• sınıfında bir dahi görmektense birkaç eşek görmek daha çok memnun eder bir öğretmeni. aslında bu tutumunda da haksız sayılmaz, ne de olsa görevi olağandışı ve acayip kişileri değil, iyi latince ve matematik bilen dürüst ve efendi orta sınıf insanı yetiştirmektir.
  • 208 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Okuyan profillerde görerek aldığım bir kitaptı.
    Sanırım sosyal medyayı doğru kullanmakla alakalı
    Herseyi, herkesi saçma bulan genç bir delikanlının okul macerasının anlatıldığı kitapta dil tam anlamıyla beni tatmin etmese de aslında derinlemesine şu mesajı veriyor; “ Sahte olan her şeye tepkili olmak sanırım en çok insanın kendisine zarar veriyor.”
    Yaptığın, başardığın, düşündüğün her neyse gerçekten istediğin için mi yoksa durumun gerektirdiği bi hal mi ayırt etmek çıkmaza soksa da başka insanlarının gözünde; asıl yapma amacından sapmamalı.
    En önemlisi senin ne düşündüğün diyor karakter.
    Örneğin bi kitap yazacaksan sadece kitap yazmalısın ama bu kitabı da yazarken doğru olduğuna inandığın değerler için yazmalısın diyor. Haksız da sayılmaz.
    Ve kardeş sevgisi.
    Çocuk olmanın dışında kalan her şeyin sahte olduğunu düşünürken burda kızamıyorsunuz işte.
    Çünkü saf olan her şey sadece çocukların davranışlarında ve duygularında saklı değil midir ?
    Diline takılmadan alacağınızı almanız gereken bir kitap daha...
    İyi okumalar efenim
    #okudumbitti
    #paralelevrenim
    #44
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    Oscar Wilde bu kitabı çok farklı konuları, eleştirel bakış açısıyla kaleme alarak ortaya çıkarmış.
    Mesela Büyük Britanya'ya değineyim. Avam Kamarasının bayağılığını sıkça yerip, özellikle yüksek zümrenin kendi aralarında yaptığı çay içme veya yemek yeme buluşmalarının sıkıcı, yapmacık ve samimiyetsiz oluşuna değinmiş. Lord Henry olmasa o buluşmalarda, bu deyiminde de haksız sayılmaz. İnsanların şekilci oluşuna, Dorian Gray'ın yüksek zümreden oluşu ve kusursuz fiziği nedeniyle yaptıklarına inanılmaması ve bunun Mr. Gray'da oluşturduğu kibir ile değinmiştir.
    Gelelim kitabın bana asıl anlattıklarına.
    İnsanlar masum doğar ve büyür. Büyürken tutunacakları bir dal bulurlar kendilerine. Bu babamız, annemiz, abimiz, ablamız veya aşık olduğumuz insan olabilir. Mr. Gray için portresinde ki gençliği olmuş bu dal. Bu portrede ki değişimler Mr. Gray'in karakterinede yansımıştır. Yani tutunduğumuz dalda ki çürükler bizim masumiyetimizi ve saflığımızı da zehirliyor ne yazık ki. Aşık olduğumuz insan ne kadar kötü davranırsa bize, bizde o kadar kötüleşiyoruz bir bakıma. Bu zehirlenmenin getirdiği durumu ise yeni bir başlangıç yapıp, yeni bir dal bulana kadar yaşıyoruz. Bulduktan sonra ise eski dala tutunduğumuz ilk gün ki, yani zihnimizin içinde sürekli dolanıp duran keşkeler, pişmanlıklar gibi duygular nedeniyle hala o günün anımsattıklarını ve yaşanan onca şeyi bir çırpıda silip yeni bir hayata adımımızı atıyoruz. Yeni bir biz, yeni bir heyecan ve yaşanmış onca şeyin tecrübesi gün yüzüne çıkıyor bir çırpıda.

    Kitap o kadar çok şey anlatıyor ki, anlatmaya kalkışılsa bir kitap daha yazılır zannımca. Kitabın dili akışkan, seri şekilde okunacak bir sadelikte değil. Anlam yoğunluğu çok fazla. Bazen bir cümlenin üstünde 10 dakika durup düşünesiniz geliyor diyebilirim.

