• 272 syf.
    ·58 günde·9/10
    "okuyucularım arasında yazdıklarımın kolay anlaşılmadığını öne sürenlerin sayısı az değil. bazıları bunu şikâyet konusu yapıyor ve bunların arasında bazıları da benim zor anlaşılır yazılar yazmayı özellikle isteyip istemediğimi soruyor. bir insan hem gazetede yazılar yayınlayacak, hem de 'aman, ne dediğim hemencecik anlaşılmasın!' diye çabalayacak...
    bir insan madem dile getirdiklerinin anlaşılmasını istemiyor, o halde neden bir yazar olarak ortaya çıkmış?"
    özel'i okumayı uzun uzun zamanlar düşündüm, evet sadece düşündüm, okumadım. :) sanıyorum ki birçoklarınız gibi ben de onu şiirleriyle tanıdım. şiir seslendirmelerime özel'i de eklemeyi ne kadarr çok istesem de, yapamadım. bendeki haklı, tatlı bi başkaldırıya ağır geldi haklı, acı ve saygın bi öfke ile demlenen hisler.

    "yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
    halkın doğurgan dünyasına dalmakla
    onların güneşe çarpan sesini anlamayan
    dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
    seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
    yılgı yanımıza yanaşamazken
    bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
    yıkılmak elinde mi? ile girizgâh yapmak isteriim: https://www.youtube.com/watch?v=bvYwdJGo-9I

    ve'l asr'a düşen yolum; bakın bi etrafınıza siz de göreceksiniz ismet özelleşen insanları :) -ha görün de, hoş insanlar^^- kitap okurken, okuyacakken pek tavsiye almadım şimdiye değin. özel'i okumaya başlamadan önce ikircikliydim açıkçası. "desem öldürürler demesem öldüm"e gitti elim, alamadım. sordum etrafımdaki ismet özelleşen insanlara :)
    "
    sonraa bakın ne ile afalladım bi güzel:
    "ne okumamı tavsiye edersiniz?" bu tatsız soru da karşıma çıkıyor. tatsız diyorum, zira okumayı ciddiye alan kimse böyle bir soru sormaya gerek duymaz. okumayı ciddiye almamış birinin bu türden bir soruyla kendini ve başkalarını meşgul etmesi hem bezginlik verici, hem de abestir. ona doktorların hayatından ümit kestikleri hastaya uyguladıkları diyeti vermek gerek. okumayı ciddiye alan kişiler neden "ne okumamı tavsiye edersiniz?" sorusunu sormazlar? çünkü kitaplar insanı kitaplara götürür. kitapların kendileri zenginliklerini ve yetersizliklerini ele verirler. okumanın rehberi okumaktır."

    eveett ilk tavsiyeyi özel için almak isteyip özel tarafından zürtlenmiş olabilirim:) ama ne haklı ya, "okumanın rehberi okumaktır." derken. itiraf etmeliyim ki tavsiyeler: "taşları yemek yasak" "waldo sen neden burada değilsin?" "üç mesele" olmasına karşın "ve'l asr" ile başlayarak tavsiye konusunda özel'in tarafında olduğumu söyleyebiliir miyiiim? :) inanırsınız mıı, inanmazsınız mı bilemem lâkin ismet özelleşen insanların tavsiyeleri de aynı olunca dedim: "kalu bela dışında nerede karşılaşmış olabilir bu insanlar yahu?" :)

    ve'l asr. asra andolsun. kitaba girizgâhı yaptığı deneme kitabın da adı oluyor. insanlık tarihinin her insanda teker teker mündemiçliğine, muâllakta oluşumuzun ortaklığına, eşzamanlılığımıza vurgu yaparak ele alıyor. albert camus alıntısıyla: "dünyanın herhangi bir yerinde bir tek insan mahpus ise kendimi asla özgür hissedemem." ziyanda olan insana eşzamanlılıkla yine yeniden hatırlatıyor.

