• Kükremesi gereken yerde sessiz kalan zillete, sessiz kalması gereken yerde kükreyen ise zulme kapı açar. Bundan dolayı haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan, hak karşısında konuşan dilli şeytandır.
    Muhammed Emin Yıldırım
    Sayfa 46 - Siyer Yayınları
  • Baskı ve haksızlık karşısında başkaldırmadan dayanan, masumların kıyımında cellatların suç ortağı değil midir?
  • Hasat zamanı, adalet savaşçılarının haksızlık karşısındaki giriştikleri amansız savaşı anlatıyor. Güç ve iktidarın adalet yoluyla değil de parayla halledilebilecek bir ailenin tecavüzcü oğluna karşılık, sessiz kalmakla tehdit edilmiş mağdur kadınları savunanlar arasındaki mücadele gerçekten muazzam. Haksızlık karşısında hakkı savunanların olduğunu bilmek gerçekten ümit verici.
  • Baskı ve haksızlık karşısında başkaldırmadan dayanan, masumların kıyımında cellatların suç ortağı değil midir?
  • 288 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lubunya, yazarımızın çeşitli transseksüel bireylerle yapmış olduğu çeşitli karşılıklı konuşmalardan oluşan, bilimsel açıdan mühim, sosyolojik bir belge niteliği taşıyan nadide bir eser bana göre. Bir toplumdaki yasalar ve düzen asla çoğunluğu dikkate alarak kurulmamalıdır. Bir toplumu oluşturan şey yalnızca çoğunluk değildir, aynı zamanda azınlık da toplumun en az çoğunluk kadar önemli bir kısmını oluşturur. Peki neye göre bazı insanlara azınlık diyoruz da bazılarına çoğunluk? Bir toplumda azınlık olarak anılan kesim normal dediğimiz çoğunluğun dışında kalan kesimdir, bu dışta kalma durumu sosyolojik olarak bir sorun olmasının yanında felsefi olarak da büyük bir önem arz eder. Toplumda dini görüşü, ideolojiksel yönelimleri, cinsel yönelim ve kimlikleri, ırkı farklı olan insanlar genellikle ana toplum dediğimiz çoğunluk tarafından dışlanırlar. Bu dışlanmanın ana sebebi olarak şu da belirtilebilir: Çoğunluk, kendisini toplumun tamamı, bütünü saymaktadır ve azınlık kısmının aslında hiçbir zaman asıl topluma dahil olmadığını, olamayacağını kabul etmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Şayet toplum yalnızca tek cins, çoğunluk olan insanlardan oluşsaydı, o oluşuma toplum adını veremezdik. Aslında toplum demek bir yandan da farklılık demektir. Farklı bireylerin bir araya gelip bir ana bütünü oluşturmalarıdır. Ama günümüzde bu farklılıklar adeta kanserli bir hücre olarak kabul edilmekte ve toplumdan kesilip atılmaya uğraşılmaktadır. Ama çoğunluk bu kesilip atılmaya çalışılan parçanın en hayati parçalardan biri olduğunun günümüzde ne yazık ki farkında bile değildir.

    Kendimize toplum diyebiliyorsak her türlü farklılığı kabul etmişiz demektir bana göre. Çünkü asıl toplum kavramı buna dayanır. Gökkuşağı gibiyizdir aslında, her türlü renk olmalıdır ki en parlak şeye, en umut verici ışıltıya; beyaz renge ulaşılmalıdır. Aksi takdirde yalnızca birkaç renkle karanlıklara gömülüp gidilir. Transseksüelizmden bahsetmek istiyorum biraz sizlere. Aslında cinsiyet meselesi sanıldığı kadar basit ve kolay belirlenebilen bir şey değildir. Doğumda bir insanın cinsel organına bakıp cinsiyetini teyit etmek bizlere yalnızca biyolojik olarak, başka bir deyişle atanmış cinsiyet anlamında o insan hakkında bilgi verir. Cinsiyet, çeşitli fiziksel şekillerden fazlasıdır. Atanmış cinsiyetin yanında bir de kişinin beyinsel olarak bir cinsiyeti vardır. Mesela bir insan doğuştan doktorlar tarafından erkek olarak belirlenmişse şayet bu, o kişinin beyinsel olarak da erkek olduğunu kanıtlamaz. Bu asıl cinsel kimlik kimi insanlarda hemen yerine oturur, kimi insanlarda bunun için biraz zamana ihtiyacı vardır. Fakat bazı insanlar vardır ki doğuştan gelen, atanmış cinsiyeti ile beyinsel olarak cinsel kimliği birbirinden farklıdır. Transseksüelizm aslında ifade edebildiğim kadarıyla budur. Birçok insan günümüzde sırf bilgisizlikleri yüzünden, translığı ya da diğer cinsel kimlik ve yönelimleri sonradan kazanılan bir özellik olduğunu, bir 'tercih' olduğunu ve insanların bunu seçtiğini sanıyor. Ama asıl durum bu yargıların tamamen üstündedir.

