• Nasıl başlar öyküler? İlk cümleye ne yazarsanız yazın öncesi mutlaka vardır. Benim bu 21 farklı kalemden çıkan 20 farklı öykünün yer aldığı kitapla tanışmam gibi. Kim bilir hangi zamanda okuma listeme almış, zihnimin karanlık odalarından birine atıvermişim. Sonra da sayısız kitap, sayısız insan girmiş hayatıma. O hep o karanlık odada beklemiş. Ta ki dünya üzerinde Agatha Christie’den sonraki en iyi 2. Kadın Polisiye yazarı Ceyda Kiva ile karşılaşana kadar. :) Polisiye sevdiğimi ama hiç Türk polisiye okumadığımı söylediğimde çok haklı bir soruyla karşılaştım tabii bu arada Polisiye Yazarlar Birliği Teke Beylerbeyi Doruk Ateş tarafından “Neden?” diye. “Sahi,” dedim kendi kendime “neden okumadım ki hiç Türk polisiye?” Ve böylece elimde çift imzalı Kanlakarışık ile hemen bu soruya bir yanıt bulmaya giriştim. Tabiiki de ilk olarak canım Ceyda’nın öyküsü ile başladım ve yaşadığım şoku şuanda anlatabilmemin imkânı yok. Uzun zamandır bu kadar ‘vurulduğumu’ hatırlamıyorum. Öykünün etkisi hâlâ üzerimde ve ben bir kez daha okursam bu defa sonsuza dek etkisinden kurtulamayacağımı bildiğim için bir daha okuyamıyorum Rüzgâr’ı. Bazen keşke unutsam da en baştan o zevki yaşayabilmek için yeniden okusam diyorum ama mümkün gibi görünmüyor. Tabii o gece Rüzgâr’ın vurucu etkisinden kurtulamadığım için diğer imzalı öyküm, kitaba ismini de veren Kanlakarışık ertesi güne kaldı. Ki çok doğru bir karar almışım çünkü aynı günde kaldıramazmışım sahiden de. Eğer ben o gün Doruk’la tanışmamış olsaydım ve o öyküyü yine de okusaydım kesinlikle tanışmanın bir yolunu bulurdum; sırf “Gerçekten bu kadar ince düşünüyor musun? Yani nasıl bu kadar hassas olabildin?” diye sormak için. Gerçek bir haberden yola çıkan bir öykü bu. Hani hepimiz mutlaka hatırlarız, kartopu oynarken öldürülen kardeşimizi. Hepimiz duyduk o haberi, üzerine ne kadar düşündük bilmiyorum ama Doruk o kadar ‘hassas’ bir öykü yazmış ki bunun üzerine. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sonra onunla öykü hakkında konuşurken gözlerimin dolu dolu olduğunu söyledi, öyküdeki o naif melankoli havadan bir türlü kurtulamamış olmamdan kaynaklıydı bu da, gizleyemedim.

    İşte benim için bu kadar vurucu iki öyküyle başlayınca kitaba beklentim de bir hayli yükseldi. Tabiiki de en sevdiğiniz yazarın bile 20 farklı öyküsünü aynı oranda sevemezsiniz hatta belki bazılarını hiç sevemezsiniz. Haliyle 21 farklı kalemden çıkınca bu öyküler her birini, okuyan her kişinin çok beğenmesinin imkânı yok. Ben de bazı öykülerin anlatımını çok sevmişken bazılarının konularından etkilenip anlatımları yetersiz buldum. Tek tek tüm öyküleri değerlendirmem mümkün olmasa da olumlu/olumsuz söylemek istediğim bazı şeyleri de içimde tutamayacağım. Ben yine de severim bu arada seçkileri okumayı, farklı yazarlarla tanışmamı sağlar en önemlisi. Mesela Günay Gafur ismini hiç duymamıştım. İtiraf edeyim ki, kitaptaki öyküsü Ölüm Manifestosu’ndan pek hoşlanmadım ama anlatım olarak öyküden çok roman yazarı olarak başarılı olabileceğini düşündüm ki aldığım duyumlarda da roman konusunda gerçekten başarılı olduğunu öğrendim. Ben de ekledim bile listeme iki romanını. Benim için ne güzel bir kazanç oldu, okunacak iki Türk polisiye romanı daha buldum kendime. :)

    Bazı öyküler beni derin derin düşündürdü. Özellikle işin içine giren ‘intikam’ olunca. Kime hak vereceğini şaşırıyor insan. Mağdurla zalim aynı potada eriyor ve birine hak verse diğerinin hakkını yediğini düşündürüyor insana. Ne çok üzdü beni bu durumlar ve düşünceden düşünceye savurdu. “Ben olsam ne yapardım?” düşüncesi de çok yıpratıyor insanı. Empati gücü yüksek bir insan olarak, kimin yerine koyarsa kendini yine de bir yıkımla karşılaşıyor insan. Ama biliyorum ki bunlar kurgu değil. Gerçeğin kendisi. Bu yüzden özellikle de Sibel Köklü ‘nün Beyaz Kelebeklerin Sırrı ve Çağan Dikenelli ‘nin Baykuş: Gözyaşı Yanığı öykülerinden konu olarak çok etkilendim.

    Bazı öyküleri ise fazla ‘Sherlockvari’ bulduğumu söylemeliyim. Hiç yerinden kalkmadan olayı çözen dedektif gibi… Dediğim gibi bazı öyküleri konu olarak, bazılarını anlatım olarak beğendim. Ancak bir öykü geldi ki karşıma; sinirlerime hâkim olamadım. Öyle çok sinirlendim ki devam etmeyecektim oradan sonra. Neyse ki doğru bir karar ile devam etmişim. Böylece özellikle sonunda şok olduğum ve inanılmaz etkilendiğim Gonca Çiftçioğulları ‘nın Şok Ölüm’ünü ve iki yazarın (Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan ) elinden çıkmasının öyküye apayrı bir hava kattığını ve beni çok üzse de anlatımını çok sevdiğim Pandora’yı okumuş oldum. Bir de tabii bilimkurgu tutkunu olarak yüzümü gülümseten (son sahneler hariç) Ercan Akbay ‘ın Dehlizler Kebapçısı’nı okumuş oldum.