    otuz iki. "bizim eve gel, sana şeker vereyim" nasıl da tanıdık değil mi? bu sözlerin 40'lı 50'li yıllarda abd'de çalınıp söylenen popüler bi şarkıdan alıntılıyor: "c'mon my house, i'll give you candy."
    işte bahsi geçen şarkı: https://www.youtube.com/watch?v=-PJzG5cQwBM
    daha önce dinlemediğime ne kadar eminsem, "gel benimle sana çikolata, şeker vs vereceğim" cümlesinin yakınlığından ve tanıdıklığından da o kadar eminim. özel'in bağladığı yer, çok dikkate değer. "bizim kafese gir, sana insan hakları vereyim." açıklarken batı kendi kafesinde kendi için ürettikleriyle çevre ülkeleri düşünmez, diyor. batı'dan aldığımız kanunları, insan haklarını, ab'ye girme telaşımızı nereye koyalım şimdi?

    yüz on altı. "her şey olamazsak hiçbir şey olamayız" kendi yerimize kendimiz karar veremedik diyor, özel. sahi, bi yerimiz var mı? var mı bi yerimiz bizim seçtiğimiz? biri sandalye çekmedikçe oturamayacak mıyız, ayakta mı bekleyeceğiz? neyi, neden bekliyoruz?
    özel, meseleye sarahaten şöyle diyor: "dünya milletleri arasında kendimizin karar sahibi olduğu bir yerimiz olsun. müslüman bir toplum oluşumuzun ve böyle bir toplumun gereklerini yerine getirişimizin sorumlusu biz olalım." burası dikkate değer, müslümanlığımızın gereğini yerine getirişimizin sorumlusu kim?! biz değilsek, kim, bu korkunç.

    yüz yirmi altı. "neyin kaybolduysa kendin ara" ekleyeyim ben de: -kendinde ara. zıtlıkların bir arada anlamlandığına inanıyorum, ne kadar varsam o kadar yokumdur. varlığımın anlamına vardığım an yok olmak isterim hatta. özel de ekliyor: "size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim."

    yüz otuz üç. "soğuk nevale ve sinameki" burada ismet özel, dildeki kayıplarımıza haklıca değiniyor. özel'i bu noktada da ayrı bir yere koymam gerekiyor açıkçası. başladığım ilk kitabı ve "ismet özel kelime defteri"m oluyor, ben onu demleyeyim derken o beni demliyor :) iyi de ediyor. "dil konusunda ne dese yeridir" demeden edemiyorum ve saygıyla imreniyorum. ha ne diyordu: "dilde neler saklı olduğunu merak edenler, kültürün neyin taşıyıcılığını yaptığını keşfetme bahtiyarlığına erebilir. kimileri, eksik olsun bu bahtiyarlık diyebilir. eksik oldu zaten."

    yüz otuz dokuz. "insanların insanlarla gönül bağı kurduklarına dair ciddi şüphelerim, derin endişelerim var." "bu insan ne kadar ben, ben ne kadar bu insanım?" " insanlar arasında çıkar bağı değil de gönül bağı varsa, her biri muhatabını korumayı gözeterek davranacaktır." ve ekler: "gönül bağı çözülmez çünkü gönlün nereden bağlı olduğu bulunamaz." nefis değil mi?

    kitabı zamana yaydıım bi güzell, şiirlerle demleye demleye okumaya gayret ettim. kelime defteri oluşturdum, kelimeleri attım zihin heybeme çoğu kalpte yer etti bile. :)
    okurken küçük küçük notlar aldım. onlarla son vereceğim bu yaşayageldiklerime.