    Keyifli okumalar...
  • 340 syf.
    ·7/10
    Mitolojiye Ben, Kirke’den sonra başlayan ilgimden dolayı son zamanlarda art arda mitolojik kitaplar okuyorum. Fuardayken ilgimi çekmiş bir ara okurum demiştim. Gülden Girgin biz kızlarla okuyacağınız diyince ben de aralarına katıldım. Zaten Akhilleus’un Şarkısı’nı da Gülden Girgin ve @kitapkolik_birkiz ile okumştuk. Bunu da iyi ki beraber okuduk çünkü sohbetimiz inanılmaz keyifliydi. Böylelikle Gülden Girgin , @kitapkolik_birkiz , Kezban Sıtkı ve Cansu Çevik ile beraber okumaya başladık. Kimimizi kitap başlarda zorladı. Ben de bu kişilerden biriydim. Çünkü İskandinav Mitolojisi’ne dair bir bilgim yoktu. Kitabın başında mitoloji sözlüğü bulunsa da karakterlerin çokluğundan ve neredeyse bütün karakterlere ait olayların bulunduğundan kitaba adapte olmakta zorlandım. İskandinav Mitolojisi’ne dair biraz araştırma yaparak başlamak okumanızı kolaylaştırır. Ben de bu zorlanma sadece 40 sayfa sürdü. Geri kalan 270 sayfa aktı gitti. Hatta o kadar akıcıydı ki 24 saat içinde kitabı bitirdim. Normalde sevdiğim kitapları bu kadar hızlı bitirmeyi sevmiyorum ama elimden bırakamadım.Eğer siz de benim gibi İskandinav Mitolojisi’ne hakim değilseniz daha kolay okuyabilme adına biraz araştırmadan sonra okumanızı öneririm.
    Konusuna gelecek olursak Marvel filmlerimden de tanıdığımız Loki’nin hikayesini okuyoruz. Hem de kendi ağzından. Loki filmlerde Thor’un üvey kardeşi olarak bize tanıtılıyor ama aslında Thor’un babası olan Odin’in üvey kardeşi. Yani anlayacağınız film tam bir aldatmaca.
    Loki kendini Oyunbozan, Şanslı, Yalanların Babası, Çılgın Ateş olarak tanımlıyor. Pek de haksız sayılmaz. Sürekli bir kurnazlık, oyun peşinde. Hikayesini anlatmaya başladığında bizim onu haklı ve halsız görmemizi pek önemsemiyor. Başına gelenlerin dümdüz anlatıyor. Zaten kötü olmaktan mutlu olan biri.
    Kitabı okurken çok eğleneceğinize eminim. Çünkü Loki ne kadar kötü bir karakter olsa da yaptıklarıyla okuyucuyu güldürmeyi başarıyor. Eğer kitaplığınızda varsa bekletmeden okuyun. Ben çok keyif alarak okudum. Sanırım devam kitabı da çıkacakmış, sabırsızlıkla bekliyorum.
  • İnsan Hakları ve Anayasa İlişkisi Üzerine İrdeleme

    (Anayasa ve insan hakları ilişkisi Costas Douzinas'ın başlangıçta anılacak pasajı perspektifinde irdelenecektir.)

    “Haklar evrensel “insan” adına ilan edilir ama bildirme eylemi egemen yasa yapıcı güç olarak politik toplumun, devlet ve onun ulusunun belirli bir tipinin iktidarını ve ikinci olarak, haklardan yararlanacak belirli bir insan tipini, ulusal yurttaşı saptar. Birincisi, ulusal egemenliktir. Bildirgeler hakların evrenselliğini ilan eder ancak onların dolaysız etkisi devletin ve devletin hukukunun sınırsız iktidarını tesis etmektir. Kurucu meclislere yasa yapma hakkı veren şey, hakların bildirilmesiydi. Paradoksal bir biçimde, bu evrensel ilke bildirgeleri, yerel egemenliğin kurulmasını “gerçekleştirdiler.” Çocuk kendi atasını doğurdu ve onu kendi suretinde yarattı."Costas Douzinas (İnsan Haklarının Sonu)