    Şimdi gelelim beni sinirlendiren ve inanılmaz rahatsız eden öyküye. ÖNEMLİ NOT: YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI OĞUZHAN ASLAN’IN YAZDIĞI ÇARPIK SEVDA İSİMLİ ÖYKÜ HAKKINDA YOĞUN SPOİLER İÇERİR. Ama derdimi anlatmak için başka şansım yok. Öncelikle bu öykümüzün ana kahramanı ya da mağduru (?) mu diyeyim; bir kadın. Öykünün başında öldürüldüğü sanılan (ama aslında yaralıymış) ve mağdur gibi görünen ama olayın iç yüzü ortaya çıktıkça mağdurlukla uzaktan yakından alakası olmayan bir karakter. Kendinden çok yaşlı biriyle evlenmiş, aynı zamanda lezbiyen ve zoofili olan bir kadın karakter bu. Bütün bu özelliklerin aynı insanda bulunması mümkün mü; bilmiyorum bile. Ancak yazınca olmuş işte. Bu kadın karakter evdeki hizmetçisini ‘birlikte olmak için zorluyor’ ve tehdit ediyor. Neden tecavüz ediyor demiyor da zorluyor diyorum; çünkü yazarımız öyle uygun görmüş. Bu kelime seçimlerinin karakteri erkek değil de kadın seçmesiyle ilgisi var mı bilemiyorum tabii ama öyküde hizmetçiden barınaktaki köpeklere kadar defalarca TECAVÜZ olayı olmasına rağmen tecavüz lafı hiç geçmiyor. Bu kadın, zoofili olduğunu ve barınaktaki köpeklerin her biriyle tek tek ‘ilişkiye girdiğini’ de itiraf ediyor öykünün sonunda kendine gelince. Ama bilin bakalım ne oluyor? Polisler bu olayı birbirlerine KAHKAHALARLA anlatıyorlar. Ve birinin bile aklına ceza vermek ya da gerekeni yapmak gelmiyor. Yahu yazarken bile ellerim titriyor. Bunun ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir tek ben mi görüyorum? Ülkemizde her gün duyduğumuz hayvanlara tecavüz olayları, şiddet olayları çok mu komik gerçekten? Eğer gerçekten öyleyse ben bu dünyada daha fazla nefes almak istemiyorum. Avukat bir arkadaşıma sordum bu meseleyi bu incelemeyi yazmadan önce. Dedi ki hayvanların statüsü hâlâ belli olmadığı için kanunda böyle açıklar var ve evet ceza almayabilir ama bunu aşmak için uğraşan çok güzel insanlar var. Sonra yazarı biraz araştırdım ve avukat olduğunu öğrendim. Şimdi, bir avukattan böyle bir konuyu seçmişken ne beklersiniz? Ben, anayasadaki bu açığın kesinlikle kapatılması gerektiğini, bunun ne kadar önemli bir konu olduğunu vurgulamasını ve belki de buna çözüm önerileri getirmesini beklemiştim. Ama ne oldu sonunda öykünün? O barınaktaki her köpeğe tecavüz eden kadın, hiçbir ceza almadığı gibi son tecavüz ettiği köpek kendisini ısırdığı için onu satan adam hakkında dava açıyor. Evet, hikâyedeki mantık hatalarını bulmak benim görevim değil (en baştan vajinaya delici bir alet girdiğini söylemeleri ama sonunda aslında köpeğin ısırdığının ortaya çıkması gibi gibi) ama sahiden hizmetçi kadının bu kadının beyanıyla ya da kendi itiraflarıyla nasıl bu kadın hakkında dava açılmaz da bütün bunlar KAHKAHALARLA karşılanır aklım almıyor. Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir diyor. Tutun ki gerçekte öyle oldu öyküde bunun saçmalığına vurgu yapılıp aksi olması için mücadele edilemez miydi? Çünkü bu gülünecek bir mesele değildir. O köpekler canlı değil mi ya? Yani bunu yapan bir erkek değil de kadın olması sonucu değiştirir mi? Neden sadece komik bir olay gibi lanse ediliyor? O zaman haberlerde gördüğümüz bütün o hayvana/kadına şiddet haberlerine gülelim geçelim öyle mi? Yok öyle şey. Biz sonuna kadar bunun karşısında durmaya devam edeceğiz. Gerçekte ya da kurguda. Hiç kimsenin de bunları normalleştirmeye çalışmasına izin vermeyeceğiz.

    Bu dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini görün artık. Dili olmayanların da dili olun lütfen. Eli kalem tutan, birilerinin hayatına dokunmaya gücü olan insanlarsınız; lütfen siz ortak olmayın buna. Algıları değiştirerek dünyayı değiştirebiliriz ve bu bizim elimizde.


    Evet, kafam gerçekten karmakarışık oldu bu öykülerden sonra. Sürç-i lisan ettiysem affola; emeği geçen herkesin kalemine sağlık.
  • DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN
  • Alev Alatlı ile dostluğumuz çok eskiye, 1990’lı yıllara dayanır. İlerleyen yılların perçinlediği samimiyetin etkisiyle sohbetlerimizin çoğunu onun mutfağında yaparız. Bu arada Alev Hanım gerçekten çok iyi yemek yapar. Bu vesileyle Funda’nın Mutfak Rehberi isimli kitabını da okurlara tavsiye ederim. Bir taraftan ev ahalisinin ihtiyaçlarına göre yemekler hazırlanırken devam eden sohbetlerde son derece ciddi ve önemli konulara değiniriz. Hayatın en olağan akışını yansıtan bu sohbetlere tanık olanlar ise bu durumdan çok eğlenir. Çorba karıştırırken bazen memleket kurtarır bazen de batırırız. İzleyenlerin hissesine ise şenlikli ama bir o kadar da bilgi yüklü bir seyir ve çok lezzetli bir tabak yemek düşer.

    Beni Alev Alatlı ile mutfak sohbetlerini videolu yapmaya iten sebeplerin başında bu ortamın doğallığı geliyor. Böyle ortamlarda her şey organik, stüdyonun yapaylığı da yok. Hamaset, peşrev filan da mutfağa giremiyor. Bizim yıllarca yaptığımız mutfakta akan sohbetlerden birisinde yapımcılığım tuttu, organikliğini bozmadan sohbeti video kaydına aldık. Yemek yapmadık ama bir dahaki sefere yapmayı planlıyoruz.