    Öncelikle cinsiyet nedir, buna yoğunlaşmamız gerek. Bir kadına neden kadın, bir erkeğe neden erkek deriz? Fiziksel farklılıkları düşünmeden cevap vermeye çalışın buna. Toplum olarak cinsiyet farklılıkları üzerine öyle tabular oluşmuş ki bizde, toplumsal cinsiyet diye bir kavramı zihinlerimize yerleştirmişiz. Bu kavramı zihnimizden çıkarmaya yarayacak olan bilgi birikiminden yoksun olduğumuz için de toplumsal cinsiyet tabularına uymayan insanlara şaşkınlık ve korkuyla yaklaşıyoruz. Mesela bir kadın olmak duygusal olup, ayrıntılı düşünüp, çocuk bakıp büyütmekten mi ibarettir? Eminim ki, toplumdan birçok insan kadının ayırt edici olarak duygusal anlamda daha narin olmasını gösterecektir. Peki bir erkek de en az bir kadın kadar duygusal manada narin bir yapıya neden sahip olamasın? Ya da bir erkeğe korumacı diyorsak, bir kadın neden en az bir erkek kadar korumacı olamasın? Bizim toplumumuzda en büyük eksiklerden birisi de budur zannımca. "Neden olmasın?" kalıbını, sokakta limoni olduğumuz bir arkadaşımız geçerken başımızı çevirip görmezden gelmemiz gibi görmezden geliyoruz. Biz aslında toplum olarak neden olmasınlardan korkarız. Çünkü neden olmasın demek rahatsızlık verici bir etmendir. Neden olmasın demek insanı rahatından ettirir, çünkü önceden oluşturulmuş bir düzene öylesine alışmış durumdayızdır ki, neden olmasın diyerek bu düzeni yeniden kurmaya başlamak bizim için yorucu bir meseledir. Toplum olarak da dinlenmeye böyle meyilli olunca hiçbir zaman rahatımızı bozamaz hale geliyoruz. Gerçeklere ve doğrulara ulaşmak söz konusu ise rahatımız varsın hayatımızın sonuna dek bozulsun.

    Duygular, davranışlar ve yönelimlerin tamamı toplum tarafından cinsiyetlere göre sınıflandırılmış haldedir. Bu kara düzen öylesine yerleşmiştir ki, bu düzenin dayattıklarına tamamen ters olan bir insan bile sırf düzen böyle emrettiği için sesini çıkaramaz hale gelip kendisini umutsuzca yontmaya çalışmaktadır. Bu sınıflandırılmalara uymayan kişiler de toplum tarafından birçok damga giyerek, korkulu bakışlarla toplumun öte tarafına itilir. Bu sınıflandırmaya uymayan insanlar da kendi ellerinde olmayan şeylerden dolayı yargılanıp toplumdan dışlandıklarını dile getirdiğinde bile toplum onları muhatap olarak bile kabul etmez. Sanki çok korkulan düşüncelerden çekinilmesi gibi, Orta Çağ'da bilimsel gelişmelerin arkasında duran insanların sorgusuz sualsiz öldürülmeleri gibi, günümüz toplumu da her türlü farklılığa karşı son derece korkak ve aşırı derecede serttir. Bu açıdan baktığımızda aslında çağımızın Orta Çağ'dan geri kalır bir yanı yok bana kalırsa. Toplumsal olarak dışlanma da dolaylı olarak bir ölümdür çünkü. Bir insanı dışlayarak, onun yaşamını devam ettirmesi için gerekli olan toplumun dışına ittirerek elinden tüm imkanları almış ve yıllar önceden ölüme mahkum etmiş olursunuz. Haksız yere ölüme mahkum edilen insanların öykülerinin de bir derlemesidir aslında Lubunya.

