• Cahil insan bilmediği şey ile alay eder sözü vardı . Hayatım boyunca ne kadar yerinde bir tespit olduğunu gördüğüm , birçok vaka ile karşılaştım .
    Bu ülkede toplumsal çürümüşlük öyle iliklere kadar işlemiş ki! Bazen bu toplumun içinden nasıl çıktığımı sorgular hale geliyorum !
    Kanal İstanbul projesi ile ilgili bir şehrin Belediye Başkanı ile alay edenler ( bunlar Katarlı değil kanalın geçeceği yerde rant oluşacak arsaları da yok! Asgari düzeyde geçinen ama hayatı boyunca kitap kapağı kaldirmamiş dogmatik ,sorgulamayan ilkokul terk adamlar ) . Kadın haklarından dem vurup bilinçli trollük yapan bir eğitimli zihniyet . Bu eğitimli zihniyet ise İstanbul Üniversitesi'nde yemek kartı bittiği için intihar eden hemcinsleri ile ilgili tek kelime etmez ama kadın haklarından dem vururlar .
    Ya da Libya'ya asker gönderme üzerinden muhalefete küfürler saydıranlar . Bunlar ise çöken eğitim sistemi , yozlasan devlet kurumları , yolsuzluk , hukukun çürümüşlüğü ya da ekonomideki bozulmayı , bilinçli ya da bilinçsiz görmezden gelirler .
    İyi misiniz , samimi misiniz ,doğru dürüst müsünüz ? Ne yaptığınızın ya da ne söylediğinizi biliyor musunuz ?
    Kadın haklarına o kadar duyarlı isen neden hemcinsinle ilgili yemek kartı bittiği için intihar eden kızla ilgili tek bir Snap atmadın !
    Libya'ya asker göndermek büyüklük ise , neden büyük bir ülkenin 2012 de 12 bin dolar olan milli hasılasının 2019 da 8 bin dolar olmasını sorgulamadın arastirmadın !
    Ya da Kanal İstanbul'u savunurken, ben üç çocuk babasıyım, nefes alacak yer kalmamışken, son yeşil alanları imara açarak benim çocuklarıma düzgün bir çevre birkamadınızı niçin sorgulamadın ?
    Şu yerli ve Milli savunucularina bakın, hepsi yapılan araştırmalar da Amerika'da , Kanada'da , Avrupa'da yaşamak istiyor .
    Burası neden Avrupa , Amerika , Kanada olmasın? Şu şu konularda duyarlı olalım dediğimizde ise; bizi vatan haini ilan ediyorlar .
    Öz eleştiri yapın ,bir kesimi kötüleyip diğer kesime haksız bile olsak haklı gibi gözükelim mantığını terk edin !
    Eğri de olsak kendi aramızda doğruyuz mantığını da terk edin .!
    Kendinize gelin! Bu ülke hepimizin artık samimi ve dürüst insan olmaya çaba gösterin.
    Emin olun kimse sizi yargilamaz , kınamaz ve en can alıcısı da benim gibi sizi acınası görmez .
    İyi geceler 🖐
    @Mülkiye_45.
  • 610 syf.
    ·7314 günde·4/10
    Bir tarihçi olarak maalesef olumlu eleştirileri pek fazla yapamayacağım.
    Öncelikle kitap yapı itibari ile Avrupa merkezci tarih anlayışı ile yazılmış. insanlık tarihini ve uygarlığın gelişim sürecini anlatmayı amaçlayan bu kitap içerisinde birçok faydalı bilgi bulundurmasına rağmen tarih araştırmalarının esas kaidelerine uymadan tamamen klasik Avrupa merkezli bakış açısı ile yazılmış bu sebeple de yanlış sonuçlara ulaşılmasına neden olmuştur. buna örnek olarak kitabın ilk bölümlerinde Amerika yerlilerini sebepsiz yere katleden İspanyolları fatih olarak niteleyen yazar Kızılderililerin yerleşimcilere karşı yaptığı saldırıyı zalimce katliam olarak değerlendirmiş ve kitabın genelinde "elinizde daha güçlü silahlar varsa başkalarını katletme hakkınız vardır izlenimi vardır."
    Kitabın insanlık tarihini başlatırken evrim teorisini esas alıp, aradaki birçok soruyu muğlak açıklamalarla geçiştirmesi ayrı bir handikaptır. yine bazı türlerin yok oluşunu açıklarken evrim teorisini haklı çıkarma gayreti ile çok ciddi konular atlanmaktadır. örneğin insanlar avlanmak sureti ile mamut gibi bazı hayvan türlerini yok etti açıklamasıdır. benim kafama takılan soru şu neden insanlar avlanması daha kolay olan zebra, bizon, domuz gibi hayvanların neslini tüketmemiş de gidip avlanması zor olan dev hayvanların neslini tüketmiş.
    tabi daha fazla uzatmak mümkün olabilir ancak ben çoğu yorumcunun vardığı sonuca bir atıfta bulunmak isterim. burada amacım yazarı yada eseri kötülemek değildir ancak "Coğrafya Kader'dir" tespiti yerinde bir tespit olmasına rağmen yeni bir tespit değildir. İbni Haldun "Mukaddime" ismindeki eserinde bu tespiti yüzyıllar önce çok da açıklayıcı bir biçimde yapmıştır ki herkese bu eseri okumayı şiddetle tavsiye ederim.
  • 121 syf.
    ·37 günde·Beğendi·10/10
    Bayan Sartoris Almanya’da küçük bir kentte eşi, kızı ve kayınvalidesi ile sıradan bir hayat yaşarken kente yeni gelen bir adamla tanışır. Adama karşı hissettikleri Bayan Sartoris’i geçmişine götürecek, hayatı üzerinde düşünmeye itecek ve bambaşka bir insana dönüştürecektir.