    Sohbet mi? Her zamanki gibi hayatın kendisi olan konularla akıp gitti! “Biz ne yapmalıyız?” sorusuna cevap aradık. Madonna’nın şarkısından, haç kolyesinden başladık, Hristiyanlık tarihine uzandık, Hawking’ten Aristo’ya, şair Nef’i’den Francis Bacon arasında çağdaşlık ve bağdaşlık kurup Batı’nın gelişmesiyle bizim duraklamamız üzerine kafa yorduk. Trump Amerika’sını konuşmayı ihmal etmedik.

    Her şey yaşadığımız dünyaya bakmanın, görmenin, gördüğümüzü doğru okumanın yöntemini öğrenmek ve öğretmek için... Alev Alatlı’nın hep dediği gibi; “Dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...”

    Nasihatname adında bir kitap yazdığınızı biliyorum. Neden ismi Nasihatname?

    Çünkü tarih veya bilim kitabı değil. Din kitabı da değil. Ama bir kombinasyon. Bu kitapla okura, özellikle genç kuşağa 21. yüzyıl için bir avans vermek istiyorum. Bu saat itibariyle 30 yaşında bir gençse, benim yaşımı ona ilave edeyim, 70 de benden olsun, böylece 30 yaşındayken 105 yaşında gibi bir bilgiye sahip olsun istiyorum. Avans derken bunu kastediyorum. Tecrübe, bilgi, ne, nerede, ne oluyor? Bu avansla dünyaya tekrar bakmaya başlasınlar.

    Bunun eksikliğini mi görüyorsunuz?

    Görüyorum. Zaten benim bütün hayatım buna bir çare bulmakla geçti. Başımızı sudan çıkarıp etrafa bakmayı bir türlü öğrenemedik. Bunu görüyorum ve evimizi yıkanın bu olduğunu düşünüyorum. Hep söylediğim gibi dünya bir ayettir, onu doğru okumak lazım...

    “Başımızı çıkarıp etrafa bakmak” derken ne anlatmak istiyorsunuz?

    Mesela en az bildiğimiz konu Hıristiyanlık. Kur’an’dan yola çıkıp bildiğimizi zannediyoruz. Kur’an’ın karşısında boynumuz kıldan ince. Fakat bunun bir pratiği var. Bu pratiğin ne Kur’an’la ne de diğer kutsal metinlerle hiçbir ilgisi yok. Biz bunun işaretlerini bir türlü yakalayamıyoruz.

    Amerika’yı Hıristiyan Zannediyoruz

    Biz Kuran’daki Hıristiyanlık bilgilerini yeterli sayıp, Batı’daki Hıristiyanlık tarihini ve gelişmelerini hiç görmüyoruz mu diyorsunuz? 

    Evet. Biz Amerika’yı Hıristiyan zannediyoruz.

    Değil mi?

    Değil. Kendi kutsal metinlerine göre bile değil. Nasıl bir dönüşüm yaşıyor? Hangi noktada içi boşaltılıyor? İçine ne konuyor? Bunların hiçbirinden haberimiz yok. O yüzden “Medeniyetler çatışması, İslâm’la Hıristiyanlığın kavgası” gibi şeyleri yutuyoruz. Yok ki öyle bir şey.

    Özellikle Avrupa’da Batı ve Doğu çatışması konuşuluyor…

    Çünkü Batı buna bir kılıf bulmak istiyor. Meselenin aslının ne olduğunu anlayabilmemiz için bizim ne denmek istediğini bilmemiz lazım. Bunu yapmıyoruz.

    Nasihatname’de bu konuları mı açıyorsunuz?

    Evet. Mesela Hz. Süleyman Mabedi iyi bir örnektir. Biz Hz. Süleyman’ı yere göğe koyamayız. Öyle değil. Batı’da büyü-tılsım kitabıyla meşhurdur. Akla gelebilecek en bağnaz, bâtıl… Yani dokunulacak gibi değil. Kraldan çok kralcıyız. Mecburen tabii. Bilmediğimiz için, göğüsleyemiyoruz. Göğüsleyemezsek, biz bu dönemeci alamayız, ondan korkuyorum. Sürekli kendimize göre yorum yapıyoruz. Eh, doğru çıkmıyor tabii.

    Doğru çıkmadığı gibi ona karşı doğru strateji de geliştiremiyoruz. Batı’da görmediğimiz şeylerden biri Hıristiyanlık. Bir diğeri nedir?

    Batı’da her şey Hıristiyanlıktan çıkar. Ona alınan tavırdan, değiştirmekten, içini boşaltmaktan, yerine bir şey ikame etmekten vs. O yüzden çok derin bir konu. Hıristiyanlıktan hâlâ hınçlarını alamamış ekipler var. Onların dönüşümü var. Onların buna göre aldıkları pozisyonlar var. Nasıl anlatayım; “Âdem yasak meyveyi yedi diye atıldı. O yüzden ben ömrüm boyunca günahkâr sayılacağım” diye düşünen insanlar var. İçine yedirememiş adam. Hemen olmuyor bu iş; asırlar alıyor. Böyle bir duygunun dallanıp budaklanması var. Değişik yerlerden fışkırması var. Ve bunun ucu Stephan Hawking’e kadar gidiyor.

    Protestanlıktan başlıyor…

    Tabii. Hiçbir şeyin farkında değiliz. 2015 itibarıyla 43 bin Hıristiyanlık tarikatından bahsediliyor. 2020’ye kadar 50 bine çıkacak diye hesap ediyorlar. Bunu söyleyen papaz okulu. Televizyon yıldızı Oprah Winfrey’in kendi kilisesi var. Düşünün. Biz bunları kestiremiyoruz. Bu olayların Türkiye’ye yansımasını hiç kestiremiyoruz. Örnek; Cizvitler başlı başına bir konudur. Cizvit okullarının farkında değiliz.

