o kanun, hiç kimsenin kendi parasından daha küçük olamayacağı kanunudur. Siz bu
    nedenden ötürü mü buna kötü diyorsunuz?
    Parayı miras olarak devralmaya lâyık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden
    başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır. Eğer mirasçı, o paraya denkse,
    para ona iyi hizmet eder; değilse, para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun
    ahlâkını bozdu, dersiniz. Yoksa o mu paranın ahlâkını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla
    imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız. O para bize
    paylaştırılmak, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye de düşünmeyin. Bu da o servetin
    altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para, köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür.
    Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez. Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?
    Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız
    hakkında vereceğiniz hükümdür. Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lânetlemişsiniz
    demektir. Parayı sahtekârlıkla mı kazandınız? İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi
    kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi
    umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz
    işleri mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile
    getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem hâline gelir, bir başarıyı
    değil, bir ayıbı hatırlatır. O zaman avazınız çıktığı kadar, para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız.
    Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği
    için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?
    Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep hâline gelip sizin yerinizi hiçbir zaman
    almayacaktır. Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telâfi edemez. Para sizin,
    hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri elde etmenize yol açamaz. Paradan nefret etmenizin
    nedeni bu mu acaba?
    Yoksa siz, her kötülüğün başı, paraya duyulan aşktır mı demek istemiştiniz? Bir şeyi sevmek
    demek, onun doğasını bilmek ve sevmek demektir. Parayı sevmek de, içinizdeki en iyi güçleri
    yaratanın o olduğunu, kendi çabanızı, insanlar arasındaki en parlak kişilerin çabalarıyla değiştirmenizin anahtarının da o olduğunu bilmek ve bunu sevmektir. Paradan nefret ettiğini en yüksek
    sesle haykıran kişi, kendi ruhunu beş kuruşa satmaya en teşne olan kişidir, o zaman nefret duymakta da
    haklı sayılır. Parayı sevenler onun uğruna çalışmaya isteklidir. Onu hak edebilecek yetenekleri
    olduğunu bilirler.
    İsterseniz size insanların karakterlerine dair bir ipucu vereyim: Parayı lanetleyen insan, onu
    şerefsizce elde etmiştir; ona saygı duyan insan, hak ederek kazanmıştır.
    Biri size paranın kötü olduğunu söylüyorsa, o insandan canınızı kurtarırcasına kaçın. O söz,
    yaklaşan bir yağmacının ayak sesidir. İnsanlar yeryüzünde birarada yaşadıkça ve ihtiyaç da
    birbirleriyle iş yapma yönünde oldukça...eğer parayı terk ederlerse tek alternatifleri bir silahın
    namlusu olur.
    Ama eğer para kazanmak ya da onu muhafaza etmek istiyorsanız, bu iş sizden en yüksek değerleri
    bekler. Cesareti, gururu ya da özsaygısı olmayan insanlar, paralarını hak ettiklerine inancı olmayan,
    onu canı gibi korumaya niyeti olmayan insanlar, zengin oldukları için özür dilemeye kalkanlar...uzun
    süre zengin kalmayacaklardır. Yüzyıllardır kaya oyuklarına saklanan yağmacı takımının doğal
    yemleridir onlar. Servet sahibi olduğu için suçluluk duyan, özür dilemeye kalkan adamın kokusunu
    aldıkları anda deliklerinden çıkmaya başlarlar. Çabucak onu bu suçluluk duygusundan kurtarmaya
    çalışırlar...sonunda canını da alırlar...o da, bunu hak etmiştir.
    “Bir de çifte standartlı insanların yükselişini göreceksiniz. Bunlar kuvvete dayanarak yaşarlar,
    ama yağmalayacakları servetin yaratılması için de ticaretle yaşayanlara ihtiyaçları vardır. Bunlar
    iyiliklerin asalaklarıdır. Ahlâklı bir toplumda bunlar suçlu sayılır, sizi onlara karşı korumak için
    yasalar, yönetmelikler çıkarılır. Ama bir toplum, haklı suçlular, yasal yağmacılar yaratmaya başlarsa,
    savunmasız kurbanların servetini çalan bu kişilere karşı bir önlem almazsa, o zaman para, kendini
    yaratanın intikam aracı hâline gelir. Bu yağmacılar, savunmasız insanları soymanın bir tehlikesi
    olmadığını sanırlar, çünkü o kişilerin savunma mekanizmalarını yok edecek yasaları çıkarmışlardır.