    Toplumdan dışlanan kesimin hayatlarını devam ettirebilmeleri için pek fazla seçeneği de yoktur aslında. Mesela hayat kadınlarının hep alt kesimden çıkmasının sebebi de budur aslında. Ayrıca toplumdan sürekli olarak dışlanan insanlar sanıldığı gibi kaba değillerdir, onlar yalnızca "tetikte"dirler, bu da doğal, beklenebilecek bir sonuçtur. Cinsiyet değişikliğine giden transseksüel bireyler de toplumdan itilerek sadece sınırlı para kazanma yollarına muhtaç bırakılmışlardır. Seks işçiliği de burada karşımıza çıkan ciddi bir konudur. Bir birey cinsiyet değiştirir, toplum onu anlayamadığı için dışlanır ve kendisinin de istemediği arzumadığı yollara girmek zorunda kalır. Toplumun bu insanlara baktığında düşündüğü tek şey onların ne kadar sapık insanlar olduğudur, çünkü sonuçta seks işçiliği yapıyorlardır (!) Bu öylesine büyük bir ironidir ki toplum bu şekilde kendi kendine birçok çelişkiye düşer aslında. Transseksüel bireyleri toplumdan iteleyen ve onlara para kazanmak için seks işçiliğinden başka çare bırakmayan toplum, bu çaresizliği bir sapıklık olarak görmekte ve onları tekrar ve tekrar dışlamaktadır. Ayrıca daha en başından, transseksüel birey cinsiyet değiştirme yoluna gitmeden dahi toplum o kişiden haz etmemeye başlar. Topluma göre o kişi sırf özendiği için ya da marjinal olmak için cinsiyetinden memnun olmadığını iddia ediyordur, ama gerçek tam tersidir aslında. Cinsiyet disforisi sanıldığı gibi sonradan kazanılan bir yeti, özenti ya da değişiklik isteği değildir. Bu uyumsuzluk trans bireylerin içinde doğdukları günden itibaren vardır. Bu uyumsuzluğu kendileri keşfedene dek onlar da kendilerini "normal" sanırlar. Bu açıdan röportajların belki de hepsinde, transseksüel bireyler kendilerini keşfetme sürecini anlatırken şu ifadeyi kullanmışlardır. "Dünyada bu halde bir tek ben varım sanıyordum." Yalnız değilsiniz... Bir düşünün, toplumun belirli nadir ve değerli renklerini oluşturacak bir kesimden bir insan bile kendisinin yalnız, toplumdan bağımsız olduğunu düşünüyor; toplum baskısı dediğimiz şey o denli fazla ki insanları kendi benliklerine bile yabancı hale getiriyor. Tıpkı Amerika'da siyahi komedyenlerin yine siyahi insanlarla dalga geçmesini andıran bir durum bu. İnsanın kendi kendine yabancılaşması. Ama bu açıdan kitapta da onların derinine indiğimiz transseksüel bireyler bu yabancılaşmayı bir noktadan sonra reddederek kendilerini tanımayı ve tanıtmayı cesaretle seçmişlerdir.