    Bir ara yabancı fonların Türkiye’de üniversite kurup kurmamasına izin verilme meselesi YÖK’te konuşuluyordu. Liberal bir ekonomi açısından bakarsanız “tabii” dersiniz. Fakat bakıyorsunuz, ‘‘Cizvitlerin fonu Laureate Okulları’’dır. 91 tane. Bilgi Üniversitesi onlardan biridir. Bu fon kaşına gözüne gelmiyor. Para kazanmaya geliyor. Onlara ödenecek para Türkiye’den ne götürüyor? Ve neden? Böyle bir fonun çok fazla liberal takılması mümkün değil. Yani neye Cizvit yapsın ki böyle bir işi? Bir ayar veriyor bir taraftan.

    Topluma veriyor…

    Peki, hakikaten bunu istiyor musunuz? İş öyle bir noktaya geliyor ki işin bizatihi içinde olan öğretim üyesi farkında değil.

    Bacon ve Nef’î Aynı Düşünce Çizgisindeydi

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan bir öğrencinin makalelerine bir göz attım. Bir tanesinin içinde bile Erol Güngör, Mümtaz Turhan yok. Yapılan ödevler, yazılan makaleler yabancı bilim adamlarının sosyoloji bakışlarından oluşuyor. Boğaziçi’nde neden Türk sosyologların makaleleri okutulmaz?

    Osmanlı tarihi Türkiye’de neden İngilizce okutulur? Tarih dediğiniz şey belgeye dayanır. Osmanlı tarihinin belgesi İngilizce değil. Peki, neden İngilizce veriyorsunuz? “Bizde yok” varsayımı ile yapılıyor. Bana sorarsanız Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce öğretmekten aciz. Bir dil konuşuluyor. Fakat eline sahici çeviri bir metin verin, Türkçeye çeviremiyor.

    Gerçekten zor bir durumdayız. Ne Batı’yı ne de Doğu’yu biliyoruz. İkisinin ortasında tam bir küşayiş yaşıyoruz. Nef’î’nin “Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” diye yazarken, baktım Francis Bacon ile Nef’î aynı yıllarda yaşamışlar. İkisi de iki yıl arayla ölmüşler. Londra neresi, Erzurum neresi? Londra’dan Erzurum-Pasinler’e aynı düşünce çizgisi. Nef’î bir dehadır. Bu kadar mı kopukluk olur.

    Bacon’u bilen Nef’î’yi bilmiyor…

    Bugün biz ne Bacon’u biliyoruz ne de Nef’î’yi. Bacon’un ömrü, hatta yazdığı kitaplar, Batı dünyasını Eflatun ve Aristo’nun felsefesinden kurtarmak üzere planlanmıştır. Eski Yunan’ın felsefesi ve düşünce yönteminden... Eski Yunan’ın düşünce mantalitesinden kurtulamazsanız, İngilizlerin o deneysel bilimine yetişemezsiniz. Bacon, Yunan felsefesini bir kenara koyarak “ne Kudüs ne Atina” diyen adamdır. Deneyselci bilimi ortaya koydu. Aynı zamanda politik olarak çok güçlü bir başbakandı. Francis Bacon 1626 yılında ölmüş. Bir bakıyorsunuz, yıl 1941, Atatürk’ü gömmüşler. Hemen ardından Hasan Âli Yücel geliyor. Yahya Kemal Beyatlı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu el ele tutuşup “Biz bu işi yapamadık, çünkü eski Yunan’ı bilmiyoruz” diyor. Hasan Âli Yücel ve arkadaşları eski Yunan’ı Türk eğitim sistemine getirip yerleştirdiler.

    1940, atom bombasının imal edildiği yıldır. Ve sen romantik bir şekilde eski Yunan’ı okutuyorsun. Gel de ağlama.

    Gazâlî’ye Haksızlık Edildi

    Avrupa başka bir bilimsel bakışa geçmişken, Hasan Âli Yücel Türk eğitim sistemine Yunan felsefesi ve bilim bakışını getirdi. Bu Türkiye’ye ne kaybettirdi?

    Çok şey kaybettirdi. Tazimat’tan itibaren öyle. Aristo kadar çok çevrilmiş adam yoktur. Aristo’yu çevirmek aynı zamanda din anlayışını da etkiledi. İslam’ı Yunan mantığı ile temellendirmeye sebep oldu. Gazali’ye, Yunan felsefecilerini eleştirdi diye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

    Neden?

    Çünkü Gazâlî -böyle bir ilahiyat bilgim yok ama- fen bilimlerini, tabii ilimleri reddeden bir adam değildi. Tersine gözlemi vardır. Hatta bazen yorum meselesidir. “Allah Allah, bak evrimden bahsediyor” diyeceğiniz kadar da canlıların değişiminden bahseder. Hıristiyanların öfkesi nedir? Yani Hıristiyanlığın içinin boşalması nereden başlar? Nasihatname kitabının bir yerinde bu var. Bir takım hadis-i şerifler var, onları sıralıyorum ve diyorum ki “Bacon’un eline geçseydi bu hadisler, adam daha ne isterdi…” Çünkü İslâm’da bilgiye, bilime, bilgi edinmeye kısıt yok.

    Hatta teşvik vardır…

    Evet, Kur’an’da var. Değişik şekillerde tefsir ediyorsunuz. Kimi diyor ki o bilim, o bilim değil. Kim demiş? Ayete baktığınızda pekâlâ öyle de yorumlandığını görüyorsunuz. Buna mukabil Hristiyanlığın derdi orada kesilmesi. Büyük bir iddia olacak. İnşallah benden daha iyi bilenler bu işe bakar. İddiam şu; İslâmiyet Helenleşiyor.

    İslâmiyet’in Helenleşmesinden sonra Bizans etkisine girmesi durumu da var değil mi?

    Bu kaçınılmaz bir şeydi. Gazâlî’ye haksızlık edildi derken onu kast ediyorum. Gazâlî felsefecilere kızıyor. Haksız da değil, şöyle; “kendi aklının doğrusuna gidenler” diye bir lafı vardır. Hakikaten aklının doğrusuna gidiyor. Aklının doğrusuna gittiği zaman deneyin önemi kalmıyor. “2 hidrojen ve 1 oksijen su yapar” diyemiyorsunuz. Çünkü alıp kendi aklına göre yorumluyor. Özellikle bunu Aristo çok sık yapar. Aristo veya Eflatun tek cümleyle anlatılacak adamlar değil.