    Ama ele geçirdikleri servet de, daha başka yağmacılar için mıknatıs işlevi görmeye başlar, yeni
    gelenler de serveti, ilk çalanların elinden, aynı yolla çalarlar. Böylece yarışı kazanan, üretimde en
    yetenekli olan değil, gaddarlıkta en acımasız olandır. Kuvvetin standart hâline geldiği yerde, katil her
    zaman yankesiciyi yenecektir. Ondan sonra da medeniyetin kendisi ortadan kalkar, yerini harabelere
    ve katliamlara bırakır.
    O günün yaklaşıp yaklaşmadığını bilmek mi istiyorsunuz? Paraya bakın. Para, toplumsal değerin
    barometresidir. Ticaretin, iki tarafın rızasıyla değil de, zorlamayla yapıldığını görürseniz,
    üretebilmek için hiçbir şey üretmeyen insanlardan izin almanız gerektiğini görürseniz, paranın mal
    alıp satanlara değil de, ikramlar, iltimaslar alıp verenlere doğru aktığını görürseniz, insanların
    çalışmayla değil de, nüfuzla zenginleştiğini gözlemlerseniz ve yasalarınız da sizi bütün bunlardan
    korumuyorsa, tam tersine, o insanları size karşı koruyorsa, yolsuzluğun ödüllendirildiğini,
    dürüstlüğün kendini feda etme anlamına geldiğini anlarsanız, toplumunuzun yazgısının yok olmak
    olduğunu anlarsınız. Para öyle soylu bir araçtır ki, silahla rekabet etmez, gaddarlıkla anlaşmaz. Bir
    ülkenin, yarı hak, yarı yağma ortamında yaşamını sürdürmesine izin vermez.
    İnsanlar arasında yokediciler belirdiğinde, onların ilk yaptıkları şey parayı yok etmektir, çünkü
    para, insanların koruyucusu ve ahlâkî düzenin temelidir. Yokediciler altınları yakalar, sahibine kalp
    bir kâğıt yığını bırakırlar. Bu bütün nesnel standartları öldürür, insanları rastgele kriterler koyanların
    kaypak gücüne teslim eder. Altın nesnel bir değerdi, üretilen servetin dengiydi. Kâğıt, var olmayan
    bir servetin üzerine konmuş ipotektir, silahı da o serveti yaratması beklenen kişilere çevirir. Kâğıt,
    yasal yağmacıların, kendilerine ait olmayan bir hesaptan kestiği çektir ve kurbanların değerleriyle
    ödenecektir. O çekin karşılıksız çıktığı, üzerinde ‘hesapta para yok’ damgasıyla geri döndüğü günden kaçının.
    Kötülüğü var olmanın aracı hâline getirdiğinizde, insanların iyi insanlar olarak kalmasını sakın
    beklemeyin. Ahlâksızların yemi hâline gelmek üzere hayatlarını feda etmelerini beklemeyin. Üretim
    cezalandırılır, yağmalar ödüllendirilirken, onların üretim yapmasını bekleyemezsiniz. ‘Dünyayı kim
    mahvediyor?’ diye de sormayın. Siz mahvediyorsunuz.
    Dünyanın en üretken uygarlığının en büyük başarıları arasında durmuş, bu uygarlık niçin çöküyor
    diye merak ediyorsunuz, oysa siz onu besleyen kanı, yani parayı lânetlemektesiniz. Geçmişte vahşiler
    paraya ne gözle baktıysa, siz de o gözle bakıyorsunuz, ondan sonra da balta girmemiş ormanlar neden
    üstümüze üstümüze geliyor, kentlerimizi yutmaya kalkıyor, diye merak ediyorsunuz. İnsanlık tarihi
    boyunca para, her zaman şu ya da bu isim altında ortaya çıkan yağmacılar tarafından çalındı. Bunların
    adları değişse de, yöntemleri hep aynı kaldı. Serveti kuvvet kullanarak kaptılar ve üretenleri
    kıskıvrak, horlanan, şerefsizleştirilmiş kurbanlar durumuna soktular. Paranın kötü olduğuna dair,
    kendinizi haklı göre göre sarf edip durduğunuz o cümle, aslında köle çalıştırarak servet edinilen
    çağlardan kalmış. O köleler, bir zamanlar biri tarafından keşfedilmiş hareketleri tekrar tekrar
    yapadurmuş, yüzyıllar boyunca hiçbir şey bir adım bile ilerlememiş. Üretimin güç kullanarak
    yönetiliyorsa ve servet fetihle ediniliyorsa, o zaman fethedilmeye değer pek fazla şey yok demektir.
    Bununla birlikte, durgunlukla, açlıkla geçen yüzyıllar boyunca insanlar hep yağmacıları, kılıçların
    aristokratları, doğuştan aristokratlar, mevki aristokratları olarak baş tacı etmiş, asıl üretenleri de köle
    diye, tacir diye, dükkâncı diye...ve sanayici diye horlamış durmuşlardır.