    Ataerkil düzen de aslında bu toplumsal cinsiyetin ve insanın kendine yabancılaşması kavramlarının en büyük sorumlusudur. Kadın ile erkek arasındaki farklılıkların saplantılı olarak vurgulanmasına ihtiyaç duyulması dahi bu konunun ciddiyetini gösterir bizlere. Toplumsal cinsiyetin gerektirdiği planlanmış farklılıkları her fırsatta dile getirir ataerkil sistem. Kadın böyle olamaz, der. Kadın güçlü olamaz, erkek onu teselli eder, erkek koruyucu kollayıcıdır. Eğer duygusal açıdan narin bir erkek görecek olursa hemen ikazlarına başlar ataerkilizm, böyle yapamazsın, sen erkeksin, erkek adam güçlü olur, gibi kalıplaşmış dayatmaları toplum aracılığıyla o kişiye iletir. Aslında bu dayatmalar daha çocukluğumuzdan itibaren başlar. Erkek çocuklara sürekli oyuncak silah, araba alırız. Bir erkek çocuğa mesela bir bebekle oynamak istediği zaman engel olunur hemen, o kız oyuncağı, diyerekten. Yani eşyalara, oyuncaklara hatta mesleklere bile bir cinsiyet yükler bu sistem. Cinsiyet takıntılı düşünce sistemi bu yüzden sadece insanlarla uğraşmakla kalmaz, hayatın kendisine dahi cinsiyet belirler. Başka bir yönden bakacak olursak, ataerkillik kadın cinsiyetini ortaya biyolojik nedenler koyarak ezmekle kalmaz ayrıca olası bütün farklı cinsel yönelim ve kimlikleri de yok sayar. Ortaya bir ideal erkek ve kadın figürü oluşturur ve bunlara uymayanları büyük bir kinle dışlar. Mesela onun standartlarına göre eşcinsel bir erkek toplumundan dışlanmalıdır, çünkü bir erkek ataerkilliğin belirlediği standartlara göre yalnızca kadınlara ilgi duyabilir. Böylelikle heteroseksüellik dediğimiz, bir kişinin karşı cinsiyetten birine ilgi duyma durumunu, 'olması gereken' bir durum olarak tanımlar ve topluma bunu empoze eder. Heteroseksüelizm dışındaki yönelim ve kimlikleri bu yüzden 'yanlış' ve 'hastalıklı' olarak kabul eder. Halbuki homoseksüellik de, transseksüellik de, biseksüellik de heteroseksüellik kadar normal ve olası cinsel yönelim ve kimliklerdir. Farklılıkları 'olmaması gereken' bir kefeye koyması bu sistemin topluma verdiği en büyük yanılgıdır.

    Toplumumuzda özellikle medya etmeni de homofobiyi, transfobiyi ve bifobiyi tetikleyen etmenlerden birisidir. Örneğin medya hep translara karşıdır, bir kavga veya haksızlık olduğunda sadece trans bireyin tepki gösterdiği kısmı topluma yansıtarak toplumu transfobiye teşvik eder. Medya manipülasyon için en etkili araçlardan biridir, özellikle de bizim toplumumuzda. Televizyon izlenme oranının bu denli fazla olduğu bir ülkede doğal olarak manipüle edilme ihtimali de doğrusal oranda artar. Fakat medya da kendi içinde ciddi çelişkilere düşmekte, fakat toplum manipüle edilmekten dolayı bunların da farkına varamamaktadır. Ekrana bazı trans gibi görünen fakat oldukça mantıksız hareketler sergileyen bazı itici kişilerin çıkması da medyaya göre toplumun transseksüelliğe soğumaları ve buna özenmemeleri için yapılmış bir uygulamadır. Ama bu da zaten baştan ölü bir fikirdir. Çünkü trans olmak ya da başka cinsel kimlik ya da yönelimlere sahip olmak özentiler, etkilenilerek olan bir durum değil, insanın içinde doğuştan gelen bir yönelimdir. Dolayısıyla medya da dışladığı şeyin ne olduğunu tam olarak bilmemekle birlikte, kendi içinde boş çabalara girer. Zaten bu durum tarihsel dönemlerde de böyle değil miydi? Bir fikir ya da durum dışlanır ama o dışlanan şeyin aslı asla bilinmezdi. Zaten bu bilinçsizlik yüzünden dışlamalar meydana gelir.