    Eflatun’a dönelim. Devlet diye bir kitabı çevrilidir. “Devlet” değil, aslında onun adı “Cumhuriyet”tir. Onu okuduğunuzda gördüğünüz bir şey vardır. Altın olanlar, gümüş olanlar ve bronz olanlar diye halkı üçe bölmüştür. Altın olanlar, malum elit kesim ki babadan oğula geçer. Ortadakiler askerler ve elitin çıkarları doğrultusunda savaşmakla görevli. Ötekileri sayma zaten. Onların işi gücü üretmek. Peki ahlak nedir? Haddini bilip onların içinde kalmak, hır çıkarmamaktır. Artı, dünya ve kâinat görüşü durağandır, kıpırdamaz. Hiçbir şey değişmez. Milleti üçe bölüyorsunuz. Öjeniksin başlangıcıdır bu.

    Öjeniks derken?

    İnsan ırkının ıslahıdır. Sparta’dan başlar, Atina’da kabul edilir. Aristo kabul eder. Yani bir ihtiyarlar heyeti kuruyorsunuz, geliyor çocuğa bakıyor, “Bu işe yarar, bu yaramaz; bu hastadır, bu değildir” diyerek öldürüyorlar çocuğu.

    O dönemde!

    Bakın ne kadar şaşırdınız değil mi? Öjeniks meselesinin aslı Yunan’dır. Oradan Darwin’e geldi. Çünkü Darwin’in başlangıcı bitkilerin ıslahıydı. İlk öjeniks cemiyeti 1926’da Amerika’da kurulmuştur. Hitler ağzı süt kokan bebekti.

    Biz bu sürecin Nazilerle başladığını biliyoruz…

    Amerika’da başladı. 7-8 vilayette kabul edildi. 67 bin adam ya kısırlaştırılmış ya da öldürülmüştür.

    Gerekçe olarak ne gösteriliyor?

    Sakat veya özürlü olması. Öjeniks geliyor. Kör tuttuğunu belliyor gibi Türkiye. Bu çok kötü. Kafalarımız öyle. “Bir insanın şu tarafta parlak fikri varsa şayet, diğer tarafta yok” diye bir şey yok. Bütünü görmeye çalışmak lazım. Bunu bir türlü öğrenemedik.

    Irkların ıslahına, ideolojik olarak insanın ıslahı olarak da bakabilir miyiz? Bugün için bir karşılığı var mı?

    Daha derin bir şeyden bahsediyorum. Bu adamın sadece derisinin siyah olması değil, renk meselesi değil. Beyazları öldürdüler. 67 bin öldürülen insan siyah değildi. Beyaz adamdı, ama hastalıklıydı. Tıpkı ineklere bakar gibi. Bu işe yaramaz, bundan damızlık olmaz; kesip yiyelim. Olay budur. Bu o kadar derin bir konu. Şimdi de devam ediyor. Öyle bir devam ediyor ki… Zekâ testlerinin ne olduğunu zannediyorsunuz?

    Anne karnında müdahalelerin, çocuğun özürlü olması hâlinde kürtaj yapılması gibi…

    Onu bile anne sağlığını düşünerek affedebiliyorum. Ama zekâ ve yetenek testlerini; hayır. Zekâ ve yetenek testlerinden geçenlerin hepsi beyazdır. PISA değerlendirmeleri de bu çerçevede incelenebilir.

    PISA’yı da mı bu çerçevede görüyorsunuz?

    Biri diğerini tetikliyor. Zekâ testini kabul ettiğiniz zaman, “Bir de şuna bakalım” dediğiniz anda oradan bir şey çıkıyor ve başka şeyleri ölçmeye başlıyorsunuz. Ölçüm, işin bir tarafı. Bir noktaya geliyor, bu sefer ölçmeye itiraz başlıyor. İnsanların içine fenalık geliyor. Çünkü onlar da bilimsel olaylardan nefret etmiş. Bu reaksiyon nedir? Dediğim gibi başımızı suyun üzerine çıkarmamız şart.

    Siz Neyseniz Eğitim Sistemi Odur

    Eğitim sisteminin bunda etkisi yok mu?

    Katılıyorum ama hiçbir eğitim sistemi boşlukta tekemmül etmez. Neyseniz eğitim sistemi de odur. Âllame-i cihan olsaydı Hasan Âli Yücel bu durumu çözemezdi. Çünkü bu bir bütün. Bir şeye ihtiyaç duymalısınız. Tamamen bunun farkında olsa bir bakan, çırpınsa çırpınsa nasıl olacak?

    Bu bakış da çok olumsuz bir tablo ortaya koymuyor mu?

    Bence de çok mutsuz bir tablo çıkarıyor. Fakat bakanlıktan yola çıktığımızda böyle oluyor. Bakanlık ne yaparsa yapsın “ben işime bakarım” derseniz bu durum toparlanır. Bu, ortaya koymak ve ikna etmek meselesidir. Gelinen noktada bilen insanların kendi ışıklarını, deniz fenerlerini yakması lazım. Beklemekle olmaz. Herkes kendi deniz fenerini yakacak… Birinin cesaret etmesi lazım.

    Deniz feneri yakmak derken neyi kastediyorsunuz?

    Hiçbir şey yapamıyorsak yazmalıyız. İnsanları aptal yerine koymamalıyız. O kabalıktan vazgeçmek lazım. Basının mutlak suretle kendini toplaması lazım. Ha toplamıyor mu? O zaman kendi deniz fenerinizi yakmanız lazım. Gerekirse oturup kendi gazetenizi çıkarmanız lazım. Hakikat ortaya çıkmalı. Niye bir birimizi kandırıyoruz?

    Bilgide Evrensel, Yöntemde Yerli Olmayı Öğrenmeliyiz

    21. yüzyıl eğitim sisteminde kimler, neler ve ne şekilde okutulmalı?

    Muhasebede bir usul vardır. Bir ambara mal koydunuz diyelim. Bunun bir girişi, bir de çıkışı vardır. En arkadakini mi yoksa en öndekini mi çıkartırsınız? En arkadakini çıkartırsanız fiyat daha düşük olur. Dolayısıyla ürettiğiniz malı daha ucuza mâl etmiş gibi olursunuz. En öndekini çıkarırsanız gereğinden fazla pahalı olur, satamayabilirsiniz. Bu açıdan bakarsak Türk eğitim sistemini son giren-ilk çıkan şekilde ayarlamak lazım.