    **
    özel, önce ortaya çok da zorlanmadan olsa gerek bi sorun atıyor.(sorundan çok ne var, demeyeceğim çözüm severim:) soru soruyor, cevap aramıyor, kendince hoop cevaplıyor. soru sorarken sizi olaya, konuya, probleme dahil ediyor ki öncesinden dahil olup geçiştirdiğiniz meselelerden olsa gerek. sonraa sorunu açıklıyor. buraya nasıl geldiğini izah ediyor, buna ihtiyaç duyuyor belki de. çözüm sunuyor, ye's'e düşmüyor. düşmediği kadar da oldukça gerçekçi. doğruyu yanlışa katmıyor. doğruyla yanlışı örtüp gizlemiyor. ikisini de sarahaten vurguluyor.
    bi fikir sunuyor, zannımca sunduğu fikri etraflıca düşünüp, sonuçlarını irdeleyip sunuyor ki hemen aklımıza ilk geleni tespit edebiliyor, uyarıyor. şöyle gibi: "bu geldi demi? ama bu değil ki, o. hayır işte o da değil, şu." idrâk hat safhada. durum, insan, ben/biz tahlillerine doyamayacaksınız.

    -"mesuliyetini müdrik" bu ifadeyi kullanarak diyor ki özel: "anladığın insana, düşünceye, kavrama; meylin, mesuliyetin vardır." aklıma "anlamak, acı verir." geldi. acıya olan meylimiz de aşikâr değil mi?

    velhasıl meyyalmişim efenim. bismillâh! :)
  • Öykü Otobüsü: #32743786

    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    Bağlantılı öyküler : #33861382 - #32867531

    Yine bir yolculuk macerası hadi bakalım, otobüs perona ne zaman girecek acaba.

    16 saat!! Hatta 16.5 saat!! O kadar saat yolculuk nasıl bitecek bilmem ki. Otobüs firmasının adı da abidik gubidik tek parça varırsam Hatay’a ne ala. Başka bilet de bulamadım ki herkesin Hatay’a gidesi tutmuş herhalde ben gidiyorum diye. Heh geliyor işte otobüs. Al işte otobüsün sefer numarasını bile elle yazmışlar, şu genç çocuk muavin herhalde dur bagajımı vereyim de geçeyim yerime artık.

    “Pardon, bagajı bu taraftan mı vermem gerekiyor? Hatay’da ineceğim ben.”

    “Alayım hanfendi.”

    Muavin valizi yerleştirirken bekliyorum, bagajı yerleştirip tekrar doğrulunca dönüp yüzüme ne dikiliyorsun der gibi bakınca,

    “Bagaj fişi falan vermeyecek misiniz?” diye soruyorum. Ukalaca bir gülümseme eşliğinde verdiği cevap,

    “Yok hanfendi biz bagaj fişi vermiyoz. Napacaksığnız fişi zağten, bir işe yaramıyo kiğ” şeklinde kendince zeki bulduğu bir cevap. Beni ilk anda daha sinir etmeyi başarıyor. Neyse sakin olacağım, boş yere sinirlenmeyeceğim, yol uzun muavini çok göreceğim daha. Otobüse girip 6 numarayı buluyorum, 5 numaradaki yolcunun çantası benim koltukta duruyor.

    “Merhabalar yerim burası da…”
    “Aaa öyle mi pardon boş nasılsa diye bırakmıştım çantayı.”
    “Hiç sorun değil, iyi yapmışsınız.”

    İyi bari eli yüzü düzgün, kibar birisine benziyor. Muavin gibi hanzo olsa koca yol iyice uzun gelirdi. Koridor tarafında benim koltuğun hizasında oturan adam kör mü acaba, bacaklarının arasına sıkıştırdığı yere eğimli duran uzun bir değnek var elinde. Önümde saçı sakalı birbirine karışmış, babannem görse papaz gibi derdi, irice bir tip oturuyor yanı boş. Tuhaf bir görüntüsü var ama zararsız bir tip gibi umarım öyledir. Rockçı mı anarşik mi belli değil!