    Erkekten kadına cinsiyet değiştiren trans bireyler ataerkil bir düzende belirli yönlerden daha da çok sıkıntı çekiyor. Erkekliğin yüceltildiği bir toplumda erkek iken kadın olan trans bir birey toplum tarafından daha da çok aşağılanır. Çünkü erkeklik gibi "büyük bir nimet" (!) olan şeyi kadınlığa değişmek topluma göre ahmaklıktır. Kadın iken erkek olan bireyler ise bu kara düzende adeta yükselmiş gibi, rütbe atlamış gibi görünürler. Bu açıdan cinsiyetçi olarak bir yükselme, alçalma söz konusudur. Toplum bu değişiklikleri kabul edebilse dahi bir alçalma yükselme paradigması olduğu sürece kabul edilmek de bu açıdan bir işe yaramayacaktır. Çünkü toplum bu bireyleri hem kabul edebilmeli hem de ataerkilliğin dışında düşünmelidir. Bu kabul edilme konusunda röportajlardan birinde, kadın iken erkek olan Derya, yazarımızın işaretlenmesi gereken resmi belgelerde cinsiyet kısmına neyi işaretlendiği sorusu karşısında halen daha kadını işaretlediğini belirtir. Çünkü toplumun buna henüz hazır olmadığını söyler. Bu açıdan toplumun mantıklı bir şekilde kabullenebilmesi de büyük önem taşıyor. Bu ataerkil toplumda Derya kendini erkek olarak kabul edebilmiştir ancak toplumun o hastalıklı düşünme biçimini bırakıp, Derya'yı kendisinin beyan ettiği gibi erkek olarak kabul ederse asıl büyük adım atılmış olur. Toplumun içine düştüğü başka bir büyük hata da farklı cinsel yönelim ve kimliklere sahip insanları sapık olarak kabul edip, mesela bir lezbiyenin gördüğü tüm kadınlarla yatmak isteyeceğini sanmalarıdır. Sokaktan geçerken transseksüel bir birey ya da lezbiyen bir çift gördüklerinde çocuklarının gözlerini kapatmaya bile çalışırlar, bu durumu bir sapıklık olarak görerek. Oysa asıl sapıklık eşcinsel bir bireyin gördüğü tüm hemcinsleri ile yatacağını düşünmeleridir aslında. Heteroseksüel bireyler nasıl ki gördüğü her erkeği veya her kadını birlikte olunacak biri olarak görmüyorsa aynı şekilde homoseksüeller ve biseksüeller de bunu bu şekilde görmüyor. Toplum onları kendinden ayrı bir insan kategorisine koyacak kadar ileriye gitmiştir, bu örneklerden bunu anlıyoruz aslında.

    Bu röportajlarda aktivist olan trans bireyler de var. Yıllardır trans bir birey olan, hem kendi haklarını hem de kendi gibi başka bireylerin haklarını savunmaya çalışan cesur insanlardan birinin bir ifadesini çok doğru ve yerinde buldum. Bir mücadele gerektiren herhangi bir meselede; bu ister toplumdaki her türlü cinsel yönelimlere ve kimliğe sahip olan insanların toplum ve devlet tarafından kabul görmesi olsun, ister başka bir mücadele gerektiren durum olsun, bu mücadelenin içinde olan aktivistlerin bazılarında içine düştükleri bir umutsuzluk vardır. Hemen bir sonuca varılacağı yanılgısıdır bu. Mücadele zaten hemen sonuç veren bir şey de değildir aslında bir bakıma. Transseksüellik, homoseksüellik, biseksüellik 90'lı yıllara dek psikoloji dünyasında bir hastalık olarak kabul ediliyordu. Ama geçmişten beri verilen mücadeleler sonucu en sonunda gerçeğin ne olduğu anlaşıldı. Mücadele eden insan en başta önünde uzun bir süreç olduğunu kabul etmelidir. Üstün bir sabır işidir mücadele etmek. Hatta ve hatta mücadelesinin kendisinin çaba gösterdiği dönemden çok sonrasında da sonuç verebileceğinin de bilincinde olmalıdır. LGBTİ+ bireylerinin toplum ve devlet tarafından normal insan olarak kabul edildiği ülkelerde dahi bu, birçok mücadelenin sonucunda gerçekleşmiştir. Belki de bu mücadele başladığı zamandan beri, mücadele eden birçok insan bu başarılı sonucu göremeden yaşama veda ettiler. Ama bu demek değildir ki, onların çabaları boşuna olmuştur. Belki onlar mücadele ettikleri şeyin sonucuna, ödülüne şahit olamadılar ama binlerce kişinin bu sonuca ulaşmasına katkıda bulundular. Mücadele ederek ölmek mücadeleyi daha da kutsallaştırır bana kalırsa. Bizlerin mücadele ettiği şey bizi kapsamayacak olsa bile en azından gelecek nesillerin iyiliği için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Umutsuzluğa düşüp sabırsız davranmamalı, her daim o mücadeleci ruhu diri tutmalıyız.