    Mesela?

    Ben olsam felsefe okutmaya Hawking’den başlatırım ve “Bu adam niye bunları söylüyor ve nasıl söylüyor?” diye geriye giderim. Bu durum İngilizce kursuna gitmeye benzer. 1. Kur’dan başlarsanız katiyen bitiremezsiniz. Felsefe daha kötüdür. Onun için “New Ager”lardan başlatmak lazım. “Bu adamlar bu hâle nasıl geldi?” diye geri okumalar yapmalıyız. En son hikâyeden geriye doğru.

    Hawking dışında başka kimleri okuturdunuz?

    Einstein okuturdum, kuantum fiziği okuturdum. Gelinen noktada “ne oluyor” deyip geri bakmalarını sağlardım. Üniversitede yapmak istediğim bu. Nasıl oluyor da Madonna gibi bir kadın, bir klipte boynunda koca bir haçla İsa ile sevişiyor? Nasıl bir şey bu? Bu soruyu ortaya atardım ve “Bu nasıl olabilir?” diyerek geriye giderdim. İşi güncelden alıp gerilere götürmek lazım.

    Siyasete geldiğimizde, Trump Vatikan’a gidiyor ve Papa’nın elini tutmak istiyor. Fakat Papa izin vermiyor. Bunu nasıl okuyacağız?

    Son Papa’nın Amerikan paralı Katoliklerle el sıkıştığını bilmemiz lazım. Ne konuda el sıkışıyorlar? Mesela eşcinsel evliliklerin kabulü. Önceki Papa Ratzinger’e eşcinsel evliliklerini onaylatamadılar. Şimdiki Papa, “Eşcinseller de kilisede evlensin.” dedi. Trump’tan neden uzak duruyor, diye soruyorsunuz. Her konuya din çerçeveli bakmamak lazım. Trump’a yakın durmamasının dünya kadar sebebi olabilir. Çok farklı açılardan bakabilmemiz lazım. İlle de her gördüğünü bir sonuca bağlamak zorunda değilsin. Bunu öğretmek istiyorum. Benim görmek istediğim eğitim sistemi bunu yapabilmeli.

    Biz her gördüğümüzü “Batı bizi sevmiyor” sonucuna bağlıyoruz. Bu doğru mu?

    Tabii ki değil. Bu çocuksu bir sonuç. “Sen beni sevmiyorsun, topumu alır giderim.” demektir bu. Bizim bir problemimiz var; biz bir şeyin nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini düşünür, kavga ederiz. “Ama olmalıydı, neden olmadı?” deriz. Bırakalım bunları. Şimdi ne yapıyoruz ona bakalım. Bizim hayatımız böyle geçiyor. Türkiye’nin bütün bir sol hareketi bu yüzden rezil oldu.

    Hayalinizdeki eğitim modeline geri dönersek…

    Bizim milyonlarca genci yurt dışına gönderip yıllarca eğitecek durumumuz yok. Ama dünyayı ayaklarına getirmek mümkün.

    Bu bir slogan olarak birçok üniversitenin de söylediği şey. Fakat yapılamıyor. Siz bunu nasıl yapacaksınız?

    Yapamazlar çünkü bilgi itibariyle evrensel, yöntem itibariyle yerli olmayı öğrenmek lazım.

    Yerli derken…

    Yerli çocuğun ihtiyacı çok iyi saptanmalı. Ben üniversitelerde böyle bir şey görmüyorum. İyisiyle, kötüsüyle, bozuk Türkçesiyle, köylülüğüyle bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bu çocukları nasıl dünyada söz söyler hâle getirebilirsin? Benim derdim bu. Nerde ne konuşacağını bilmesi için o dünyayı tanıması lazım. Başta politik olmak üzere geriye dönerek tanıyabilir. Merkel Hanım karar verdi, uçakları İncirlik’ten alacak ve başka yere götürecek diyelim. İncirlik nedir? NATO nedir? NATO’nun tarihi nedir? Biz bu işe nasıl ve niye girdik? Uluslararası hukuk nedir? Bu soruları cevaplayabilecek bir eğitim vermemiz gerekiyor.

    Amerika’da master seviyesinde bir öğrencinin günde okuması gereken ortalama sayfa sayısı 400’dür. Bugün okumazsanız, ertesi gün o sayı 800’e çıkar.

    Büyük bir rakam değil mi bu?

    Öyle. O hızlı okuma kursları nereden çıktı sanıyorsunuz? Üniversite mezunu olmak 24 saat bir iştir. Bunun hemen olmayacağını biliyorum. O kadar naif değilim.

    Bugünkü gençlerin internetle birlikte okuma alışkanlıklarının değiştiği düşünülürse…

    Hayır, öyle düşünmüyorum. Benim gençliğimde de bu böyleydi. O zaman da futbol vardı. İnternetle bir şey kaybettiğimizi düşünmüyorum. Yapmak istediğim şeylerden biri ilk seneden çocuklara okur-yazarlık kazandırmak. Dünya okur-yazarlığı. Dünyayı okuyabilmek. Peki nereden? Tabii Türkiye’den hareketle. En az üç tane ortak ders konulmalı. Bunlardan biri ekonomiye giriş olmalı. Ben üniversite çağındaki bir çocuğun ödemeler dengesinin ne olduğunu bilmeden mezun olmasının bir skandal olduğunu düşünüyorum.

    “Dünya Bir Ayettir, Onu Doğru Okumak Lazım”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

     

    Röportaj: Ayşe Böhürler
  • Kitabı okumayan arkadaşlar benim gibi "spoiler" düşmanı ise lütfen incelemeyi okumayınız (!)

    Ey Harrari !!! Geldiysen kapıya değil kafama üç kere vur...

    Tık... Tık... (...)

    Son vuruşu sanırım Homo Deus ile yapacak. Neyse. "Naçiz'Hane" İncelememize başlayabiliriz.