    Kitabı birçok farklı şekilde yorumlamak mümkün. Gelenekçi biriyseniz Bayan Sartoris’in eşini aldatması, aldatırken bunu bir anlık hevese, görünüşe, vs... kapılıp değil gerçekten hissederek ve isteyerek yapması rahatsız edecektir sizi. Muhtemelen eşi için üzülecek, “ne kadar yazık şu adama... ne güzel hayatları varmış işte, adama yazık etmiş, kadın da bulup bunamış” diyecek, Bayan Sartoris’e küfürler edeceksiniz içinizden... Hatta “kadın orospu olursa ... böyle olur tabii” diyerek tüm sorumluluğu Bayan Sartoris’in omuzlarına yıkıp kendinizi rahatlatacaksınız. Başka bir deyişle az düşünecek, dolayısıyla az empati kuracak ve değişmeyeceğine iman ettiğiniz kurallara göre suçluyu tespit edip iç huzuruna ereceksiniz.

    Eğer gününü yaşamayı seven biriyseniz tepkiniz daha anlayışlı olacak, “ne var canım aldatmakta, insanlar aldatırlar, bu insanın doğasında var. Kocası da onu aldatabilirmiş, hatta aldatsaymış” diyecek, Bayan Sartoris’i çarmıha germeyecek, hatta aklayacaksınız.Ama aynı derinliksiz pencereden baktığınızdan Bayan Sartoris hakkında böyle net bir karar vermekten mutluluk ve huzur duyacak, belki sayesinde kendinizi de temize çıkaracaksınız.

    Bu kitabı okuyacak çoğu kişinin, kitabı Bayan Sartoris hakkında hüküm vererek bitirecekleri inancıyla böyle söylüyorum. Aynısını içten içe ben de istemedim desem yalan olur, ama bunu yapmaktan kaçınmaya çalıştım. İnsanın, mutsuz ve umutsuz olduğunda en uç noktalara kadar nasıl savrulabileceğini hayal edebiliyorum. Dışarıdan güllük gülistanlık görünen, kurallara uygun giden sıkıcı bir yaşamdan şikayetçi olmanın ne kadar yadırganacağını, böyle düşündüğünüzde en yakınlarınız tarafından bile nasıl dışlanabileceğinizi de tahmin ediyorum. Çünkü geleneksel algılarımıza göre bir ilişkinin sonu için taraflardan birinin hata yapması gerek. Eve para getiren, işine düzenli giden, öfkelenmeyen, kibar, anlayışlı bir kocanın arka taraftaki bıktırıcı monotonluğu, ilgisizliği, kayıtsızlığı ve zayıflığının aşkı ya da sevgiyi nasıl bitirebileceğini, eğlencesiz bir hayatın tutkulu insanları nasıl uçlara sürükleyebileceğini, ilişkisinde hedefini “bugünü korumak” olarak koymanın tehlikesini görmeyen çok kişi olduğunu ve asıl zorluğun bu kalıplaşmış algılarla savaşmak olduğunu anlıyorum.