    Ksenophanes; “Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ve onlar elleriyle insanlar gibi resim yapmasını ve sanat eserleri meydana getirmesini bilselerdi, atlar tanrılarının biçimlerini atlarınkine, öküzler öküzlerinkine benzer çizerlerdi ve onların her birine de kendi türlerine uygun bedenler verdirirlerdi.” ifadesiyle felsefe tarihinde kendisine yer edinmiştir. Öte yandan bir hukuk ve ahlaki filozof olan Alf Ross’a göre “kendine atıfta bulunan normlar anlamsızdır; bunun nedeni kendine atıfta bulunan cümlelerin anlamsız olmasıdır.” Costas Douzinas ise “kuramsal olarak "insan" ya da insan haklarının; genel anlamda hakların ontolojik taşıyıcısı olduğunu öne sürmüş ve insan hakkı, hakka sahip olma hakkı diye bir şeyin olmadığını saptamıştır. Bu noktada insan haklarına ve anayasaya dair bildirgelerin ve metinlerin ontolojik temel ya da bir içerik ve de belirlenim olmadan, yasa koyucuyu yetkilendiren ve içeriği ile hükmünü yasa yapmaya değin tarihsel edimlerden alan boş bir kap olarak kaldığını ifade etmiş, insan hakları dilsel bildirimin bu radikal durumsallığını anayasal düzenlemelerin kalbine yerleştirdiğini belirtmiştir.

    Başlangıçta sunulan pasajda yer alan “çocuk kendi atasını doğurdu ve onu kendi suretinde yarattı” ifadesi anayasa ve insan hakları arasındaki ilişki merkeze alınarak irdelendiğinde; yukarıda aktarılan üç ayrı alıntıdan da yola çıkarak hakları egemenliğin kaynağı olarak gören bir yasal bildirge hazırlamak ve bununla birlikte hakları egemen gücün yarattığı bu yasal bildirgeyi bildirerek sınırlandırmak başlı başına bir çelişki; bir aporetik durumdur.

    Hans Kelsen; anayasalar ile insan hakları sözleşmesi arasında hiyerarşik bir ilişki temelinde anayasanın karşısında antlaşmanın üstünlüğü olduğunu öne sürer. Louis Favoreu da “anayasal normların dahi Avrupa normları (insan hakları sözleşmesi) karşısında boyun eğmeleri gerektiğini” ileri sürmektedir. Bunlardan hareketle insan hakları arayışı ve anlayışının anayasal hareketliliğin temelini oluşturduğunu, anayasada belirtilen normlardan üstün olduğunu savunmak gereksiz değildir. Bununla birlikte haklar çerçevesinde gelişen anayasaların her ne kadar egemenliğini haklardan alsa dahi, aynı hakları “egemen gücü” oluşturmada bir aracı olarak gördüğü gerçeği yadsınılmazdır. Bu noktada başlangıçta sunulan pasajda da ifade edildiği üzere Douzinas; hakların evrensel “insan” adına ilan edildiğini ve fakat bildirme eylemi egemen yasa yapıcı güç olarak politik toplumun, devlet ve onun ulusunun belirli bir tipinin iktidarını meşrulaştırdığını beyan etmekte haksız sayılmaz. Tanıl Bora’nın aktarımına göre faydacı-pragmatik liberal ideoloji “insan haklarını”; bireylerin ve onların farklı çıkarlarının çatışmasızca bir toplum bünyesi içinde telif edilebilmesi açısından taşıdığı işlevsellikle benimsetmiştir. Nitekim hakların egemen karşısında konumlandırılması “çatışmasız bir toplum yaratılması” anlayışı odak alınarak irdelendiğinde hakların güvence altına alınabilmesi için meşru egemen bir güce ihtiyaç duyulduğu gerekçesiyle -her ne kadar hiyerarşik bir yapıda olmasa da- ontolojik varlıklarının birinin diğerini bir sürerlilik çerçevesinde yarattığı sonucunda değerlendirilebilir.

    Halde; Douzinans’ın tıpkı Fransa ve Amerika devrimlerini betimlerken kullandığı “iki uzun yüzyıl içinde, devrimci fikirler hem dünya sahnesinde zafer kazandı; hem de en vahşi ve eşi görülmemiş biçimlerde ihlal edildiler.” anlayışına benzer şekilde “tarihsel devirler içinde insana ait haklarının ortaya çıkarılması, evrensel statüye ulaşmasıyla insan hakları arayışı ve anlayışının anayasal hareketliliğin temelini oluştursa da; ortaya çıkan anayasal belgeler ile insan haklarının sınırlandırıldığı ve sınırlamanın bir getirisi olarak pratik de daima ihlal edildiği sonucunu ulaşılabilir.