    Nasıl ki yazar taaaa insanlığın tahmin edilen tarihinden başlayarak günümüze geldiyse ben de incelemeyi en baştan kitabın sonlarına doğru yapmayı görev sayarım. Sayın yazar sadece insanlık tarihinden değil evrenin teorileriyle sabit kara deliğinden bir teleskop yardımıyla dünyadaki küçük canlılara doğru çoooook geniş bir perspektiften bakmış. Dinî tabuları olan ve az buçuk kitap okuyan bir insan dahi Homo Sapiens' i okuduğu zaman yazara kesinlikle kızmayacağını iddia ediyorum. Bir insan düşünün ki insanlık tarihini anlatırken bilime, dine, teknolojiye, sosyolojik evrime ve tarihe değinecek ve duygularını işin içine katmayacak. İşte o kişi Harrari. Yani insan bu kadar mı naif olur. Bu kadar mı "aman inanan insanlar da beni okuyacak" diye düşünüp herkesin anlayacağı bir üslup takınır. Alkıııııış seni seviyoruz Harrari !

    Savaşan İmparatorluklara kızmıyor, kapitalizme kızmıyor, dinlere kızmıyor, yapılan hatalara kızmıyor. "Şunu şöyle yaparsanız küçük dünyamızı kurtarırız" demiyor. Dünyayı birbirlerine sıkı sıkıya bağlı toplumların veya günümüzün bireyselleşmeyi ön plana çıkaran toplumların doğrularını yanlışlarını öne çıkarmıyor. Küçük bir Tanrı' nın insanlara bahşettiği "cüzi iradeyi" nasıl kullandıklarını uzaktan izleyerek müdahele etmeden bakması olarak düşünülebilir Harrari.

    Eleştirdiğim noktaları yok mu? Var. Örneğin; "1789'da Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı." Kısmı... Sayın Harrari Fransız halkı kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakalı 100 yılı kapsar. 1 gecede inanmayı bırakmadılar...

    Homo Sapiens (günümüz insanları) ' in Homo Erektus, Neandertaller (eski atalarımız)' a göre fiziken güçsüz akılca üstün olduğu yine Homo Sapiens' in bu aklı kullandığı için diğer türleri yok ettiğini ve bunu da dil becerimize bağlaması da hep düşündüğüm bir olaydı. Ve Harrari' nin kaleminden zihnime koca bir fener ışıltısı yayılır... Cümle aynen şöyle "En muhtemel cevap, zaten tartışmanın da hâlâ sürmesini sağlayan şey, Homo sapiens dünyayı, her şeyden önce kendine özgü dili sayesinde fethetti."

    Beni en derinden etkileyen şey ne diye kendime soru soracak olsam...

    Sanırım bir konuyu ele alırken (ister bilimsel bir konu olsun ister arkadaşlar arası sohbet) ortadaki gerçeği "bütün yönleriyle" ele almanın önemi olurdu... Geçen bir yaren bana aynen şöyle dedi "bence Osmanlı' nın çöküşünün temel sebebi..." hoooooop orda bi duuur. Tamam Cumhuriyetçiyiz eyvallah ama öyle Osmanlı' nın çöküşü bir sebebe bağlanacak kadar basit bir olay değil. Ve temellerine dinamit koyup bir anda çökertemezsin. Aynen şöyle der Sayın Harrari "tarihi süreci makro düzeyde anlayabilmek için bireysel hikayeler yerine büyük resmi incelememiz gerekir." (:

    İşte Harrari bana bunu öğretti.

    Geçmişte insanlar daha derli topluydu, aile bağları kuvvetliydi; "nerde o eski bayramlaaaaar" evet! Fakat unuttuğumuz bir şey var. Değişiyoruz! Dönüşüyoruz! Zorundayız!

    Amerika' daki bireysel hayatı eleştirip teknolojilerini kıskanıyorsan kızını da bi zahmet Avrupadaki en iyi Üniversitelere de göndereceksin. Orada kendisini eğitecek, ülkene gelip ülkende o teknolojiyi kendisi üretecek. (Siyasi olayları bir kenara bırakacak olursak.

    Ve itiraf etmeliyim ki Üniveriste okumuş ve okuduğu dört yılın hemen hemen iki buçuk yılını ailesiyle geçirmiş biri olarak sanırım ailemden biraz kopmuş gibiyim. Doğal bir değişim midir bilmiyorum ama daha bireysel yaşıyorum ve bu da beni rahatsız ediyor.

    Daha çok duygusala bağlamamak adına sona gelmek istiyorum ki, "kapitalizm" konusuna değinmeden de edemeyeceğim. Harrari kapitalizmi şöyle özletiyor. Komünizm başarısız oldu. Kapitalizm Adam Smith' in dediği gibi Kazan-Kazan üzerine kurulmuş liberalizmle de geliştirilmiş insanlık tarihinin kaçınılmaz bir sonudur. Kaynaklar her ne kadar sınırlı olsa da insanlık daha uygun maliyetle hammade üretip bunun üstesinden gelecektir. Eğer günümüz teknolojine sahipsek bu kapitalizm sayesindendir. Fakat "karma ekonomiye ne oldu?" derler adama. "Kapitalizm küresel bir sömürü değil miydi?" derler adama ki bu son cümleyi kendisi örneklerle de başka bir kısımda anlatmış. Orda bir çelişki söz konusu sanırım. Ama bu kitabın geri kalan %99 luk güzelliğine saydam bir gölge dahi düşürmüyor.

    Veee bir incelemenin daha sonuna gelinir. Benden bu kadar sayın okurlar.

    ~Kitapla kalın-keyifli okumalar~
  • Tonlarca gelişmenin ve buluşun yanında insanlar hala büyük bir soru işareti. Evreni yukarılarda araştırırken kendi içimizde bulmamız da çok naif bence. Ruhsal ve biyolojik olarak bu aynı. Fakat herkes kendi alanını seçip insanda o araştırmayı yapıyor insanı "o" olarak tanımlıyor. Fakat ne yazık ki insanı tam olarak insan diye anlatan ya da araştırmaya çalışan az. İlk olarak bunlara örnekler kendimiziz.