    Evet, Bayan Sartoris aslında tutkulu bir aşık yerine güvenli liman olarak gördüğü için evlendiği kocasından, o tutkuyu dışarıda bulduktan sonra kopuyor. Depresif bir geçmişten, ne ilginçtir ki, kocası değil kayınvalidesinden aldığı güçle sıyrılan Bayan Sartoris çocuk da doğuruyor. Günlerden bir gün olmaz denecek bir şey oluyor ve Bayan Sartoris bu küçük ve sıkıcı kasabada dışarıdan gelen yakışıklı, etkileyici ve neşeli bir adama aşık oluyor. Aldatmanın ve tutkunun yarattığı ekstra heyecan ile renklenen seks hayatı Bayan Sartoris’in her adımında kendini daha da keşfetmesini sağlıyor. Doğruları ve yanlışları ile gerçek bir kadın Bayan Sartoris.

    Bay Sartoris’e gelince; o hiçbir zaman sahip olamayacağı güzellikteki bir kadına, zayıf döneminde annesinin desteği ile sahip olmuş, işteki başarısı ile yetinen, sıradan bir hayatı seven, sorumluluk ve risk almayan, böylece de hata yapmayan biri. O da gerçek bir adam.

    Bu tabloda aldatmak sizce suç mu? Bence değil; bence aldatmak bir sonuç.

    Ve gerçekten de, sorumluluk almayan hata yapmaz ama bu onu haklı da kılmaz.
  • - “Televizör ‘gerçek’tir. Dolayımsız ulaşır ve çok boyutludur. Sana ne düşünmen gerektiğini söyler, bombardıman eder. O haklı olmalı. Çok haklı görünür. Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızla sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.”
    - “Sadece ‘aile’, ‘insan’dır.”
    - “Özür dilerim, ne dediniz?”
    - “Karım kitapların ‘gerçek’ olmadığını söylüyor.”
    - “Bunun için Tanrı’ya şükret. Onları, ‘Bir dakika durun,’ diye kapatabilirsin. Onlara Tanrı’yı oynarsın. Fakat TV oturma odasına bir tohum ektikten sonra onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu? Sizi istediği biçimde yetiştirir! Tıpkı bir dünya kadar gerçek bir ortamdır. Gerçek haline gelir, gerçektir de. Kitaplar mantıkla mağlup edilebilir. Fakat bütün bilgim ve şüpheciliğime rağmen, o inanılmaz oturma odasının bir parçası olduğumda, tam renkli ve üç boyutlu yüz kişilik bir senfoni orkestrasıyla tartışma şansım hiç olmadı.”
  • Herkes bizi kim olduğumuza dair farklı verilerle donatır, çünkü bizler, onların tahayyül ettiği kişi oluruz biraz biraz. Benlik, dış duvarı elastik olan bir amibe benzetilebilir, çevreye zaten böyle uyum sağlanır.
    Absürd bir insan benim absürd yanlarımı keşfedecektir ama ciddi bir insanla ciddiyetimi korurum. Birisi benim utangaç olduğumu düşünüyorsa, onun yanında büyük olasılıkla utangaç davranırım, benim komik olduğumu düşünen birinin yanındaysa herhalde sürekli espri patlatırım.
  • Kur'ân, 'İnsanlara, güzel söz söyleyin'(1) der. Herkese, her insana, her konuştuğunuza, bütün insanlara 'güzel söz söyleyin!' Hitap genel ve umumi. Herkesi içine alıyor. Hatta inanan, inanmayan, size taraftar olan, karşı gelen her insana.

    'Güzel söz' Kur'ân'ın ifadesiyle 'hüsnen' kelimesidir. Hani şu dilimizde iyi niyet anlamına gelen 'hüsn-ü niyet', iyi düşünce karşılığı olarak kullandığımız 'hüsn-ü zan', güzel ahlâk demek olan 'hüsn-ü ahlâk', kabul görme ve iyi karşılama manasına gelen 'hüsn-ü kabul' deyimlerinde yer alan 'hüsün'dür Kur'ân'ın sözünü ettiği kelime...

    Kelimenin çok zengin bir anlamı var. Sadece 'güzel' anlamına gelmez, 'iyi, tatlı, hoş, şirin' gibi anlamları da içerir.

    İnsanın hem kulağına hoş gelen, hem gönlünü okşayan, hem de içini açan ve rahatlatan, dolayısıyla onu sevince ve neşeye götüren, heyecanını ve şevkini artıran sözdür 'güzel söz.'