    Seks işçiliği yapmak zorunda bırakılan trans bireylerin deneyimlerinin tamamı aslında toplumun birçok kısmının gizli eşcinsel kategorisine girdiğini de gösteriyor. Kendilerinin tabiri ile. Aslında bu açıdan toplum da bir bakıma kendilerini tanımaktan, kendilerini yine kendilerinin dışladığı kişilerden biri olarak görmeye çok korkuyorlar. Şu zamana dek birçok trans, eşcinsel, biseksüel birey devletsel imkan olarak zaten sahip oldukları haklara ulaşamamış, her türlü kısıtlamaya uğramışlardır. Bu açıdan LGBTİ+ bireylerin aslında haklarını elde etme çabası yoktur, aksine onlar zaten haklara sahiptirler ama birtakım mecralar bunlara erişmelerine izin vermemektedir. Ayrıca şuna da dikkat çekmek istiyorum ki, bu konu yalnızca LGBTİ+ bireylerin sorunu değil, tüm toplumun sorunudur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi toplumun o ışıltıya, beyaz renge ulaşması için tüm renklere ihtiyacı vardır. Onların uğradığı haksızlıklar genel olarak toplumun bir sancısıdır, olmalıdır da. Hayatımızda LGBTİ+ bireyler var, bunu öncelikle toplum olarak kabul etmemiz gerekiyor. Eğer insanlar belirli dönemlerde sırf ırklarından, ellerinde olmayan, doğuştan gelen şeylerden ayrımcılık gördüyse homofobi, transfobi ve bifobi de bir tür ırkçılık sayılmaz mı? Böyle olmayı onlar seçmedi. Ve böyle olmak da ne kötü bir durum ne de hastalık. Heteroseksüel insanlar ne ise aslında LGBTİ+ bireyler de öyle. Toplumsal cinsiyetçiliği ve ataerkilliği bir kenara bırakıp, tüm renkleri olduğu gibi kabul edip, karanlıklara gömülmekten kurtulmamız gerekiyor artık. Aksi taktirde yalnızca bir kaç tane renk ile karanlıklara gömülmeye mahkumuz. Işıl ışıl parıldayalım, tüm toplum olarak.
  • 50 syf.
    ·2 günde
    #KâtipBartleby
    #HermanMelville
    #TürkiyeİşBankasıKültürYayınları
    #SayfaSayısı50

    Bu kitap hakkında yorum "yapmamayı tercih etsem" diye düşünmedim değil. Çok ince ve bir kere elinize aldığınızda bitirebileceğiniz muazzam bir kitap.

    İnsan hayatı yaptığı ve yapmadığı tercihlerin toplamıdır. Yazar bir avukatlık bürosunda işe alınan Kâtip Bartleby üzerinden pasif direniş anlatılmış. Düşünün ki sizi işe alan, aylık maaşınızı veren patronunuz sizden kolaylıkla yapabileceğiniz işle ilgili bir şey istiyor ve siz "yapmamayı tercih ederim" diye yanıt veriyorsunuz. İş vereninizi dumuta uğratıyorsunuz, sinirden çatlasada, patlasada sizdeki masumiyet ve garibanlık karşısında eli kolu bağlanıyor. Size haksızlık yapıp yapmayacağı ile ilgili kendi içinde git geller yaşıyor. Tavsiye eder miyim :) Kâtip Bartleby olsam "tavsiye etmemeyi tercih ederdim" ama ben o değilim, kesinlikle okuyun derim
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.