    Sayın kapu II Şark Birikimleri II ikisıfıbirdokuz - kış
  • 456 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sapiens ile günümüze kadar geldik.Hani şöyle derler ya nerden nereye, büyük değişimler atlatmışız ,yıllar içersinde yerleşik hayata geçmişiz,sanayi devrimi olmuş,para bulunmuş,kurallar kanunlar konmuş yürürlüğe girmiş,sınırlar çizilmiş,dünyayı bambaşka bir yer haline getirmişiz.Bozmuşuz tüketmişiz.Bugüne kadar gelmişiz.Peki sonrasında ne olacak yazar homo deus kitabında da bu konulara yer vermiş.Bu kadar herşeyin bollaştığı bu dönemde herşeye çok rahat ulaştığımız günümüzde neden mutlu değiliz,neden sürekli tüketiyoruz gibi konulara yer vermiş.Felsefede olduğu gibi mutluluk nedir gibi değil bilimsel verilerle zenginleştirmiş...
    Bu kitapta sapiens gibi oldukça akıcı bir kitap şimdiye kadar benim hiç bilmediğim konular işlenmiş.Kesinlikle ufkumu açan bir kitap oldu homo deus.Homo deus Tanrı insan demek.Yazarın sürekli vurgulamak istediği insanoğlu kendini öyle bir yerde görüyor ki artık Tanrı rolüne soyundu.Artık Tanrı olmak istiyor.Ve Tanrılığını ilan ediyor diyor yazar Harari.Artık yapay zekalar yapılmaya başlandı.İnsan vücudunun organları yerine yapay organlar konulmaya başlandı.Ölümsüzlüğün peşinde bilim bunun için çalışıyor artık insanlar ölümsüz olsun diye.Peki insanlar ölmese ne olur?Dünya ne hale gelir?Her iki açıdan da bakmaya çalışmış Yuval Noah Harari...Bu kitapta benim öyle bir etkilendiğim yer var ki yazar şuna değinmiş.Dünya da savaş ve terör olaylarında bir çok insan hayatını kaybediyor.Ama daha fazla ölüme sebep olan şey şuan ki beslenme şeklimiz diyor.Obeziteye ve yol açtığı hastalıklar insanları toplu şekilde öldürüyor.Ama nedense kimse bunun farkında bile değil herkes yine terör olayları savaş gibi olayları medyanın etkisiyle yönlenirken arka planda insanlığı yok eden insanların genini bozan genetiğini değiştiren fastfood gibi beslenme düzeninize dikkat edin diyor.Gerçekten ben bu şekilde hiç düşünmemiştim.Bu kitabı bitirdikten sonra farklı kaynaklardan da konuyla alakalı inceleme araştırma yapmaya karar verdim.Oldukça etkilendiğim bu kitabı da siz değerli kitap yolcuları dostlarıma tavsiye ediyorum mutlaka ama mutlaka okuyun.Gelecek sandığımız geleceğin olamayabileceğini bana bir kez daha düşündürdü.Artık filmlerde ve dizilerde gelecek ile ilgili senaryolar çok fazla yapılır hale geldi.Kafamızda hep bir gelecek algısı varya bu kitaptan sonra bu durum gerçekten değişiyor.Hiç öyle düşündüğümüz gibi olmayabilir gelecek,o yapay zekalar bambaşka şeylere yol açabilirler.Yazar pek çok meslek ölecek diyor haksız da sayılmaz aslına bakarsak şuan bile günümüze bakarsak çok hızlı bir şekilde bir çok mesleğin yok olduğunu görebiliriz.Şuan çok popüler olan meslekler 50 yıl sonra iş yapamaz duruma geleceklerdir.Çünkü onların yerine bu yapay zekalar çalışacak.İnsanlara hizmet edecek diyor.Yuval Noah Harari yarı insan yarı robot bambaşka bir ırkta olabilir ilerde dikkat etmemiz gerektiğine vurgu yapıyor.Bunların avantajı olabileceği gibi mutlaka dezavantajları da olacaktır diyor.Ben ne diyorum naçizane daha detaylı anlatım daha teferruatlı bilgi için homo deus’u okumadan geçmeyin...
    #kitaplakalın #kitapyolcuları ️