    Aklımdan böyle ilk izlenimler geçerken çantamdan kitabımı, kulaklığımı çıkarıp çantamı üst rafa yerleştiriyorum, sonunda yerleştim.

    Yolculukta etrafımdaki insanlar önemlidir benim için. Her yolculuk dünya üzerinde sürdürülen ortak zamandan ayrı bir zaman dilimi gibi gelir bana. O zaman diliminde ayrı bir dünya oluşur yolculuk bitene kadar. Yedi sülaleni soran hiç tanımadığın teyzeler, yılışık muavinler, agresif kaptanlar, dedikoducu muavinler ve kaptanlar, sürekli ağlayıp yolculuğu zehir eden bebekler, binbir oyun yapıp kendini adeta zorla sevdiren çocuklar, sürekli memnuniyetsiz olacak bir şeyler bulup negatifliğiyle sizi de tüketenler, sigara kokanlar, parfüm korkanlar, en berbatı ter kokanlar, paylaşılan uzun yol börekleri arasına sarılmış hayat hikayeleri.. Ön koltukta, yan koltukta dedikodu yapanlar, anılarını paylaşanlar, varacakları yerde yapacaklarını gözden geçirenler… Bağıra bağıra telefonla konuşanlar, çocuklarını avutmaya çalışanlar... Kendi gerçekliğinizden kopup otobüsün içindeki gerçekliklerle sarmalanırsınız. Aman ne oldu böyle bana aforizma kasacağım az daha zorlarsam.

    Yanımda oturan beyefendinin elinde de bir kitap var. Merak ettim ne okuyor acaba? Çaktırmadan kitabın kapağını kessem mi yandan yandan. Camdan bakıyormuş gibi yapıp kitabın kapağını okumaya çalışırken, onun da benim elimdeki kitabı süzdüğünü fark etmemle gülümsüyorum.

    “Siz de okumayı seviyorsunuz sanırım, elinizde kitabı görünce çaktırmadan adına bakayım dedim ama pek başarılı olamadım galiba.”

    “Ben de sizinkinin adını okumaya çalışıyordum aslında aynı anda.” diye cevap veriyor gülümseyerek.

    Bu uzun yol boyunca sohbet edebileceğim bir yol arkadaşım var sanırım, yaşasın! Hem de en sevdiğim konu bir parça rahatladım şimdi.

    Bir kitapseverin karşısındakinin de kitapsever olduğunu fark ettiği anda oluşan o garip tanıdık topraklardayız havası oluşuyor bir anda.

    “ Benim okuduğum kitabın adı “Tanrı Olmak Zor İş” İthaki Bilimkurgu Klasikleri’nden… Biliyor musunuz seriyi?”

    “Seriyi biliyorum fakat seriden fazla kitap okumadım açıkçası.”

    “Benim en sevdiğim seridir hemen hemen tüm kitaplarını okudum serinin, bilim kurgu türü en sevdiğim.” derken otobüste anons veriliyor ve biz etrafımızdaki hareketliliğin arasında sohbete kaptırmışken kendimizi, hareket ediyoruz.

    “Benim okuduğum da “Kapıların Dışında” diye bir kitap. 2.Dünya Savaşı ile ilgili… Yazarı ilk kez okuyorum, geçtiğimiz ay Can Yayınları kampanyasında görüp almıştım.”

    “Evet kampanyayı biliyorum fakat ben de bu kitabı ilk kez duyuyorum.

    İsminiz neydi bu arada?”

    “NigRa benim ismim, siz?”

    “Semih ben de memnun oldum. Pardon Nigar mı dediniz biraz değişik geldi isminiz tam anlayamadım da..Kusura bakmayın.”

    “Yok Nigra hep Nigar ile karıştırıyorlar hatırlayamayınca ama.”

    “Çok ilginç bir isim ilk kez duyuyorum, anlamını sorabilir miyim?”

    Sohbetimiz muavinin gelmesiyle bölünüyor.