    Bu eser bu yönden çok da uygun bir eser. Gerek araştırma olarak gerek yazarın kendi düşünceleri çok doyurucu. Tabi kitabın başındaki evrim konusu dini inancım gereği yaratılışa ve dolayısıyla bana ters. Fakat dediğim gibi insan sadece biyolojik bir varlık değil. Kültürlerle, inançlarla, duygu ve düşüncelerle bambaşka bir şey. Kitaptaki çoğu düşünce çok mantıklı ve gerçekten insanı sormaya fazlaca iten tarafları var.

    İnsan kendini bilmeden ya da 'insan düşünen bir varlıktır.' diye kestirip atarak yaşamak pek yaşamak olmuyor bence. O yüzdendir ki kendinizden, insandan bir şeyler öğrenmek, sorgulamak istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. İyi okumalar efendim.
  • Bu kitaba inceleme yazmak istedim. Çünkü o kadar kitap okuyorum.Sosyal meselelere duyarsız kalan insanlar yazarlık yapıyorlar.(Konuları çiçek böcek)Haliyle aydın olamıyorlar.Ahmet Ümit ülkemdeki sosyal yaraya parmak basmış. Görmek istemeseniz de gözümüze sokmuş.Haksızlık karşısında susmamış.Dilsiz şeytan olmamış.Okurken hem utandım hem utanırken okumaya zorlandım.Beni bilen bilir.Genelde günlük 100-150 sayfa okuyorum. Kitabı bitirene kadar arada iki kitap daha okudum.Yazılanlardan utandım. Utanmamın sebebi şu: Bu coğrafya tarihte adaletin, kardeşliğin  olduğu topraklardı. Oysa kitapta çocuk tecavüzleri, organ mafyası,fakirlik, çöpten ekmek toplayan insanlar ve bir tarafı doyuramadığımız için kendi bedenini satan insanları gördükçe ülkem adına utandım. Bunlar benim ülkemde oluyordu.( Hani sözde tüm dünyanın kıskandığı ???)  Gözlerinizi açıp çevrenize bakabilirsiniz. Meclise bile geldi bu konu. Maddiyata önem veren nesil haline gelmişiz. Maneviyat çökmüş. Her ne kadar kabul edilsin edilmesin. Hz.Ömer'i sözde kullanmayalım. Hz. Ömer'in yaptıklarının  zerresini uygulasanız bu topraklarda bunlar olmaz. Haliyle ülkemden bereket de kalktı. İsraf had safhada. Bugün kişi başı 59-300 lira arasında iftar menülerinde yemek yerken müslüman olup olmadığımızı sorgulayalım. Peygamber Efendimiz(sav) böyle biri değil. Evi bile yoktu. Benim öğrendiğim din bu değil diyeyim en az ifadeyle. Çöpten ekmek toplayan çocuklar var. Bugün muhacir-ensar olayını yanlış anlayanlar var. Hangimiz bir Suriyeli aileyi soframızda geçirdik, içirdik. Evimizde barındırdık. Sahabe böyleydi. Suriyeliler ülkemizde bedenini satar hale gelmişse utanmalıyız. Yüzümüz biraz kızarmalı. Ölseler daha iyiydi. Her yol başında dilencilik yapıyorlar maalesef. Kırlangıçlara çığlık attıranlara yazıklar olsun! Bu naif canlı türüne...Tokat gibi "Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?”  sözüyle kitaba giriş yapmış yazar. Bundan sonra hiçbir söz yazmasaydı kitaptan hissesini almak isteyen yine alırdı. Çünkü vicdanı gitmişlere bir şey kâr etmez. Kitabı merakla okuduğum için kırlangıç ve çığlık nasıl Ahmet Ümit'in bu muhteşem kitabında bir araya geldi anlamaya çalıştım. Kırlangıçlarla ilgili bilgiler şöyle: Kırlangıçlar hakkında bilgiler veren Batman Kanatlı Hayvanlar Koruma ve Yetiştirme Derneği Başkanı Nesih Taş'tan aktarayım.
    *"Kırlangıçlar sıcakların olduğu tüm ülkelerde yaşarlar" ( Kalplerin kaskatı kesilmediği,zulmün olmadığı, vicdanların hâlâ var olduğu, beyin göçünün yaşanmadığı,kendilerine karşı önyargıların olmadığı sıcaklık olarak algılıyorum.)
    * Yuvaları yok ise Allah-u Teâlâ'nın verdiği bir sanat ve marifetle kırlangıçlar yuvalarını yeniden inşa ederler. ( Yuvasız, zulme maruz kalmış herkes. Bir gün yine yuvalarını yapabiliyorlar. Yeter ki 1.maddede sıcaklığın olduğu mekanları bulsunlar. Bu mekan her yer olabilir. Arz geniştir. Nerede rahatsan orası...) 
    * "Kırlangıçlar toplu bir şekilde göç ederler" ( Zulmün olduğu yerde değil kırlangıçlar insanoğlu bile göçer, gider...)
    * Et ve ot yiyemezler. ( Yani gıybet yapıp müslüman kardeşinin etini yemezler anlıyorum.)
    * Kırlangıçlar arasında birlik ve beraberlik vardır. Çalışmalarında bir imece havası ve sabır vardır. Yuvalarını belli bir oran ve plan dâhilinde yaparlar. Kırlangıçlar arasında ilahi bir nizam ve intizam vardır. Onları tanıyanlara ve bilenlere de ne mutlu...
    * Çalışkan, üretken ve tertemiz kuşlardır.
    * Bu  güzel ince yapılı kuşların serçelerle kavgaları vardır.Kırlangıçlar geri döndüklerinde yuvalarında bu davetsiz misafirlerin bulunduğunu görürlerse, enteresan bir şey yaparlar: Çamur alır, harç karar; yuvanın ağzını kapatırlar. Serçe içeride kalır, kırlangıçlar da kendilerine yeni bir yuva yeri aramak üzere eski yuvalarından ayrılırlar. Bu arada serçelerle kıyısıya kavga ederler…Daha sonra Kırlangıçlar gelir,  bozulan yuvalarını da bir günde eski haline getirirler. Serçeleri kovalamaya başlarlar. Asıl kaçanlar serçeler olur… Alın teri dökmeden kırlangıçların yaptıklarını bozarlar çünkü. (blog.milliyet.com.tr/kirlangiclarin-dunyasi/Blog/?BlogNo=412346)
      Rabbim tekrar bizi bu topraklarda mutlu etsin! Amin!