    'Güzel söz yılanı deliğinden çıkarır' ama, 'sözün güzeli'nin bir özelliği bulunmalı. Yine Kur'ân diliyle güzel söz, 'gönül alıcı' olmalı, 'doğru' olmalı, ama mutlaka 'yumuşak' söylenmelidir. Âyette yer aldığı biçimiyle, 'Gönül alıcı sözler söyleyin'(2) , 'Sözün doğrusunu söyleyin.' (3)

    'Yumuşak söz' de Kur'ân sözüdür. Âyetteki ifadesiyle 'kavlen leyyinen'dir.

    Bu Kur'ân metodu sadece bir tespit ve tavsiyeden ibaret değildir. Bir uygulama şeklidir, tatbik edilmiş bir örnektir.

    Bir örnek değil, iki örnektir. Birinci örnek aynı zamanda iki kardeş ve iki peygamber olan Hz. Musa ile Hz. Harun'un hayatında yer alır.

    Mısır kralı Firavun (II. Ramses) tanrılık iddiasında bulunur. Mısır halkını toplamış onlara seslenmişti: 'Ben sizin en yüce rabbinizim.' (4)

    Bunun üzerine Cenabı Hak, Hz. Musa ile Hz. Harun'a tebliğ görevi verir ve emreder:

    'Firavun'a gidin. O iyice azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, olur ki sizi dinler yahut Allah'tan korkar' diye uyarıda bulunur.

    İki kardeş peygamber giderler, Tâhâ Sûresinde uzunca geçtiği üzere Allah'ın varlık ve birliğini anlatırlar, halkına yaptığı baskıdan vazgeçmesini söylerler.

    Yumuşak söz tesir etmiştir. Karşılıklı konuşma ve tartışma başlar. Bütün Mısır halkının hazır bulunduğu bir ortamda yapılan mucizesihir gösterilerinde Musa Aleyhisselâm haklı çıkmış, Firavun'un imajı iyice sarsılmış ve akabinde ordusuyla birlikte Kızıl Deniz'de boğulmuştur.

    İkinci örnek ise Peygamber Efendimizle (a.s.m.) alâkalıdır.

    Uhud Savaşı öncesi Peygamberimiz (a.s.m.), sahabileriyle istişare etmiş, onların fikrini almış, ortak karar sonucu düşmanla Medine'nin dışında Uhud Dağı eteğinde karşılaşmıştı.

    Savaş öncesi ve sonrası dava arkadaşları olan sahabilerle yaptığı görüşme ve konuşmalarda Peygamberimiz (a.s.m.) devamlı tatlı dilli, güler yüzlü ve yumuşak sözlü davrandığı için Kur'ân bu davranışını övüyor. Bu şekilde davranmasının da Allah'ın bir lütfu ve ikramı sonucu olduğunu ifade ediyor:

    'Allah'ın bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen huysuz, katı kalpli birisi olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.' (5)

    İşin aslına bakılırsa, sadece Hz. Musa ile Peygamberimiz (a.s.m.) bu şekilde davranmış değiller, başta Hz. İbrahim, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf başta olmak üzere bütün peygamberler, daha sonraları bütün hak dostları, insanların gönlüne giren, onları hep doğruya, güzele ve hakka çağıran her İslâm bilgini bu yolu takip etmiştir.

    Zaten İslâm hiçbir zaman kabalığı, sertliği, kırıp dağıtmayı, öldürüp yok etmeyi, insanları cebren ve kaba kuvvet kullanarak silah zoruyla, baskıyla yola getirmeyi ne tavsiye eder, ne de böyle bir yaklaşıma müsaade eder.

    Çünkü İslâmın dili, 'nâzikâne, nezîhâne ve kavli leyyindir.' Yani, nezaket, nezih ve tatlı dildir.

    ---------------------------

    (1) Bakara Sûresi, 2:83.

    (2) Nisa Sûresi, 4:8.

    (3) Ahzab Sûresi, 33:70.

    (4) Nâziât Sûresi, 79:24.

    (5) Âl-i İmran Sûresi, 3:159.
  • Osorius’un vurguladığı, ün’ün onu arayanlardan kaçtığı ve onu ihmal edenlere geldiği yolundaki değinmenin doğruluğu , buna dayanmaktadır. Çünkü birileri çağdaşlarının beğenisine uyarlarken , diğerleri bu beğeniye kafa tutarlar.