    “Nerde incektiniz hanfendi?” diye soruyor yüzünde arsız bir gülümseme ile.

    “Hatay terminal.”

    “Oooo ben de Antakhyalıyım, bizim memlekete hangi rüzgar attı sizi böyle?” bir kolunu öndeki koltuğa yaslayıp kırk yıllık ahbabım gibi laubali laubali konuşup duruyor. “Bişe laazım olursa yani yardımcı oluruz seve seve, çevremiz geniş yaani.”

    Hey yarappim çattım. Zaten bela mıknatısım bir kere çalışmasa hayret edeceğim.

    “Çok sağolun bişey olursa söylerim.” diyorum ters bir şekilde ama muavin hiç oralı değil.

    “Çaayy, kaaahfeee ne alırsınız?”

    “Kahve alabilirim ikisi bir arada varsa, teşekkürler.”

    “Olmaz mıı, olmazz mııı.. Hemen getiriyorum.”

    İçimden ağzında da bir sakızı olsa tamam diye geçiriyorum.

    Üst raflarda bir yerleri karıştırıp bir karton bardak, bir paket ikisi bir arada nescafe, ıslak mendil ve karıştırma çubuğunu bana uzatıp arka taraflara doğru ilerleyip gözden kayboluyor.

    Muavin gidince Semih Bey, “Boşverin aldırmayın, haddini bilmez delikanlının birisi.” diyor.

    “Haklısınız da bu laubalilik de nereye kadar.” bir yandan söylenip bir yandan sinirle nescafe paketini yırtıyorum, kahveyi bardağa boşaltıp çöpü sehpanın üzerine bırakıyorum.

    O sırada elinde sıcak su termosu ile muavin geri geliyor. Bardağımı uzatıyorum. Suyu bardağa dökmesini beklerken birden “AYYYYHHHHH!! NAPIYORSUN DİKKAT ETSENEE!!”

    “Pardon hanfendi kaza oldu.”

    “Başlatma kazana yaa yaktın beni! Bardak insanın üzerinde mi doldurulur, koridora tutsana!!”

    “Bişeeey olmaz yaa azcık bi su, bu tarafın kızları da pek bi çıtkırıldım!” demesiyle nevrim dönüyor. Ben muavini parçalama fikriyle ayağa kalkmaya uğraşırken yan taraftan Semih Bey kolumu tutuyor, “Durun sakin olun, uymayın şuna.” deyip muavine dönüyor.

    “Kardeşim hanımefendi haklı dikkat etsene biraz, bu ne rahatlık bir de özür dileyeceğin yerde kalkmış bir şey olmaz diyorsun.” diye tersliyor muavini.

    Semih Bey’den de desteği bulunca iyice çemkirmeye başlıyorum muavine.

    “TERBİYESİZ!! YA O SUYUN HEPSİ ÜZERİME DÖKÜLSEYDİ, YANSAYDIM NE OLACAKTI?!!”

    “Tamam yaa özür diliyim o zaman susacak mısınız? Amma da büyüttünüz haa..”

    “Bak hala daha….”

    O esnada kaptan “OĞLUM BAK BANA!” diye seslenince gerzek muavin bunu fırsat bilip kaçıyor hemen. Ben kendi kendime söylenmeye devam ederken, yan taraftakilerin bana baktığını fark ediyorum, hatta kör olan gülüyor sanki. “Komik bir şey mi var ne gülüyorsun?” diye bağırasım var. Neyse tutuyorum kendimi, oturduğum yerde sakinleşmeye çalışıyorum.

    Daha yolculuğun başında başıma gelen bakın, ama binmeden aklıma geldi bunlar benim, zaten aklıma gelen başıma gelir, ne diye kalkıp Hatay’a gitmeye kalktım ki zaten, hem de adını sanını bilmediğim bir firma ile onca saat yolculuk, akıllanmam ben akıllanmam!! Hatay’a varana kadar neler olacak kimbilir?